《09》
✍”KEL, ALATENLİ VE ÂMANIN KISSASI”
Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Benî İsrail’den üç kişi vardı: Biri alatenli, biri kel, biri de âma. Allah bunları imtihan etmek istedi. Bu maksadla onlara (insan suretinde) bir melek gönderdi.
Melek önce alatenliye geldi.
Ve: “En çok neyi seversin?” dedi.
Adam:
“Güzel bir renk, güzel bir cild, insanları benden tiksindiren halin gitmesini!” dedi. Melek onu meshetti. Derken çirkinliği gitti, güzel bir renk, güzel bir cild sahibi oldu.
Melek ona tekrar sordu:
“Hangi mala kavuşmayı seversin?”
“Deveye!” dedi, adam. Anında ona on aylık hamile bir deve verildi.
Melek:
“Allah bunları sana mübarek kılsın!” deyip (kayboldu) ve kelin yanına geldi.
“En ziyade istediğin şey nedir?” dedi.
Adam:
“Güzel bir saç ve halkı ikrah ettiren şu halin benden gitmesi” dedi. Melek, keli elleriyle meshetti, adamın keli gitti. Kendisine güzel bir saç verildi.
Melek tekrar:
“En çok hangi malı seversin?” diye sordu.
Adam:
“Sığırı!” dedi. Hemen kendisine hamile bir inek verildi.
Melek:
“Allah bu sığırı sana mübarek kılsın!” diye dua etti ve âmanın yanına gitti. Ona da: “En çok neyi seversin?” diye sordu.
Adam:
“Allah’ın bana gözümü vermesini ve insanları görmeyi!” dedi. Melek onu meshetti ve Allah da gözlerini anında iade etti.
Melek ona da:
“En çok hangi malı seversin?” diye sordu.
Adam:
“Koyun!” dedi. Derhal doğurgan bir koyun verildi.”
Derken sığır ve deve yavruladılar, koyun da kuzuladı. Çok geçmeden birinin bir vadi dolusu develeri, diğerinin bir vadi dolusu sığırları, öbürünün de bir vadi dolusu koyunları oldu.
Sonra melek, alatenliye, onun eski hali ve heyetine bürünmüş olarak geldi ve: “Ben fakir bir kimseyim, yola devam imkânlarım kesildi. Şu anda Allah ve senden başka bana yardım edecek kimse yok! Sana şu güzel rengi, şu güzel cildi ve şu malı veren Allah aşkına bana bir deve vermeni talep ediyorum! Ta ki onunla yoluma devam edebileyim!” dedi.
Adam:
“(Olmaz öyle şey, onda nicelerinin) hakları var!” dedi ve yardım talebini reddetti.
Melek de:
“Sanki seni tanıyor gibiyim! Sen alatenli, herkesin ikrah ettiği, fakir birisi değil miydin? Allah sana (sıhhat ve mal) verdi” dedi. Ama adam:”
(Çok konuştun!) Ben bu malı büyüklerimden tevarüs ettim!” diyerek onu tersledi.
Melek de:
“Eğer yalancı isen Allah seni eski haline çevirsin!” dedi ve onu bırakarak kel’in yanına geldi. Buna da onun eski halinde kel birisi olarak göründü. Ona da öbürüne söylediklerini söyleyerek yardım talep etti. Bu da önceki gibi talebi reddetti.
Melek buna da: “Eğer yalancıysan Allah seni eski haline çevirsin!” deyip, âmaya uğradı. Buna da onun eski hali heyeti üzere (yani bir âma olarak) göründü.
Buna da:
“Ben fakir bir adamım, yolcuyum, yola devam etme imkânı kalmadı. Bugün, evvel Allah sonra senden başka bana yardım edecek yok! Sana gözünü iade eden Allah aşkına senden bir koyun istiyorum; ta ki yolculuğuma devam edebileyim!” dedi.
Âma cevaben:
“Ben de âma idim. Allah gözümü iade etti, fakirdim (mal verip) zengin etti. İstediğini al, istediğini bırak! Vallahi, bugün Allah adına her ne alırsan, sana zorluk çıkarmayacağım!” dedi.
Melek de:
“Malın hep senin olsun! Sizler imtihan olundunuz. Senden memnun kalındı ama diğer iki arkadaşına gadap edildi” dedi (ve gözden kayboldu).” [Buhârî, Enbiya 50, Müslim, Zühd 10, (2964).]
1- Hadiste, üç farklı arazın, insan mizacında hasıl ettiği haleti görmekteyiz.
Âma yumuşak kalpli ve cömert, kel ve alatenli bencil ve merhametsiz.
KİRMÂNÎ, bu durumdan şöyle bir netice çıkarır:
“Âmanın mizacı, diğer iki arkadaşına rağmen daha sıhhatlidir. Çünkü alatenlilik, mizacın fesadından ve tabiatın bozulmasından husül bulan bir hastalıktır. Kel hastalığı da öyle. Âmalık ise bunlardan ayrıdır; bu, mizaçtaki bozulmanın bir neticesi değildir. Çoğu kere haricî bir sebepten meydana gelir. Bu sebeple âmanın tabiatı güzel, diğerlerininki kötü olmuştur.”
2- HADİSTEN ÇIKARILAN BAZI FEVAİD
* Dinleyenin ibret alması için, geçmişte vukua gelmiş olan hâdisatın zikri caizdir. Bu onlar hakkında gıybet sayılmaz. Onların ismen zikredilmeyişindeki sır da burada yatmalıdır. Hatta bilahare bunların başına neler geldi, o da açıklanmamıştır. Ancak meleğin söylediği eski duruma döndükleri anlaşılmaktadır.
* Hadiste nimete karşı nankörlükten tahzir (sakındırma), şükre teşvik ve nimeti itiraf etmeye ve Allah’a hamdetmeye teşvik var.
* Sadakanın fazileti gösterilmekte, zayıflara merhametli olmaya, ihtiyaçlarını görmeye davet edilmektedir.
* Cimrilikten zecr edilmektedir. Çünkü cimrilik, sahibini yalana ve Allah’ın nimetini inkâra sevketmiştir. [ İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/253-56]
《10》
✍”ALLAHTAN KESİN BİR ÜSLUPLA İSTEYİN”
Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Sizden biri dua edince “Ya Rabb! Dilersen beni affet! Ya Rabb dilersen bana rahmet et!” demesin. Bilâkis, azimle (kesin bir üslubla) istesin, zira Allah Teâla Haretleri’ni kimse icbar edemez.” [Buhârî, Daavât 21, Tevhîd 31; Müslim, Zikr 7; Muvatta, Kur’an 28; Tirmizî, Daavât 79; Ebû Dâvud, Salât 358; İbnu Mâce, Dua 8]
– Bu rivâyet, yapmak istediği her şeyi Allah’ın meşietine bırakmakla emredilmiş olan mü’minin (Kehf 24) Allah’tan taleb ettiği şeyde azimli davranmasını, Allah’ın meşîetine (yani dilemesine) bırakmadan, kesin bir üslubla istemesini emretmektedir.
Bazı âlimler, buradaki azmin mânasını “icabet hususunda Allah hakkında hüsn-i zan etmektir” diye te’vil etmişlerdir.
– Hadisin Müslim’de gelen bir vechinde “Rağbeti büyültsün” emreder. Bu ifade şârihlerce:
“Duayı tekrar etmek, ısrarla üzerinde durmak sûretiyle duada mübâlağa etsin” diye anlaşılmıştır. Mamafih, bununla “büyük çok şeylerin istenmesi” de anlaşılmıştır. Bu son mânayı te’yîd eden bir karîne aynı hadisin sonunda yer alan “Zîra Allah’a hiç bir şey büyük gelmez” ifâdesidir
–Hadis, Cenab-ı Hakk’tan azimle, ısrarla istemek gerektiğini, “dilersen affet, dilersen rızık ver.” gibi Allah’ın dilemesine (meşietine) bırakmamak gerektiğini ifâde ettikten sonra bunun sebebini son cümlede belirtmektedir: “Allah Teâla Hazretleri’ni kimse icbar edemez.” Zîra “dilersen” tâbiri, mecbur edilmesi mümkün olan kimseler hakkında kullanılması münâsiptir ve nezaket ifâde eder. Cenab-ı Hakk ise bundan münezzehtir, öyle ise meşîete tâlik etmenin bir ifâdesi yoktur. [..]
İbnu Battâl der ki:
“Bu hadisten, kişinin dua ederken, matlûbunu, elinden gelen bütün gayreti sarfederek taleb etmesi, isteğine icâbet edileceği husûsunda ümid içinde bulunması, fakat -Kerim olan bir Zât’tan talepde bulunması haysiyetiyle asla ümitsizliğe düşmemesi gerektiği anlaşılmaktadır.”
İbni Uyeyne de şöyle demiştir:
“Kişiyi, kusurunun büyüklüğü (ümitsizliğe sevkederek) dua etmesine mâni olmamalıdır Zira, Cenab-ı Hakk, mahlûkatının en kötüsü olan İblis’in bile duasına icâbet etmiştir. Zira İblis: “İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver!” dedi de Allah: “Sen, kendisine mühlet verilenlerdensin” (A’raf 14-15) diyerek duasını kabul etti”. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/539-540.]
《11》
✍”SÖZ TAŞIYANLAR CENNETE GİREMEZ”
قَالَ رَسُولُ اللّهِ : لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ قَتَّاتٌ[. أخرجه الخمسة إ النسائي.ولفظُ مسلم: ]َ
لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَمَّامٌ.
– Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kattat (söz taşıyan) cennete girmeyecektir.”
Müslim’in rivayetinde “nemmâm cennete girmeyecektir” şeklinde gelmiştir. [Buhârî, Edeb 50, Müslim, İman 169, (105); Ebû Dâvud, Edeb 38, (4771); Tirmizî, Birr 79, (2027).]
قَالَ رَسُولُ اللّهِ : لَا يُبَلِّغُنِى أحَدٌ عَنْ أحَدٍ مِنْ أصْحَابِى شَيْئاً فَإنِّى أُحِبُّ أنْ أخْرُجَ إلَيْكُمْ وَأنَا سَلِيمُ الصَّدْرِ[. أخرجه أبو داود والترمذي .
– İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bana kimse ashabımın birinden (canımı sıkacak bir ) şey getirmesin. Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiç bir şey olmadığı halde çıkmak istiyorum.” [Tirmizî, Menâkıb (3893); Ebû Dâvud, Edeb 33, (5860).]
– Bu iki hadis, laf getirip götürme ile alâkalıdır. Dinimizin üzerinde durduğu kötü ahlâklardan biri de laf getirip götürme huyudur. Fertler arasındaki münasebetleri bozarak cemiyetin huzuruna te’sir edecek, içtimaî bütünlüğü yaralayacağı için şiddetle yasaklanan huylar arasında yer almıştır.
Kur’ân’da buna yer verilmesi, meselenin ehemmiyetini anlatmada yeterlidir: “Çok yemin edene, haysiyetsiz kimseye, kusur arayana, söz taşıyana, hayırdan alıkoyana, haddini aşana, çok günahkâr olana… iltifat etme!” (Kalem 10-12).
Hümeze sûresi de burada zikre değer. Onda her ne kadar doğrudan laf taşıyıcılık mevzubahis edilmiyorsa da, buna yakın tavırlar takınanlara tehdit ifâde edilmektedir: “Yazıklar olsun arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı kaş göz işaretiyle eğlenip ayıplamayı âdet edinene” (1. ayet).
– Hadîste geçen kattât ve nemmâm aynı mânaya gelmektedir. Nitekim rivayetin vecihleri değiştikçe kelimelerden her ikisine de yer verildiği görülmektedir. Bazı âlimler nemmâm, sözü bizzât dinleyip nakleden, kattât ise, söylenenlere kulak kabartıp işittiği gelişi güzel dedikoduları nakledendir diye arada bir fark görmek istemiştir.
İmam Gazâli der ki:
“Kendisine dedikodu ulaşan kimseye düşen, onu tasdîk etmemek, hakkında söz edilen kimsenin de, söylendiği şekilde olduğu zannına düşmemesi, “acaba” diyerekten, söyleneni tahkike de kalkmaması, ayrıca laf getireni ayıplayıp, bunu bir daha yapmamasını söylemesi, vazgeçmezse ona öfkelenmesi, kendisi için de, nemmâmı, zecrettiği şeyi hoş görüp o işittiğini yaymaya kalkmamasıdır. Aksi takdirde kendisi nemmâm olur.”
Gazâli’nin kaydettiğine göre, Ömer İbnu Abdilaziz’e bir adam gelerek:
“Senin hakkında falanca şöyle söyledi” der. Ömer de:
“İstersen bunu tahkik edelim. Eğer yalancı çıkarsan “Bir fasık size haber getirince araştırın” (Hucurât, 6) hükmüne girersin. Şayet duyduğun doğru çıkarsa “Dili ile iğneleyen, koğuculuk eden…” (Kalem, 11) hükmüne girersin ki, her iki halde de mes’ulsun. İstersen senin için üçüncü şıkkı tercih edelim, seni affedelim de bu iş böyle kalsın!”der. Adam:
“Af diliyorum, bir daha böyle bir işe girişmeyeceğim” der.
Nevevî der ki:
“Bütün bu yasaklar, nakledilen şeyde şer’î bir maslahat yoksa câridir. Aksi takdirde, müstehab veya vâcibtir. Şöyle ki: “Bir adam, bir kimsenin başka bir kimseye haksız olarak ezâ vereceğine muttali olursa, öbür şahsı uyarıp ezadan koruması gerekir. Keza bir kimse imamı veya sorumluluğu olan kimseyi, yerine bakacak olan nâibinin davranışı hakkında ihbarda bulunacak olursa, bu yasaklanmaz.”
Yine Gazâlî şöyle demiştir:
“Nemîme aslında, hakkında söz edilen kimseye söz götürmektir. Meselâ falanca senin hakkında şöyle söyledi demek gibi. Ancak nemîme deyince sadece bu kastedilmez, daha umumî kullanışı vardır. Normal olarak, açıklanması hoşa gitmeyen her şeyi açıklamaya, nemîme denir. Hoşa gitmeme deyince kendisinden nakil yapılanın hoşlanmaması ile kendisine nakil yapılanın veya bir başkasının hoşlanmaması birdir, hepsi de nemîmeye girer. Kezâ menkul sözle veya işâretle de olsa; bir kusur veya bir başka şey de olsa birdir. Meselâ bir kimsenin malını gizlediğini gören kimse bunu ifşa etse bu da nemîmeye girer. Yani kısacası nemîme, açıklanması hoşa gitmeyecek bir şeyi açıklamaktır.”
“Gıybet ve nemîme bir midir faklı mıdır? Bu hususta ulemâ ihtilaf etmiştir. Râcih olan, farklı olmaları ve aralarında umumhusus münasebetinin bulunmasıdır. Yani nemîme, bir kimsenin halini bir başkasına fesâda bâis olacak bir muhtevada, rızası olmadan nakletmektir. Bu nakilden o şahsın haberi olmuş olmamış farketmez. Yeterki rızasız olsun, nemimedir. Gıybet ise, gıyabında, hoşlanmayacağı bir şeylerle adamı zikretmektir. Nemîme ifsâd kasdıyla temâyüz eder, gıybette bu kasdın varlığı şart koşulmaz. Gıybet ise hakkında konuşulanın gıyabında olmakla temâyüz eder. Bu vasıflar dışında gıybet ve nemime müşterektirler. Alimlerden bazısı, gıybette, hakkında konuşulan kimsenin gâib olmasını şart koşmuştur.
– Hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Ashabından herhangi biri hakkında hoşuna gitmeyecek bir söz, bir davranış bir kötü huy vs. getirilmemesini, Ashabı hakkındaki hüsn-ü zannını rencide edecek bir şikayetin olmamasını taleb etmektedir. Sebebini de açıklıyor.
“Evden, herkese karşı iyi duygularla çıkıp o duygularla onlarla karşılaşmak istiyorum…” Bazı âlimler, bu temenniyi şöyle anlamışlardır: “Ben dünyadan, hepsine karşı iyi duygularla ayrılıp, Kıyamet günü bu duygularla onları karşılamak istiyorum.” Yani, Ashabından hiçbirine karşı içinde bir öfke, bir kırgınlık olmadan dünyadan ayrılmayı temenni etmiş olmaktadır. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/318-319]
《12》
✍”BİR NİFAK SIFATI VE KABEDEN AZİZ İNSAN”
Hz.Abdullah İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor:
“(Bir gün) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) minbere çıkıp yüksek sesiyle şöyle nidâ etti: “Ey diliyle müslüman olupda kalbine iman nüfuz etmemiş olan (münafık)lar! Müslümanlara eza vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira, kim müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa, onu, evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa rüsvay eder.”
İbnu Ömer bir gün Ka’be’ye nazar etti ve: “Şânın ne yüce, hürmetin ne yüce! Ancak mü’minin Allah yanındaki hürmeti senden de yüce!” dedi.” [Tirmizî, Birr: 85]
1- Burada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) insanların kusurlarını araştırmayı münâfıklık olarak ifâde buyurmaktadır. Zîra diliyle müslüman olup kalbine iman ulaşmayanlar münafıktır. Ancak imanı “kemaliyle” diyerek kayıtlayacak olursak müslümanın da kastedildiği anlaşılır ve böylece hitaba müslüman ve münâfık her iki grup da dâhil olur. Şârihler hadisi böyle anlarlar.
Nitekim hadisin devamında “kim müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa” tabiri için, müslüman kardeşi tabiri geçmektedir. Münâfık müslümana kardeş olamayacağına göre, Resûlullah, hitabında fâsık müslümanı da kastetmiş olmaktadır. […]
2- Müslümanlara eza vermeyin ibâresindeki müslümanlar’la “kâmil müslümanlar”, yâni diliyle ikrar eden ve kalbiyle de inanmış bulunan müslümanlar kastedilmiş olmaktadır.
3- Müslümanın kınanması demek, geçmiş zamanda işlediği günahları, hataları, kusurları sebebiyle ayıplanması geçmişinin başına kakılması demektir.
Âlimler, müslüman kişi hâlini düzeltmiş ise, eski günahlarından tevbe ettiğinin bilinmesi ile bilinmemesi arasında fark görmezler, her iki halde onların başına kakılmasının câiz olmayacağını söylerler. Ancak, işlemekte olduğu esnada görülen veya yakın zamanda işlemiş olduğu ve fakat tevbe ettiği görülmeyen günahı sebebiyle ayıplanmasına gelince, bu işin, muktedir olan herkese vacib olduğu belirtilmiştir. Hatta duruma göre fiiline hadd veya ta’zir gerekebilir. Bu durumda müdahale, emr-i bi’lmâruf ve nehy-i ani’lmünker sınıfına girer.
4- Müslüman kardeşinin kusurunu araştırmama emri, “kâmil müslüman” diye kayıtlanmıştır. Fâsık bu yasaktan hariç tutulmuştur, çünkü ondan sakınmak ve başkalarını da sakındırmak gerekir.
Müslümanın kusurunu araştırmayı âyet-i kerime de yasaklamıştır:
“Mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara, dünya ve âhirette can yakıcı azâb vardır. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz” (Nur 19).
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin (kusurunu arayıp) tecessüs etmeyin, kimse kimseyi gıybet etmesin. Hanginiz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır…?” (Hucurat 12).
5- Bu hadiste müslümanın hürmetinin Ka’be’den üstün olduğu ifade edilmektedir. Bu ifâde sadedinde olduğumuz rivayette İbnu Ömer’in sözü gibi gözükmektedir. Ancak hadisin İbnu Mâce’deki vechinde, ifadenin Resûlullah’a ait olduğu sarihtir: “İbnu Ömer der ki:
“Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)‘ı tavaf ederken gördüm. Ziyâret sırasında Ka’be’ye hitaben şunu söylüyordu: “Sen ne temizsin, senin kokun da ne hoş, ne temiz. Sen ne ulusun, senin hürmetin ne yüce. Muhammed’in ruhunu elinde tutan Zât’a yemin ederim ki, mü’minin Allah indindeki hürmeti, mal ve canının hürmeti, senin hürmetinden daha büyük. Mü’min hakkında hayırdan başka zanda bulunmamızın hürmeti (haramlığı) da böyledir. (Biz onun hakkında sâdece hüsn-i zanda bulunmakla mükellefiz.)”
İnsanın hürmetinin Ka’be’nin hürmetinden yüce oluşu ilk nazarda garipsenebilir. Ama âyet-i kerime’nin, insanı “mükerrem” (İsra 70) ve “yeryüzünün halifesi” (En’am 25) ilân ettiğine dikkat eder ve yine Kur’an’da bir insanın haksız yere öldürülmesinin bütün insanlığı öldürmeye denk tutulduğu’nu (Mâide 32) göz önüne alırsak meseleyi hakkıyla takdir edebiliriz. [ İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/221-222]
《13》
✍”FIRAT NEHRİNDEN ÇIKACAK ALTIN DAĞ”
Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça kıyamet kopmaz. Onun üzerine insanlar savaşırlar. Yüz kişiden doksan dokuzu öldürülür. Onlardan her biri: “Herhalde savaşı ben kazanacağım” der.” [Buhârî, Fiten 24, Müslim, Fiten 29; Ebu Davud, Melahim 13; Tirmizî, Cennet 26]
1– Hadisin Buhârî’de gelen bir veçhinde: “…Kim o hadiseye hazır olursa, ondan hiçbir şey almasın” ibaresi ziyadedir.
İbnu Hacer, “Ondan hiçbir şey almasın” ifadesinden hareketle, ortaya çıkacak bu altının dinar (şeklinde madrub para) altın kalıpları veya altın tozu şeklinde olabileceğini, hepsinin caiz olduğunu söyler.
2- Bir rivayette altından dağ, bir başka rivayette “altundan hazine (kenz)” ifadesi kullanılmıştır. Dağla çokluk kinaye edildiği belirtilmiştir.
3- İbnu’t-Tin bu hazineden almanın yasaklanmasını, “o hazinenin bütün Müslümanlara ait olmasındandır. Öyleyse kişi ondan sadece kendi hakkını alabilir” diye açıklar ve devamla: “Kim ondan alır, malını çoğaltırsa, faydasız olduğu için pişman olur, altundan bir dağ ortaya çıksa, altın değerini kaybedeceği için, bu istenmez” der.
İbnu Hacer, bu yorumu muvafık bulmaz: “Onun söylediği, hadiste açık değil, açık olan husus şudur: Ondan alınması, fitne çıkacağı üzerine savaşılacağı için yasaklanmıştır” der. Şu ihtimale de yer verir: “Ondan almanın nehyedilişindeki hikmet, ona ihtiyacın kalmadığı veya pek az olduğu bir vakitte ortaya çıkmış olmasıdır.”
İbnu Hacer, önceki ihtimalin galib olduğunu söyler ve buna, hadisin Müslim’de geçen ve Teysir’de esas alınmış olan (kaydettiğimiz) veçhini delil gösterir.
Ayrıca Müslim’de geçen şu mealdeki rivayetle de bu görüşünü te’yid eder:
“...Fırat nehrinin, altından bir dağ üzerinden açılacağı zaman yakındır. İnsanlar bunu işitince oraya yürürler. Nehrin yanındakiler: “Biz insanları bırakacak olursak, ondan alıp tamamını götürecekler” derler.” Resulullah devamla buyurdu ki: “Bunun üzerine onun için savaşa girişirler. Her yüz kişiden doksan dokuz tanesi öldürülür.”
İbnu Hacer: “Bu da gösteriyor ki, İbnu Tîn’in tahayyül ettiği sebep batıldır. Yasağın sebebi, ondan almanın getireceği neticedir: Savaş…” Bu hadisenin toplanma (mahşer) için ateşin çıkması sırasında vukuuna da bir mani yoktur. Lakin bu, ondan almayı nehyetmek için bir sebep olamaz.
İbnu Mace, Sevban’dan şu hadisi merfu olarak tahric etmiştir: “Hazinenizin yanında üç (grup) savaşır. Her biri de bir halife oğludur…”
İbnu Mace hadisi Mehdi ile ilgili bir babta kaydetmiştir. Eğer burada geçen hazineden murad, sadedinde olduğumuz hadiste geçen hazine ise, bu durum, yani nehrin altında olması hadisesi, Mehdi’nin zuhuru zamanında meydana gelecektir. Bu ise, kesinlikle, Hz. İsa’nın inmesinden önce ve de ateşin çıkmasından öncedir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/335-336]
《14》
✍BİRİNE ZİNDAN DİĞERİNE CENNET OLAN DÜNYA
الدُّنْيَا سِجْنُ المُؤْمِنِ، وَجَنَّةُ الكَافِرِ . أخرجهُ مسلم والترمذي .
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah(aleyhissalâtü vesselâm) buyurdular ki: “Dünya, mü’mine hapishâne, kâfire cennettir.” [Müslim, Zühd 1, (2956); Tirmizî, Zühd 16]
ِ
– Hadiste dünya, mü’minler için bir hapishane olarak değerlendirilmiştir.
Âlimler, bu hükmün âhirete nisbetle verildiğini, yani, mü’mine Rabblerinin âhirette hazırladığı cennete nisbetle, dünya hayatının bir hapishane hükmünde kaldığını belirtirler. Dünyanın kâfir için cennet olması da, yine âhirette karşılaşacağı cehennem azâbına nisbetledir
– Bazı âlimler, hadise şöyle bir açıklama da getirmişlerdir:
“Mü’min iradesiyle, nefsini dünyevî lezzetlerden uzak tutmuş, böylece sanki kendini bir nevi hapse tâbi kılmıştır. Kâfir ise, nefsini şehevâta salmış, böylece dünya ona cennet gibi olmuştur.” […]
Münâvî, hadisi açıklama sadedinde şu menkîbeyi nakleder:
“Anlattıklarına göre, Hâfız İbnu Hacer, Kâdı’il-Kudât iken, bir gün etrafını saran büyük bir cemaatle, haşmetli ve güzel bir hey’ete bürünmüş halde pazara uğrar. Derken kılık kıyafeti pejmürde, eskimiş ve yağlara bulanmış bir elbise içerisinde sıcak zeytinyağı satan bir yahudi, kendisine doğru yaklaşıp atının yularından tutar ve: “Ey Şeyhülislam, inanıyorsun ki, Peygamberiniz: “Dünya mü’mine hapishâne, kâfire cennettir” demiştir. Sen hangi hapistesin ve ben nasıl bir cennetteyim?” der. İbnu Hacer şu cevabı verir:
“Ben, Allah’ın bana âhirette hazırladığı nimetlere nisbetle, hâl-i hazırda sanki -(şu dünyevî saltanatıma rağmen)- hapiste gibiyim. Sen de, sana âhirette hazırlanan azâba nisbetle, cennette gibisin!” Yahudi, bu cevap üzerine Müslüman olur.”
– El-Askerî, el-Emsâl adlı kitabında hadisin vürud sebebiyle ilgili bir ziyadede bulunur: “Âmir İbnu Atâiyye der ki: “Selmân-ı Fârisî’yi gördüm, yemeğe karşı çekingendi. Dedi ki: “Resûlullah(aleyhissalâtü vesselâm): “Kıyamet günü en uzun müddet aç kalacak olanlar, dünyada çok yiyenlerdir. Ey Selmân, dünya mü’minin hapsi, kâfirin cennetidir” buyurmuştur.
İbnu Ömer (radıyallâhu anh)’den yapılan bir rivâyette şöyle buyurmuştur: “Ruhu cesedinden çıkan (ölen) bir mü’minin misâli, hapiste iken çıkıp, yeryüzünde istediği gibi gezip dolaşan, dilediği şekilde ferahlayan kimsenin misâlidir.” [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/241-242]
《15》
✍”GÜZEL AHLÂK”
Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Mü’minler arasında imanca en kâmil olanı, ahlâkça en güzel olanıdır. En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır.” [Tirmizî, Radâ 11, (1162); Ebu Dâvud, Sünnet 16]
– Hz. Ebu’d-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kıyâmet günü, mü’minin mizanında güzel ahlâktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah Teâla hazretleri, çirkin düşük söz (ve davranış) sahiplerine buğzeder.” [Tirmizî, Birr 62; Ebu Dâvud, Edeb 8, (4799); Tirmizî’nin bir rivayetinde şöyle denmiştir: “Güzel ahlâk sahibi, ahlâkı sayesinde, namaz ve oruç sahibinin dereceisine ulaşır.”]
– Bu iki hadis de güzel ahlâkın dindeki ehemmiyetini belirtmektedir. Mü’minin en kıymetli varlığı olan iman, kemâlini ancak güzel ahlâkla bulabilmektedir.
Öyle ise ebedî kurtuluşun yegâne vesilesi olan imanda daha yüksek bir mertebe elde etmek, mükemmele yaklaşmak isteyen, ahlâkını güzelleştirmek için gayret gösterecektir.
– Bu iki hadis gösteriyor ki, din insanlarla olan münâsebetlerimize ehemmiyet vermektedir. İman esaslarını dilimizle ikrar etmemiz, gerçek bir mü’min olmak için yeterli olmuyor. İmanın, insanlara karşı iyi olmak şeklinde tezâhür eden güzel ahlâklılıkla takviyesi şarttır.
– İyi davranma hususunda en çok en yakınımıza karşı hassas olacağız: Ailemize. Çünkü hem onların hukuku üzerimizde fazladır, hem de devamlı onlarla karşılaşmaktayız.
Her an karşılaştığımız insanlara güler yüz, sabır, müsamaha, tatlı söz gibi iyi davranışlarda bulunmaya dikkat eder, kendimizi iradî olarak buna zorlarsak, bu bir alışkanlık ve meleke hâline gelir. Böylece diğer insanlara da aynı davranışı devam ettirebiliriz.
Her an karşılaştığı ailesine karşı kötü davranmayı alışkanlık haline getiren kimsenin davranışları kötülük üzerine otomatlaşmış demektir. Böyle birinin çeşitli durumlarda başkalarına karşı, kendiliğinden hasıl olacak tabii ve otomat reaksiyonu kötülüktür, irâdî olarak iyi davransa bile bu samimi ve tabiî olmaz ve her zaman olamaz.
Ailenin bir terbiye yuvası olduğu, en iyi terbiyenin huzurlu, karşılıklı sevgi ve saygının hakim olduğu bir ortamda verildiği, iyi muamele gören kimselerin hayatta başkalarına iyi davranacağı gibi hususlar gözönüne alındıkça, aileye karşı iyi olmanın ehemmiyeti daha çok anlaşılır.
Şu halde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın: “En hayırlınız âilesine hayırlı olandır” sözü, fıtrî bir hakikatı dile getirmiş olmaktadır.
– Kezâ kıyamet günü, mizanda güzel ahlâkın “en ağır amel”i teşkil etmesi de tabii bir durumu, mühim bir hakikatı ifade etmektedir. Çünkü güzel ahlâk mü’minin imanını tamamlar, mükemmelleştirir.
Kemâl mertebesindeki iman, kişinin her ameline müessir olur ve yönlendirir. Böyle bir kimse, her işini Allah rızası için ve sünnete uygun olarak yapmaya gayret eder.
Ameller niyetlere göre değer kazanacağına göre hayırlı bir işin “insaniyet adına” veya “vicdanın emri” olarak yapılması ile, “Allah’ın rızası” için yapılması arasında Mizan’da büyük fark olacaktır. Bu üç muharrikle hareket eden kimselerin mü’min olmaları halinde üçünün ameli de şüphesiz mizan-ı haşr’e girecektir, ama “Allah rızası” için yapılanın ağırlığı çokça fark edecektir.
Amellerimizin değerlendirilmesinde mûteber olacak İlâhî ölçüyü şu âyet belirtmektedir: “Doğrusu inkâr edip, inkârcı olarak ölenlerin hiçbirinden, yeryüzünü dolduracak kadar altın fiyde vermiş olsa bile, bu kabul edilmeyecektir” (Âl-i İmrân 91). [ İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/343-344.
《16》
✍”HAK SAHİPLERİ HAKKINI ALACAK”
Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak.”
(Ebu Hureyre) der ki: “Biz şunu da işitirdik: “Kıyamet günü, kişiyi tanımadığı birisi yakalar ve der ki: “Sen beni hata ve münker işlerken görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!” [Müslim, Birr 6, (2582); Tirmizî, Kıyamet 2]
“Boynuzlu koyun...” tabirinden gerisi Rezin’in ziyadesidir.
–Nevevî, hadisi açıklama sadedinde der ki:
“Bu hadis, hayvanların da kıyamet günü haşredileceği ve tıpkı teklif ehli insanların, çocukların, delilerin ve kendilerine tebliğ ulaşmayanların iadesi (yeniden diriltilmesi) gibi, onların da iade edileceği hususunda bir açıklamadır. Bu hususta Kur’an ve sünnette deliller mevcuttur. Ayet-i kerimede Rabb Teala şöyle buyurmuştur: “Vahşi hayvanlar haşredildiği zaman” (Tekvir 5).
Ayet ve hadiste gelen bir kelimenin zahirini esas almaya aklî veya şer’î bir mani yoksa onu zahirine hamletmek vacib olur.
Alimler derler ki: “Kıyamet günü, yeniden diriltilme ve haşredilmek için mücazat, mükafaat veya sevab şart değildir. Boynuzlu keçinin kabış keçi için kısas olması, teklif kısası değil, mukabele kısasıdır.” [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/369-370]