19.Cüz Meâl

KUR’AN-I HAKÎM’İN AÇIKLAMALI MEALİ

Prof. Dr. Suat YILDIRIM

19.Cüz Furkân Sûresi 21-77 Şuarâ Sûresi Neml Sûresi 1-55

➖Furkan Sûresi 21-77➖

21 – Âhirette huzurumuza gelip Bizimle karşılaşacaklarını düşünmeyenler: “Bize elçi olarak melekler gönderilmeli yahut Rabbimizi görmeli değil miydik?” dediler. Gerçekten onlar kendilerini büyük görüp azgınlıkta haddi iyice aştılar. [6,124; 17,92]

22 – Günü geldiğinde, melekleri görecekler; fakat o gün o suçluları sevindirecek hiçbir haber olmayacak ve melekler onlara: “Sevinmek size haram! haram!” diyecekler. [15,8; 8,50; 6,93; 41,30-32]

23 – Onların yaptıkları her işin üzerine varıp, hepsini toz duman edeceğiz. [14,18; 2,264; 24,39]

24 – Ama o gün, cennetlikler, kalınacak yerlerin en iyisinde, dinlenme yerlerinin en güzelinde bulunacaklardır. [59,20; 25,76]

***

Cennette uyku olmadığından, makîl, “dinlenme yeri” anlamını ifade eder.

***

25 – Gün gelecek gök, beyaz bulutlar şeklinde yarılıp dağılacak, melekler bölük bölük indirilecek. [69,15-17]

26 – İşte o gün tam hâkimiyetin Rahman’a ait olduğu iyice açığa çıkacak. Kâfirler için o gün, çok çetin bir gün olacaktır. [69,17; 2,210; 40,16; 74,9-10; 21,103]

27-29 – O gün zalim, parmaklarını ısırır “Eyvah! der, keşke o Peygamberle birlikte yol tutsaydım. Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı (işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da) yüzüstü, yalnız bırakır.” [59,16; 14,22; 33,66-68]

30 – O gün Peygamber: “Ya Rabbî, halkım bu Kur’ân’ı terk edip ondan uzaklaştılar!” der.

***

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kur’an-ı Kerim’i okuyan bir kimse sonradan (terk eder ve okumayı) unutursa, kıyamet günü cüzzamlı olarak Allah’ın huzuruna çıkar” (Ebu Davud, vitr 21)

***

31 – İşte böylece Biz her peygamber için suçlulardan bir düşman ortaya çıkardık. Ama tasalanma! Senin Rabbin yol gösterici ve yardımcı olarak yeter mi yeter! [6,112-113]

32 – Bir de o kâfirler dediler ki: “Bu Kur’ân ona toptan, bir defada indirilmeli değil miydi?” Halbuki Biz vahiyle senin kalbini pekiştirmek için böyle ara ara indirdik ve onu parça parça okuduk. [17,106]

33 – Onların sana itiraz için getirdikleri hiç bir temsil, hiç bir soru olmaz ki, ona karşı Biz sana gerçek durumu bildirmeyelim ve en güzel açıklamayı yapmayalım.

34 – O halde sen o kâfirlere de ki: “Yüzleri üstünde sürünen sürüler halinde cehenneme tıkılacak olanlar yok mu, işte onlar yerce en fena, yolca da en sapıktırlar.” [17,98; 54,48]

35 – Gerçekten Biz, Mûsâ’ya kitabı verdik ve kardeşi Harun’u da ona yardımcı yaptık.

36 – “Haydi âyetlerimizi yalan sayan o halka gidiniz!” dedik. Sonunda o toplumu yerle bir ettik.

37 – Nûh’un halkına gelince, onlar Peygamberlerini yalancılıkla suçladıklarında onları suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret vesilesi yaptık. Zalimlere de gayet acı bir azap hazırladık. [69,11-12]

38 – Âd’ı, Semûd’u, Ress halkını, bu arada daha birçok nesilleri de inkârda ısrarları sebebiyle helâk ettik. [17,17; 23,31]

39 – Onların her birine uymaları için geçmişlerden misaller verdik. Ama öğütleri tutmadıkları için hepsini kırıp geçirdik.

40 – Şu Kureyş müşrikleri, belâ yağmuruna tutulan, üstüne taş yağdırılan şehre de vardılar. Peki, orada olup biteni fark etmediler mi? Doğrusu onlar öldükten sonra diriltileceklerini hiç düşünmezler. [26,173-174; 37,137-138; 15,76-79]

41 – Seni gördüklerinde mutlaka seni alaya alır ve: “Allah’ın, elçi olarak gönderdiği bu şahıs mı imiş! Bula bula bunu mu bulmuş?” [21,36; 13,32]

42 – “Eğer biz sebat etmeseydik, neredeyse bizi tanrılarımızdan vazgeçirecekti!” derler. Ama kendilerini bekleyen azabı gördükleri vakit, asıl yoldan sapanın kim olduğunu işte o zaman anlayacaklardır.

43 – Baksana şu kendi heva ve hevesini tanrı edinen kimseye! Artık sen mi vekil olacaksın ona, işlerini sen mi yürüteceksin? [35,8; 28,56; 45,23]

***

“Gök kubbesi altında, Allah’tan başka tapılan şeyler içinde hevadan daha müthişi yoktur.” (Hadis-i Şerif, Taberanî’den, Âlûsî)

***

44 – Yoksa sen onlardan çoğunun söz dinlediğini, yahut aklını çalıştırdığını mı sanıyorsun? Doğrusu onlar yolu şaşırmada davarlar gibi, hatta daha da şaşkındırlar. [67,10]

45-46 – Bakmaz mısın Rabbin gölgeyi nasıl uzatıyor? Dileseydi onu hareketsiz kılardı. Sonra nasıl Güneş’i ona delil kılıyoruz? Sonra da nasıl tutup onu azar azar Kendimize doğru dilediğimiz yere alıyoruz.

***

Âyet-i kerîme ışığa bağlı olarak gölgenin görünmesine, Güneşin yükselmesiyle gittikçe gölgenin kısalmasına, sonra da uzamasına dikkat çekiyor. Allah’ın kâinata koyduğu kanunlara ve o nizamın kurucusuna işaret ediyor.

***

47 – Size geceyi örtü, uykuyu bir istirahat, gündüzü de dağılıp çalışma vakti kılan O’dur. [91,4; 78,10; 28,73]

48-49 – Rüzgârları rahmetinin önünden müjdeci olarak gönderen de O’dur. Ölü diyarlara hayat vermek ve yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su vermek için gökten tertemiz suyu da Biz indirmekteyiz. [22, 5; 42,28; 30,50]

50 – Bu gerçeği, insanların iyice düşünmeleri için Biz, farklı üsluplarla anlatsak da onların çoğu nankörlükten başka bir şey yapmıyorlar.

***

Âyet-i kerime şu mânaya da gelebilir: “Biz yağmuru insanlar yani ülkeler arasında taksim ettik ki insanlar düşünüp ibret alsınlar.”

***

51 – Eğer isteseydik her şehre bir uyarıcı peygamber gönderirdik. [6,91-92; 11,17; 7,158]

52 – (Fakat evrensel uyarma görevini sana verdik) O halde sen asla kâfirlere itaat etme ve Kur’ân’a dayanarak onlarla büyük bir mücahede gerçekleştir! [9,73]

53 – Biri tatlı, susuzluğu giderici, öbürü tuzlu ve acı iki denizi salıveren, birbirine karışmadan akıtan; fakat aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O’dur. [27,61; 55,19-21]

54 – İnsanı bir parça sudan yaratıp da soy ve evlilik bağından oluşan bir sülale haline getiren de O’dur. Senin Rabbin her şeye kadirdir.

55 – Buna rağmen bir kısım insanlar, kendilerine, tapmaları halinde fayda, tapmamaları halinde zarar veremeyen birtakım şeyleri tanrılaştırıp, Allah’ın dışında onlara ibadet ettiler. Zaten kâfir, Rabbine karşı hep batıla arka çıkar. [36,74-75]

56 – Biz seni sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.

57 – De ki: “Benim bu hizmet için sizden istediğim hiç bir ücret yoktur. Tek isteğim, dileyen kimsenin Rabbine giden yolu bulmasıdır.” [38,86; 26,89; 42,23]

58 – Öyleyse sen ölmeyen, o mutlak hayat sahibi Allah’a dayan ve O’na hamd ile tesbih et. Onun kendi kullarının günahlarından haberdar olması yeter. [73,9; 67,29]

59 – Gökleri, yeri ve ikisinin arasında olan şeyleri altı günde yaratan, sonra da arşa çıkan (hükmünü yürüten) O’dur. O rahmandır, sen O’nu, Kendisine, o her şeyi Bilen’e sor! [4,59; 42,10; 6,115]

60 – O müşriklere “Rahman’a secde edin!” denildiğinde: “Rahman da ne imiş! Bize emrediyorsun diye secde mi edeceğiz?” dediler ve bu dâvet onları imandan büsbütün uzaklaştırdı. [26,23]

***

Kâfirler, kasden bilmezlikten gelip alay etmek için böyle sordular, yoksa rahman kelimesini bilmediklerinden değil. Aksi halde “Rahman kim?” diye sorarlardı. Onlar, düşman oldukları İslâm’a tepkilerini böylece belirtmek istiyorlardı. Zira İslâm’ın bir özeti ve sembolü olan Bismillâhirrahmânirrahîm’de yer alması ve Kur’ân’da Allah lafza-i celalinden sonra uluhiyetin ikinci özel ismi olarak elliden fazla âyette zikredilmesi, onları rahatsız ediyordu.

***

61 – Gökte burçlar yaratan, onların içinde bir kandil (Güneş) ve nurlu bir Ay yerleştiren Allah, yüceler yücesidir, hayır ve ihsanı sınırsızdır. [15,17; 71,16; 67,5; 10,5]

62 – Tefekkür ederek ders almak veya şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü peş peşe getiren O’dur. [14,33; 36,40; 3,190]

63 – Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa “Selâmetle!” derler. [17,37]

***

Zorba, mağrur, saygısız, kaba ve haşin değil, sükûnet ve vakar ile, alçak gönüllü bir şekilde, terbiyeli ve nazik yürürler. Etrafa sıkıntı vermezler. Cahillik edenlere çatmaya tenezzül etmezler.

***

64 – Geceyi Rab’lerine secde ve kıyam ile, ibadetle geçirirler. [32,16; 39,9]

***

Yatışları, kalkışları hep Allah için olur.

***

65-66 – “Ey Kerîm Rabbimiz, derler, cehennem azabını bizden uzaklaştır! Zira onun azabı tahammülü zor, ömür tüketen bir derttir. Ne kötü bir varış yeri, ne fena bir yerleşim yeridir orası!”

67 – Rahman’ın o has kulları, harcamalarında ne israf eder, ne de eli sıkı davranırlar; bu ikisinin arasında bir denge tuttururlar.

***

Masraf, mutlaka gerekli bir durum (zarûriyyat) veya ihtiyaç (hâciyyat) yahut tamamlayıcı güzellik (kemâliyyat) için olur. Bu sınırın ötesi israftır.

***

68 – Onlar, Allah’la beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar. Allah’ın dokunulmaz kıldığı bir canı haksız yere öldürmezler. Zina etmezler. Kim de bunları yaparsa günahının cezasını bulur.

69 – Kıyamette, o büyük duruşma gününde onun cezası katmerli olur ve azapta, zillet içinde ebedî kalır.

70 – Ancak şu var ki dönüş yapıp iman edenler ve yararlı işler yapanlar bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).

71 – Kim tövbe edip yararlı işler yaparsa, gereğince tövbe eden işte odur. [4, 110; 9,104; 39,53]

72 – O kullar, yalan şahitlik etmezler. Boş söz ve işlere rastladıklarında vakarla oradan geçip giderler.

73 – Kendilerine Rab’lerinin âyetleri hatırlatıldığında, onlara karşı sağırlar ve körler gibi davranmazlar.

74 – Ve şöyle niyaz ederler: “Ey keremi bol Rabbimiz! Bize gözümüzün, gönlümüzün süruru olan temiz eşler ve nesiller ihsan eyle, bizi müttakilere önder eyle!”

***

Yalnız müttaki olmakla yetinmeyip, müttakilerin önderi olmak arzusu, ne ulvî bir düşüncedir! Bundan yüksek bir fikrî ilerleme ve ideal düşünülemez.

***

75-76 – İşte onlara, hak yolda sabır ve sebat göstermelerine karşılık, kendilerine cennetin üstün sarayları verilecek. Oraya selâmla, hürmetle buyur edileceklerdir. Hem de devamlı kalmak üzere oraya gireceklerdir. Orası ne güzel varış yeri, ne güzel bir yerleşim yeridir! [11,108, 19,58; 39,20]241

77 – De ki: “Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki? Ama siz, ey inkârcılar! Size bildirdiklerimi yalan saydınız. Artık bu günahtan yakanızı kurtaramayacaksınız.”

➖Şuarâ Sûresi➖

227 âyettir. Mekkî olup son dört âyeti Medine’de inmiştir. 224. âyette şairlerden bahsolunup Kur’ân’ın bir şair eseri olduğunu iddia eden muhalifler reddolunup, bununla beraber şairlerin makbul kısmının da bulunduğu kabul edilir. Bu yön üzerinde durularak sûreye Şuâra adı verilmiştir. Hz. Peygamberi takviye için Hz.Mûsa, Hz. İbrahim, Hz.Nûh, Hz.Hûd, Hz. Salih, Hz. Lût, Hz. Şuayb (aleyhimü’s-selâm) gibi peygamberlerin tebliğleri nakledilir. Bunlar A’raf sûresinde daha tafsilatlı geçen kıssalardır. Yalnız orada tarihî sıraya göre anılırlarken burada hikmet ve ibret icabı sıra değiştirilir. Böylece Kur’ân’ın, bazen kasden tarihî gaye değil, dinî gaye gözettiğine dikkat çekilmiş olur.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1–Tâ Sîn Mîm

2 –Şunlar gerçekleri açıklayan kitabın âyetleridir.

***

Mübin: Açık, gerçekleri açıklayan, Allah’tan geldiği âşikâr ve kesin, hak ile batılı kesin olarak birbirinden ayıran anlamına gelir.

***

3 – Onlar iman etmiyor diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin.

4 – Eğer dileseydik onlara gökten öyle bir mûcize indirirdik ki, onun karşısında ister istemez boyun bükerlerdi.

***

Allah dileseydi inkâr edenlerin, imana girmelerini gerektirecek mûcizeler gösterirdi. Fakat O’nun hikmeti,insana verdiği akıl, irade gibi kabiliyetlere göre insanlık şahsiyetine yaraşan bir hürriyet vermeyi dilemiştir. Allah insanın, gerek tekvinî kainat kitabına, gerek tenzilî kitabına yerleştirdiği âyetleri inceleyerek hidâyeti kabul etmesini beklemektedir. İnsan bu imtihan dünyasında gerçeğe yönelmekle gelişme ve yükselme imkânı bulmaktadır.

***

5 – (Fakat Biz bunu istemedik.) O sebeple, ne zaman onlara Rahman’dan yeni bir bildiri gelse, mutlaka ona arkalarını dönüp uzaklaşırlar.

6 – Nitekim işte bu bildiriyi de yalan saydılar, ama alay edip durdukları Kur’ân’ın bildirdiği olaylar, yakında başlarına gelince, alay etmenin ne demek olduğunu anlayacaklardır.

7 – Peki bunlar yeryüzüne, orada her güzel çiftten nice nebatlar yetiştirdiğimize hiç bakmıyorlar mı?

***

Aynı su ile sulanan, aynı toprakta binlerce çeşit ürünün yetişmesine dikkat edip, tesadüfe en ufak bir yer olmadığını bilmek gerekir.

***

8 – Elbette bunda alınacak ibret vardır; fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.

9 – Ama senin Rabbin azîz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir).

10,11 – Bir vakit de Rabbin Mûsâ’ya: “Haydi! o zulme batmış olan topluma, yani Firavun’un halkına gidip, “Hakkı inkârdan ve azgınlıktan sakınma zamanı gelmedi mi? de!” diye nida etti.

***

Hz. Mûsâ (a.s.)’ın durumu Hz. Muhammed (a.s.)’ın durumundan daha çetin idi. Zira o Firavun’un köleleştirdiği bir millete mensup idi. Hz. Mûsâ Firavun’un sarayında büyütülmüştü. Dünyanın en güçlü bir hükümdarını hakka dâvet etmekle görevli idi. Hz. Peygamber ise muhataplarına göre eşit konumda olup, Kureyş’in dünyevî güçleri, Firavun sultanlığı ile kıyas bile edilemezdi. İşte bu kıssa ile Kur’ân Kureyş’e ve herkese şu dersi vermek istiyor: “O zor şartlarda bile hak din galip geldi. Mekke kâfirlerinin bu dâveti engellemesi mümkün değildir.”

***

12-13 – “Ya Rabbî” dedi, “Korkarım ki beni yalancı sayarlar, benim de göğsüm daralır, dilim tutulur. Onun için Harun’a da risalet ver!”

14 – “Hem sonra onların benim aleyhimde bir suçlamaları da var. Bundan ötürü beni öldürmelerinden endişe ediyorum.”

15 – “Hayır!” buyurdu, “Benim âyetlerimle gidin, Biz de sizinle beraberiz, olup bitenleri işitiriz.”

16-17 – Gidin o Firavun’a: “Biz Rabbülâlemin tarafından sana gönderilen elçileriz, O’ndan sana talimat getirdik: İsrailoğullarını serbest bırakacaksın, bizimle gelecekler!” deyin.

***

Hz. Mûsâ ile Harun’un başlıca iki görevleri vardı. 1. Firavun’u ve halkını yalnız Allah’a kulluğa çağırmak. 2. İsrailoğullarını, Firavun’un esaretinden kurtarmak. Kur’ân bazen her ikisinden (Naziat sûresinde), bazen birinden bahseder.

***

18 – “A!” dedi, “Sen şu bebekken alıp yanımızda büyüttüğümüz çocuk değil misin? Sonra da bizim sarayımızda senelerce kalmış, ömrünün bir kısmını bizimle geçirmiştin?”

19 – “Sonunda da bildiğin o işi yapmıştın. Sen doğrusu nankörün tekisin!”

20 – “Ben” dedi, “yanlışlıkla, sonunda ne olacağını bilmeksizin, şaşkın bir vaziyette o işi yapmıştım.”

21 – “Sizden korktuğum için de kaçmıştım. Ama Rabbim bana hüküm ve hikmet verdi ve beni peygamberler arasına dahil etti.”

22 – “O başıma kaktığın iyilik ise, İsrailoğullarını köleleştirmenin bir sonucu değil miydi?”

23 – Firavun: “Sahi, şu bahsettiğin Rabbülâlemin de ne?” dedi.

***

Firavun, Rabbülâlemin’in mahiyetini soruyor. Bir şeyin mahiyeti ise, benzerleri ile ortak olduğu genel gerçektir. “Onun türü veya cinsi nedir?” diye sormuş oluyor. Allah Teâlanın benzeri olmadığından Hz.Mûsâ (a.s.) cevabında üslub-i hakîm tarzını seçip, yalnız, Rabbülâlemin’in ismini kavram mânasıyla düşündürmek üzere, âlemini tefsir ederek “göklerin ve yerin Rabbi” diyor.

***

24 – “Eğer işin gerçeğini bilmek isterseniz söyleyeyim: O, göklerin, yerin ve ikisi arasında olan her şeyin Rabbidir.”

25 – Firavun alaycı bir şekilde çevresindekilere: “Bu adamın dediklerini işittiniz değil mi? (Aklısıra cevap veriyor!)”

26 – Mûsâ onu hiç duymamış gibi sözüne devam ederek: “O sizin de, sizden önceki babalarınızın da Rabbidir.”

27 – Firavun: “Dikkat edin! Size gönderilen bu elçi kesinlikle bir deli!”

28 – Mûsâ: “O doğunun da, batının da,doğu ile batı arasındaki her şeyin de Rabbidir. Aklınız varsa bunu anlarsınız!”

29 – Firavun, Mûsâ’ya cevaben: “Eğer benden başka tanrı kabul edersen mutlaka seni zindanlık ederim!” dedi.

30 – “Ya” dedi, “Sana doğruluğumu ispatlayan âşikâr bir delil getirmiş olsam da mı?”

31 – “Haydi, dedi, doğru söylüyorsan, göster o belgeni de görelim!”

32 – Bunun üzerine Mûsa asâsını yere attı. Bir de ne görsünler: Değnek her haliyle tam bir ejderha oluvermiş!

33 – Bir de elini koynundan çıkardı ki bakanların gözlerini kamaştıracak kadar parlak mı parlak!

34 – Firavun etrafındakilere: “Bu adam, dedi, galiba usta bir sihirbaz!”

35 – “Büyü gücü ile sizi yerinizden yurdunuzdan çıkarmak istiyor, ne buyurursunuz, görüşünüzü bildirin!”

36-37 – “Bunu ve kardeşini biraz burada beklet, bütün şehirlere haber gönder, sonra ne kadar usta sihirbaz varsa alıp gelsinler!” dediler.

38 – Böylece belirlenen günde bütün usta büyücüler toplandı.

39-40 – Halka da: “Haydi ne duruyorsunuz, siz de toplansanıza!” “Umarız büyücüler galip gelirler, biz de onların dinlerine tâbi oluruz!” denildi.

***

Bu büyücüler, büyünün önemli bir rol oynadığı Amon kültünün resmî rahipleriydiler. Dolayısıyla, onların Hz. Mûsâ’ya galebe çalmaları devlet dininin halkın gözünde önemini pekiştirecekti. Onların ana gayeleri, Mûsâ’ya tâbi olmama idi. Yoksa gerçekte sihirbazların dinlerine de tâbi olma gayeleri yoktu. Büyücülere moral vermek ve onları tam gayrete getirmek için: “Haydi görelim sizi! Galip gelin de biz de sizin dininize girelim” diye teşcî ediyorlardı. Bu sözü kinaye kabilinden söylemişlerdi.

***

41 – Büyücüler Firavunun huzuruna varınca ona: “Biz galip gelirsek, elbet bize büyük bir ödül verilir herhâlde!” dediler.

42 – “Evet, evet! dedi, Üstelik, sizi yakın çevreme alacağım, benim gözdelerimden olacaksınız.”

43 – Yarışma başlayınca Mûsa: “Önce siz marifetinizi ortaya koyun, ne atacaksanız atın!” dedi.

44 – İplerini ve değneklerini yere attılar ve: “Firavun’un izzetine yemin ederiz ki galip gelen biz olacağız” dediler.

45 – Derken Mûsâ da değneğini yere attı; bir de ne görsünler: O, büyücülerin göz boyayarak uydurup ortaya koydukları şeyleri yutuveriyor!

46 – Bunu gören sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

47-48 – “Rabbülâlemin’e, Mûsâ ile Harun’un Rabbine biz de iman ettik.” dediler.

49 – Firavun: “Demek ben size izin vermeden ona inandınız ha! Anlaşıldı: Size büyüyü öğreten ustanız oymuş! Size yapacağımı da yakında öğreneceksiniz. Farklı yönlerden olmak üzere el ve ayaklarınızı kesecek ve hepinizi asacağım!”

50 – “Hiç önemi yok!” dediler, “Biz zaten Rabbimize döneceğiz!”

51 – “İman edenlerin öncüleri olduğumuzdan ötürü umarız ki Rabbimiz günahlarımızı affeder.”

52 – Mûsâ’ya da: “Mümin kullarımı geceden yola çıkar; zira siz mutlaka takip edileceksiniz!” diye vahyettik.

53 – Firavun ise onları takip etmek gayesiyle, bütün şehirlere asker toplamak üzere görevliler çıkardı.

54 – “Esasen bunlar çok küçük, sefil bir gruptur.

55 – Fakat bize karşı kızgın olup diş bilemektedirler.

56 – Biz de elbette uyanık, tedbirli bir topluluğuz.” diyordu.

57-58 – Ama neticede Biz onları bahçelerinden ve pınarlarından, hazinelerinden, servetlerinden ve kendilerince çok değerli makam ve mevkilerinden çıkardık.

59 – Bu olay böylece tamamlandı. Bahsedilen bütün o nimetlere İsrailoğullarını mirasçı yaptık.

***

Bu ara cümle 7,137’de atıfta bulunulan, İsrailoğullarının Mısır’daki sefalet günlerinden sonra Filistin’de kavuşacakları bolluk ve ikbal günlerine işaret etmektedir.

***

60 – (Takip kıssasına dönelim) Güneş doğup ortalığı aydınlatırken Firavun’un ordusu onları takibe koyuldu.

61 – İki topluluk birbirini görecek kadar yaklaşınca Mûsâ’nın arkadaşları: “Eyvah! Bize yetiştiler!” dediler.

62 – “Hayır, asla!” dedi, “Rabbim benimledir ve O muhakkak ki bana kurtuluş yolunu gösterecektir!”

63 – Biz Mûsâ’ya: “Asânı denize vur!” diye vahyettik. Vurur vurmaz deniz yarıldı, öyle ki birer koridor gibi açılan yolun iki yanında sular büyük dağlar gibi yükseldi.

64-66 – Ötekileri (Firavun’un ordusunu da) oraya yaklaştırdık. Mûsâ’yı ve beraberinde olan herkesi kurtardık. Öbürlerini ise suda boğduk.

67 – Elbette bunda alınacak ibret vardır, fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.

68 – Ama Senin Rabbin aziz ve rahimdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir).

69 – Onlara İbrahim’in başından geçenleri de anlat.

70 – Günün birinde o, babasına ve halkına hitaben: “Söyler misiniz: Siz nelere ibadet ediyorsunuz?” dedi.

71 – Onlar da: “Bir takım putlara ibadet ediyoruz.” dediler ve ilave ettiler: “Onlara tapmaya da devam edeceğiz!”

72-73 – “Peki” dedi, “Siz kendilerine dua ettiğinizde onlar sizi işitiyorlar mı? Yahut taptığınızda size fayda veya tapmadığınızda size zarar verebiliyorlar mı?

74 – “Yook!” dediler, “Ama atalarımızı böyle bir uygulama içinde bulduk, biz de onu benimsedik.”

75-76 – İbrahim dedi ki: “Peki, gerek sizin taptığınız, gerek gelip geçmiş babalarınızın taptığı şeyler hakkında biraz olsun düşünmediniz mi?

77 – Bilin ki ibadet ettiğiniz o tanrılar, Rabbülâlemin hariç, hepsi benim düşmanlarımdır.

***

Kur’ân’ın, Hz. İbrâhim (a.s.)’ın tevhid inancına fazla yer vermesinin hikmeti şudur: Araplar, Hz. İbrâhim’in dinine mensup olmakla öğünüyorlardı. Öte yandan Yahudi ve Hıristiyanlar da onun, dinlerinin öncüsü olduğunu ileri sürüyorlardı. Kur’ân bütün onlara şunu vurgulamak istiyordu ki: Hz. İbrâhim’in dini, şimdi Hz. Muhammed (a.s.)’ın size bildirdiği İslâm dinidir. O bu inanç içindir ki ailesini, vatanını ve milletini terkedip gâh Filistin’de, gâh Hicaz’da, gâh Mısır’da sürgün hayatı yaşamak zorunda kalmıştı.

***

78 – O’dur beni yaratan ve hayat imkânlarını veren, maddeten ve mânen yol gösteren.

79 – O’dur beni doyuran, O’dur beni içiren.

80 – Hastalandığımda O’dur bana şifa veren.

81 – O’dur beni öldürecek ve sonra da diriltecek olan.

***

Allah insanı yaratıp kendi haline bırakmamıştır. Onun vücudunu devamlı surette geliştirme, her türlü ihtiyaçlarını karşılama, ona zarar verecek binlerce tehlikeden koruma işlerini de uhdesine almıştır. Yüce Yaratıcı bunu öyle bir sisteme bağlamıştır ki insanın bu kadar ilerleyen bilgi ve tecrübeleri, bu sistemi güzelce farketmekle beraber lâyıkıyla kavrayamamaktadır.

***

82 – Büyük hesap günü günahlarımı bağışlayacağını umduğum ulu Rabbim de yine O’dur.

83 – Ya Rabbî! Bana hikmet ver ve beni hayırlı kulların arasına dahil eyle!

84 – Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasib eyle bana.

85 – Naim cennetlerine vâris olanlardan eyle beni ya Rabbî.

86 – Babamı da affet, (ona tövbe ve iman nasib et!). Zira o yolunu şaşıranlar arasında.

87 – İnsanların diriltilip bir araya toplandığı mahşer günü rüsvay eyleme beni ya Rabbî!

88 – O gün ki ne mal, ne mülk, ne evlat insana fayda eder.

89 – O gün insana fayda sağlayan tek şey, Allah’a temiz bir kalple gelmesi olur.

90 – O gün cennet müttakilere yaklaştırılır.

91 – O gün cehennem azgınlara gösterilir.

92-93 – Ve onlara: “Nerede o, Allah’tan başka taptıklarınız? Size yardım edebiliyorlar mı, kendilerini olsun kurtarabiliyorlar mı?” denilir.

94-95 – Arkasından onlar da, o azgınlar da ve topyekûn İblis ordusu da cehenneme fırlatılır.

96-102 – Orada putlarıyla çekişirken şöyle derler “Vallahi de, tallahi de biz besbelli bir sapıklık içinde imişiz!” “Çünkü biz sizi Rabbülâlemin ile bir tutuyorduk. Ama bizi saptıranlar da, o mücrimler oldu. “Şimdi artık ne şefaatçimiz var bizim, ne candan bir dostumuz!” “Ah! Ne olurdu, imkân olsa da dünyaya bir dönsek ve müminlerden olsaydık!”

103 – Elbette bunda alınacak ibret vardır; fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.

104 – Ama senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir).

105 – Nûh’un halkı da gönderilen resulleri yalancı saydı.

106 – Kardeşleri Nûh onlara şöyle demişti: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız?

107 – Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.

108 – Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin!

109 – Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemîn’dir.

110 – Haydi öyleyse! Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin!.”

111 – “A!” dediler, “Seni izleyenlerin, toplumun en aşağı tabakasından olduklarını göre göre sana inanmamızı nasıl beklersin?”

112-113 – Nûh: “Onların daha önce ne yaptıkları hakkında bilgim yoktur. Sizin azıcık bir şuurunuz olsaydı bilirdiniz ki onların hesabı ancak Rabbime aittir,

114-115 – Ben iman edenleri asla kovamam. Ben sadece açıkça uyaran bir elçiyim” dedi.

116 – Onlar: “Nûh! Bizi dinle! Eğer bu dâvadan vazgeçmezsen, mutlaka taşa tutulacaksın!” dediler.

***

Mercûm’un iki anlamı olabilir: 1. Taşlanmış, recm edilmiş. 2. Her taraftan azarlanmış, lânetlenmiş. Burada her iki mâna da geçerlidir.

***

117-118 – Nûh: “Ya Rabbî, dedi, halkım beni yalancı saydı. Artık benimle onlar arasındaki hükmünü Sen ver, beni ve beraberimdeki müminleri Sen kurtar ya Rabbî!”

119 – Hülasa, Biz de onu ve yanındakileri o yükle dolu gemi içinde kurtardık.

120 – Arkasından geride kalanları da suda boğduk.

121 – Elbette bunda alınacak ibret var, fakat onların ekserisi ders alıp da iman etmezler.

122 – Ama Senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir).

123 – Âd halkı da resulleri yalancı saydı.

124-127 – Kardeşleri Hûd onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizmetten ötürü sizden hiç bir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan ancak Rabbülâlemin’dir.

128-130 – Siz her yol üzerinde, gelip geçenleri şaşırtmak için bir alamet yapıp saçma sapan şeylerle mi uğraşırsınız? O muazzam yapıları dünyada ebedî kalmak gayesiyle mi inşa ediyorsunuz? Başkalarının hukukuna karşı hiç sınır tanımadan hep böyle zorbalık mı yapacaksınız?

***

Hz. Hud o binaların sadece plan, sayı ve ihtişamlarına değil, aynı zamanda bu israflı yapıların o milletin ahlâk, kültür ve medeniyeti üzerindeki yakın etkilerine de itiraz etmiş oluyordu.

***

131-135 – Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Size bildiğiniz bunca nimetleri veren, size davarlar ve evlatlar ihsan eden, bağ ve bahçeler, pınarlar lütfeden o Rabbinize karşı gelmekten sakının! Müthiş bir günün azabının tepenize ineceğinden, gerçekten endişe ediyorum!”

136-138 – “Sen” dediler, “Ha böyle nasihat etmiş, ha etmemişsin, bize göre hepsi bir! Bizim tuttuğumuz yol, önceki atalarımızın sürüp gelen âdetlerinden başka bir şey değildir. Biz bundan ötürü de cezalandırılacak değiliz!”

139 – Neticede onu yalancı saydılar, Biz de onları imha ettik. Elbette bunda, alınacak ibret var, fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.

140 – Ama Senin Rabbin aziz ve rahimdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir).

141 – Semud halkı da resulleri yalancı saydı.

142-145– Kardeşleri Salih onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizmetten dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan ancak Rabbülâlemin’dir.

146 – Siz burada, konfor ve güven içinde kendi rahatınıza bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?

147-148 – Bağlarda, bahçelerde, pınarların başında, ekinler, bostanlar, dalları kırılacak derecede yüklü salkımları sarkan hurmalıklar içinde devamlı kalacağınızı mı sanıyorsunuz?

149 – Böyle düşündüğünüz için mi dağlarda ince bir sanat eseri lüks villalar yontuyorsunuz?

***

Hicazın kuzeyinde Medine ile Tebük civarında Hicr dağının batı yamaçlarında Semudluların kayalara oydukları mesken ve mezarlara dikkat çekilmektedir. Bu yapılar, yüksek bir uygarlık ve dünyevî kudrete işaret eden ince bir zevk ve büyük emek ürünüdürler. Kalıntıları bu gün de görülebilir durumda olan birtakım hayvan figürleri ve kitabelerle süslü bu yapılar, konuşulan Arapçada Medayin Salih diye adlandırılır.

***

150-152 – Artık Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Sakın işi gücü dünyada fesat çıkarıp nizamı bozmak olan, düzeltme için ise hiç bir gayretleri bulunmayan o haddi aşanların isteklerine uymayın!”

153-154 – “Sen” dediler, “Bir sihirin etkisine kapılmışlardan birisin! Hem bize hiçbir üstünlüğün yok, bizim gibi bir insansın. Yok eğer böyle değil de, iddianda doğru isen mûcize göster bize!”

155-156 – Salih: “İşte mûcize, şu dişi deve! Nöbetleşe olarak, kuyudan bir onun içme sırası, belirli günde de sizin içme sıranız olsun. Sakın ona kötülük edeyim demeyin, yoksa sizi müthiş bir günün azabı bastırıverir.” dedi.

157 – Derken, deveyi boğazladılar, ama çok geçmeden yaptıklarına pişman oldular.

158 – Çünkü bildirilen azap onları bastırıverdi. Elbette bunda alınacak ibret vardı. Fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.

***

Semud halkından günümüze ulaşan tarihî kalıntılar vardır. Hicr denilen bölgede (Medine ile Tebük arasında) yer alan bu kalıntılar arasında bir de kuyu vardır. Bu kuyu Osmanlı Devletinden kalan bir askerî karakol içinde olup, Hz. Salih’in mûcizevî devesinin su içtiği kuyu olduğu bildirilmektedir. Harabelerden, müthiş zelzelenin 500×200 km. çapında bir kısmı etkilediği anlaşılmaktadır (Tefhim).

Hicr’deki kalıntıların benzerleri Ürdün’de Petra bölgesinde de vardır. Bazı şarkiyatçılar Kur’ân hakkında şüphe uyandırmak için Hicr’deki binaların Semud’a değil, Nabatlılara ait olduğunu iddia ederler. Halbuki Nabatlılar, Semud halkından öğrenip bu san’atı mükemmel duruma ulaştırmış olabilirler.

***

159 – Ama senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir).

160 – Lût halkı da elçileri yalancı saydı.

161-164 – Kardeşleri Lût onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan ancak Rabbülalemin’dir.

165-166 – Neden siz bütün insanlardan sadece erkeklere şehvetle varıyorsunuz? Neden Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da bu işi yapıyorsunuz? Siz hakikaten iyice azmış bir toplumsunuz!”

167 – “Bizi dinle Lût!” dediler, “Bu söylediklerine son vermezsen mutlaka yurt dışına sürüleceksin!

168-169 – “Ben” dedi, “Sizin yaptığınız bu işten nefret ediyorum. Beni ve bana tâbi olanları, onların yaptıkları kötülüğün cezasından ve onların her türlü şerrinden Sen kurtar ya Rabbi!”

170 – Biz de onu ve ona uyanları tamamen kurtardık.

171 – Yalnız bir koca karı geride kalıp helâk edilenler arasında oldu.

172 – Sonra geridekileri hep imhâ ettik.

***

Lut halkının başına inen azap Tevrat’ta ve antik dönemden kalan eserlerde de yer alır. Ayrıca , bazı tarihî ve arkeolojik araştırmalar da olayı tesbit etmektedir. Olay Lût Gölü (Ölü Deniz) civarında, m. ö. yaklaşık 1900 sıralarında vaki olmuştur. Bu vadide Lût kavminin yaşadığı Sodom şehrinin yanısıra Gomore, Adma, Zebuyem kentleri de vardı.

***

173 – Üzerlerine öyle helâk eden bir yağmur yağdırdık ki sorma! Uyarılanların başına yağan musîbet ne fena idi!

174 – Elbette bunda alınacak ibret vardır. Fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.

175 – Ama senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş merhamet sahibidir).

176 – Eyke halkı da resulleri yalancı saydı.

***

Eyke ile Medyen bazı müfessirlere göre aynı, bazılarına göre ise iki ayrı kavim idi. Muhtemelen bunlar aynı ırkın iki kolu idiler. Hz. İbrâhim’in oğlu Medyen’e nisbet edilen bu halk, Hicaz’ın kuzeyinden itibaren Filistin’in güneyine kadar çeşitli yerleşim merkezleri kurmuşlardı.

***

177-180 – Şuayb onlara şöyle dedi: “Hâlâ inkâr ve isyandan sakınmayacak mısınız? Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının da bana itaat edin! Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemin’dir.”

181 – Ölçeği, tam ölçün de eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın!

182-183 – Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın! Ülkede bozgunculuk yaparak nizamı bozmayın!

184 – “Sizi de sizden önceki nesilleri de yaratan Rabbinize karşı gelmekten sakının.”

185 – “Sen” dediler, “Bir sihirin etkisine kapılmışsın.

186 – Bize hiç bir üstünlüğün yok, sen de bizim gibi bir insansın. Doğrusu, biz seni yalancılardan sanıyoruz.

187 – Eğer peygamberlik iddiasında doğru isen haydi gökten üstümüze bir parça düşür, üstümüze azap indir!”

188 – Şuayb: “Rabbim sizin yaptıklarınızı çok iyi biliyor.” dedi.

189 – Hasılı onu yalancı saydılar. Bunun üzerine o gölge gününün azabı onları bastırıverdi. Gerçekten o, müthiş bir günün azabı idi.

***

Rivayete göre Allah onlara yedi gün ve sekiz gece süren şiddetli bir sıcak verdi. Evlere sığınıp, sonra ovaya çıkmaya mecbur kaldılar. Gölgeleyen bir bulutun altında toplandılar. O gölgelik bir ateş halinde üzerlerine düşüp hepsini yiyip bitirdi.

***

190 – Elbette bunda alınacak ibret vardır. Fakat onların ekserisi ibret alıp da iman etmezler.

191 – Ama Senin Rabbin aziz ve rahîmdir (mutlak galiptir, geniş rahmet sahibidir).

192 – Elbette bu Kur’ân, Rabbülâlemin’in indirdiği bir kitaptır.

193-195 – Onu Rûhu’l-emin, uyaran nebîlerden olman için, senin kalbine açık ve vazıh bir Arapça ile indirmiştir.

196 – Bu Kur’ân’a, elbette öncekilerin kitaplarında da işaret edilmişti.

***

Maksat şudur: “Bu zikir, bu vahiy ve bu ilahî emirler, daha önce gönderilmiş ilahî kitaplarda da vardır. Bunların hiçbiri ilk olarak Kur’ân’da yer almış değildir.

***

197 – İsrailoğullarından bilginlerin onu bilmeleri, onlar için bir delil değil midir?

198-199 – Eğer Biz Kur’ân’ı Arap olmayanlardan birine indirseydik de onu kendilerine okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.

***

Hz. Peygamberin karşılaştığı inatçı inkârın bir şekli de şu idi: “O’nun getirdiği mesaj Arapçadır. Kendisi de Arap olduğu için bunu kendisinin hazırladığı söylenebilir. Şayet kendisinin de, bizim de bilmediğimiz bir dilden olsaydı ona inanabilirdik.” Oysa Allah onların dediği gibi yapsaydı, bu sefer şöyle diyeceklerdi. “Bu yabancıyı cin tutmuş! Başka izahı yok!” Allah Teâlâ onlara cevaben kolaylıkla anlamaları için kendi dillerinde gönderildiğini bildirmiştir [44,58]. Fakat onlar bunu anlamazlıktan gelmişlerdir. Aslında Arapça dışında bir dil ile gönderilseydi, yine onlar: “Şu tuhaflığa bakın: Arap milletinden bir resul gönderilmiş, ama ona öyle bir mesaj verilmiş ki ne kendisi anlıyor, ne de halkı!” (Krş. 41,44). Allah onların çaresizlik içindeki son bahanelerini, daha doğrusu sayıklamalarını da cevaplandırmıştır: “Vahyi gökten kâğıtlar halinde indirsek, onlar da elleriyle tutsalar dahi bu sefer de: “Bu bir büyüden ibaret, gerçek olamaz!” derlerdi.

***

200-201 – İşte aynen bunun gibi, Biz o yalanlamayı suçlu kâfirlerin kalplerine öyle bir soktuk ki, o can yakıcı azaba girmedikçe ona iman etmezler.

202 – İşte bu azap, kendilerine ansızın gelir ki, onlar hiç farkında olmazlar.

203 – İşte o zaman: “Acaba, bize, azıcık olsun, bir mühlet verilir mi” derler.

204 – Hâlâ, onlar Bizim azabımızın çarçabuk gelmesini mi istiyorlar.

205-207 – Ne dersin: Onları yıllarca yaşatsak da, sonra tehdit edildikleri o azap başlarına gelse, onca seneler yaşayıp zevklenmeleri kendilerini kurtarabilir mi?

208 – Biz hiç bir ülkeyi, uyarıcıları gelmeden imha etmedik.

209 – Öğüt verilip hatırlatma yapılmıştır. Biz hiçbir zaman zalim olmadık.

210 – Kur’ân’ı asla şeytanlar indirmiş değildir.

211 – Bu, onların yapacağı iş değildir! Hem isteseler de buna güçleri yetmez!

212 – Çünkü onlar vahyi işitmekten kesinlikle menedilmişlerdir.

213 – Öyleyse sakın, Allah ile beraber başka tanrıya yalvarma, sonra azaba mâruz kalanlardan olursun.

214 – Önce en yakın akrabalarını uyar!

***

Bu emir, İslâm’ın bir prensibini ortaya koymaktadır: Peygamber ve ailesi için hiçbir ayrıcalık yoktur. Hatta yükümlülükler önce onlardan başlamaktadır: Zekat diğer Müslümanlara düşerken, Peygamber ailesine haramdır. İlk kaldırılan faiz, Hz. Peygamberin amcası Abbas (r.a)’ınki olmuştur. Faraza suç işlemeleri halinde Peygamber hanımlarının cezası iki misli olarak belirlenmiştir [33,30].

***

215 – Sana tâbi olan müminlere kol kanat ger!

216 – Bununla beraber akrabalarından sana isyan edenlere “Ben sizin yaptıklarınızdan beriyim.” de!

217 – Sen o aziz-u rahîme (o mutlak galip ve geniş rahmet sahibine) güvenip dayan.

218-220 – Sen yolunda kâim olurken de, namaza dururken de, O seni elbette görüyor. Secde edenler, ibadet edenler arasında dolaşmalarını da görüyor. Çünkü her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilen O’dur.

221 – (Şeytanlardan bahsediyorlar) şeytanların asıl kime indiğini bildireyim mi?

222 – Onlar yalan ve iftiraya, günaha düşkün kimselere inerler.

223 – Çünkü o iftiracılar şeytanlara kulak verirler, esasen onların çoğu yalancıdırlar.

***

Yalancı, iftiracı kâhinler, bilgileri noksan olduğundan, onlardan birtakım vehimler, emareler öğrenirler, sonra hayalhanelerinden gerçeğe uymayan hurafeler çıkarırlar, uydurdukları yalanları söylerler.

Hadis-i Şerifte: “Cinnî, gayb âleminden bir kelime kapar, sonra onu insanlardan olan dostunun kulağına koyar, o da yüz yalan ilave ederek onu söyler.” bildirilmiştir.

“Yulkûne” nin faili, yani “dinleme işini yapanlar” şeytanlar da olabilir. Yani onlar mele-i a’lâya kulak vermeye çalışırlar.

***

224 – Şairler var ya, bunların peşine de sapkınlarla çapkınlar düşer!

225-226 – Görmez misin onlar her vâdide sözcüklerin, hayallerin peşinde dolaşır ve yapmayacakları şeyleri söylerler.

227 – Ancak iman edip, yararlı işler yapanlar, Allah’ı çok zikredip ananlar ve zulme mâruz kaldıktan sonra haklarını savunanlar müstesna. Zalimler de nasıl bir inkılab ile devrileceklerini, yakında öğrenirler.

***

Cahiliye dönemi Arap şiirinde şehvet, intikam, ırkçılık gibi duygular hâkim olup fazilet temaları az yer alırdı. Onun için Hz. Peygamber, bu tür şiir karşısında olumsuz bir tavır takınmıştır. Fakat bu arada bazen şiir dinlemiş, bir keresinde: “Bazı şiirler hikmet doludur.” buyurmuştur. Ümeyye İbn Ebi’s-Salt hakkında: “Şiiri iman etti, ama kendisi kâfirdir.” demiştir. Bu olumlu tavır 227. ayetin istisnasının tefsiri kabilindedir. Bu ayet: 1. İman, 2. Makbul işler işleme, 3. Allah’ı sık sık hatırlamak 4. Şahsî hislerle hareket etmeyip kamunun haklarını savunma şartları ile şiiri mübah kılmıştır. Bu itibarla Hz. Peygamber (a.s.) Kâb İbn Mâlik, Hassan İbn Sâbit gibi şairleri övmüştür.

***

➖Neml Sûresi 1-55➖

93 ayet olup Mekke döneminde inmiştir. İsmini,18. ayetinde geçen Vâdi’n-neml “Karıncalar Vadisi” terkibindeki Neml kelimesinden almıştır. Kur’ân’ın önemini anlatıp şirki çürütür. Hz. Salih, Hz. Lût gibi nebîlerin tebliğlerine yer vermekle bunu pekiştirir, özelikle Hz.Süleyman’a fazla yer vermesiyle Hz. Peygamber (a.s.)’ın istikbalinin parlak olduğuna işaret eder.Sûrenin sonuna doğru müminlerin felahına, âhiret hayatına ve İslâm muhaliflerinin elebaşılarının helâk edileceklerine değinir.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1 – Tâ sîn.Şunlar Kur’ân’ın ve gerçekleri açıklayan kitabın âyetleridir.

2 – Müminler için hidayet, rehber ve müjdedir.

3 – O müminler ki namazı hakkıyla ifa eder,zekâtı verir ve âhirete kesin olarak iman ederler.

4 – Biz âhirete iman etmeyenlere yaptıkları işleri süsledik, o yüzden onlar körelmiş bir vaziyette bocalar dururlar.

***

İnsanlara yaptıkları işlerin süslenmesi fiili, Kur’ân’da bazan Allah Teâlâya, bazan da şeytana izafe edilir. Birinci durumda her insanın kendi tercihi ile benimseyip yaptığı iş, Allah tarafından da güzel gösterilir, o bunu yapmaktan memnun olur. İkinci durumda ise yine insanın tercihi ile yaptığı iş şeytan tarafından güzel gösterilir.

***

5 – Onlara çetin bir azap vardır, âhirette ise en çok ziyana uğrayacak olanlar da onlardır.

6 – Fakat sana gelince, ey Resulüm! Hiç şüphe yok ki Kur’ân sana;her işi hikmet dolu olan, her şeyi mükemmel olarak bilen Allah tarafından verilmektedir.

7 – Nitekim resullerden olan Mûsâ da çölde geceleyin yol alırken ailesine: “Durun!” demişti, “Uzakta bir ateş gördüm, oraya gideyim belki oradan yol hakkında bir bilgi alır, yahut hiç değilse bir ateş koru getirir de ısınmanızı sağlarım.”

***

Mûsâ (a.s.) Medyen’de 8-10 yıl kaldıktan sonra, ailesi ile Mısır’a dönüyordu. Medyen, Hicazın kuzeybatı tarafında yer alır. Hz. Mûsâ, Medyen’den Mısıra doğru geliyordu. Sina yarımadasının güney tarafında bulunup Cebel-i Mûsâ da denilen Sîna dağına varmıştı. Hz. Mûsâ’ya risalet verilen yer 1666 m. yükseklikte bir yer olup, orada 365’te Konstantin bir kilise, ondan, iki asır sonra da Jüstinyen bir mânastır yaptırmış olup halen bu yapılar mevcuttur.

***

8 – Oraya varır varmaz birden şöyle nida edildi. “Ateş mahallinde ve çevresinde bulunan kimselere feyiz ve bereket verildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir, bütün noksanlardan münezzehtir.”

***

Nidanın tamamlanmasından sonra son “Sübhanallah” cümlesi, olayın büyüklüğüne hayret uyandırmakla beraber, Allah hakkında benzetme hatasına düşmemek içindir.

***

9 – “Dinle Mûsâ! Ben, her şeye kadir, mutlak galip, her işi hikmetle dolu olan gerçek İlah’ım.

10 – “Şimdi asânı yere bırak!” Bırakıp da onun çevikçe hareket eden bir yılana dönüştüğünü görünce derhal kaçtı, bir kere olsun, dönüp arkasına bile bakmadı. “Korkma, Mûsâ! Çünkü Benim huzurumda resuller korkmazlar.” buyurdu.

11 – “Benden korkanlar, zulüm ve günah işleyenlerdir. Fakat onlar da o fenalıktan sonra güzel işler yaparlarsa, onlara karşı da Ben çok affedici, geniş merhamet ve ihsan sahibi olarak muamele ederim.”

12 – “Haydi, elini koynuna sok! Şimdi çıkar: İşte kusursuz, pırıl pırıl ışık saçıyor. Böylece Firavun’a ve onun halkına göstereceğin dokuz mûcizeye bu da dahil olsun. Hakikaten onlar yoldan tam çıkmış bir güruhtur.”

***

Bu dokuz mûcize 7,133’de sayılmıştır: Asâ, parlak el, büyücülerin büyülerini bozmak, kıtlık, tufan, çekirge sürüleri, haşereler, kurbağalar ve kan.

***

13 – Mûcize ve belgelerimiz bütün aydınlığıyla apaçık olarak onlara geldiğinde: “Bu besbelli bir büyü!” dediler.

14 – Vicdanları onların doğruluğuna şahitlik ettiği halde, sırf kibir ve haksızlık saikiyle, onları inkâr ettiler. İşte bak da fesatçıların, bozguncuların âkıbetlerinin nasıl olduğunu gör!

15 – Biz Davud’a ve Süleyman’a pek çok ilim verdik. Onlar da: “Bizi mümin kullarının çoğuna üstün kılan Allah’a hamd olsun!” dediler.

16 – Süleyman Davud’a vâris oldu ve “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve daha her şeyden bolca nasip verildi. Gerçekten bunlar âşikâr lütuflardır.” dedi.

***

Bu veraset, nübüvvet ve hâkimiyette yerine geçmektir ki bu Davud (a.s.)’ın 19 oğlundan yalnız Süleyman’a (a.s.) nasib oldu. Süleyman (a.s.)’ın m.ö.965-926 arasında 40 yıl kadar hükümdarlık yaptığı söylenmektedir. Şimdiki Filistin, Ürdün ve Doğu Suriye’de hüküm sürmüştür. Süleyman (a.s.)’ın kuş dili bildiği Tevrat’ta yer almasa da İsrailoğullarının geleneklerinde yer almıştır (Jewish Encyclopadea XI,439’ dan Tefhimu’l-Kur’ân).

***

17 – Günün birinde, Süleyman’ın cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları toplanmış olup, hepsi birlikte, düzenli olarak kendisi tarafından sevk ediliyordu.

***

Eski Ahit’te cinlerin Hz.Süleyman (a.s.)’ın ordusunda yer aldıklarına dair bilgi bulunmaz. Fakat Talmut’ta ve Yahudî hahamlarının nakillerinde buna rastlanmaktadır (Jewish Encyclopadea, XI, 440). Bazı çağdaş tefsircilerin cinleri ve kuşları, bazı insan grupları diye tevil etmeleri kabul edilemez (Tefhim).

***

18 – Derken Karınca Vadisi’ne geldiklerinde, onları gören bir karınca:“Ey karıncalar, haydin yuvalarınıza girin. Süleyman ve orduları,sizi farkında olmaksızın ezip kırmasınlar!” diye seslendi.

***

Karıncaların dış iskeleti silisyum maddesindendir. O da cam gibi kırılgan bir maddedir. Bu madde Kur’an’ın indiği dönemde bilinmediğinden, bu ayet bilimsel i’caz örneklerinde sayılabilir. Karınca kıssası İsrail metinlerinde de yer almıştır.Fakat kıssanın devamında Süleyman’ın böbürlendiği, karıncanın da ona: “Sen bir damladan yaratılmışsın.” demesi karşısında mahcup olduğu ileri sürülür (Jewish Encyclopadea, XI, 440). Burada da görüldüğü gibi Kur’ân, diğer kutsal metinler karşısında hakem konumundadır, onlara karıştırılan beşerî ilaveleri düzeltmektedir. Buna rağmen bazı oryantalistler sıkılmadan, Kur’ân’ın bu tür kıssaları Yahudi rivayetlerinden aldığını iddia etmektedirler.

***

19– Onun sesini işiten Süleyman tebessüm ederek: “Ya Rabbî, dedi, beni nefsime öyle hâkim kıl ki gerek bana, gerek ebeveynime ihsan ettiğin nimetlere şükredeyim, Seni razı edecek yararlı işler yapabileyim. Bir de lütfedip beni hayırlı kulların arasına dahil eyle!”

20 – Bir de kuşları teftiş etti de: “Hüdhüd’ü neden göremiyorum, yoksa kayıplara mı karıştı?” dedi.

21 – “Kuvvetli ve geçerli bir mazeret ortaya koymadığı takdirde, onu şiddetli bir şekilde cezalandıracağım yahut boynunu keseceğim!”

22 – Derken, çok geçmeden Hüdhüd geldi: “Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den önemli ve kesin bir haber getirdim.”

23 – Sebe halkını bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm. Kendisine her türlü imkân verilmiş. Onun güçlü bir yönetimi olduğu gibi pek büyük bir tahtı da var.

***

Sebe halkı Güney Arabistan’da ticaretle uğraşan bir millet idi. Başkentleri, Yemen’in San’a şehrinin takriben 100 km.kuzeydoğusundaki Ma’rib idi. Sebeliler, m.ö. 1100 – 115 arasında bin yıl kadar bütün Arap yarımadasına hâkim olmuşlardı.

***

24 – Ne var ki onun da halkının da Allah’ın dışında güneşe taptıklarını gördüm. Anlaşılan, şeytan yaptıkları bu kötü işleri kendilerine güzel göstermiş ve onları yoldan çıkarmış, bu yüzden de hak yolu bulamıyorlar.

25 – Oysa göklerde ve yerde gizli olan her şeyi açığa çıkaran, sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bilen Allah’a secde ve ibadet etmeleri gerekmez mi?

26 – Halbuki o büyük arşın sahibi olan Allah’tan başka ilah yoktur.

27-28 – “Bakalım, dedi Süleyman, doğru mu söyledin, yoksa yalancının teki misin, bunu anlayacağız. Sen şimdi şu mektubumu götür, bırak onların yanına, sonra onlardan biraz uzaklaş ve ne yapacaklarını gözle!”

29 – Kraliçe: “Değerli danışmanlarım! “Bana çok önemli bir mektup gönderildi.”

30-31– Mektup Süleyman’dandır ve “Rahman ve rahîm olan Allah’ın adıyla” diye başlayıp: “Bana karşı kibirlenmeyin, itaat ve teslimiyet göstererek yanıma gelin!” diye devam etmektedir.

***

Müslimîn kelimesinin itaat ve iman etme olarak iki anlamı vardır. Bazı müfessirlere göre her iki anlam birden kasdedilerek “İtaat ve iman etmiş olarak yanıma gelin.” diye açıklamak da mümkündür.

***

32 – “Değerli danışmanlarım, bu mesele hakkında görüşlerinizi istiyorum. Pek iyi bildiğiniz gibi, sizi çağırmadan, size danışmadan hiç bir meseleyi hükme bağlamam.”

33 – Onlar: “Biz güçlü, kuvvetliyiz, savaşçı milletiz. Ama yetki sizindir, değerlendirip münasip gördüğünüz emri verin!” dediler.

34 – “Doğrusu” dedi Kraliçe, hükümdarlar bir ülkeye girince oranın düzenini altüst eder, halkının eşrafını da sefil ve zelil ederler. Evet istilacılar hep böyle yaparlar.

35 – Bunun içindir ki, ben şimdi onlara bir hediye gönderip elçilerimin ne gibi bir cevap getireceklerini bekleyeceğim.”

36 – Elçi Süleyman’a gelince o, elçiye: “Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Oysa Allah’ın bana verdiği nimetler, size verdiklerinden daha hayırlıdır. Ama siz hediyenizle böbürlenirsiniz” dedi.

***

Allah’ın verdiği şeyler sadece dünyevî servet olmayıp, ona ilaveten iman, ilim, hikmet gibi faziletlerdir.

***

37 – “Sen dön ve onlara de ki: Biz onların üzerine, karşı koyamayacakları muazzam ordularla yürüyeceğiz. Onları yurtlarından mağlup ve zelil olarak çıkaracağız.”

38 – Daha sonra Süleyman onların itaatlerini bildirmek üzere huzuruna geleceklerini öğrenince yanındaki danışmanlarına: “Değerli danışmanlarım! Onların itaat içinde huzuruma gelmelerinden önce, içinizden kim onun tahtını bana getirebilir?” dedi.

39 – Cinlerden pek güçlü ve habis birisi “Ben,” dedi, “Sen makamından kalkmadan, onu sana getiririm. Benim onu taşımaya gücüm yeter, hem de zayi etmeden güvenilir tarzda getirecek emin bir kimseyim.”

40 – Ama nezdinde, kitaptan ilim olan bir zat da: “Ben, sen gözünü açıp kapamadan onu getirebilirim.” der demez, Süleyman, Kraliçenin tahtının yanıbaşında durduğunu görünce: “Bu, Rabbimin lütuflarındandır. Bu, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlerden mi olacağım? diye beni sınamak içindir. Şükreden, sadece kendi lehine olarak şükreder. Nankörlük eden ise bilmelidir ki Rabbim onun şükründen müstağnidir, şükrüne ihtiyacı yoktur, ihsan ve keremi boldur.”

***

Hz. Süleyman’ın oturduğu Filistin ile Sebe arasındaki mesafe 2000 km. den fazladır. Hz. Süleyman, mûcizevî olarak Kraliçenin tahtını bu uzak mesafeden celb etmişti. Burada insanları, bu işin sırrını aramaya, bilim ve teknoloji yönünden incelemeye de gizli bir teşvik sezebiliriz.

***

41 – Devamla dedi ki: “Onun tahtının görünümünü biraz değiştirin! Bakalım onu tanıyacak mı, tanımayacak mı?”

42 – Süleyman’ın huzuruna girince ona: “Senin tahtın da böyle midir?” diye soruldu. “Sanki o!” dedi, “Zaten bu mucizeden önce bize bilgi verildiği için sana itaat edenlerden olduk.”

***

Bu sözü, Allah’ın nimetini anmak için Hz. Süleyman (a.s) da söylemiş olabilir; “Allah’ın kudreti hakkında bu kadından önce bize ilim verildiğinden, biz O’na itaat edenlerden olduk”.

Kraliçe zeki ve tecrübeli biri olarak Süleyman (a.s.)’ı dikkatle inceleyip şunları tesbit etti.

1. Mektûbunun değişik üslubu, Allah’ın adı ile başlaması.
2. Kıymetli hediyeleri kabul etmemesi.
3. Elçisinin onun hakkındaki iyi intibaları. Bunlar onu ziyaret etmesine sebep teşkil etti. Şahsen görüşünce onun şu özelliklerine de şahid oldu:
4. Tahtının getirilmesi mûcizesi.
5. O dünya padişahının temiz, dürüst, mütevazi ve dindar bir insan olması.

***

43 – Öteden beri Allah’tan başka taptığı putlar, tevhid dinine girmesini engellemişti. Çünkü o kâfir bir millete mensup idi.

44 – Kraliçeye: “Buyurun, saraya girin.” denildi. Sarayın eyvanını görünce, zemininde engin ve duru su olduğunu zannedip eteğini yukarı çekti. Süleyman: “Bu, sırçadan yapılmış şeffaf bir saraydır.” Kraliçe:“Ya Rabbî, dedi, Ben (Sen’den başkasına ibadet etmekle) kendime zulmetmişim, şimdi ise Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbine teslim oluyorum.”

45 – Bir vakit Biz Semud halkına da, yalnız Allah’a ibadet edin diye çağrıda bulunmak için kardeşleri Salih’i gönderdik. Çok geçmeden onlar birbiriyle çekişen iki bölük oluverdiler.

46 – “Ey halkım!” dedi, “İyiliği bırakıp da neden kötülüğün çarçabuk gelmesini istiyorsunuz. Niçin, merhametine nail olmak ümidiyle Allah’tan af dilemiyorsunuz?”

47 – “Biz” dediler, “senin ve sana bağlı olanların yüzünden uğursuzluğa uğradık.” Salih: “Uğursuzluk dediğiniz şey Allah katında takdir edilmiştir. Doğrusu siz imtihana tutulan bir toplumsunuz.” diye cevap verdi.

48 – Şehirde dokuz çete vardı ki bunlar ülkede hep bozgunculuk çıkarır, iyileştirme ve düzeltme adına hiç bir şey yapmazlardı.

49 – Allah’a yemin ederek aralarında şöyle anlaştılar: “Geceleyin ona ve yakınlarına baskın yapıp hepsini öldürür, sonra da sahip çıkan akrabalarına yakınlarının öldürülmesi esnasında orada bulunmadığımızı bildirir ve biz gerçekten doğru söylüyoruz deriz.”

50 – Onlar bir tuzak kurdular, ama tuzaklarına karşı Biz de tuzak kurduk, kendileri farkında olmadan onların tuzaklarını bozduk, onların planlarını altüst ettik.

51 – Bak işte onların tuzaklarının âkıbeti nasıl oldu! Biz onları da kendilerine uyan toplumlarını da imha ettik!

52 – İşte onların, zulümleri sebebiyle ıssız kalmış, çökmüş evleri… Elbette bunda bilen ve anlayan kimseler için ibret vardır.

53 – İman edip Allah’a karşı gelmekten sakınanları ise kurtardık.

54 – Lût’u da halkına resul olarak gönderdik. O da onlara dedi ki: “Siz göz göre göre pek çirkin ve hayasız bir iş yapıyorsunuz ha!”

55 – Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Siz gerçekten ne cahil bir güruhsunuz öyle!”

19.Cüz Sonu

Bu yazı 7 kez okundu