12-) Hayâtü-s-Sahâbe (Sahâbenin Arap Kabilelerini İslâm’a Daveti)

24. Sahâbenin Arap Kabilelerini İslâm’a Daveti

  • Dımâm b. Sa’lebe’nin Sa’doğulları Kabilesini İslâm’a Daveti
  • Amr b. Mürre el-Cühenî’nin İslâm’a Davet Edilmesi ve İslâm’a Girişi
  • Tufeyl b. Amr ed-Devsî’nin Kavmini İslâm’a Daveti

Dımâm b. Sa’lebe’nin Sa’doğulları Kabilesini İslâm’a Daveti

İbn Abbâs (radıyallahu anh) şöyle nakletmiştir: “Beni Sa’d b. Bekr kabilesi, Dımâm b. Sa’lebe’yi elçi olarak Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderdi. Dımâm, Medine’ye geldi, devesini mescidin kapısında çökertti ve bağladı. Sonra mescide girdi. Allah Resûlü, ashâbı arasında oturuyordu. Dımâm iri yapılı, gür saçlı ve saçları iki örgülü bir adamdı. İlerleyip Allah Resûlünün huzurunda durdu ve: “Abdulmuttalib’in oğlu hanginiz?” diye sordu. Resûlullah: “Abdulmuttalib’in oğlu benim.” buyurdu. “Muhammed değil mi?” diye sordu. “Evet.” dedi. “Bak Abdulmuttalib’in oğlu, sana kabaca bazı sorular soracağım, sakın alınma!” dedi. Resûlü Ekrem: “Alınmayacağım, aklına geleni sorabilirsin!” dedi. “Senin, senden öncekilerin ve senden sonra geleceklerin ilâhı olan Allah aşkı için söyle; seni bize, peygamber olarak Allah mı gönderdi?” diye sordu. Efendimiz: “Allah gönderdi! Evet!” buyurdu. “Peki, senin, senden öncekilerin ve senden sonra geleceklerin ilâhı olan Allah aşkı için söyle; yalnız kendisine ibadet etmemizi, O’na hiçbir nesneyi ortak koşmamamızı, atalarımızın tapageldikleri şu putları boynumuzdan çıkarıp atmamızı bize emretmeni sana Allah mı dedi?” diye sordu. Allah Resûlü: “Evet, Allah!” diye karşılık verdi. “Senin, senden öncekilerle senden sonra geleceklerin ilâhı olan Allah aşkı için söyle, şu beş vakit namazı kılmamızı sana Allah mı emretti?” diye sordu. “Allah emretti! Evet! Allah emretti!” dedi Efendimiz.

İbn Abbâs der ki: Dımâm bu minval üzere İslâm’ın diğer farzlarını, zekâtı, orucu ve haccı tek tek soruyor, Efendimize İslâm’ın esaslarıyla alâkalı sorular yöneltiyor, hepsinde de Allah adına yemin ediyordu. Soruları bitince: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh” dedi ve ekledi: “Bu farzların hepsini yerine getireceğim, bana yasakladıklarından da kaçınacağım, ne fazla ne de eksik yapacağım. Allah Resûlü: “İki örgülü adam sözünde durursa cennete girer.” buyurdu.

Dımâm devesinin yanına gitti, bağını çözüp Medine’den çıktı. Kavminin yanına varınca insanlar başına toplandılar. Onun ilk sözü şu oldu: “Lât ve Uzza putları ne kötü!” “Sus, ey Dımâm! Abraşa, cüzzama yakalanırsın, delirirsin! Nasıl konuşuyorsun öyle?” dediler. Dımam: “Yuh size! O iki put vallahi ne zarar verir, ne de fayda. Cenâb-ı Hak bir peygamber gönderdi ve O’na, sizi içinde bulunduğunuz durumdan kurtaracak bir kitap indirdi. Ben şehâdet ediyorum ki bir olan, ortağı olmayan Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun kulu ve Resûlüdür. Ben, O’nun size yönelik emir ve yasaklarını getirdim.” dedi.

Hadisin râvisi der ki: “Allah’a yemin ederim ki, o gün daha akşam olmadan Dımâm’ın kabilesinde İslâm’a girmeyen bir tek erkek ve kadın kalmadı!”

Vâkıdî’nin rivayetinde şu ziyâde vardır: “O gün akşam olmadan Dımâm’ın kabilesinde İslâm’a girmedik erkek ve kadın kalmadı. Mescid inşa ettiler, namaz için ezan okudular.” (İbn Kesîr, el-Bidâye, 5/601)

Amr b. Mürre el-Cühenî’nin İslâm’a Davet Edilmesi ve İslâm’a Girişi

Amr b. Mürre el-Cüheni (radıyallahu anh) anlatıyor: “Câhiliye döneminde kavmimden bir grupla haccetmek üzere yola çıktık. Mekke’de iken, rüyamda, Kâbe’den yayılan bir nurun Yesrib dağıyla Cüheyne kabilesinin Es’ar dağını aydınlattığını gördüm. Bu nurun içinden şöyle bir ses duydum: “Karanlıklar giderildi, aydınlıklar saçıldı, Peygamberlerin sonuncusu gönderildi.” Sonra önümü başka bir ziya aydınlattı. Tâ Hîre şehrinin köşklerini, Medâin’in beyaz kâşânelerini gördüm. Bu nur içinden de bir ses işittim, şöyle diyordu: “İslâm ortaya çıktı, putlar kırıldı, hısım akrabalarla irtibat sağlandı!” Korkarak uyandım. Arkadaşlarıma: “Vallahi Kureyş’in bu boyu içinde bir hadise zuhur edecek!” deyip rüyamı kendilerine anlattım.”

Beldemize vardığımızda, “Ahmed” adında birinin peygamber olarak gönderilmiş olduğunu haber aldık. Hemen yola çıktım. Allah Resûlünün yanına geldim, rüyamı kendisine anlattım. Şöyle buyurdu: “Ey Amr b. Mürre, ben kulların hepsine gönderilmiş Peygamberim! Onları İslâm’a çağırıyor, kendilerine canlarını korumalarını, akraba ilişkilerini kesmemelerini, yalnız Allah’a ibadet etmelerini, putları terk etmelerini, Kâbe’yi haccetmelerini, on iki aydan biri olan Ramazan ayında oruç tutmalarını emrediyorum. Bu davetimi kabul edene cennet, inkâr edip yüz çevirene de cehennem ateşi var! Ey Amr, iman et ki Allah seni cehennem azabından korusun!”

Amr: “Şehadet ediyorum ki Allah’tan başka ibadete lâyık bir ilâh yoktur, muhakkak ki sen Allah Resûlüsün. Getirdiğin helâl ve haram her şeye inandım.” deyip sonra peygamber olarak çıktığını duyduğumda söylediğim beyitleri okudum. Şöyle ki: “Babamın hizmetçiliğini yaptığı bir putumuz vardı. Peygamberin adını işitince kalktım, putu kırdım. Sonra şu şiirlerimi okuyarak Allah Resûlünün kervanına katıldım: “Şehadet ettim ki, Allah haktır/Taştan yapılma tanrıları ilk bırakan benim/ Muhâcir olarak paçalarımı sıvadım/Sana gelen yoldaki engelleri, sarp yolları aşıyorum/Şahsiyeti ve soyu bakımından insanların en hayırlısına arkadaş olmak için/İnsanların gökler ötesindeki Sultanının elçisi!”

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Hoşgeldin, ey Amr!” buyurdu. “Anam babam sana feda olsun! Beni kavmime gönder. Allah senin ile bana lütufta bulunduğu gibi ümit ederim ki benimle de onlara ihsanda bulunur.” dedim. Nihayet beni gönderdi ve gönderirken şöyle tembih etti: “Yumuşak ol! Doğru söyle, kaba olma, kibirden kaçın, hasetten uzak dur!” Kavmime geldim ve: “Ey Rifâaoğulları! Hayır hayır! Ey Cüheyne cemaati! Ben Allah Resûlünün size gönderdiği elçisiyim, sizi İslâm’a davet ediyorum. Size kan dökmemeyi, sıla-i rahimde bulunmayı, bir olan Allah’a ibadet etmeyi, putları bırakmayı, Kâbe’yi ziyaret etmenizi, on iki aydan biri olan Ramazan ayında oruç tutmanızı emrediyorum. İcabet edene cennet, karşı gelene de ateş var! Ey Cüheyne topluluğu, Allah sizi bağlı bulunduğunuz Arapların en seçkinlerinden kıldı. Sizin dışınızdaki Araplara hoş gösterdiği bazı şeyleri cahiliye döneminizde bile size çirkin gösterdi. Mesela onlar, iki kızkardeşi birlikte nikâhlıyor, haram ayda savaş yapıyor, analıklarıyla da evleniyorlardı. Ama siz böyle değilsiniz. Sözün özü, Beni Lüey b. Galib arasından gönderilen bu peygambere icabet edin de dünyanın şerefine, ahiretin üstün nimetlerine kavuşabilsin.” dedim.

Bu konuşmam üzerine, içlerinden yalnız biri yanıma geldi ve: “Ey Amr b. Mürre, Allah seni perişan etsin! Bize ilâhlarımızı bırakmamızı, toplumumuzu parçalamamızı, atalarımızın o üstün ve yüce dinine sırt çevirmemizi mi emrediyorsun? Mekke halkından şu Kureyşlinin çağırdığı şeye mi bizi çağırıyorsun? Sevimsiz ve itibarsız!” dedi.
Sonra da o iğrenç adam şu beyitleri söyledi:
“Mürre’nin oğlu öyle sözlerle geldi /Ki bunlar salâh isteyenin sözleri değil/ Sanıyorum onun söz ve davranışları /Uzun zaman geçse de bir gün onun başına acılar getirecek /Geçmiş büyüklerini akılsız yerine koyuyor! Zira zina atalarına sataşan iflah olmaz!”
Amr der ki: Ben de ona: “Hangimiz yalancıysak Allah onun hayatını zehir etsin, dilini tutsun, gözbebeğini alıp kör etsin.” şeklinde karşılık verdim. Vallahi, adam ölmeden ağzı yamuldu, gözleri kör oldu, yemeklerden tat alamaz hâle geldi.

Râvi der ki: Amr, kavminden Müslüman olanlarla birlikte çıkıp Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna geldi. Allah Resûlü onları selâmlayarak, “Hoş geldiniz.” dedi ve kendilerine şu mektubu yazıp verdi:
“Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla. Bu, Allah’ın Peygamberinin, Amr b. Mürre aracılığıyla Cüheyne b. Zeyd kabilesine gönderdiği mektuptur. Araziniz dağları, ovaları, vadi içleri ve sırtlarıyla birlikte hayvanlarınızı otlatmanız, sularını içmeniz için beşte birini vermeniz ve beş vakit namazı eda etmeniz şartıyla size bırakılmıştır. Koyun ve sığır sürüleri birlikte olduklarında vergi olarak iki koyun, ayrı ayrı olduklarında koyun sürüsü için yalnız bir koyun vardır. Binek hayvanlarıyla kuyudan su çeken hayvanlar için vergi yoktur. Aramızdaki bu anlaşmaya Allah ve buradaki Müslümanlar şahittir.” (İbn Kesîr, el-Bidâye, 2/351)

Tufeyl b. Amr ed-Devsî’nin Kavmini İslâm’a Daveti

Muhammed b. İshak anlatıyor: “Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kavminden gördüğü onca eza ve cefaya rağmen bütün gücü ile onlara iyilikte bulunuyor, kendilerini içinde bulundukları durumdan kurtuluşa davet ediyordu. Allah, Kureyş’e karşı Peygamberini aziz kılınca, bu kez onlar, halkı ve Araplardan onun davetine icabet edenleri tehdit etmeye başladılar. Tufeyl b. Amr ed-Devsî’nin naklettiğine göre, Allah Resûlü henüz Mekke’de iken Tufeyl de oraya gidiyordu. Bu zât itibarlı, akıllı bir kişi ve şair idi. Mekke’ye varınca Kureyş’ten bazıları onun yanına giderek: “Ey Tufeyl, sen beldemize gelen bir yabancısın. İçimizden çıkan şu adam işlerimizi karmakarışık etti, cemiyetimizi böldü, sözleri sanki sihir gibi! Kişiyle babasını, öz kardeşini, hatta karı ve kocayı birbirinden ayırıyor. Bizim başımıza gelenin senin ve kavminin başına gelmesinden korkarız, ne olursun onunla konuşma, onun sözlerini dinleme!” dediler.

Tufeyl der ki: “Vallahi o kadar ısrar ettiler ki nihayet şuna karar verdim: O’nun hiçbir sözünü dinlemeyecek, kendisiyle konuşmayacaktım. O kadar ki Mescid-i Harâm’a gittiğimde, sözlerini duymamak için kulaklarıma pamuk tıkıyordum. Derken bir gün Mescid-i Harâm’a vardım. Baktım, Hazreti Peygamber Kâbe’nin yanında, ayakta namaz kılıyor. Kendisine yakın bir yerde dikildim. Demek, Allah bana onun sesini duyurmayı irade buyurmuş. Güzel bir kelâm dinledim. İçimden dedim: “Ben ki akıllı, şair bir adamım; kelâmın güzelini çirkin olanından ayırt etme kabiliyetine sahibim. Peki, bu adamın sözlerini dinlemekten beni alıkoyan nedir? Güzel bir şey söylüyorsa kabul ederim, söyledikleri çirkinse bırakırım.” deyip bekledim. Nihayet, Allah Resûlü evine gitmek üzere ayrıldı. Kendisini izledim. Tam evine gireceğinde yanına vardım ve: “Yâ Muhammed, kavmin bana şöyle şöyle söyledi. Vallahi sürekli senin davan hakkında beni öyle korkuttular ki, sözlerini duymamak için kulaklarımı pamukla kapattım. Sonra Allah bana sözlerini duyurmayı dilemiş olmalı ki, sende güzel bir kelâm işittim. Haydi davanı bana anlatıver şimdi!” dedim.

Bunun üzerine, Allah Resûlü bana İslâm’ı anlattı ve Kur’ân okudu. Vallahi o sözden daha güzelini ve o davadan daha mükemmelini o güne kadar duymamıştım. Hemen Müslüman oldum, kelime-i şehâdet getirdim ve: “Yâ Resûlallah, ben kavmi arasında saygı gören bir kişiyim. Yanlarına dönüp onları İslâm’a davet edeceğim. Benim için Allah’a dua et de kendilerini İslâm’a çağırdığımda, davetimde onlara karşı bana yardımcı olacak bir alâmet yaratsın.” dedim. Allah Resûlü: “Allah’ım! Ona bir alâmet ver.” diye dua buyurdu.

Sonra, kavmimin yanına gitmek üzere Mekke’den ayrıldım. Köyümüzün görüldüğü vadiye vardığımda, iki gözüm arasında kandile benzer bir nur peyda oldu. Ben, “Allah’ım! Yüzümden başka bir yerimde olsun, dinlerini bıraktığım için cezaya çarptırıldığımı sanmalarından korkarım!” diye niyazda bulundum. O nur, hemen kamçımın başına düştü. İnsanlar kamçımın başında asılı kandil gibi duran o nuru görmeye uğraşırken, ben de vadiden aşağıya doğru iniyordum. Kavmimin yanlarına vardım. Evime indiğimde, çok ihtiyar olan babam yanıma geldi.
“Baba, benden uzak dur, sen benden ben de senden değilim!” dedim. “Neden oğlum?” dedi. “Müslüman oldum, Muhammed’in dinine girdim.” dedim. Babam: “Oğlum, benim dinim de senin dinindir.” deyip gusletti, elbiselerini temizledi, sonra geldi. Kendisine İslâm’ı anlattım, Müslüman oldu. Sonra hanımım geldi, ona da: “Benden uzak dur, aramızda irtibat kalmadı.” dedim. “Anam babam sana feda olsun, niçinmiş o?” dedi. “İslâm bizi birbirimizden ayırdı.” dedim. Hemen, o da Müslüman oldu. Kavmim Devs ise, davetimi ağırdan aldılar. Müteakiben Mekke’ye Peygamberimizin yanına geldim ve: “Yâ Resûlallah, Devs bana gâlip geldi, onlar için beddua et.” dedim. “Allah’ım, Devs kabilesine hidayet eyle.” diye onlar için dua etti ve: “Haydi, kavminin yanına dön, onları İslâm’a davet et ve çok yumuşak davran.” buyurdu. Ben de kabileme döndüm. Durmadan kabilemi İslâm’a çağırıyordum. Bu arada Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret buyurmuştu. Bedir, Uhud, Hendek savaşlarını yapmıştı. Daha sonra, ben kavmimden İslâm’a giren yetmiş veya seksen evin halkıyla Medine’ye geldim. Medine’ye geldiğimizde Allah Resûlü Hayber’de idi.” (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/100)

Ebu’l-Ferec el-Isbâhânî’nin rivayetinde şu farklı bilgilere de rastlıyoruz: “Tufeyl Mekke’ye gelince Kureyş’ten pek çok kimse kendisine Peygamberin durumunu anlatıp onu sınamasını istediler. O da Resûlullah’ın yanına giderek şiirlerinden okudu. Allah Resûlü de İhlâs ile Muavvezeteyn (Felâk ve Nâs) sûrelerini okudu. Tufeyl hemen İslâm’a girdi ve kavminin yanına döndü. Tufeyl ebeveynini İslâm’a çağırdı. Babası Müslüman oldu, ancak annesi olmadı. Kavmini çağırdı. Yalnız Ebû Hureyre (radıyallahu anh) icabet etti. Sonra Tufeyl, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yanına geldi ve: “Devs’in bulunduğu yeri batıracak gücün var mı?” diye sordu. Resûlullah onlara beddua değil de, dua buyurunca Tufeyl: “Ben bunu istemiyordum.” dedi. Allah Resûlü de: “İçlerinde senin gibi çok insan var.” buyurdu. Cündüb b. Amr ed-Devsî Câhiliye devrinde hep şöyle derdi: “Kesinlikle kâinatın bir yaratanı var! Ama kimdir, bilmiyorum.” Bu zat, Peygamber Efendimizin haberini alınca kavminden yetmiş beş adamla geldi; önce kendisi, sonra da arkadaşları Müslüman oldular. Ebû Hureyre der ki: “Cündüb, İslâm’a giren arkadaşlarını teker teker Allah Resûlüne takdim etmiş ve tanıtmıştı.” (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 8/102(4131))

-Muhtasar Hayâtü-s-Sahâbe-

Bu yazı 15 kez okundu