23.Cüz Meâl

KUR’AN-I HAKÎM’İN AÇIKLAMALI MEALİ

Prof. Dr. Suat YILDIRIM

23.Cüz Yâsîn Sûresi 28-83 •Saffât Sûresi Sâd Sûresi Zümer Sûresi 1-31

➖Yâsîn Sûresi 28-83➖

28 – Onun vefatından sonra, kavminin üzerine, gökten bir ordu indirmedik, zaten bu âdetimizden de değildi.

29 – (Orduya ne lüzum?), bir tek ses yeter! Bir de bakmışsınız: Sönüp kalmışlar…

30 – Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her resul ile, mutlaka alay ederlerdi.

31 – Kendilerinden önce nice nesilleri imhâ ettiğimizi ve onların da kendilerine dönmediğini görmezler miydi?

32 – Hiç kimse hariç kalmamak üzere, hepsi huzurumuza toplanacaklar!

33 – Delil mi isterler? İşte ölmüş arz! Hayatı ona Biz veriyoruz. Oradan onların yiyecekleri habbeleri çıkarıyoruz. Kendileri de ondan yiyip dururlar.

34 – Orada hurmalıklar ve üzüm bağları yaptık, orada pınarlar fışkırttık.

35 – Ta ki onun meyvelerinden yesinler, O meyveleri onlar yapmadılar, Hâlâ şükretmez mi onlar? Burada mâ edatı mevsule olabileceği gibi nâfiye de olabilir. Meâlde tek mânâyı tercih etme mecburiyetinden ötürü, daha kuvvetli görünen nefy anlamını tercih ettik.

36 – Münezzehtir o Allah, her noksandan münezzeh! Yerin bitirdiği her şeyi, ve kendilerini ve daha nice bilmedikleri şeyleri çift yaratan, münezzehtir, Yücedir!

***

Zevc: Çift mânâsına geldiği gibi çeşit ve kısım mânasına da gelir. Allah’ın bütün çeşit ve sınıflarıyla âlemi yarattığını ifade eder. Bu âyet, çift kavramının insanlar gibi bitkilerde de erkek ve dişi unsurlar ile câri olduğunu, hatta insanların çeşitli dönemlerde bilmedikleri birçok şeylerde de çift unsurun bulunduğunu ifade eder: Elektrikte artı ve eksi yük, cisimler arasında itme ve çekme kuvveti, maddenin temeli olan atomlarda pozitif ve negatif elektronlar, bu âyetin mûcizevî olarak haber verdiği şeyler arasındadır. Bütün bunlardan maksat da, her şeyi çift yaratan, bunca çeşitliliği ile kâinatı yaratan Allah’ın tek olup eş ve ortaktan münezzeh olduğunu vurgulamaktır.

***

37 – Onlara bir delil de gecedir ki, Biz ondan gündüzü sıyırıp soyarız, birden karanlığa gömülürler…

38 – Güneş de bir delildir onlara, akar gider yörüngesinde… O azîz ve alîmin (o üstün kudret sahibinin ve her şeyi bilenin) yaratması böyle olur işte!

***

Kur’ân’ın muhataplarına vermek istediği ders şudur: Çok mükemmel ve en ufak aksaklık göstermeyen bir nizam vardır. Her tarafı birbiriyle tam irtibatlı bu nizam, bu sistem de, nizamın sahibinin tek olduğunu gösterir. Bunun misallerinden biri Güneş’in hareketidir. Güneş’in hareketi kendi etrafında olabilir. Dünya’nın etrafında olabilir, güneş sistemi olarak olabilir, içinde bulunduğu Samanyolu galaksisi olarak saniyede 18 km. hızla veya daha fazla hızlı bir hareketle olabilir. Âyetin aslında öyle bir cümle yapısı vardır ki bütün bunları ifade etmesi mümkündür. Fakat önemli olan şudur ki; nizam fikri, bütün ihtimallerde mevcuttur. Allah’ın bu mûcizeli, çevik, muazzam, pek marifetli ve maharetli hizmetkârı olan Güneş, her biri ayrı ayrı yörüngede, muazzam faaliyetlerine rağmen hiçbir uyumsuzluğa yol açmamakta, en ufak bir aksaklık göstermemektedir.

***

39 – Ay için de birtakım safhalar, duraklar tâyin ettik; dolaşa dolaşa, nihayet kuru hurma salkımının çöpü gibi kuru, sarı, kavisli bir hâle gelir.

40 – Ne Güneş Ay’a kavuşabilir, ne gece gündüzün önüne geçebilir. O gök cisimlerinden her biri, birer yörüngede akar, durur…

41 – Bir delil daha onlara: Nesillerini dopdolu gemilerde taşımamızdır.

***

Eski tefsirlerimizin çoğu, burada Hz. Nuh (a.s.)’ın gemisini düşünürler. Merhum Elmalılı M. H. Yazır ise, nesillerin ana rahimlerinde boğulmaksızın, emniyetle taşınmasını düşünür. Bu mânâ -tek tek bütün insanlarla ilgili olup, hepsinin devamlı görüp durduğu bir hâdise olması itibariyle- daha münasip sayılabilir.

***

42 – Biz, onlar için, gemiye benzer, daha nice binekler yaratırız…

***

Birçok çağdaş tefsirde belirtildiği gibi burada, ulaşım aracı olmak bakımından gemiye benzeyen yolcu nakil vasıtalarından tren, otobüs, uçak gibi binekler, açıkça haber verilmektedir.

***

43 – Şayet dileseydik onları boğardık Ne feryatlarına koşan bir kimse bulabilir, ne de başka türlü kurtarılırlardı.

44 – Sadece Biz’den ulaşacak bir rahmet ve onları bir vâdeye kadar yaşatma irademizle hayatta kalabilirler.

45 – Onlara ne zaman: “Hem geçmişte yaptıklarınıza, hem de istikbalde yapacaklarınıza dikkat edin! Böylelikle merhamet edilmeye layık olun!” denilse, yüz çevirirler…

***

Bu haller hakkında şu ihtimaller düşünülmüştür: “Dünya azabı ve âhiret azabı”; “Şimdiki zaman veya istikbaldeki tehlikeler”, “Görünen veya görünmeyen kaza ve belalar”

***

46 – Ne zaman Rab’lerinin âyetlerinden bir âyet, gelse yüz çevirirler…

47 – Onlara ne zaman: “Allah’ın size lütfettiğinden, siz de muhtaçlar için harcayın.” denilse, kâfirler müminlere şöyle derler: “Size kalsa Allah’ın dilediği takdirde bol bol rızıklandıracağı kimseyi doyurmak bizim mi işimiz? Siz, böyle ne sapık düşünürsünüz!”

48 – Ve yine derler ki: “Eğer doğru söylüyorsanız, bizi tehdit ettiğiniz bu mezarlardan kalkma ne zaman?”

49 – Onların beklediği; sadece bir ses!.. Çekişip dururlarken kendilerini çarpacak bir ses…

50 – İşte o zaman… Ne vasiyette bulunabilir, ne de evlerine dönebilirler…

51 – Sura üflendi, “Kalk!” borusu çaldı!.. İşte mezarlarından kalkıp, Rab’lerinin huzurunda duruşmaya koşuyorlar…

52 – “Eyvah bize! Kim kaldırdı bizi yatağımızdan?” diyorlar… “İşte Rahmân’ın vâdi: Resuller doğru söylerler!”

53 – Bütün olay, bir çağrıdan ibâret! İşte hepsi duruşma için toplanmışlar…

54 – Artık bugün, kimseye zulmedilmez, hakkınızdan başka size bir karşılık verilmez.

55 – Amma bugün cennetlikler, zevk ve eğlence içindedirler…

56 – Hem kendileri hem eşleri gölgeliklerde, tahtlarına kurulurlar.

57 – Orada turfanda yemişler onlara, hâsılı istedikleri her şey onlara…

58 – Rabb-i Rahim’den sözle olan bir selâm yine onlara…

59 – “Fakat bugün sizler, şöyle bir tarafa çekilin ey mücrimler!”

60 – “Ey Âdem’in evlatları! Size emretmemiş miydim: “Şeytana tapmayın sakın!” “Çünkü o size âşikar düşman…

61 – Lâkin Bana tapın: İşte sırat-ı müstakim!”

62 – Şeytan, içinizden nice nesilleri saptırdı. Bunu düşünmeli değil miydiniz?

63 – İşte tehdit edildiğiniz cehennem!

64 – İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin.

65 – Bugün mühür vuracağız ağızlarına, elleri Bize söyler, ayakları şahitlik eder, kendi yaptıklarına.

66 – Eğer dileseydik gözlerini dümdüz, silme kör ederdik, o zaman yola dökülür, hidayete ulaşmak için yarışırlardı. Fakat o takdirde nasıl görebilirlerdi ki?

***

“İmana gelmeleri için, ille de kendilerini böyle sakat, çarpık çurpuk etmemizi mi bekliyorlar? Dileseydik böyle yapardık, Ama o zaman da imana koşmak için yarışmak isterlerdi. Fakat bu vaziyette nasıl görebileceklerdi ki?” demektir.

***

67 – Eğer dileseydik, -oldukları yerde, hemen baş üstü, mâhiyetlerini değiştirir, çirkin mi çirkin, ters yüz ederdik… Artık ne ileriye devam edebilir, ne de geriye dönüş yapabilirlerdi.

68 – Onlardan hayatta bıraktığımız kimsenin ise, hilkatini ters yüz ederiz. Hâlâ akıllanmazlar mı?

***

Tefsirlerin çoğunluğunda bulunmayan bu anlam ve irtibat Tefsiru’t-Tahrir ve’t-Tenvir’den alınmıştır.

***

69 – Biz Resûl’e Kur’ân öğrettik, şiir öğretmedik, o zaten ona yaraşmaz. O sırf bir irşâd ve parlak bir Kur’ân’dır.

70 – Yaşayan her kişiyi uyarsın diye, böylece ilâhî hüküm kâfirler hakkında kesinleşsin diye, gönderilmiştir.

71 – Şunu da görmediler mi: Ellerimizle yaptığımız eserlerden kendileri için davarlar yarattık da onlara mâlik bulunuyorlar.

72 – Onları emirlerine âmade kıldık. Onlardan hem binek edinir, hem de yerler,

73 – Onlardan içecekler elde ederler, daha nice menfaatlerinden yararlanırlar. Hâlâ şükretmezler mi?

74 – Tuttular, Allah’tan başka tanrılar peşine düştüler, güya ki yardıma nâil olacaklar!

75 – O putlar kendilerine yardım edemezler, nasıl olur? Zaten bunlar, onlar için hazırlanmış askerler!

***

Şirkin asıl çelişkisi şuradadır: Müşrik, putundan yardım bekler; amma aslında müşriğin yardımı olmasa put varlığını devam ettiremez. Hazır kuvvet halinde nöbettarlık, bekçilik eden putperesttir ki, şirki devam ettirir. Yani o ona asker, öbürü buna asker! Âyet-i kerime bu iki anlamı mükemmel bir tarzda toplamaktadır.

***

76 – O halde ey Resulüm, üzülme sen onların laflarına, onların gizlediklerini de iyi biliriz, açıkladıklarını da, sen hiç tasalanma!

77 – İnsan şunu hiç görüp düşünmedi mi: Biz kendisini bir nutfeden yaratmışken, yaman bir hasım kesildi Bize.

***

Nutfe için Bkz. 76,2; 53,45-46.

***

78 – Nasıl yaratıldığını unutarak, bir de misâl fırlattı Bize: “O çürümüş kemikleri kim diriltecek!” diye.

79 – De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltir, hem O, yaratmanın her türlüsünü bilir.”

***

Burada “halk”, mef’ul mânâsında olmayıp, masdar mânâsınadır. Yani “Allah, yaratmanın her türlüsünü, hayale bile gelmez şekillerini, mekanizmalarını bilir.” demektir.

***

80 – O’dur ki sizin için yeşil ağaçtan bir ateş yaratır, siz de onu tutuşturup durursunuz.

***

Tefsirlerin çoğu bundan, yaş iken birbirine sürtülmekle ateş çıkaran çöl ağacı merh ve afâr’ın kasdedildiğini bildirirler. Çağdaş müelliflerden, petrolü oluşturan ağaçları düşünenler de vardır.

***

81 – Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya olmaz mı kadir! Elbette kadir! Hallâk O’dur, alîm O’dur! (Her şeyi yaratan, her şeyi bilen O’dur).

82 – Bir şeyi dilediğinde O’nun buyruğu, sadece “Ol!” demektir, hemen oluverir…

83 – Sübhandır, münezzehtir o Zât ki, her şey üzerinde hâkimiyet elindedir. Ve… Hepinizin de dönüşü, O’na olacaktır.

➖Saffât Sûresi➖

Mekke’de indirilmiştir, 182 âyettir. İsmini ilk âyetinde geçen kelimeden almıştır. Bu sûrede önce melaikeden, daha sonra cinlerden bahsedilir. Cahiliye Arapları arasında yaygın olup, cinleri Allah’ın kızları sayan şirk inancı iptal edilir. Müteakiben, insanların ölümden sonra dirilip hesap verecekleri vurgulanır. Hz. İbrâhim, Hz. İsmâil, Hz. Mûsâ, Hz. Harun, Hz. İlyas, Hz. Lut (aleyhimü’s-selâm) gibi peygamberlerin tebliğleri hatırlatılır, müminlere kesin bir zafer vadedilir.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1 – O saf saf dizilenler hakkı için,

***

Müfessirlerin çoğuna göre ilk üç âyette bildirilen işleri yapanlar melaike topluluklarıdır. Birinci âyette emirleri yerine getirmek için hazır kıta bekleyen; ikinci âyette yağmurun yağmasını düzenleyen, üçüncü âyette ise peygamberlere vahiyleri, salih kullara ise ilhamları getiren melaike toplulukları kasdedilmiştir.

***

2 – Sevk-u idare edip menedenler hakkı için,

3 – Kitap okuyanlar hakkı için ki:

4 – Sizin ilahınız bir tek İlahtır.

5 – O, hem göklerin, yerin ve ikisi arasında olan bütün varlıkların, hem de Güneş’in bütün doğuş yerlerinin Rabbidir.

***

Güneş ufukta her gün farklı yerlerden doğar, böylece birçok doğuş söz konusu olur. Bu sayede güneşin, dünyanın bütün bölgelerinde muhtelif zamanlarda görülmesi mümkün olur.

***

6 – Biz yere en yakın semayı yıldızlarla süsledik.

***

Gökler sınırsız olmayıp birtakım sınırları vardır. Hiçbir âsi şeytan o hudutları aşamaz. Hiçbir gök cismi kendi ekseni dışına çıkamaz. Onların yollarına da başka cisim giremez. Uzay boş sanılır, ama oradaki sınırlar çok kesin hatlarla çizilmiştir. İnsanın Ay’a gitmesinin ne kadar zorluklardan sonra gerçekleştiği pek iyi bilinmektedir. Oysa dünyanın uydusu olan Ay, bize en yakın gök cismidir.

***

7 – Ve orayı her türlü şeytandan koruduk.

8 – Onlar Mele-i Âla’ya yükselip dinleyemezler ve her taraftan bombardımana tutulurlar. [38,69]

***

Mele-i A’la: Allah’ın emirlerini alıp gereken yerlere ulaştıran meleklerin bulunduğu yüce âlem

***

9 – Dinlemeye kalksalar kovulup atılırlar. Hem onlar için devamlı bir azap vardır.

10 – Ne var ki içlerinden birisi bir söz kırıntısı kapmayı başarırsa, derhal yakıcı ve delici bir ışın onu kovalar.

***

Cahiliye Arapları arasında kehanet pek yaygın idi. Kâhinlerin cinlerle irtibatlı olarak gaybî haberler getirdiklerine inanırlardı. Hz. Peygamber (a.s.)’ı da öyle nitelendirdiler. Allah, şeytanların Mele-i Âlaya yaklaşır yaklaşmaz, delici bir ışın tarafından kovalandıklarını bildirir.

***

11 – Onlara bir sor bakalım: Kendileri mi yaratılışça daha güçlü kuvvetli, yoksa Bizim diğer yarattıklarımız mı? Doğrusu Biz onları, yapışkan bir çamurdan yarattık.

***

Bunlar: Melaike-i kiram, gökler âlemi, yer ve ikisi arasındakiler, şihablar ve diğer mahlûklardır. “Men” ism-i mevsûlü akıllı varlıkları tağlib için olup, onlarla beraber şuursuz ve cansızlar da bu yaratıklara dahildirler.

***

12 – Ne var ki sen onların haşri inkâr etmelerine şaşırıyorsun, onlar ise seninle alay ederler.

13 – Kendilerine nasihat edildiğinde uyarmaları dikkate almazlar.

14-17 – Gerçeği gösteren bir delil veya bir mûcize görseler, başkalarını da onunla alay etmeye çağırır ve “Bu, derler, besbelli bir sihir! Demek biz öldükten, hem de çürümüş kemik ve toz toprak haline geldikten sonra, biz mi dirilecekmişiz! Gelmiş geçmiş babalarımız ve dedelerimiz de mi dirilecekler!”

18 – De ki: “Evet, diriltilecek, hem de zelil ve perişan bir vaziyette diriltileceksiniz!

19 – Bu iş için sadece bir tek emir yeter! Bir de bakarsınız ki hepsi dirilmiş, etraflarına bakınıyorlar!

20 – “Eyvah, bize!” derler, “İşte bize bahsedilen hesap günü!”

21 – Melekler de: “Evet, evet bu, sizin yalan saydığınız hüküm günüdür!” derler.

22-24 – Yüce Allah meleklere şöyle emreder: “O zalim müşrikleri, yoldaşlarını ve Allah’tan başka putlaştırdıkları nesneleri toplayın ve hepsini doğru cehenneme sevk edin! Hem tutuklayın onları, çünkü sorguya çekilecekler!”

25 – Ne oldu size, neden birbirinize yardım etmiyorsunuz?

26 – Doğrusu bugün onlar birbirini yardımdan mahrum bırakıp azaba teslim etmişler, acz içinde kıvranmaktadırlar.

27 – Birbirlerine dönüp itham ederek karşılıklı soru yöneltirler.

28 – Tâbi olanlar önderlerine: “Siz, derler, bize (en çok önem verdiğimiz taraftan), sağ cihetten gelir, ısrarla size tâbi olmamızı isterdiniz?”

29-32 – “Hayır, bilâkis!” derler öbürleri, “Siz zaten iman eden kimseler değildiniz. Hem bizim, sizi zorlayacak bir gücümüz yoktu ki! Bilâkis, siz azgın bir gürûh idiniz!” “Ne dersek boş! Artık Rabbimizin azap hükmü hakkımızda kesinleşti. Biz hak ettiğimiz cezayı mutlaka tadacağız. Evet, sizi biz kışkırttık, çünkü biz de azmış durumdaydık.”

33 – O halde o gün hepsi azap çekmekte müşterektirler.

34 – İşte Biz suçlulara böyle davranırız.

35-36 – Çünkü onlara “Allah’tan başka ilah yok!” denildiğinde, kibirlenip kafa tutarlar ve: “Deli bir şairin sözüne bakarak hiç biz ilahlarımızı bırakır mıyız, olacak iş mi bu?” derlerdi.

37 – Hayır! O deli değildir. O size gerçeğin ta kendisini getiren ve bütün peygamberleri tasdik eden bir resuldür.

38-39 – Siz yarın âhirette elbette o acı azabı tadacaksınız. Ama aslında siz sadece yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz (yoksa size bundan fazla bir azap verilmeyecek).

40 – (Lâkin Allah’ın) ihlasa erdirdiği kulları, yaptıklarının mükâfatını, kat kat fazlasıyla alacaklardır.

***

İstisna burada munkatı olup “lâkin” mânâsına gelir.

***

41-42 – Onların, tarife hacet olmayan, her yönden mükemmel bir nasipleri vardır, onlara meyveler vardır. Ve onlar hep izzet ve ikramla ağırlanırlar.

***

Cennette meyveler, sadece lezzet için yenir. Cennette acıkma duygusu olmayacaktır.

***

43-47 – Naim cennetlerinde, karşılıklı tahtlar üzerinde otururlar. Kaynağından taze doldurulmuş, berrak mı berrak, içenlere pek hoş gelen, içinde zararlı ve sersemletici şey olmayan, sarhoş da etmeyen içecekler, dolu dolu kadehlerle etraflarında fır dönen hizmetçiler tarafından ikram edilir.

***

Başka yerlerden, cennette hizmet edenler arasında çocukların da bulunduğu anlaşılmaktadır (52,24; 76,19). Bâliğ olmamış müşrik çocukları cennetlik olup, annesi babası cehenneme gitmiş bu çocuklar, mutlu olsunlar diye, cennetliklere hizmet etmek üzere vazifelendirilirler. Dünya içkilerinin kokusu ve tadı pis olup mideyi olumsuz yönde etkiler. Daha sonra beyne tesir edip baş döndürür, karaciğerin çalışmasını aksatarak bünyeyi harap eder.

***

48-49 – Yanlarında, kocalarından başkasının yüzüne bakmayan, yumuşak bakışlı, güzel gözlü, gün yüzü görmemiş yumurtanın pembe beyaz renginde eşleri de olacaktır.

50 – Birbirleriyle sohbete girerler.

51-53 – Derken biri der ki: “Sahi, benim de yakın bir arkadaşım vardı. Yanıma gelir, iğneli iğneli ‘Sen de mi, derdi, bu masala inananlar arasında yer alıyorsun? Yani biz ölüp çürümüş kemik, toz toprak haline geldikten sonra, biz mi dirilip hesap vereceğiz, buna da inanılır mı?’

54-57 – Şimdi ister misiniz onu size göstereyim?” Onlar da arzu edince, derhal bakıp hem kendisi, (hem de muhatapları) onu cehennemin tam ortasında bulur. “Vallahi, nerdeyse beni de düştüğün o helâke sürükleyecektin! Rabbimin hidâyet nimeti yetişmeseydi, eli kolu kelepçeli getirilip o azaba atılanlardan olacaktım!”

58-61 – Sonra cennetteki arkadaşlarına dönerek: “O ilk ölümümüzden sonra artık bize burada ölüm olmayacak değil mi, o azap bize hiç ulaşmayacak değil mi? Ne güzel! Şükürler olsun! İşte kurtuluş, işte büyük başarı diye buna derler! Çalışanlar, asıl, böyle bir başarı elde etmek için çalışsınlar!”

62-65 – “Şimdi iyi düşünün!” buyurur Yüce Allah, “Sonuç olarak böylesi bir mutluluk mu iyidir, yoksa zakkum ağacı mı? Biz onu zalimler için bir dert ve azap yaptık. O öyle bir ağaçtır ki cehennemin ta kökünden çıkar. Meyveleri; sanki şeytanların başları!”

***

Zakkum: Tadı çok acı, pek fena kokan bir bitki olup ondan çıkan sıvı, bedene bulaşması halinde deriyi tahriş eder. İnsanlar şeytanları görmediklerinden bu benzetmeyi anlayamayanlar bulunabilir. Fakat bu kabil teşbihler dile yerleşmiştir. Nasıl ki temiz ve nuranî bir insan meleğe, güzel bir kadın periye, çirkin bir kadın cadıya benzetilir.

***

66 – İşte o zalimler bunları yer ve karınlarını tıka basa doldururlar.

67 – Zakkum yemeğinin üstüne, barsakları parçalayan irin karışık kaynar su içerler.

***

Hamîm (kaynar su) cehennemin dışındadır; zira “Onlar, cehennemle hamîm arasında gider gelirler.” [55,44] âyetinden bu anlaşılmaktadır.

***

68 – Sonra dönüşleri, şüphesiz ateşe olacaktır.

***

Yedikleri zakkum boğazlarına durunca ve acıtınca bu acıyı dindirmek için su veya meşrubat ararlar. Ama irinli kaynar sudan başka bir şey bulamazlar.

***

69 – Onlar atalarını haktan sapmış durumda buldular.

70 – Bunlar da onların izlerinde koşmaya can atıyorlar.

71-72 – Daha önce yaşayan insanların ekserisi de yoldan sapmışlardı. Biz de onları uyarıp gerçeği gösteren peygamberler göndermiştik.

73 – İşte bak ve düşün: O uyarılanların âkıbeti nice oldu?

74 – Ancak, içlerinden Allah’ın imana ve ihlasa muvaffak kıldığı kullar, elçileri dinleyip o kötü âkıbetten kurtuldular.

75 – Nitekim Nûh Bize yalvardı da, Biz onun duasını ne de güzel kabul buyurduk!

76 – Onu, ailesini ve yanındaki müminleri o müthiş felaketten kurtardık.

77 – Hayatta kalıp payidar olmayı da onun soyuna has kıldık.

78 – Sonraki nesiller içinde de ona iyi bir nam bıraktık:

79 – “Bütün milletler içinden selam var Nûh’a!”

80 – Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz!

81 – Gerçekten o, Bizim tam inanmış has kullarımızdandı.

82 – Sonra da öbürlerini, o zalim kâfirleri suda boğduk.

83 – İbrâhim de, şüphesiz onun taraftarlarından biriydi.

84 – O, Rabbine tertemiz bir kalp ile yöneldi.

85-87 – Babasına ve halkına şöyle dedi: “Nedir bu tapındığınız nesneler? İlle de bir iftira, bir yalan olsun diye mi Allah’tan başka mâbud arıyorsunuz! Siz Rabbülâlemin’i ne zannediyorsunuz? Onun sıfatlarını iyice biliyor musunuz?”

88-89 – Bir bayram günü, İbrâhim halkın içinde iken yıldızlara bir göz atıp: “Ben, galiba hastayım!” dedi.

***

“Yıldızlara bakma” düşünmeyi ifade eden bir deyimdir. Nitekim, bir şey düşünen kimse gayr-ı ihtiyarî bakışlarını gökyüzüne çevirir. Halk hastalıktan korktuğu için, kendilerine de bulaşmasın diye, onun yanından uzaklaştı.

***

90 – Derhal onun yanından uzaklaştılar.

91-92 – O da çaktırmadan putların yanına sokuldu. Onlara takdim edilmiş öylece duran yemekleri görünce: “Buyursanıza, neden yemiyorsunuz? Neyiniz var, neden konuşmuyorsunuz?” dedi.

93 – Hiddetini tutamıyarak iyice yaklaşıp putlara kuvvetli bir darbe indirdi.

94 – Bunu haber alan halk, telaşla ve sür’atle onun yanına gittiler.

95-96 – O da: “Â! Siz ellerinizle yonttuğunuz bu heykellere mi tapıyorsunuz? Hâlbuki sizi de yaptığınız şeyleri de yaratan Yüce Allah’tır.” dedi.

97 – Sonunda: “Haydin, dediler, onun için bir odun yığını hazırlayın da onu ateşin içine atın!” [21,68-69;29,24]

98 – Ona tuzak hazırlamak istediler, ama Biz heveslerini kursaklarında bıraktık. Asıl kendilerini perişan ettik.

99 – İbrâhim dedi ki: “Ben, Rabbimin gitmemi emrettiği yere doğru gidiyorum, O, elbet bana yol gösterecektir.”

100 – “Ya Rabbî, salih evlatlar lütfet bana!”

101 – Biz de ona aklı başında bir oğul müjdeledik.

***

Bu duadan, Hz. İbrâhim (a.s.)’ın o zaman çocuğu olmadığı sonucu çıkarılabilir. Hz. İsmâil ile Hz. İshak’ın, iyice yaşlandığı sırada verildiği (14,39) bilinince, duasına uzun yıllar sonra icabet edildiği anlaşılır.

***

102 – Çocuk büyüyüp onunla birlikte çalışacak çağa erişince bir gün ona: “Evladım, dedi, ben rüyamda seni kurban etmeye giriştiğimi görüyorum, nasıl yaparız bu işi, sen ne dersin bu işe!”

***

Oğlu: “Babacığım, dedi, hiç düşünüp çekinme, sana Allah tarafından ne emrediliyorsa onu yap. Allah’ın izniyle benim de sabırlı, dayanıklı biri olduğumu göreceksin!” Hz. İbrâhim oğlunu kurban ettiğini değil, kurban etmeye giriştiğini görmüştü.

***

103-105 – Her ikisi de Allah’ın emrine teslim olup, İbrâhim oğlunu şakağı üzere yere yatırıp, Biz de ona: “İbrâhim! Rüyanın gereğini yerine getirdin (onu kurban etmekten seni muaf tuttuk)” deyince (onları büyük bir sevinç kapladı). Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz!

***

Bu âyetlerden, peygamberlerin rüyasının vahiy şekillerinden biri olduğu anlaşılıyor. Aksi takdirde Allah onu uyarır ve Kur’ân’da böylesine bir yanlış anlaşılmaya engel olurdu. Kurbanlık çocuğun adı Kur’ân’da açıklanmaz. Müfessirlerden İsmâil diyenlerin yanında İshak olduğunu söyleyenler de vardır. Ekseriyet birinci görüştedir. Yahudi – Hıristiyan geleneği ise İshak olduğunu söyler.

***

106 – Bu, gerçekten pek büyük bir imtihandı.

107 – Oğluna bedel ona büyük bir kurbanlık verdik.

108 – Sonraki nesiller içinde ona da iyi bir nam bıraktık ki, o da, bütün milletler tarafından şöyle denilmesidir:

109 – “Selam olsun İbrâhim’e!”

110 – Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz!

111 – Gerçekten o Bizim tam inanmış has kullarımızdandı.

112 – Biz de ona, salih kişilerden, üstelik peygamber olacak bir evladı, İshak’ı müjdeledik.

113 – Kendisine de İshak’a da feyiz ve bereketler verdik. Onların neslinden gelenler arasında iyi davranan da var, kendi nefsine açıkça zulmeden de!

***

Bu âyetle, kurban kıssasının anlatılış hikmetine işaret ediliyor. Hz. İbrâhim (a.s.)’ın iki oğlu Hz. İshak (a.s.)’dan Yahudi ve Hıristiyanların mensub olduğu İsrailoğulları, Hz. İsmâil (a.s.)’dan ise Araplar ve diğer müslümanlar dünyaya yayılmışlardır. Dünyadan nice soy ve sülale geçip gitmiş, onların isimleri bile kalmadığı halde Allah Hz. İbrâhim’in nesline bu bereket ve şerefi vermiştir. Allah Teâlâ bu kıssayı anlatmakla onlara şöyle demek istiyor: “Sizin ecdadınız İbrâhim, İsmâil ve İshâk (aleyhimü’s-selam), ihlasları ile bu şerefe yükseldiler. Siz de onlar gibi olmak isterseniz bu ihlası kazanmaya çalışın. Yoksa, önderlik soydan ileri gelmez. Nitekim onların soylarından iyiler gibi, zalimler de bulunmaktadır.” Yirminci asrın son çeyreğinde Batı Hıristiyanlık dünyası başta olmak üzere birçok yerde “Hz. İbrâhim’de birleşme” temennileri dile getirilmeye başlamıştır. Bu üç ümmet Hz. İbrâhim’e lâyık nesiller oldukları nisbette dünyada hayır ve faziletin ağır basacağı rahatlıkla söylenebilir.

***

114 – Biz Mûsa ile Harun’a da nübüvvet vererek ihsanda bulunduk.

115 – Onları da, milletlerini de müthiş bir gaileden kurtardık.

116 – Hem onlara yardım ettik de, galip gelenler onlar oldular.

117 – Kendilerine gerçekleri apaçık gösteren o kitabı verdik.

118 – Onları doğru yola ilettik!

119 – Sonraki nesiller içinde onlara da iyi bir nam bıraktık.

120 – “Selam olsun Mûsâ ile Harun’a!”

121 – Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz!

122 – Gerçekten onlar, Bizim tam inanmış has kullarımızdandı.

123 – İlyas da şüphesiz resullerdendi.

***

Hz. İlyas İsrailoğullarından olup, m. ö. 9. asırda Filistin bölgesinde yaşamıştır. Dinler tarihi araştırmalarının bulgularına göre, Babil’den Mısır’a kadar geniş bölgede Ba’l adı ile Allah’a ibadet edilmiştir. Bu kelime; efendi, sahip, lider bazan da koca anlamına gelir. Onların; başlangıçta Hak Tanrı’ya bu isim ile ibadet ederken, sonraları şirke bulaştıkları anlaşılıyor.

***

124-126 – Hani o halkına şöyle demişti: Siz hâlâ şirkten ve günahlardan sakınmayacak mısınız? Sizin de, gelip geçmiş atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı, o Mükemmel Yaradan’ı bırakıp hâlâ Ba’l’e tapmaya mı devam edeceksiniz?”

127 – Fakat bunlar onu yalancı saydılar. Bundan ötürü de, onlar tutuklanıp hesap günü mutlaka yargılanacak ve cehenneme götürüleceklerdir.

128 – Ancak Allah’ın ihlasa erdirdiği kulları böyle olmaz.

129-130 – Sonraki nesiller içinde ona da iyi bir nam bıraktık. “Selam olsun İlyas’a!”

***

Hayatında çok kötü davranışlara mâruz bıraktıkları Hz. İlyas (a.s.)’a İsrailoğulları vefatından sonra Hz. Mûsâ’dan sonra, en büyük bir saygıyı beslemişlerdir. Onun göğe kaldırılıp dünyaya yeniden doğacağı inancı İsrailoğullarında yaygındı

***

131 – Biz iyileri işte böyle ödüllendiririz!

132 – Gerçekten o bizim tam inanmış has kullarımızdandı.

133 – Lût da şüphesiz, resullerdendi.

134-135 – Onun suçlu kentini cezalandırırken, geride kalanlar arasında yer alan yaşlı eşi hariç, kendisini ve ailesini kurtardık.

136 – Sonra da ötekileri imha ettik.

137-138 – Siz de sabah akşam onların diyarlarına uğrarsınız. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

139 – Yûnus da şüphesiz resullerdendi.

140 – Hani o, Rabbinden izinsiz kaçıp yolcusunu doldurmuş gemiye kendini atmıştı.

141 – Kur’a çekmiş, kur’ada kaybedenlerden olunca denize atılmıştı.

142 – O yaptığından ötürü pişman bir vaziyette iken balık onu yutuverdi.

143-144 – Şayet Allah’ı çok zikreden, ibadetli kimselerden olmasaydı, tâ mahşere kadar onun karnında kalırdı.

***

Hz. Yunus (a.s.)’ın kıssası için bkz. 21,87. Allah Teâlâ, inkârlarında ısrar eden bu halka, elçisi Yunus (a.s.) vasıtasıyla helâk edici azap vaad etti. Bununla beraber, onların bu azapla imha edilmemeleri ihtimali de vardı. Dolayısıyla Yunus (a.s.) için, evla yani en iyi tutum, halkını dine dâvete devam etmesi idi (Razî).

Azap gelmek üzere olduğundan o ayrılıp gemiye bindi. Daha matlub olan tutumu terk ettiğini görerek çok üzüldü. Daha sonra Allah onu kurtarıp Hz. Yunus sahile çıktığında, ahaliden iman edenler olduğunu görünce bu içtihadında isabet etmediğini anlamıştı. Bu kıssada esas hedef, tövbenin af sebebi olduğunu bildirmektir. Vallahu a’lem. Bazı rasyonalistler, balığın onu yutmasını tevil etmek isterler. Bu olay bir mûcize olarak pekâlâ gerçekleşmiştir. Kaldı ki mûcize olmaksızın bile normal şekilde şöyle bir olay cereyan etmişti: 1891’de İngiltere’de balina avında bir balıkçı denize düşmüş ve bir balina da onu yutmuştu. Bir iki gün sonra o balık ölü olarak bulununca, yutmasından 60 saat geçtiği halde o kişi balığın karnından canlı olarak çıkartılmıştı (Urdu Digest, Şubat, 1964’den Mevdudî, Tefhim, bu âyetlerin tefsirinde).

***

145 – Derken Biz onu ağaçsız çıplak bir sahile attık, o bitkin bir halde idi.

146 – Üzerine gölge yapması için, orada asma kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.

147 – Biz onu yüz bin nüfuslu bir şehre göndermiştik, hatta gittikçe nüfusları artıyordu da.

***

“Bu âyette: “Biz onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.” diye de mânâ verilebilir. Allah Teâlâ dileseydi, elbette o halkın sayısını tam olarak bildirirdi. Maksat: Bir kişi oraya girdiğinde yüz bin veya daha fazla olduğunu tahmin ederdi.” demektir.

***

148 – Yûnus onları tekrar hakka çağırınca, bu sefer iman ettiler. Biz de belirli bir süreye kadar onları hayattan istifade ettirdik.

149 – Onlara (Mekkelilere) sor bakalım: (hâlâ şirklerine devam edip) kız evlatları senin Rabbine, erkek evlatları da kendilerine mi isnad edecekler? [16,58; 53,21-22; 43,19; 17,40]

150 – Yoksa Biz melekleri dişi yaratmışız da onlar buna şahit mi olmuşlar?

151-152 – Haberiniz olsun ki onlar sırf iftira ederek “Allah’ın çocuğu var” derler. Onlar yalancıların ta kendileridir.

153 – Allah kızları oğullara tercih mi etmiş?

154 – Ne olmuş size, aklınızı mı kaybettiniz? Ne biçim hüküm veriyorsunuz öyle!

155 – Hâlâ düşünüp Allah’ın bundan münezzeh olduğunu anlamayacak mısınız?

156 – Ne o, yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?

157 – Eğer iddianızda tutarlı iseniz getirin o kitabınızı!

158 – Bir de tutup Allah ile melekler arasında bir soy bağı uydurdular! Ama o melekler, bunu iddia eden müşriklerin yargılanıp cehenneme tıkılacaklarını pek iyi bilirler.

159 – Ve şöyle derler: “Allah onların iddia ettikleri şeylerden münezzehtir, çok yücedir.”

160 – Ancak Allah’ın ihlasa erdirdiği kulları böyle olmaz, cehenneme götürülmezler.

161-163 – “Ey müşrikler! Ne siz, ne de sizin Allah’tan başka ibadet ettikleriniz, -ille de cehenneme girmek isteyen kimseler hariç- Allah’a yönelmek isteyen herhangi bir kulu yoldan çıkaracak bir kuvvete sahip değilsiniz.”

164 – “Bizim her birimizin belli bir makamı ve yeri vardır.

165 – Saf saf dizilenler biziz.[37,1]

166 – Allah’ı zikredip O’nu tenzih edenler biziz.” [21,26-29]

167–169 – Müşrikler önceleri: “Eğer, derlerdi, daha önceki milletlere verilen kitap gibi bir kitap bizde de olsaydı, biz de yalnız Allah’a ibadet eden halis kullarından olurduk.” [35,42; 6,156-157]

170 – Ama şimdi onu red ve inkâr ettiler; Fakat yakında öğrenirler!

171-173 – Şu kesindir ki, Biz resul olarak gönderdiğimiz kullarımıza söz verdik ki onlar yardımımıza mazhar olacaklar ve Bizim ordumuz mutlaka galip gelecektir. [58,21; 40,5]

***

Âyette geçen “ordumuz”, yani Allah’ın ordusundan maksat Resûlullah (a.s.) ile birlikte mücahede eden ve onun tebliğ ve cihadını devam ettiren müminlerdir. Ayrıca Allah tarafından müminleri desteklemekle görevlendirilen gaybî ordular da olabilir. Ancak bu, müminlerin her zaman siyasî sahada galibiyet sağlayacakları mânasına gelmez. Esasen galip gelinecek sahalar çoktur ve siyaset bunlardan sadece biridir. Nitekim peygamberler siyasî yönden galip gelmedikleri yerlerde, ahlâk ve faziletle başarı sağlamışlardır. Ancak, cahiliyye düşünceleri bir süre üstün çıksa bile, kısa bir zaman sonra silinip gitmişlerdir. Fakat peygamberlerin getirdikleri gerçekler, binlerce yıldan beri hakikat olarak devam etmektedir. Demek ki müminler, hüccet yönünden her zaman üstündürler (Mevdûdî, Tefhim).

***

174 – Artık bir süre sen onlardan uzak dur!

175 – Onları gözetle! Zaten kendileri de başlarına geleceği yakında göreceklerdir.

176 – Şimdi onlar azabımızın çarçabuk başlarına gelmesini gerçekten istiyorlar mı?

177 – Eğer öyleyse, şunu bilsinler ki, azap onların yurtlarına inerse, o uyarılıp da yola gelmeyenlerin varacakları sabah çok fena bir sabah olacaktır!

178 – Artık sen bir süre onlardan uzak dur.

179 – Başlarına inecek azabı gözetle! Zaten kendileri de yakında gerçeği göreceklerdir.

180-182 – İzzet ve kudret Rabbi olan senin Rabbin, onların bütün batıl iddialarından münezzehtir, yücedir. Selam bütün peygamberlere. Bütün hamdler âlemlerin Rabbi Allah’adır.

***

Saffat suresinin bu son üç ayeti Allah’ın her türlü eksikten münezzehiyetini, karşı konulamıyacak izzetini, bütün âlemlerin rabbi olarak övgüye asıl kendisinin layık olduğunu bildirip insanlık tarihi boyunca gelen bütün peygamberlere selam görevini de müminlere hatırlatmaktadır. Bu özelliğiyle dualardan ve Kur’an okunduktan sonra bu âyetlerle son verme âdeti pek güzel bir gelenek olmuştur. Bazı tefsirler bu üç âyetin fazileti hakkında İbn Ebî Hâtim’in Şa’bî vasıtasıyla Hz. Peygamberden naklettiği şu hâdise yer verirler: “Her kimi, kıyamet günü, mükafatını tam ölçekle almak memnun edecekse bulunduğu meclisten kalkacağı sırada Subhane Rabbike… desin” (Kurtubî, Suyutî, Alûsî).

SÂD SÛRESİ➖

Mekke’de indirilmiş olup 88 âyettir. Adını başındaki sâd harfinden alır. Sûrenin asıl gayesi, Allah’ın elçilerini dinlemeyenleri uyarmaktır. Müteakiben Peygamberimize itaat konusu üzerinde özellikle durulur, müteaddit peygamberlerin tebliğleri pek kısa bir şekilde anlatılır.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1 – Sâd. Bu şanlı şerefli Kur’ân hakkı için:

2 – (Kâfirler) Bu Kur’ân’ı (onda şüpheye yer verecek herhangi bir taraf olduğundan değil, ama) asıl kendileri Allah’a karşı kibir ve muhalefet taşıdıkları için inkâr ediyorlar.

3 – Biz onlardan önce nice nesilleri silip süpürdük! O zaman ne çığlıklar, ne feryatlar kopardılar! Ama kurtuluş zamanı çoktan geçmişti! [21,12-13]

4-5 – İçlerinden kendilerini uyarıp irşad edecek birinin gelmesine her nedense şaşırdılar ve o kâfirler: “Bu bir sihirbaz, bir yalancı! İşte tutmuş bunca ilahı bir tek ilah yapmış! Bu gerçekten şaşılacak, çok tuhaf bir şey!” dediler. [10,2]

***

En makul ve münasip olan, peygamberin, kendi toplumunun mensuplarını uyarıp eğitmesidir. İnsandan başka melek gibi bir varlık gelseydi insanlarla ilişki kuramazdı, onlarla beraber yaşayamaz, onlara örnek olamazdı. Başka bir milletten biri çıkıp gelseydi, tanımamaları sebebiyle, asıl onun hakkında şüphe etmeleri gerekirdi.

***

6 – İçlerinden önde gelen eşraf takımı derhal harekete geçip “Yolunuza devam edin, tanrılarınıza bağlılıkta kararlı olun! İşte sizden beklenen budur!” dediler. [21,68]

7 – “Doğrusu biz bu tevhid inancını son dinde de işitmedik. Bu sırf bir uydurma!”

8 – Biz bu kadar eşraf dururken, kitap gönderilecek bir o mu kalmış!” Hayır, hayır! Onlar Benim buyruklarım hakkında tam bir şüphe içindedirler, doğrusu onlar azabımı henüz tatmadılar. [43,31-32]

9 – O mutlak galip, her nimeti ve özellikle peygamberliği dilediğine ihsan eden Rabbinin rahmet hazineleri yoksa onların mı yanında? [4,53-55; 17,100]

10 – Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasında olan varlıkların hakimiyet ve yönetimi onlara mı ait? Haydi, ellerinden geliyorsa sebep ve vasıtalarını temin etsinler de göğe çıksınlar (âlemi oradan yönetsin, vahyi de isteklerine göre indirsinler!)

11 – Bunu yapmaları şöyle dursun, onlar birtakım döküntü bölüklerden oluşup buracıkta bozguna uğratılacak bozuk bir ordu!

***

İslâm’a karşı Arap yarımadasındaki başlıca grupların birleşik kuvvetler halinde birleşip Medine’yi kuşatacaklarını önceden haber verip tarihe Ahzab (birleşmiş gruplar) harbi diye geçen savaşta onların perişan olacaklarını müjdelemektedir. [33,22]

***

12-13 –Onlardan önce Nûh, Âd halkı ve ordular sahibi Firavun halkı da Peygamberleri yalancı saydılar. Semûd ve Lût halkları, Eyke’liler de öyle yaptılar. İşte bunlar, peygamberlere karşı toplanan hiziplerdi. [89,6-11]

***

Zu’l-evtad: Saray ve saltanat sahibi, ordular sahibi, yahut cezalandırdığı kimseleri kazıklara bağlayarak işkence yaptırması mânalarına gelebilir. “Yere kazık gibi çakılan ehramlar” sahibi anlamı da düşünülebilir.

***

14 – Bunların her biri peygamberlere yalancı demiş ve cezalandırmamı hak etmişlerdi.

15 – Onların kabirlerden dirilmeleri sadece bir tek çağrıya bakar. Ses yayılır yayılmaz hemen kalkarlar.

16 – Bir de o kâfirler alayla şöyle dediler: “Ey bizim Rabbimiz, bizim azap payımızı hesap günü gelmeden çabuklaştır.”

17 – Onlar ne derlerse desinler sen sabret ve güçlü kuvvetli bir kulumuz olan Davud’u hatırla! Çünkü o daima Allah’a yönelirdi.

***

Hz. Davud (a.s.)’ın “ze’l-eyd” sıfatı; bedenî kuvvet, askerî ve siyasî kuvvet, ahlâkî kuvvet veya ibadet kuvveti yönlerinden düşünülebilir.

***

18-19 – Biz sabah akşam kendisiyle zikir ve ibadet etmeleri için dağları, toplu haldeki kuşları onun hizmetine vermiştik. Her biri onun âhengine katılır, beraber zikrederlerdi. [34,10]

20 – Biz onun hakimiyetini güçlendirdik, ona hikmet, nübüvvet, isabetli karar verme ve meramını güzelce ifade etme kabiliyeti verdik.

21-22 – O mahkemeleşen hasımların olayından haberin oldu mu? Onlar mâbedin duvarına tırmanıp Davud’un yanına birden girince o, onlardan ürktü. Onlar da “Korkma, dediler, biz sadece birbirimize hakkı geçen iki dâvalıyız. Senden dileğimiz; aramızda adaletle hükmet, haktan uzaklaşma ve bize tam doğruyu göster.”

23 – “Benim şu (din) kardeşimin doksan dokuz koyunu var, benimse bir tek koyunum! Böyle iken ‘Onu da bana bırak!’ dedi ve çenesiyle beni bastırdı.”

24 – Dâvud: “Doğrusu, senin tek koyununu, kendi koyunlarına katmak istemekle o sana haksızlık etmiştir. Zaten bir arada yaşayan insanların bir çoğu birbirlerine haksızlık ederler. Ancak gerçekten iman edip yararlı davranışlarda bulunanlar böyle yapmazlar. Onlar da o kadar azdır ki!” Davud kendisini imtihan ettiğimizi anladı, derhal Rabbinden mağfiret diledi, eğilip secdeye kapandı ve Allah’a yöneldi.

***

22. âyette bahsi geçen iki kişi, muhtemelen Davud (a.s.)’a suikast için gizlice duvardan tırmanıp atlayan kimselerdi. O’nun yanında başkaları bulunduğundan asıl maksatlarını gizleyip böyle bir sun’î mesele uydurdular (Razî). Gelen kişilerin Hz. Davud’u uyarmak için gelen iki melek olması da muhtemeldir. Bazı müfessirlerin, bu kısım hakkında aslı, İsrailiyattan alınan bir hikâyeyi, hafifleterek de olsa, nakletmeleri büyük çapta tenkit edilmiştir. Bu âyetin okunması ve dinlenilmesi halinde tilavet secdesi yapılması vaciptir.

***

25 – Onun bu hatasını bağışladık. Muhakkak ki onun Bize yakınlığı ve güzel bir âkıbeti vardır.

26 – “Davud! Biz seni ülkede hükümdar yaptık, sen de insanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma ki seni Allah yolundan saptırmasın. Allah yolundan sapanlara hesap gününü unuttukları için, şiddetli bir azap vardır.

27 – Biz göğü, yeri ve ikisinin arasındaki varlıkları gayesiz, boşuna yaratmadık. Bu sadece kâfirlerin bir zannı ve iddiasıdır. Artık o ateşten vay haline o kâfirlerin!

28 – Biz hiç, iman edip yararlı iş yapanlara, ülkede fesat çıkararak nizamı bozanlarla aynı muameleleri yapar mıyız? Yahut Allah’ı sayıp kötülüklerden sakınanları, yoldan çıkanlarla bir tutar mıyız?

29 – Biz sana feyizli ve bereketli bir kitap indirdik ki insanlar onun âyetlerini iyice düşünsünler ve aklı yerinde olanlar ders ve ibret alsınlar.

30 – (Bunları belirttikten sonra tekrar Davud’un kıssasına dönelim) Davud’a evlat olarak Süleyman’ı ihsan ettik. Süleyman ne güzel kuldu! Hep Allah’a yönelirdi. [27,16]

31 – Hani bir gün ikindi vakti ona, durduğunda sakin, koştuğu zaman ise süratli safkan koşu atları gösterilmişti.

32-33 – Onlarla ilgilenip “Ben Rabbimi hatırlattıkları için güzel şeyleri severim.” dedi ve onlar gözden kayboluncaya dek onları seyredip durdu. Sonra: “Onları tekrar bana getirin!” deyip bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.

***

Hz. Süleyman (a.s.) savaşta istifade etmek ve daha başka gayelerle atların hazırlanmasını ve eğitimleri için koşturulmalarını emrederek, bazan bu işe bizzat nezaret ediyordu.” “Ben bunları nefsimin haz duyması için değil, Allah’ın dinini güçlendirmek arzumdan dolayı seviyorum.” demişti.

***

34 – Biz Süleyman’ı denemeye tâbi tuttuk ve tahtının üzerine bir cesed bıraktık. Sonra o, Allah’a sığınıp tekrar tahtına döndü.

***

Hz. Süleyman (a.s.) Mescid-i Aksa’yı yaptırdığı sırada, getirttiği sanatkârlar içinde, sanatların hilelerini bilen birtakım şeytanların kurdukları bir ihtilal yüzünden bir süre nüfuzunu kaybetmiş, yahud tahtından ayrı kalmış, böylece tahtında ya kendisi güçsüz bir cesed halinde hükümsüz kalmış, yahut tahtı da işgal edilip ona kırk gün kadar, heykel gibi birisi oturtulmuştu. (Elmalılı M. Hamdi Yazır). Farklı diğer yorumlar içinde, biz bunu tercih ettik. Doğrusu, bu âyet, tefsiri en zor olan nadir yerlerdendir. Gerçeği her yönü ile yalnız Allah bilir.

***

35 – “Ya Rabbî!” dedi, “Affet beni ve bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir hakimiyet lutfet. Çünkü Sen, lütufları son derece bol olan vehhabsın!”

36 – Biz rüzgârı onun emrine verdik. Rüzgâr, onun emriyle istediği yere tatlı tatlı eserdi. [21,81]

37-38 – Bina yapan, dalgıçlık yapan her şeytanı, bukağılarla bağlı olan başkalarını da onun hizmetine verdik. [21,82]

***

Bukağılarla bağlamaktan maksat, kötülük ve bozgunculuklara meydan verilmeyecek bir şekilde sıkı bir kontrol ve takip altına alınmış olmalarıdır.

***

39 – Buyurduk: “Süleyman! İşte bu, sana ihsanımızdır. İster dağıt, ister yanında tut, bu hesapsızdır.”

***

“Bu konuda yetki sana verilmiştir, yaptığından dolayı sana bir hesap sorulmayacaktır” mânâsınadır.

***

40 – Muhakkak ki onun Bize yakınlığı ve güzel bir âkıbeti vardır.

***

Allah kibirlileri sevmez. Hata işleyen kimse, uyarıldıktan sonra yine de inat ve ısrarla günahında devam ederse, İblis’in durumuna düşer. Hatasını kabul edip Rabbine yönelirse atası Hz. Âdem’i örnek almış olur. Allah da Davud ve Süleyman (a.s.) gibi onu da bağışlar, hatta hiçbir kuluna vermediği yetki, servet ve saltanatı ona verir.

***

41 – Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o Rabbine: “Ya Rabbî, şeytan bana bir yorgunluk ve eziyet dokundurdu.” diye yalvarmıştı. [21,83-84]

42 – Eyyûb’a: “Ayağını yere vur!” dedik, “İşte sana kullanıp yıkanacağın ve içeceğin soğuk bir su!”

43 – Nezdimizden bir rahmet ve sağduyu sahiplerine bir ibret olmak üzere ona; ailesini, çevresini ve onların bir mislini lütfettik.

44 – Bir de ona: “Eline bir demet sap al, onunla vur! Yemininden dönen durumuna düşme!” dedik. Doğrusu Biz onu pek sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o! O, gerçekten Allah’a yönelirdi.

***

Denildiğine göre, Hz. Eyyub (a.s.), bir hadise dolayısıyla eşine yüz değnek vuracağına dair yemin etmişti. Böylece bir demet yaparak vurmakla yeminin yerine geleceği kendisine bildirilmişti (Bu, belki de bu hususî durum ve benzeri durumlara mahsus bir fetvadır. Meselâ eşi buna takat getiremezdi, yahut bu kadar ağır bir cezayı hak etmemiş olabilirdi).

***

45 – (Ey Resulüm) Kuvvetli ve basiretli olan o zatları; kullarımız İbrâhim, İshak ve Yâkub’u da an!

46 – Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kişiler kıldık.

47 – Üstelik onlar Bizim yanımızda seçkin ve hayırlı zatlardı.

48 – İsmâil, Elyasa ve Zülkifl’i de yâd et! Onların hepsi hayırlı insanlardı. [21,85; 6,86]

***

Elyasa (a.s.), İlyas (a.s.)’ın İsrailoğulları üzerine halifesi olup, sonra kendisine peygamberlik verilmiştir. Zülkifl (a.s.) hakkında 21,85 âyetine bkz. Son cümle, peygamberlerin günahsız olduklarının delilidir.

***

49 – İşte bu bir zikirdir, bir hatırlatmadır. Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara güzel bir âkıbet vardır.

50 – O güzel yer; kapıları yalnız kendilerine açılmış olan Adn cennetleridir.

51 – Onlar orada kanepelere dayanarak birçok meyveler ve içecekler isterler. [56,18]

52 – Onların beraberinde, gözleri kocalarından başkasını görmeyen yumuşak bakışlı, aynı yaşta güzeller vardır.

53 – Bunlar, hesap günü için size vaad olunan şeylerdir.

54 – Gerçekten bu, Bizim ihsan ettiğimiz bir nasiptir ki onun asla biteceği yoktur. [16,96; 11,108; 41,8; 13,35]

55-56 – İşte bu, mutlularadır! Ama azgınlara kötü bir âkıbet vardır ki o da girip yanacakları cehennemdir. Ne kötü bir yataktır o!

57 – Bu böyledir! İşte tatsınlar bakalım o kaynar suları ve irinleri!

58 – Bu böyledir! Daha bunlara benzer başka azaplar da vardır.

59 – İşte şunlar dünyada körü körüne maiyetinizde koşup giden güruhtur! “Merhaba!” yok onlara, rahat yüzü görmesin o zalimler! Zira onlar cehenneme girecekler.

60 – Tâbi olanlar, onlara: “Hayır, asıl size merhaba olmasın, rahat yüzü görmeyin sizler! Bu azabı başımıza getiren sizsiniz. O ne kötü yerdir!” derler.

61 – Sonra hep birden dua edip derler ki: “Rabbena, kim bunları önümüze yığdı ise, Sen onun azabını kat kat artır!” [7,38]

62-63 – Azgınlar: “Neden acaba, derler, dünyada kendilerini değersiz saydığımız birtakım adamları burada görmüyoruz? Aklımız sıra, onlarla alay ederdik! Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı da onun için mi kendilerini göremiyoruz?”

64 – İşte bu, yani cehennemliklerin davalaşması kesin bir gerçektir.

65 – De ki: “Ben sadece uyaran bir peygamberim. Şu kesin bir gerçektir ki tek hâkim olan Allah’tan başka ilah yoktur.

66 – O göklerin, yerin ve ikisinin arasındaki varlıkların Rabbidir. Mutlak galiptir, çok mağfiret edendir.

67 – De ki: “Bu Kur’ân pek mühim bir mesajdır.

68 – Ama siz ona sırtınızı dönüyorsunuz.

69 – Mele-i Âla sakinleri tartışırlarken kendi aralarında neler konuştuklarına dair bilgim yoktur. [37,8]

70 – Şu var ki; bana sadece, açıkça uyarmak için gönderilen bir elçi olduğum vahyolunuyor.”

71 – Bir vakit Rabbin meleklere: “Ben, dedi, çamurdan bir beşer yaratacağım.”

72 – Onu iyice biçimlendirip ona Rûhumdan üfleyince hep birden, secde ediniz.” [2,34; 7,11; 15,29]

73 – Meleklerin hepsi secde ettiler.

74 – Lâkin İblis secde etmedi. O kibirlendi ve kâfirlerden oldu.

75 – Allah buyurdu: “İblis! Benim ellerimle yarattığım mahlûkuma neden secde etmedin? Gururlandın mı, yoksa kendini çok yükseklerde mi görüyorsun?

***

Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ’ya yed (el) kelimesi bazen tekil olarak (yedullah, 48,1) bazen çoğul olarak (eydina 36,71), bazen da burada olduğu gibi tesniye olarak (iki el, yedeyye) izâfe edilir. Bunların her birinde Allah’ın şanına yaraşan bir mânâ kasdedilmiştir. Bu durum, bir yönden de şuna delâlet eder: Allah mutlaktır, beşer ifadesindeki kayıtlar onun vasıflarını ve icraatını anlatmaya yetmez. Birçok müfessire göre burada Allah Teâlâ’nın bu tabiri kullanması, ihtimamla yaratmasından kinayedir. Yahut biri bedeni biçimlendirmeye, öbürü ruh üflenmesine işaret olmak üzere insanın ruh ve bedeni cem eden varlığını da hatıra getirebilir.

***

76 – İblis: “Ben ondan üstünüm, çünkü beni ateşten, onu ise topraktan yarattın.” dedi.

77-78 – Allah: “Defol oradan! Sen artık kovulmuş birisin. Lânetim de, hesap gününe kadar senin üstündedir.”

79 – “Ya Rabbî, bana insanların dirileceği güne kadar mühlet verir misin?” dedi.

80 – Allah: “Haydi sana mühlet verildi!”

81 – “Sen belirli bir vakte kadar izinlisin.”

82-83 – İblis: “Öyle ise, senin izzetine yemin ederim ki ben de onların hepsini azdıracağım. Ancak Senin ihlâsa erdirdiğin kullar bundan müstesnadır.” dedi. [17,62-65]

84-85 – Allah buyurdu: “İşte bu doğru! Ben de şu hakikati söyleyeyim ki cehennemi, sen ve sana uyanlarla dolduracağım.”

***

Bu sûre, bir bakıma, Kureyş önderlerinin “Kitap gönderilecek bir o mu kalmış!” iddialarına, 9-10. âyetlerdeki kısa cevaptan sonra verilen uzun bir cevap olup özetle şöyledir: “Muhammed’i elçi seçmeme itiraz eden sizler, Âdemi kabul etmeyen İblis durumundasınız.”

***

86 – De ki: Ben de irşad ve risalet hizmetinden dolayı sizden bir ücret istemiyorum ve ben size kendiliğinden bir iddia içinde bulunan biri de değilim!” [42,23]

87 – Bu Kur’ân, ancak bütün milletler için bir derstir.

88 – Onun verdiği haberin doğruluğunu bir süre sonra siz de pek iyi öğrenirsiniz. [6,19; 11,17; 41,42]

ZÜMER SÛRESİ 1-31➖

Mekke’de nâzil olmuş olup 75 âyettir. Sûre adını 71. ve 73. âyetlerinde geçen ve “bölükler” anlamına gelen kelimeden almıştır. sûre Mekke müşriklerinin, müminlere şiddetli bir baskı ve düşmanlık uyguladıkları bir dönemde indirilmiştir. Tevhid inancının gerekliliği, şirkin batıllığı, saçmalığı ve kötü sonuçları bu sûrede vurgulanan esaslardır. İyice zorlanan müminlere hicret kapısını da açar (âyet: 10). İman dâvasından geri adım bekleyen müşriklere Hz. Peygamber (a.s.)’ın kararlılık bildiren ifadeler kullanması emredilerek, kâfirlerin bu konuda ümitleri kesilir (âyet: 39). Kıyamet, dirilişten sonra mahşerde hesap verme, cennet ve cehenneme yapılan sevkiyat bildirilerek insanlar uyarılır.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1 – Bu kitabın vahyolunup parça parça indirilmesi, azîz ve hakîm (mutlak galip, tam hüküm ve hikmet sahibi) Allah tarafındandır. [26,192-195; 41,42]

2 – Biz sana kitabı gerçeğin ta kendisi olarak indirdik. O halde sen de ibadetini Allah’a has kılarak yalnız O’na kulluk et! [7,29; 10,22; 29,65; 31,32]

3 – İyi bilin ki halis din, yani bütün gönlüyle candan itaat, yalnız Allah’a yapılır. Allah’tan başka birtakım hâmiler edinerek: “Biz onlara sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” diyenlere gelince, elbette Allah, onların hakkında ihtilaf ettikleri hususlarda aralarında hükmünü verecektir. Allah yalancılığı, nankörlük ve kâfirliği huy edinenleri hidâyet etmez, emellerine kavuşturmaz. [16,36; 21,25; 18,110; 34,40-41]

***

Buradaki son cümle ile Allah Teâlâ, ezelî ilminde ömrünün sonuna kadar kâfirliği tercih edeceklerini bildiği kimseleri kasdetmektedir.

***

4 – Eğer Allah evlat edinmek isteseydi yarattıklarından dilediğini seçerdi. Ama o bunu dilememiş, evlat edinmemiştir. O bundan münezzehtir, yücedir. Tek hâkimdir. [21,17; 43,81; 19,90]

***

Evladı olmak, eşi olmayı da gerektirir. O, eşten münezzehtir. Evlat ihtiyacı noksanlığın, âcizliğin de alâmetidir. Fâni varlıklar, öldükten sonra isimlerini ve nesillerini devam ettirmek ihtiyacı ile evlat isterler. Allah bütün bunlardan münezzehtir. Faraza evlat edinmek isteseydi bile, yeryüzündeki insanlar ve diğer mahlûklara gelinceye kadar, semadakilerden, melaikelerden edinirdi. Ama böyle bir şey varit değildir.

***

5 – O, gökleri ve yeri hikmetle ve ciddî bir maksatla yarattı. Devamlı sûrette geceyi gündüze dolar, gündüzü geceye dolar. Güneş ve Ay’ı da sizin hizmetinize veren O’dur. Onlardan her biri belirli bir süreye kadar akarcasına hareket eder. İyi bilin ki O, azîz ve gafurdur (üstün kudret sahibi olup, aynı zamanda çok affedicidir). [7,54; 3,190]

***

Bu âyette geçen tekvir: “baş gibi yuvarlak bir cismin etrafında bir şeyi, meselâ sarığı dolayıp sarmak” demektir.

S. Kutub der ki: “Bu tekvir tabiri, arzda görünen müşahhas bir durumu tasvir etmektedir. Yerküre, Güneş’in karşısında kendi mihveri etrafında dönmektedir. Arzın yuvarlak olan sathından, Güneş’e karşı olan kısmını aydınlık kaplar ve gündüz olur. Fakat bu aydınlık kısım devam etmez; çünkü arz dönmektedir. Yer hareket ettikçe gece başlar ve üzerinde gündüz bulunmayan kısım karanlığa bürünür. Arzın sathı yuvarlak olduğu için, üstünde gündüz olan yerler de yuvarlaktır. Tabiatıyla onu takib eden gece olan yerler de yuvarlak olacaktır. Bir süre sonra öbür taraftan gündüz başlar ve gecenin üzerine dolanır. Ve bu hareket böylece devam eder: ‘Geceyi gündüze, gündüzü geceye dolar.’Kullanılan kelime, âdeta durumu resmetmektedir (…) Yer’in küre şeklinde oluşu ve dönmesi, tekvir tabirini son derece dakik bir tarzda tefsir etmektedir.”

***

6 – O, sizi bir tek candan yarattı. Ayrıca ondan da eşini meydana getirdi. Size etlerini yemeniz için deve, sığır, koyun ve keçiden erkekli ve dişili olmak üzere sekiz çift hayvanın helâl olduğunu vahiyle bildirdi. O sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde çeşitli yaratılış safhalarından geçirmektedir. İşte gerçek İlah olan Allah, bunları yapan Rabbinizdir. Bütün mülk ve hakimiyet O’nundur. O’ndan başka tanrı yoktur. Hâlâ nasıl oluyor da hak yoldan vazgeçiriliyorsunuz? [41,6,143-144]

***

Bu âyette sümme (sonra) edatı zamanda olmayıp, beyanda, bir sıralama ifade eder. Dolayısıyla, Hz. Havva’nın diğer insanlardan sonra yaratıldığı gibi bir düşünceye yer yoktur. “Üç karanlık perde” ana karnı, ana rahmi ve cenini saran zar (plâsentâ) olabilir. Maksat şudur: Bütün bu işleri çekip çevirenin Allah olduğunu bilince, nasıl olur da başkalarını tanrılaştırabilirsiniz?” Âyetin sonunda batıla çağıranlara değil, onların çağrısına uyanlara hitap edilerek onlar uyarılıyor. Onlar kesin tercihlerini yapmış, sapıklıkları ile çıkarları artık birleşmiştir. Gerçeği görseler bile, sırf çıkarları yüzünden dalâleti bırakmazlar. Ancak öbür insanların, bu menfaat şebekesinin etkilerinden kurtulmaları mümkündür. Çünkü onlar kandırılmışlardır. Zaten şirkten elde edecekleri menfaat da yoktur.

***

7 – Eğer inkâr edecek olursanız bilin ki Allah sizden müstağnidir, hiç kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ama kullarının inkâra sapmalarına razı olmaz. Eğer şükrederseniz, bundan hoşnut olur. Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz. Sonunda hepinizin dönüşü Rabbinize olacak ve O da yaptıklarınızı size tek tek bildirecek ve dilerse bunların karşılığını verecektir. Gerçekten O, kalplerin en derin yerinde olan şeyleri dahi bilir.

***

Allah Teâlâ’nın rızası ile iradesi ayrı ayrı şeylerdir. Allah’ın iradesi dışında hiçbir şey vuku bulamaz. Fakat, O’nun razı olmadığı bazı şeyler cereyan edebilir. Allah böylelerine mühlet verir. Meselâ haram yoldan rızkını arayana Allah fırsat verir. Fakat Allah, buna razı olmadığını açıkça bildirmiştir.

***

8 – İnsanın başı derde girince, gönülden O’na yönelerek Rabbine yalvarır. Ama sonra Allah kendi tarafından ona nimet ve imkân verince, daha önce bütün acziyle gönülden O’na yalvardığını unutur ve Allah yolundan kendisini saptırması için O’na birtakım şerikler uydurur. De ki: “İnkârınla biraz oyalan, biraz zevk al bakalım! Nasılsa sen kesin olarak cehennemliklerdensin!” [17,67,10,12; 14,30; 31,24]

9 – Şimdi iyi düşünün: Böyle olanın durumu mu iyi, yoksa gece saatlerinde, âhiretten endişe edip Rabbinin rahmetini umarak gâh secdede, gâh kıyamda ibadet edenin durumu mu iyi? De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akl-ı selim sahipleri, sağ duyulu olanlar düşünüp ibret alır. [3,113; 32,15-16]

10 – Benden naklen onlara de ki: “Ey iman eden kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyi işler yapanlar, mutlaka iyilik bulurlar. Allah’ın dünyası geniştir. Hak yolunda sabredenlere ücretleri sınırsız bir tarzda ödenir.”

11 – “Bana, din ve ibadetimi yalnız Allah’a has kılarak gönülden O’na kulluk etmem emredildi.

12 – Ve yine bana Allah’a teslim olan Müslümanların ilki olmam emredildi.”

13 – De ki: “Rabbime isyan ettiğim takdirde müthiş bir günün azabından endişe ederim.”

14 – De ki: “Ben ibadetimi O’na has kılarak yalnız Allah’a kulluk ederim.”

15 – Siz O’ndan başka dilediğinize kulluk edin! Asıl ziyan edenler, asıl hüsrana uğrayanlar, büyük duruşma günü olan kıyamette hem kendilerini hem de ailelerini hüsrana uğratanlardır. Unutmayın ki besbelli hüsran budur!

16 – Onların hem üstlerinde, hem altlarında ateşten kat kat örtüler vardır. İşte Allah böyle bir azabın varlığını bildirerek, kullarını korkutur. Ey kullarım! Bana karşı çıkmanızdan ötürü azabıma uğramaktan sakının! [7,41; 29,55]

17-18 – Tağuta ibadet etmekten kaçınıp gönülden Allah’a yönelenlere müjdeler var! O halde sözü dinleyip sonra da en güzelini tatbik eden kullarımı müjdele! İşte onlardır Allah’ın hidâyetine mazhar olanlar ve işte onlardır akl-ı selim sahibi olanlar! [2,256]

***

Tağut: Azgınlık mânâsına gelen bir masdardır. Belâgatta sıfat yerine masdar kullanmak, o sıfatla nitelendirmenin pek ileri bir derecede olduğuna delalet eder. Biri hakkında “güzel” demekle, bir başkası hakkında “güzelliğin ta kendisi” demek arasındaki fark pek bârizdir. Allah’tan başkasına ibadet edene tağî (âsi, azgın) denir. Ama azgınlığın ta kendisi kesilmiş, kendisini tanrılaştırıp başkalarını kendisine kul yapmak isteyen ise “tağut” olur.

“En güzeli tatbik”ten maksat şudur: Dinî meselelerden; vacib ile mendub arasında kaldıklarında vacibi; mübah ile mendub arasında kaldıklarında mendubu seçerler. Hâsılı, Allah nezdinde ağırlığı en fazla olanı tercih ederler. Yahut çeşitli sözleri dinleyip en güzel olan Kur’ân’a uyarlar. Yahut kavl’den maksat; Allah’ın emri olup “Allah’ın emrine kulak verip, en güzeline uyarlar” yani mesela, kısas ile af karşısında, af tarafını tercih ederler. Yahut hem iyi hem kötü tarafı olan sözün, iyi tarafını söyleyip, kötü tarafını terk ederler, şeklinde yorumlanmıştır.

***

19 – Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimseyi, ateşte olan kimseyi sen mi kurtaracaksın?

20 – Lâkin Rab’lerini sayıp kötülüklerden sakınanlar için, içinden ırmaklar akan, üst üste odalar ihtiva eden yüksek köşkler vardır. Bu Allah’ın bir vâdidir. Allah ise vâdinden asla caymaz.

21 – Görmüyor musun ki Allah gökten bir su indirir de onu yerdeki birtakım kaynaklara sevk edip depolar. Sonra da onunla rengârenk, çeşit çeşit ekinler çıkarır. Daha sonra onlar kurur, sen onu sararmış vaziyette görürsün. Sonra da onu kuru bir kırıntı yapar. Elbette bunda akl-ı selim sahibi olanların alacağı ibretler vardır. [23,18; 25,48; 18,45]

***

Bu âyet yer altında kaynakların oluşumuna, yağmur sularının depolanışına, oradan çeşmelerden çıkışına işaret etmektedir.

***

22 – Hiç Allah’ın, göğsünü İslâm’a açması sebebiyle, Rabbi tarafından nûra kavuşan kimse, kötü tercihinden ötürü fıtratını değiştiren, kalbi katılaşan, göğsü daralan kimse gibi olur mu? Yazıklar olsun, kalpleri Allah’ı anmak hususunda katılaşmış olanlara! İşte onlar besbelli bir sapıklık içindedirler. [6,122-125]

***

Bu nûr ilahî bir lütuftur ki tekvinî (kâinat kitabındaki) ve tenzilî (Kur’ân kitabındaki) âyetlerin müşahede edilmesi ile insana feyizler verir; onu hakka sevk eder, Cenab-ı Hak da kendisine tevfik ihsan eder.

***

23 – Allah sözlerin en güzelini indirmiştir. Allah’ın vahiy yolu ile gönderdiği bu söz, her tarafı birbirini tutan, gerçekleri, farklı üsluplarla tekrar tekrar beyan eden bir kitaptır. Onu okuyup dinlerken, Rab’lerini tazim edenlerin tüyleri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ı anmakla sükûnet bulur. İşte bu, Allah’ın hidâyetidir ki onunla dilediğine yol gösterir. Ama Allah’ın şaşırttığı kimseyi ise hiç kimse doğru yola koyamaz. [8,2-4; 25,73]

***

Âyette geçen “kitaben müteşabihen” şunu ifade eder: Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri gerçeklikte, muhkemlikte, hakka ve sıdka istinad etmede, insanlara gerek dünya gerek ahiret mutluluğunu temin etmede, fesahat bakımından lafızlarının birbirine uyum sağlamasında, mûciz üslubunda birbirine benzer. Yani bu hususlarda ayetler müşterektir. Kur’ân 23 senelik risalet boyunca çok farklı zamanlarda, farklı mekânlarda, farklı şartlarda nâzil olduğundan âyetleri arasında irtibatsızlık, uyumsuzluk olması için her türlü sebep mevcut sayılırdı. Beşer eseri olsaydı bunlar kaçınılmaz olurdu. Fakat âyetler hep birbirini tasdik ve te’yid eder. Nüzul sebepleri, vakitleri, sorular çok fazla olduğu halde Kur’ân âdeta tek soruya verilen ve bir defada indirilen tutarlı bir cevap durumundadır. Ayrıca mesanî özelliği vardır: Bu geniş kavramın; ikili, çifte, simetrik, tekrarlanan, pekiştirilmiş gibi anlamları vardır. Kur’ân’ın, önemli konuları farklı üsluplarla tekrar tekrar anlatması da bu cümledendir.

***

24 – Büyük duruşmanın olacağı kıyamet gününde elleri kelepçeli olduğundan, kendisini en şerefli uzvu olan yüzü ile azaptan korumak için çabalayan kimsenin hali ile güven içinde olan müminin durumu hiç bir olur mu? Zalimlere: “Kazandığınız şeylerin meyvesini tadın bakalım!” denilir. [67,22; 54;48; 41,40]

***

Son derece âcizliğe işaret eder. Az çok gücü yeten insanlar, eli, kolu gibi diğer organlarını siper ederek yüzlerini korumaya çalışırlar. Ancak çaresiz olan insanlar yüzlerine darbe alırlar.

***

25 – Kendilerinden önce geçmiş bazı halklar da peygamberleri yalancı saydılar da hak ettikleri azap onlara hiç farkına varmadıkları, hiç ummadıkları bir yerden geliverdi.

26 – Allah onlara dünya zilletini tattırdı. âhiret azabı elbette daha müthiştir. Bunu bir bilselerdi!

27 – Gerçekten Biz, insanlar düşünüp akıllarını başlarına alsınlar diye bu Kur’ân’da, her türlüsünden temsiller getirdik. [30,28; 29,43; 18,54]

28 – Fenalıkların bütün nevilerinden sakınmaları ümidiyle her türlü tenakuz ve çelişkiden uzak, dosdoğru ve Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.

29 – İşte şimdi Allah bir temsil daha getiriyor: İki adam var; bunlardan birincisi, birbirine rakip, birbiriyle hep çekişen ortakların emrinde, diğeri ise sadece bir kişinin emrinde çalışıyor. Bu ikisinin durumu hiç bir olur mu? Olmaz elhamdülillah! Fakat çokları bu gerçeği bilmezler.

***

Bu âyette tevhidin gerekliliği şirkin ise imkânsızlığı pek sade bir şekilde tasvir ediliyor. Fakat burada putları sadece cansız varlıklar, birtakım timsaller olarak düşünmemelidir. Allah’ın razı olmadığı zıt yönlere çekilen, şahsiyetlerini parçalamaları istenen insanların şirk ortamında çektikleri zorluklar ve şirk düzenindeki mantıksızlıklar belirtilmektedir. Âyetin son kısmında “el-hamdu lillah!” şu anlamı ifade eder: “Red ve inkâr üslubu ile soruya muhatap olan müşrik o kadar zor durumdadır ki ağzını açma cesareti bile gösterememiştir. Bu durum karşısında mümin; “Hamd-u senalar olsun Allah’a ki bütün gerçek O’nundur!”, Bu gerçek karşısında şirk kaçacak delik aramaktadır” deyip coşku ve sevincini haykırmaktadır.

***

30-31 – Hiç şüphe yok ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra da büyük duruşmanın olacağı kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda birbirinizle davalaşacaksınız.

23.Cüz Sonu

Bu yazı 12 kez okundu