27.Cüz Meâl

KUR’AN-I HAKÎM’İN AÇIKLAMALI MEALİ

Prof. Dr. Suat YILDIRIM

27.Cüz Zâriyat Sûresi 31-60 •Tûr Sûresi •Necm Sûresi Kamer Sûresi Rahman Sûresi Vâkıa Sûresi Hadîd Sûresi

➖ZÂRİYÂT SÛRESİ 31-60➖

31 – İbrâhim: “Peki sizin gelişinizin asıl sebebini öğrenebilir miyim ey değerli elçiler?” dedi.

32-34 – “Biz” dediler, “Suçlu bir güruhun, haddini aşanların tepelerine, çamurdan pişirilip de Rabbinin nezdinde damgalanmış taşları indirmek için görevlendirildik.”

35 – Derken, oradaki müminleri şehirden çıkarma emrini verdik.

36 – Ama orada, bir hane dışında, Biz’e itaat eden aile bulamadık.

37 – Ve öyle acı bir azaptan korkanlar için, orada bir alâmet bıraktık.

***

Burada Ölü Deniz (Lût Gölü) kasd edilmektedir. Bu gölün güney kısmı, büyük bir felâketin izlerini bu gün bile taşımaktadır. Uzmanların tahminlerine göre Lût kavminin büyük şehri, şiddetli depremden dolayı yer altına gömülmüş, üzerini de Lût gölünün suları basmış olmalıdır. Batma zamanı da, m.ö. iki bin yıl kadar öncesine yerleştirilmektedir ki bu da Hz. İbrâhim ve Hz. Lût (a.s.)’ın yaşadığı zamana rastlamaktadır. Lût gölünün “Ellisan” adlı yarımada görünümündeki bölümü güneyde bulunmakta ve daha sonra meydana geldiği anlaşılmaktadır. Eski Lût gölünün bu yarımadanın kuzeyine kadar görülen tarihi kalıntıları, güneydeki kalıntılardan çok farklıdır. İşte bundan dolayı, önceleri güney kısmının bu göl yüzeyinden yüksekte olduğu, daha sonra batarak o gölün altına gömüldüğü tahmin edilmektedir.

***

38 – Mûsâ’nın olayında da alınacak dersler vardır. Onu âşikâr bir delille (mûcize ile) Firavun’a göndermiştik.

39 – O var gücüyle ve bütün ordusuyla sırtını çevirdi ve “Mûsâ, ya bir büyücü, ya da bir delidir!” dedi.

40 – Biz de hem onu, hem ordularını yakalayıp denizin dibine geçiriverdik. Boğulurken, pişmanlıkla kendi kendini kınıyordu.

41 – Âd halkında da alınacak dersler vardır. Onlara da ortalığı kasıp kavuran köklerini kurutan bir kasırga gönderdik.

42 – Bu rüzgâr, uğradığı her şeyi derhal kül gibi savuruyordu.

43 – Semûd ahalisinde de böyle alınacak ibretler vardır. Onlara da “Bir süre hayattan zevk alın bakalım!” denilmişti.

44 – Onlar Rab’lerinin emrinden uzaklaşıp azıtınca kendileri baka baka, o müthiş yıldırım onları çarpıverdi.

45 – Oldukları yerde çöke kaldılar, ne doğrulabildiler, ne de yardım gördüler.

46 – Daha önceleri de Nûh’un halkını helâk etmiştik. Çünkü onlar da din yolundan çıkmış kimselerdi.

47 – Göğü Biz çok sağlam bir şekilde bina ettik, onu genişleten Biziz. Çünkü Biz geniş kudret ve hakimiyet sahibiyiz.

***

Mûsiûn: Geniş güç ve kudret sahibi mânasına olduğu gibi “genişleten” mânasına da gelir. Allah’ın bu büyük kâinatı bir kere yaratıp bırakmadığını, bilakis onu devamlı olarak genişlettiğini gösterir. 20. yüzyılda bulunan “kâinatın genişlemesi” düşüncesi, alan olarak evrenin sürekli genişlediğini ifade eder.

***

48 – Yeryüzünü de Biz döşedik, bakınız Biz ne de güzel döşedik!

49 – Her şeyi de çift yarattık ki düşünüp ders alasınız. [36,36; 43,12]

50 – “O halde, Allah’a kaçın, çabuk Allah’ın himayesine koşun! Zira ben O’nun tarafından, sizi uyarmak için gönderilen âşikâr bir elçiyim.”

***

Bu âyette Allah Teâlâ, Peygamberinin dili ile bu hitabı yapmaktadır. Mesela Fatiha sûresinde de bu durum vardır. Fatihanın baş tarafında gizli bir “De ki:” fiili bulunur; zira o ifadeler kulların söylemesi matlub olan sözlerdir. Kur’ân’ın daha başka yerlerinde de bazen meleklere, bazen peygamberlere ait sözlerin Allah’a izafe edildiği görülür. Sözün akışından kime ait olduğu anlaşılır. [Bkz. 19,64-65; 37,159-167; 42,10; 51,57-58]

***

51 – Sakın Allah’tan başka mâbud icad etmeyin! İşte ben O’nun tarafından, sizi uyarmak için gönderilen aydınlatıcı bir elçiyim.

52 – İşte böyle… Senin hemşehrilerinden önceki ümmetlere ne zaman bir elçi geldiyse mutlaka ona muhatapları büyücü veya deli dediler.

53 – Birbirlerine tavsiye mi ettiler, aralarında anlaştılar mı ki hep aynı şeyleri söylediler? Hayır, böyle bir tavsiye yok ama, onlar azgınlıkta müşterekler. İşte ondan, böyle söylerler.

54 – Sen de onlardan yüz çevir! Yeterince onlara hakkı anlatmaya çalıştığından artık bundan ötürü seni kimse ayıplayamaz.

55 – Bununla beraber yine de hatırlatıp öğüt ver! Zira gerçeği hatırlatıp nasihatte bulunma, inananlara (ve inanacaklara) fayda verir.

56 – Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.

***

Burada Allah, Allah’tan başka nesneleri Kendisine ortak sayan insanları ve cinleri azarlayarak “Ben onları başkalarına kulluk etsinler diye değil, Bana ibadet etsinler diye yarattım.” diyor. Bütün kâinatı yarattığı halde onlardan sadece ikisinin ele alınmasının sebebi şudur: Kâinattaki bütün varlıklar Allah’a itaat ve ibadet içindedirler. Fakat irade ve tercih hakkı insanlarla cinlere verilmiştir. Bunların başka nesnelere yönelip şirk koşmalarını önlemek gerekir.

***

57-58 – Onlardan nafaka istemiyorum, beni yedirip beslemelerini de istemiyorum. Asıl bütün mahlûkların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi olan Allah Teâlâdır.

***

“Nafaka istemiyorum” buyruğundan maksat şu olabilir: Dünya efendilerinin, hizmetçilerinden faydalanmaları gibi, onların hizmetleriyle imkânlarımı artırmam söz konusu değildir.” İnsanların, Allah Teala’yı rızıklandırmaları zaten imkansız olduğundan Hz. Peygamber (a.s.)’ın , risalet için ücret beklemediği de îma edilmiş olabilir.

***

59 – Muhakkak ki şimdiki zalimlerin de, daha önceki meslekdaşlarının payı gibi, bir azap payı vardır. Acele etmelerine hiç gerek yok, nasılsa ona kavuşacaklar!

60 – Ama tehdit olundukları o gün de gelince, çekeceklerinden dolayı vay o kâfirlerin haline!

TÛR SÛRESİ➖

Mekke’de nâzil olmuştur. 49 âyettir. Sûre Hz. Mûsâ (a.s.)’ın ilahî tecellilere mazhar olduğu dağa işaretle başlar ve Kur’ân’ın da Nur dağındaki vahiyle başladığına imâ edilir. Bu sûre, müşriklerin vahiy gerçeği karşısında nasıl suskunlaşıp bocaladıklarını, çelişkili değerlendirme ve ithamlarla gülünç duruma düştüklerini pek etkili bir tarzda ortaya koyar. Sûre kıyameti müteakip kâfirlerin cezasından, daha geniş olarak müminlerin cennet hayatından bahseder. Daha sonra, hakka karşı çıkanların hüsrana uğrayacaklarını vurgular.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1 – Tûr’a (o dağa)!

***

Tûr : Aslında dağ anlamına cins ismi olup eliflamlı olduğundan Hz. Mûsâ’ya risalet verilen dağ anlaşılır.

***

2-3 – İnce deri üzerine yazılmış o kitaba!

4 – Beyt-i Ma’mûr’a!

***

Beyt-i Ma’mûr: Devamlı surette ziyaret edenlerle şenlenen Kâbe’dir. Birçok müfessire göre ise Hz. Peygamber (a.s.)’ın miraç gecesi gördüğü, gök ahalisi tarafından devamlı tavaf, ziyaret ve ibadet mahalli olan bir mâbed kasdedilmektedir. Her ikisini de kapsayabilir.

***

5 – O pek yüksek tavan, gök kubbeye!

6 – Ağzına kadar dolu okyanusa yemin olsun ki:

***

Deniz’in sıfatı olan “mescur” için: ateşle dolu, hapsedilmiş, kaynayıp taşan, dalgalı gibi mânalar da verilmiştir.

***

7 – Rabbinin cezası mutlaka vuku bulacaktır.

8 – Onu önleyecek hiç bir kuvvet yoktur.

9 – Gün gelecek, gök şiddetle çalkalanacak.

10 – Dağlar sür’atle yürüyecektir.

11 – O gün, hakkı yalan sayıp Peygambere yalancı diyenlerin vay hallerine!

12 – Onlar ki daldıkları batıl içinde oynayıp dururlar.

13 – O gün onlar cehenneme şiddetle itilirler.

14 – İşte, denilir, alın size yalan saydığınız ateş!

15 – Haydi söyleyin bakalım, bu da mı sihir, yoksa siz mi görmüyormuşsunuz?

16 – Girin oraya! İster dayanın, ister dayanamayın, artık hepsi bir! Siz sadece ne yaptıysanız onun karşılığını bulacaksınız.

17 – Müttakiler ise cennetlerde nimet içindedirler.

18 – Rab’lerinin kendilerine verdikleriyle sefa sürerler. Rab’leri onları yakıcı ateşin azabından korumuştur.

19-20 – Ve onlara denilir ki: “Dünyada yaptığınız güzel davranışlardan ötürü: “Yiyin, için, afiyetler olsun!” Onlar sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanırlar. Kendilerine temiz ve güzel hurileri de eş yaparız. [37,44]

21 – Kendileri iman edip zürriyetleri de iman ile kendilerinin izinden gidenlerin nesillerini de kendilerine kavuştururuz. Onların emeklerinden hiçbir şeyin mükâfatını eksiltmeyiz. Herkes kazancı karşılığında bir rehindir. [74,38-40; 13,23]

***

Allah’ın insana bahşettiği sıhhat, mal, mülk, kabiliyetler âdeta O’nun kullarına verdiği borç durumundadır. Borçlunun teminatı ise kişinin nefsidir. Kim bu nimetleri meşrû şekilde kullanıp sevap kazanarak borcunu öderse rehin olan nefsini kurtaracak, aksi halde mahpus kalacaktır.

***

22 – Onlara canlarının istediği meyve ve et çeşitlerinden bol bol veririz. [56,20-21]

23 – Onlar orada kadehleri kapışırlar ki bunları içmede ne saçma sapan konuşma olur, ne de günaha girilir.

24 – Etraflarında kendi hizmetlerine tahsis edilmiş, sedef içinde saklı inci gibi pırıl pırıl civanlar dolaşır.

25 – Birbirlerinin yanına gelip şöyle sorup sohbet etmeye başlarlar.

26-27 – Biz dünyada, ailemiz içinde iken sonumuzdan endişe ederdik. Ama şükürler olsun ki Allah bize lütfetti ve bizi, o kavuran ateşten korudu

***

Semûm: çok sıcak rüzgâr anlamına gelip cehennemden yükselecek olan yakıcı alevlerin sıcak rüzgârı, vücudun içine işleyen alev mânasına gelir.

***

28 – Çünkü biz daha önce Allah’a dua ve ibadet eder, bizi ateşten korumasını niyaz ederdik. Gerçekten O, berr’dir, rahîmdir (hayırların kaynağıdır, merhamet ve ihsanı boldur).

29 – Ey Resulüm, sen irşad ve nasihatine devam et! Sen Rabbinin ihsanı sayesinde kâfirlerin iddia ettikleri gibi kâhin de değilsin, deli de değilsin.

***

29-43. bölümünde bu sûre, inkâr ve dalâletin her çeşidini susturan, son derece yoğun, etkili bir hitap harikası ortaya kor. Bedâhetleri, âşikâr gerçekleri inkârcıların tepelerine füzeler gibi indirir. On beş defa “Yoksa?” lafzı ile yapılıp pekiştirme ifade eden soru üslubu (istifham-ı inkârî ve teaccubî) ile “nasıl olur da bu gerçekleri reddedebilirsiniz, şaşılır sizin aklınıza!” diyerek şüphenin bütün çeşitlerini çürütür ve her bir cümlede inkâr gruplarından bir bölümünün iddialarının hülasasını iptal eder.

***

30 – Ne o, yoksa onlar senin hakkında: “Ne olacak? Şairin biri! Feleğin onun başına neler getireceğini göreceğiz” mi diyorlar?

31 – De ki: “Bekleyin bakalım! Ben de sizin fecî âkıbetinizi bekliyorum.”

32 – Akılları mı bunu kendilerine telkin ediyor. yoksa onlar azgın bir toplum olduklarından mı böyle yapıyorlar?

33 – Yahut Kur’ân’ı “kendi uydurdu” mu diyorlar? Hayır! Onlar bu iddialarında samimî değiller. Onların inanmaya niyetleri yok da onun için bu kabîl sözler sarf ediyorlar.

***

Vicdanları ağızlarından çıkan bu iddiayı kabul etmez. Zira Araplardan bir ferdin, bütün Arapları âciz bırakacak bir eser ortaya koyamayacağını kesin bilirler.

***

34 – O halde bu iddialarında tutarlı iseler Kur’ân gibi bir söz getirsinler bakalım!

35 – Onlar bir Yaratan olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa kendi kendilerini mi yarattılar?

36 – Yoksa, gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin bilgiye ulaşmaya gitmezler.

37 – Yoksa Rabbinin hazineleri onların mı yanında? Yoksa kâinatı onlar mı yönetiyorlar?

38 – Yoksa onların yükselmelerini sağlayan bir merdivenleri, kuleleri var da o sayede mi göklerin haberlerini dinliyorlar? Öyleyse o haber dinleyenleri kim ise, meleklerin sözlerini dinlediğine dair kesin bir delil getirsin!

39 – Yoksa kız çocukları O’nun da, erkekler sizin mi?

40 – Yoksa onlardan vahyi tebliğ, risalet ve irşad hizmetlerinden ötürü bir ücret istiyorsun da, onlar ağır bir borç yükü altında eziliyorlar mı?

41 – Yoksa gayba dair bilgiler kendilerinin elinin altındadır da, onlar oradan istedikleri tarzda yazıp kopyalıyorlar mı?

42 – Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Şunu bilsinler ki: Asıl kapana kısılacak olanlar, o kâfirler olacaklar.

43 – Yoksa onların Allah’tan başka bir tanrıları mı var? Allah onların iddia ettikleri ortaklardan münezzeh ve yücedir.

44 – Şayet kendilerinin kötü bir maksatla istedikleri gibi gökten bir parçanın düştüğünü görseler, inatlarından ötürü “Bunlar üst üste yığılmış bulutlardır.” derler.

***

Kendilerine ceza olarak gönderildiğini inkâr ederler.

***

45 – O halde sen onları, darbe yiyip çarpılacakları güne kadar kendi hallerine bırak!

***

Bu âyetin işaret ettiği hadiselerin birincisi, Bedir zaferidir.

***

46 – O gün hile ve tuzakları kendilerine asla fayda sağlamaz ve yardım da görmezler.

47 – Muhakkak ki o zalimlere bundan başka azap da vardır; fakat onların çoğu bunu bilmezler. [32,21]

48-49 – Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sabret! Çünkü sen Bizim himayemiz altındasın. Namaza kalktığında Rabbini hamd ile tenzih et. Geceleyin de, gecenin sonunda yıldızların batışının ardından da O’na ibadet edip tenzih et.

***

Namaza kalktığında: “Subhanekellahümme ve bi hamdike” demek, mânası mümkün olduğu gibi, “Uykudan kalktığında” veya “herhangi bir meclisten, bir yerden kalktığında” mânasına da gelebilir.

NECM SÛRESİ➖

62 âyettir. Mekke’de takriben risaletin 5. yılında inmiştir. Sûre adını, birinci âyetinde geçen ve yıldız anlamına gelen necm kelimesinden almıştır. Kur’ân’ın vahiy eseri olduğuna, Hz. Peygamberin miracına, onun en yüce mertebelere yükseldiğine, şirkin saçmalığına ve hakikatin galip geleceğine işaret eder. Secde âyeti ihtiva eden sûrelerden ilk nâzil olan sûredir.

Bismillâhirrahmânirrahîm

1 – Kayan yıldıza yemin olsun ki.

***

Âyette geçen “hevâ”: düşmek, kaymak, inmek, çıkmak mânalarına gelebilirse de, burada inmek anlamı tercih edilmelidir. Çünkü yıldız kavramı ile, Hz. Peygambere inen melek veya Kur’ân-ı Kerim arasında güçlü bir ilgi kurulmuştur. Bu meleğin veya Kur’ân’ın, yıldız gibi parlak ve ışık verici olduğu anlatılmak istenmiştir. Zira necm’in anlamlarından biri de, “Kur’ân vahyinden bir seferde inen bölüm” dür.

***

2 – Arkadaşınız (Muhammed) yanılmadı, sapmadı, aldanmadı.

3 – O kendi heva ve hevesiyle konuşmuyor.

4 – O, kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir.

***

“O” zamirinden maksat, birçok müfessire göre Kur’ân’dır. Hz. Peygamber (a.s.)’ın İslâm tebliği, Kur’ân’ı açıklama niteliği taşıyan sözlerinin hepsi vahiy kaynaklıdır.

***

5-7 – Onu kendisine pek güçlü ve kuvvetli, o üstün akıl ve kemal sahibi olan (melek Cebrail) öğretti. [81,19-21]

***

Melek kendi aslî sûretine girip doğruldu. İşte o zaman kendisi en yüce ufukta idi.

***

8-9 – Sonra yaklaştı ve iyice sarktı. Öyle ki araları yayın iki ucu arası kadar veya daha az kaldı.

10 – O da kuluna vahyetmek istediği her şeyi vahyetti.

11 – Gözlerinin gördüğünü kalbi yalan saymadı.

12 – Şimdi siz kalkmış da onun gördükleri hakkında şüphe edip kendisiyle münakaşa mı ediyorsunuz?

13-14 – Onun bir başka inişini Sidretu’l-Münteha’nın yanında görmüştü.

***

Hz. Peygamber’in Cibril’i ikinci defa görmesine işarettir. Bu seferinde onu aslî sûretindeki azametiyle görmüştü. Sidretu’l-Münteha, Hz. Peygamber’e miraç gecesinde gösterilen, hilkatin aldığı son şekli gösteren, emir âleminin sonundaki “şeceretu’l-kevn” yani yaratılış ağacı, kâinat ağacıdır. Başka izahlar arasında, en kuvvetlisi bu görünüyor.

***

15 – Me’va cenneti de onun yanındadır.

16 – O dem ki Sidre’yi bir feyiz sarıyor, sardıkça sarıyordu…

17 – Peygamberin gözü kaymadı, şaşmadı, aşmadı da.

***

Hz. Peygamber (a.s.) Rabbine o kadar yönelmişti ki gök melekûtunda temaşa ettiği sayısız güzellikler onu meşgul etmedi.

***

18 – Vallahi gördü, hem de Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü! [20,23]

19-20 – Şimdi baksanıza şu Lât’a, Uzza’ya! Ve bir de şu geride olan üçüncüleri Menat’a!

***

Lât Taif’de; Uzza Mekke ile Taif arasında Hurad’da bulunup Kureyş kabilesi, Menat ise Mekke ile Medine arasında Kudeyd’de bulunup Evs, Hazrec kabileleri tarafından tazim edilirdi.

***

21 – Erkek evlatlar size, kızlar O’na olsun, öyle mi?

22 – O zaman bu insafsız bir taksim olmaz mı?

23 – Aslında bu putlar sizin ve atalarınızın uydurduğu, kuru isimlerden, boş lafızlardan başka bir şey değildir. Allah onların tanrılıklarına delil olabilecek hiçbir şey indirmemiştir. Onlar sadece zanlarına ve nefislerinin heva ve heveslerine uyarlar. Halbuki onlara Rab’leri tarafından uyacakları mükemmel Rehber çoktan gelmiş bulunuyor!

24 – Ne o, insanoğlu kurduğu her hülyaya, içinden geçen her şeye nail olur mu sanıyor? [4,123]

25 – Hayır, öyle değil! Âhiret hayatı da, dünya hayatı da Allah’ın elindedir. Kime ve neyi vereceğini, Kendisi takdir eder.

26 – Nitekim göklerde nice melaike var ki, Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimseler hakkında geçerli olması için izin çıkmadıkça, onların şefaatleri asla fayda vermez. [2,255; 34,23]

27 – Evet, âhirete inanmayanlardır ki melaikeyi Allah’ın kızları iddia ederek onlara kız isimleri takarlar. [43,19]

28 – Onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Sadece ve sadece zanna tâbi oluyorlar. Oysa zan, hakikat karşısında ne ifade eder ki!

29 – O halde Bizi anmaktan, bu Yüce Kitabımızı dinlemekten uzak duran ve dünya zevkinden başka bir şey istemeyen kimseleri sen de bir tarafa bırak!

30 – Onların bilgi seviyesi ancak bu kadardır; bildikleri bilecekleri budur. Senin Rabbin, kimin Allah’ın yolundan saptığını, kimin doğru yolda yürüdüğünü pek iyi bilir.

31 – Göklerde ne var, yerde ne varsa hep Allah’ındır. Böyle olduğu için, sapanı ve doğru yolda olanı pek iyi bildiği, yaptıklarını kaydettiği içindir ki, kötülük işleyenleri, yaptıklarının karşılığı ile cezalandırarak, iyi hareket edenlere de en güzel mükâfatı verecektir. [4,31]

32 – O iyiler, ufak kusur ve günahlardan olmasa da, büyük günahlardan, aşikâr hayasızlıklardan kaçınırlar. Senin Rabbinin mağfireti boldur. O sizi topraktan yaratırken ve siz annelerinizin karınlarında döl halinde iken mayanızın ne olduğunu gayet iyi bilir. Öyleyse kendinizi temize çıkarmayın, övünüp durmayın! Çünkü kimin Allah’ı daha çok sayıp O’na karşı gelmekten sakındığını O pek iyi bilmektedir. [39,53; 4,39]

***

Kur’ân ve Sünnette kesin olarak haram kılınan, haklarında had cezası bildirilen veya âhirette azap sebebi sayılan günahlar büyük, diğerleri küçük günahlardır. Küçük günahların affedilmesi, onların günah sayılmamasından değil, Allah’ın rahmetinin genişliğindendir.

***

33 – Şimdi iyice dikkat edin şu sırtını çevirip uzaklaşana! [75,31-32]

34 – Azıcık verip de sonra cimrilik ederek vermeyene!

35 – Gaypların bilgisi onun yanındadır da onları kendisi mi görüyor?

36-44 – Yoksa Mûsâ’nın ve o çok vefalı İbrâhim’in sahifelerinde bulunan şu kesin gerçekler hakkında bilgi verilmedi mi ki: Hiçbir kimse başkasının günah yükünü çekemez. İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez. Bu gayretinin semeresi de ileride ortaya çıkacaktır. Emeğinin karşılığı kendisine tamı tamına ödenecektir. Elbette son durak, Rabbinin huzuru olacaktır. O’dur güldüren ve ağlatan; O’dur öldüren ve yaşatan! [16, 123; 35,18; 36,12; 9,105]

***

Hz. İbrâhim (a.s.)’ın “sahifelerin”den, Kur’ân dışındaki mevcut kutsal kitaplarda bahis yoktur. 38. âyetten şu kaide çıkar: Herkes kendi yaptıklarından sorumludur. Hiç kimse bir başkasının cezasını çekmeyi kabullenemez. 39. âyetten çıkan bazı kaideler: a- Her kişi, çalışmasının karşılığını görecektir. b- Hiç kimse yapmadığı işin karşılığını alamaz. Bazıları bu âyetleri anlamada aşırılığa saparak hata etmişlerdir.

Başkasına bedel hac, sevap bağışlama, başkası için dua etmenin faydasız olduğunu iddia bu kabildendir. Ehl-i sünnet başkası için duanın fayda vereceğinde ittifak etmiş olup, sevap bağışlama, vekâletle yapılan işin sevabı hususunda da prensipte mutabık olup ayrıntılarda farklıdırlar. Mesela: İmam Malik ile Şâfiî’ye göre malî ibadetlerin (sadaka gibi) keza malî-bedenî ibadetlerin sevabı bağışlanabilir, ancak bedenî ibadetlerin (namaz, Kur’ân kıraatı) sevabı başkasına bağışlanamaz. Hanefîlere göre mezkûr her çeşit amelin sevabı başka bir mümine bağışlanabilir. Buna dair birçok hadis vardır. Allah, rûhuna bağışlanan kişiyi bu amellerden faydalandırdığı gibi, bu fazileti gösteren, bağışlayana da mükafat verir.

***

45-54 – Rahime atılan nutfeden (spermden) erkek ve dişi çiftini yaratma, öldükten sonra diriltme, tekrar yaratma O’na aittir. İnsanı zengin, kanaat sahibi ve halinden memnun etmek de O’na aittir. Müşriklerin taptığı Şi’râ yıldızının Rabbi de O’dur. Önceki Âd milletini yok eden de O’dur. Semud milletini yok edip geriye hiçbir şey bırakmayan da O’dur. Daha önce Nuh milletini yok eden de O. Çünkü bunlar çok zalim, çok azgındılar. Altı üstüne getirilen Lût milletinin şehirlerini yerle bir etti. Onları ne azaplar, ne musîbetler, neler kapladı neler! [Nutfe için Bkz. 76,2 ; 75,37; 86,6-7; 69,6-7]

***

Şi’râ, gökte en parlak görünen yıldızdır. Güneşten 23 kat daha parlak olup ışığı dünyaya 8 yılda ulaşır. Cahiliye döneminde bir kısım Araplar, yıldızların insanların hayatında etkili olduğuna inanır ve Şi’râ’ya taparlardı. Bilhassa Huzaa kabilesi ona tapmasıyla meşhurdur.

***

55 – Artık, ey insan, şimdi Rabbinin hangi nimetinde şüphe edersin?

***

“Yukarıdan beri sıralanan şeyler arasında, nimetlerinin yanı sıra nikmetler, cezalar da vardır, bunlarda şükür ciheti var mıdır?” sorusuna şöyle cevap verilebilir: “Bunlar, işkence edilen müminlerin hakkını alma kabîlinden olduğundan, müminler için şükre vesiledir. Diğer taraftan bu felaketler, insanların ibret alıp kötülüklerden vazgeçmelerine, birtakım bozuklukları düzeltmelerine de vesile olmaları itibariyle nimet sayılırlar.”

***

56-58 – İşte bu Peygamber de, önceki rehberlerden ve uyaranlardan biridir. O yaklaşan (kıyamet) yaklaştı. O gelmeden, ne zaman olacağını bildirecek, geldiğinde de onu giderecek Allah’tan başka kimse yoktur. [46,9]

59-62 – Şimdi siz bu söze mi şaşırıyorsunuz? Hep gülüyorsunuz, ama ağlamıyorsunuz. Üstelik kafa tutuyor, oyalanıyorsunuz. Haydi artık (bırakın bu gafleti de) Allah’a secde ve ibadet edin!

***

Bu âyeti okuyanın veya dinleyenin tilavet secdesi yapması vaciptir.

***

KAMER SÛRESİ➖

55 âyet olup Mekke’de inmiştir. Sûreye, ilk âyetinde geçip “dolunay” anlamına gelen “Kamer” adı verilmiştir. Âhireti ve Hz. Peygamber (a.s.)’ın nübüvvetini inkâr eden Mekke müşrikleri uyarıldıktan sonra, Hz. Peygamberi ve müminleri teselli için, daha önceki peygamberlerin tebliğ hayatları özetlenir ve sonunda, Kur’ân’ın dâvetinin, putperestleri yeneceği bildirilir. Ay’ın bölünmesi hem Peygamberimizin mûcizesine, hem onun tebliğinin şirkin hakimiyetine son vereceğine, hem de kıyamet sırasında Ay’ın bölüneceğine, aynı anda işaret etmektedir.

Bismillâhirrahmânirrahîm

1 – Kıyamet saati yaklaştı, Ay bölündü.

***

Ay’ın yarılması hicretten 5 yıl önce, Hz. Peygamber Mekke’nin çok yakınında Mina’da olduğu sırada vâki olmuştur.

***

2 – Ama o müşrikler her ne zaman bir mûcize görseler sırtlarını döner: “Bu, kuvvetli ve devamlı bir büyüdür!” derler.

3 – Onlar hakkı yalan saydılar, heva ve heveslerine uydular. Halbuki her iş gibi bu nübüvvetin de kararlaştırılmış bir sonu elbette vardır.

***

Maksat, Peygamberimizin dâvasını geçici bir hevese, yahut yanılmaya vermek isteyen, yahut insanların kabûlüne mazhar olmayacağı için kaybolup gitmeye mahkûm zanneden kâfirlerin temennilerini kursaklarında bırakmaktır.

***

4 – Oysa onlara kendilerini inkârdan vazgeçirecek ibretler ihtiva eden nice olaylar bildirilmişti!

5 – Bunlar son derece üstün hikmettir. Ama ne fayda! Uyarmalar kâr etmiyor. [10,101]

6 – Sen de şimdi onları kendi hallerine terk et. Günü gelecek bir münâdî, hiç de hoşa gitmeyen, insanın görür görmez kaçacağı bir yere çağıracak.

7 – Gözleri korkudan önlerine eğildikçe eğilmiş, dehşet içinde mezarlarından çıkacak, yayılmış çekirgeler gibi her tarafı dalga dalga kaplayacaklar.

8 – Boyunlarını, çağıran münâdîye doğru uzatmış vaziyette, kâfirler: “Bugün çok zorlu bir gün, işimiz bitik!” diyecekler.

9 – Kendilerinden önce Nûh kavmi de Peygamberi yalancı saydı ve: “Bu delinin teki!” dediler. Onu incittiler, tebliğini engellediler.

10 – O da: “Ya Rabbî, ben mağlubum, artık Sen bana yardım et!” diye niyaz etti.

11 – Biz de derhal, boşalan bir su ile göğün kapılarını açtık.

12 – Yeri pınar pınar fışkırttık. Öyle ki her iki su kütlesi, takdir edilen o işin olması için birleşti.

13 – Biz Nuh’u, levha halindeki tahtalar ve çivilerle yapılmış gemiye bindirdik. [7,64]291

14 – O kadri bilinmemiş değerli insana, bir mükâfat olarak gemi, Bizim inayetimiz altında akıp gidiyordu.

15 – Biz bir ibret olsun diye, o gemiyi geriye bıraktık. Haydi, var mı ibret alan? [36,41-42]

16 – Nasılmış Benim cezalandırmam ve tehdidim! Görsünler bakalım!

17 – Yemin olsun: Biz, ders alınsın diye Kur’ân’ın öğrenilmesini kolaylaştırdık. Haydi var mı düşünen ve ibret alan? [38,29; 19,97]

***

Bu âyeti yanlış anlayanlar, Kur’ân’ın bütün mânalarını herkesin kolaylıkla anlayacağını iddia ederler. Sathî bir şekilde okumakla anlaşılır, diye onu anlamak için öğrenime gerek olmadığını ve tefsir, hadis, fıkıh ilimlerini dikkate almaksızın açıklanabileceğini ileri sürerler. Halbuki bu âyetin yerleştiği muhtevaya bakacak olursak şu mâna anlaşılır: “İnsanlara gerçeği anlatmanın bir yolu da, inkârda direten geçmiş ümmetlerin başlarına gelen kötü âkıbetleri bildirmektir. Bir diğer vasıta ise Kur’ân’ın doğru yolu gösteren delilleri, öğüt ve telkinleridir. Biz o kötü âkıbet tehlikesiyle karşı karşıya gelmenizi istemiyoruz. Onun için, size kolay olan tarafı gösteriyoruz. Kur’ân’ın dâvetine uyar, âyetlerini düşünürseniz kolayca doğru yolu bulursunuz.”

Öte yandan bu âyet, Kur’ân’ın hafızlarının çok olacağını bildirir. 600 sayfalık hacimli bir Kitabın her nesilde milyonlarca hafız, bu âyetin müjdelediği mûcizeyi, kıyamete kadar imzalamaya devam etmektedir. Başka hiçbir kitapta bulunmayan bu özellik şunu ispatlar: İnsanı kim yaratmışsa Kur’ân’ı gönderen de O’dur. O da kitabını korumak için, insanların onu ezberlemesini kolaylaştırmıştır.

***

18 – Âd halkı da Peygamberlerini yalancı saydı. Nasılmış Benim cezalandırmam ve tehdidim! Görsünler bakalım!

19 – Biz onların üstüne o pek talihsiz günde, her şeyi söküp atan bir kasırga gönderdik.

20 – Öyle ki insanları, kökü sökülmüş, içi boş hurma kütükleri gibi fırlatıp atıyordu.

21 – Nasılmış Benim cezalandırmam ve tehdidim, görsünler bakalım!

22 – Yemin olsun: Biz ders alınsın diye Kur’ân’ın öğrenilmesini kolaylaştırdık. Haydi var mı düşünen ve ibret alan?

23-25 – Semûd halkı da Peygamberlerini yalancı saydılar ve: “Yani biz,” dediler, “içimizden bir adamın peşinden mi gideceğiz? Böyle yaparsak doğrusu sapıtmış ve çıldırmış oluruz! Ne o, yani bu kitap, içimizden bula bula onu mu buldu, o mu buna lâyık görülmüş? Hiç de öyle değil, bilakis o, yalancının, küstahın tekidir!”

26 – Biz de Peygamberleri Salih’e dedik ki: “Sen hiç üzülme! Asıl kimin yalancı ve küstah olduğunu yarın öğrenirler!”

27 – “Biz imtihan etmek için onlara bir deve göndereceğiz. Şimdi sen onların ne yapacağını bekle ve eziyetlerine sabret.”

28 – “Hem onlara bildir ki su, aralarında nöbetleşe olacak, her su nöbetinde, sahibi hazır bulunacaktır.” [26,155]

29 – Onlar en yakın arkadaşlarını çağırdılar, o da bıçağı çıkarıp deveyi kesti.

30 – Nasılmış Benim cezalandırmam ve tehdidim! Görsünler bakalım!

31 – Biz onlara bir sayha, müthiş bir ses gönderdik, davar ağılındaki kuru ot ve çırpı gibi oldular.

32 – Yemin olsun, Biz, ders alınsın diye Kur’ân’ın öğrenilmesini kolaylaştırdık. Haydi var mı düşünen ve ibret alan?

33 – Lût halkı da peygamberlerini yalancı saydılar.

34-35 – Biz de Lût’un ailesi dışında, hepsinin üzerine taş savuran bir fırtına gönderdik. Onları ise, tarafımızdan bir nimet olarak seher vakti kurtardık. İşte şükredenleri Biz böyle ödüllendiririz.

36 – Lût onları Bizim yakalarından tutup azaba çarptıracağımızı söyleyerek tehdit etmişti. Ama onlar uyarmalara karşı şüpheye düştüler.

37 – Onlar Lût’un misafirlerine karşı niyetlerini bozdular, onlarla yalnız kalmak için gidip geldiler. Biz de gözlerini silme kör ettik. Haydi tadın Benim cezalandırmamı ve tehditlerimi! [11,77-83; 15,61-74]

***

Bu kıssa Tevrat’ın Tekvin babında, 9,1-22 Kur’ân’dakinden biraz daha ayrıntılı anlatılır. Kur’ân’da nisbeten uzun anlatıldığı yer şu bölümlerdir. [11,77-83; 15,61-74]

***

38 – Bir sabah kendilerini, yakalarını hiç bırakmayacak bir azap bastırıverdi.

39 – Haydi tadın Benim cezalandırmamı ve tehditlerimi!

40 – Yemin olsun: Biz, ders alınsın diye Kur’ân’ın öğrenilmesini kolaylaştırdık. Haydi, var mı düşünen ve ibret alan?

41 – Firavun hanedanına da uyaran peygamberler geldi.

42 – Onlar âyet ve delillerimizin hepsini yalan saydılar. Biz de onları mutlak galip, tam muktedir olan Allah’ın şanına yaraşır tarzda cezalandırdık.

43 – Şimdi söyleyin (ey Mekkeliler!) Sizin kâfirleriniz onlardan daha mı güçlüdür! Yoksa ilahî kitaplarda sizin ebedî olan âhirette kurtulacağınıza dair berat mı var?

44 – Ne o, “Biz tam dayanışma halinde olan, muzaffer bir topluluğuz” mu diyorlar?

45 – İyi bilsinler: Onların toplu kuvvetleri bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.

***

Bu âyet hicretten 5 yıl önce Kureyş’in ve diğer İslâm düşmanlarının hezimete uğrayacaklarını mûcizevî olarak bildiriyor. O dönemde Müslümanlar o kadar güçsüz idiler ki bir kısmı Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Mekke’de kalanlar ise Şi’b-i Ebî Talib’de kuşatma altında idiler. Üç yıl sürecek olan bu kuşatma sırasında açlıktan nerdeyse kırılacaklardı.

***

46 – Daha doğrusu, onların asıl buluşma zamanları, kıyamet saatidir. Kıyamet saatinin dehşeti ise tarif edilemeyecek kadar müthiş ve acıdır!

47 – Mücrimler tam bir şaşkınlık ve çılgınlık içindedirler.

48 – O gün cehennemde yüzleri üstü süründürülürler ve kendilerine: “Tadın cehennemin temâsını!” denilir.

49 – Muhakkak ki Biz her şeyi bir kaderle, bir ölçü ile yarattık. [25,2; 87,1-3]

50 – Bizim emrimiz sadece bir kere, hem de göz açıp kapama gibi pek hızlıdır.

51 – Gerçekten Biz sizin nice benzerlerinizi imha ettik! Haydi var mı düşünen ve ibret alan?

52-53 – Onların yaptıkları her şey, defterlerde kayıtlıdır. Küçük, büyük her şey, satır satır yazılıdır. [82,10-11]

***

Her şahsın yanında bulunan kayıt melekleri (Kiramen Kâtibin) amel, yani hesap defterine, yaptığı her işi kaydetmektedirler.

***

54 – Ama müttakiler ise cennetlerde, bahçelerde ve ırmak kenarındadırlar.

55 – Son derece kuvvetli o Hükümdarın, hak ve dürüstlük meclisinde yerlerini alırlar.

RAHMÂN SÛRESİ➖

78 âyet olup Mekke’de inmiştir. İlk âyetinde Rahman ismi geçtiğinden ve sûre boyunca Allah’ın rahmâniyeti anlatıldığından bu ad verilmiştir. Bir önceki Kamer sûresi daha ziyade terhib yani kendilerini bekleyen tehlikeyi bildirerek insanları dine dâvet ederken, bu sûre daha ziyade tergib, yani Allah’ın bu dünyada, özellikle ebedî cennette hazırladığı nimetlerini hatırlatarak oraya dâvet eder.

Bismillâhirrahmânirrahİm

1-2 – Rahman Kur’ân’ı öğretti.

3-4 – İnsanı yarattı, ona konuşmayı öğretti.

***

Sûrenin başındaki bu bir satırlık kısım muazzam bir gerçeği bildirmektedir: Sonsuz rahmet sahibi Allah, şefkatle yaratıp kemale erdirdiği insana olan rahmetini tamamlamak için Kur’ân’ı göndermiş, onu cehalet ve dalâlet karanlıklarından kurtarmıştır. Hitabı olan Kur’ân’ı anlaması için, yarattığı bu insana düşünüp ifade etme kabiliyeti vermiştir. Bu âyetler şöyle özetlenebilir: Rahmân Kur’ân Beyan İnsan. Rahmân insanla iletişim kurmaya tenezzül buyurmuştur. Mesajı olan Kur’ân’ı anlayabilmesi için insana beyan kabiliyeti vermiştir.

***

5 – Güneş ve Ay bir hesap ile hareket ederler. [36,38-40; 6,96]

– Yıldızlar ve bitkiler hep secdededirler. [22,18]

7-8 – Göğü bu âhenkle O yükseltti ve bu mîzânı koydu ki siz de ders alıp ölçü dışına taşmayasınız. [57,25; 26,182]

***

Muazzam kâinat içinde uzayda dolaşan ve hızları, kütleleri, yörüngeleri farklı milyonlarca gök cismi, pek ince bir nizama tâbi olmasalardı, bu kâinat bir saniye bile varlıkta kalamazdı. Oysa milyonlarca yıldan beri bu muazzam hareket ve faaliyete rağmen, hiçbir aksaklık olmamıştır.

***

9 – Öyleyse siz de tartıyı adaletle yapın, sakın teraziyi, dengeyi aksatmayın!

10 – Allah yeryüzünü de canlı yaratıklar için alçaltıp döşedi.

11-12 – Orada meyve çeşitleri, salkımlarla dolu hurma ağaçları, saplı ve yapraklı hububat ve hoş kokulu bitkiler vardır.

13 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

***

Bu âyetle birlikte sûre boyunca 31 defa tekrarlanan iki gruba yönelik hitap, birçok müfessirce insanlar ve cinler diye yorumlanmıştır. Fakat Râzî’nin bildirdiği gibi erkek ve kadın gruplarına yönelik olması da mümkündür. Hz. Peygamber (a.s.) cinlerin bu âyeti işittiklerinde tekrar tekrar: “Rabbimizin hiçbir nimetini yalanlayıp inkâr etmeyiz. Her türlü hamd Sana’dır ey Rabbimiz!” dediklerini bildirmiş ve ashabını da buna teşvik etmiştir.

***

14 – İnsanı kiremit gibi pişmiş çamurdan yarattı.

15 – Cinni ise hâlis ateşten yarattı.

16 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

17 – O hem iki doğunun, hem iki batının Rabbidir. [70,40; 73,9]

***

İki doğu ile iki batı kış ve yaz günlerinin en kısa ve en uzun günleri olabilir. Yahut dünyanın yarıküresidir. Güneş bir yarı kürede doğarken, diğer yarıkürede batar. Âyet şunları düşündürür: a- Güneş, Allah’ın emriyle doğar ve batar; bu doğup batma, her gün farklı açılarla vâki olur. b- Dünyanın da güneşin de Rabbi O’dur. Bunların ayrı ayrı sahipleri olsaydı, bu uyum olmazdı. c- Doğu, batı ve ikisi arası herşeyi yaratan Allah’tır. Kâinatın hikmetli nizamının sahibi O’dur.

***

18 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

19 – O iki denizi salıverdi, birbirine kavuşurlar.

20 – Fakat aralarında bir engel bulunduğundan, birbirinin sınırını aşmazlar.

21 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

22 – Onların her ikisinden inci ve mercan çıkar. [35,12]

23 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

24 – Denizde koca dağlar gibi yüzen gemiler O’nundur.

***

Denizleri yaratan, suya kaldırma özelliğini veren ve gemileri yapan insanlara zekâ, güç ve kuvvet veren Allah’tır.

***

25 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

26 – Yerin üstünde olan herkes fanidir. [28,88]

27 – Ancak senin azamet ve kerem sahibi Rabbinin Zatı baki kalır.

28 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

29 – Göklerde olan, yerde olan herkes, ihtiyaçları için O’na yalvarır (bütün bunları gerçekleştirmek için) O, her an yeni tecellilerle iş başındadır.

30 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

31 – Hele az bekleyin, ey cin ve ins topluluğu! Yakında sizin de sıranız gelecek!

32 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

33 – Ey cin ve ins topluluğu! Yapabilirseniz haydi göklerin ve yerin hududundan geçin bakalım! Ama geçemezsiniz, ancak üstün bir güç, kuvvetli bir delil ve ilimle geçebilirsiniz.

34 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

35 – Üzerinize ateşler, duman alevleri gönderilir de artık kendinizi savunamazsınız.293

36 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

37 – Gök yarılıp kızıl sahtiyan gibi kıpkırmızı bir güle dönüştüğünde öyle müthiş işler olacak ki!

38 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

39 – Artık o gün insanlara ve cinlere günahları sorulmaz. Herkesin siması, soruya hacet bırakmaz.

40 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

41 – Suçlular simalarından tanınırlar, perçemlerinden ve ayaklarından tutulup yaka paça cehenneme atılırlar.

42 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

43 – Ve onlara: “İşte suçluların yalan saydıkları cehennem!” denilir.

44 – Onlar cehennem ile kaynar su arasında devamlı gidip gelirler.

45 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

46 – Rabbinin huzuruna çıkmaktan endişe duyan mümine iki cennet var.

***

Muhtemel mânalardan biri de, takvânın kazandırdığı dünya cenneti olabilir veya Râzî’nin muhtemel gördüğü üzere, maddî ve ruhanî zevkler için birer cennet düşünülebilir.

***

47 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

48 – Her iki cennet de çeşit çeşit ağaçlarla doludur.

49 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

50 – İkisinde de akıp giden iki pınar vardır.

***

Kaynaklardan birine “Tesnim”, öbürüne “Selsebil” denir. Bunlar, insanın ulaşabileceği iki bilgi kaynağına, zâhir ve bâtın ilme de işaret edebilir.

***

51 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

52 – İkisinde de her çeşit meyveler, çift çift vardır.

***

Her meyveden, yaşı da kurusu da; yahut dünyada bilineni de bilinmeyeni de vardır.

***

53 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

54 – O cennetlikler, astarları kalın atlasdan döşeklere yaslanırlar. Her iki cennetin devşirilecek meyveleri, hemen ellerinin altında olacaktır. [69,23; 76,14]

55 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

56 – O cennetlerde gözleri eşlerinden başkasını görmeyen, tatlı bakışlı öyle güzeller vardır ki, daha önce cin ve insanlardan hiç kimse kendilerine dokunmamıştır.

57 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

58 – O hanımlar parlaklıkta sanki yakut ve mercandırlar.

59 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

60 – Öyle ya, iyiliğin neticesi iyilikten başka mı olacaktı!

61 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

62 – Bu ikisinden başka, onların ikişer cenneti daha vardır.

63 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

64 – Bunlar da yemyeşildir.

65 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

66 – Bunlarda da kaynayan iki pınar var.

67 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

68 – Bunlarda da meyveler, hurmalar, narlar…

69 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

70 – Onların da içinde iyi huylu, güzel hanımlar.

71 –O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

72 – Otağlarına kapanmış (dışarısı hatırlarına gelmeyen)

73 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

74 – Öyle güzeller ki daha önce insanlardan ve cinlerden kimse kendilerine dokunmamıştır.

75 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

76 – Yeşil yastıklara ve hârikulade güzel güzel döşemelere yaslanırlar.

77 – O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?

78 – Azamet ve kerem sahibi olan Rabbinin adı çok yücedir, çok yüce!

VÂKI’A SÛRESİ➖

Mekke’de inmiştir. 96 âyettir. “Gerçeğin ta kendisi olan büyük hadise” anlamına gelen el-Vâkıa adı, ilk âyetten alınmıştır. Bu sûrede, kıyamet öncesinde meydana gelecek bazı haller, insanların teşkil ettikleri üç sınıf ve onların âhiretteki âkıbetleri ile Allah’ın varlığının ve birliğinin bazı delilleri, Kur’ân’ın bazı vasıfları bildirilir. Abdullah İbn Mes’ud (r.a.), Hz. Peygamber (a.s.m.)’ın şöyle buyurduğunu nakleder: “Kim Vâkı’a sûresini her gece okursa ona fakirlik isabet etmez.” (Ebu Ya’lâ, Beyhakî).

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1 – O gerçek olan kıyamet gerçekleştiği zaman…

2 – Zaten onun olmasını yalanlayacak hiçbir delil olamaz. [70,1-2; 6,73]

3 – O kimini alçaltır, kimini yüceltir.

4 – Yer şiddetle sarsıldığı, [99,1; 22,1]

5 – Dağlar darmadağın edilip parçalandığı,

6 – Uçuşan toz zerreleri haline geldiği zaman…

7 – Sizler de üç sınıfa ayrılırsınız:

8 – Ashab-ı yemin ki ne ashab-ı yemin! Ne mutludur onlar!

9 – Ashab-ı şimal ki ne ashab-ı şimal! Ne bedbahttır onlar!

10 – İmanda, fazilette öncüler ki ne öncüler! Onlar herkesi geçerler. [35,32; 3,133; 57,21]

11-12 – İşte onlardır Allah’a en yakın olanlar. Naîm cennetlerindedir onlar.

13-14 – Çoğu önceki ümmetlerden, biraz da sonrakilerden.

15-16 – Mücevheratla işlenmiş tahtlara yaslanarak karşılıklı otururlar.

17-18 – Etraflarında, cennet şarabından dolu testiler, sürahiler, kadehlerle, ebedîliğe ermiş çocuklar dolaşıp hizmet ederler.

***

Bu gençlerin yaşları değişmez. Bunlar, dünyada ne günahları, ne de sevapları olmayan çocuklardır. Müşriklerin büluğdan önce vefat eden çocukları, cennetliklere hizmet edecekler. Böylece onlar da büyük bir lütfa mazhar olacaklardır. Zira cennete girmelerine vesile olacak yükümlülükleri yerine getirmedikleri halde cennetlik olacaklardır.

***

19 – Bu içkiden ötürü baş ağrısı çekmezler, sarhoş da olmazlar.

20 – Bir de… tercih edecekleri meyveler…

21 – Canlarının istediği kuş etleri…

22-23 – Ve gün görmemiş saklı inciler gibi güzel eşler…

24 – Bütün bunlar dünyada yaptıkları güzel işlere mükâfat olarak verilecek.

25 – Onlar cennette ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir laf işitmezler.

26 – İşittikleri söz, hep: “Selâm! selâm!” sesleridir.

27 – Ashab-ı yemin ki ne ashab-ı yemin! Ne mutludur onlar!

28 – Dalbastı kirazlar,

29 – Dolgun salkımlı muzlar,

30 – Yayılmış gölgeler… [4,57; 13,35; 77,41]

31 – Şarıl şarıl akan sular… [47,15]

32-33 – Tükenmeyen, eksilmeyen, hiçbir surette esirgenmeyen birçok meyveler içindedirler.

34-35 – Onlara, pek değerli eşler de verdik. Biz o eşleri, yepyeni bir yaratılışla yaratıp, sûret ve sîretlerini son derece güzelleştirdik.

***

Yepyeni yaratılışa mazhar olanlar, bir hadis-i şerife göre, dünyada kocakarı olarak vefat etmiş olan eşlerdir. Yaşlı bir kadın Peygamber Efendimize: “Ya Resulallah, beni cennete yerleştirmesi için Allah’a dua eder misin?” dedi. O: “İhtiyarlar cennete giremez!” buyurunca kadın ağlayarak huzurundan ayrıldı. Az sonra Efendimiz: “Ona söyleyin ki cennete, bu yaşlı haliyle giremez. Zira Allah Teâlâ: “Biz, o eşleri yepyeni bir yaratılışla yarattık (…) “buyurur.”

***

36-38 – Böylece onları, ashab-ı yemin için bakire kızlar, kocalarına âşık yaşıtlar kıldık.

39-40 – Birçoğu önceki ümmetlerden, birçoğu da sonrakilerden.

41 – Ashab-ı şimal ki ne ashab-ı şimal! Ne bedbahttır onlar!

42 – Onlar kızgın ateşte ve kaynar sularda…

43-44 – Ne serin, ne de faydalı olmayan, kapkara duman tabakası altındadırlar. [77,29-34]

45 – Çünkü onlar dünyada iken refah içinde şımarırlardı.

46 – O en büyük günahta, şirkte ısrar ederlerdi.

47-48 – Ve derlerdi ki: “Ölüp toprak olduktan ve çürümüş kemik haline geldikten sonra mı biz diriltilecekmişiz? Gelip geçmiş atalarımız da mı?”

49-50 – De ki: “Öncekiler de, sonrakiler de belli bir günün, belli vaktinde mutlaka toplanacaksınız.” [11,103-105]

51 – Sonra siz ey yoldan sapanlar ve hak dini yalan sayanlar!

52 – Zakkum ağacının meyvesinden yiyecek,

53 – Karınlarınızı onunla dolduracak,

54 – Üstüne de kaynar su içeceksiniz!

55 – Hem de susamış develerin suya saldırışı gibi saldırarak içeceksiniz.

56 – İşte hesap gününde onlara ikram edilecek ziyafet! [18,107]

57 – Sizi yaratan Biz’iz, hâlâ bu gerçeği ikrar ve tasdik etmeyecek misiniz?

58-59 – Şimdi düşünsenize o akıttığınız meniyi! Onu yaratıp insan haline getiren siz misiniz, yoksa Biz miyiz?

***

Bütün kâinat şöyle dursun, insan sadece kendisinin ana karnında yaratılışını düşünürse, Allah’ın yüce kudretiyle yaratıldığını ve onu hiçten böyle var edenin, öldükten sonra diriltmeye de haydi haydi kadir olduğunu anlar. Zira gözle görülemeyecek derecede küçük bir sperma ile yumurtanın birleşmesiyle meydana gelen bir hücreden başlayarak yaratılır. Milyonlarca ihtimalden bir ihtimal olarak, mükemmel bir canlı haline gelip dokuz ay sonra dünyaya gönderilecek hale gelir. Bu hayatı ne insan kendi kendisine vermiştir, ne de annesi ile babası! Ne de başka hiçbir varlık! Onu ve milyarlarca benzerini yaratan, sadece Allah’tır. Bunlardan bir tekine bile sahip çıkıp bunu “Ben yarattım” diyebilecek, O’nun dışında hiçbir kuvvet yoktur.

***

60-61 – Aranızda ölümü Biz takdir ettik. Sizi yok edip yerinize benzerlerinizi getirmeyi ve sizi bilemeyeceğiniz bir biçimde ve vasıfta yaratmayı dilersek, Bize mani olacak hiçbir güç yoktur.

***

Allah dilerse insanları öldürür, yerlerine yeni nesilleri getirir. Dilerse insan türünü de ortadan kaldırır. Dilerse diriltme sırasında, insan sûretinde değil de, herhangi bir hayvan sûretinde yaratır. Bunları yapmaya kadir olan, bildiğimiz mûtad sûrette haydi haydi yaratabilir. Yahut maksat: “Hiç kimse ölümden kaçıp elimizden kurtulamaz, ölümün vaktini değiştiremez.” demektir.

***

62 – Siz ilk yaratmayı pek iyi biliyorsunuz, artık düşünüp ibret almanız gerekmez mi? [30,27; 19,67; 36,77-79; 75,36-40]

63-64 – Ektiğiniz tohuma baksanıza! Siz mi onu yetiştiriyorsunuz Biz mi?

***

Yaratılışınızda babanızın spermayı annenizin rahmine bırakmaktan başka rolü olmadığı gibi, çiftçinin de tohumu toprağa koymaktan başka rolü yoktur. Çekirdek ve tohumlarda koca ağaçları programlayan, toprağa yetiştirme özelliğini veren, tohumların yetişmesi için belli oranda su, ısı ve havayı, belli mevsimleri meydana getiren… Allah’tır.

***

65 – Eğer isteseydik onu kuru çöp haline getirirdik, siz de şaşıp kalır, pişman olurdunuz:

66 – “Eyvah! Emeklerimiz boşa gitti.”

67 – Hatta biz rızıktan mahrum kaldık, sefalete mahkûm olduk.” derdiniz.

68 – Peki içtiğiniz suya ne dersiniz?

69 – Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa Biz mi?

70 – Dileseydik onu tuzlu da yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?

71 – Peki, yakmakta olduğunuz ateşe ne dersiniz?

72 – Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan Biz miyiz?

***

Başlıca yakıtlar olan kömür, taşlaşmış odun, petrol ise milyonlarca yıl toprak altında gömülü kalan ve aslında bitki olan organizmanın sıvılaşmış artıklarıdır.

***

73 – Biz onu çölde, yolda bulunanlar ve muhtaçlar için hem bir ibret, hem de istifade vesilesi kıldık.

74 – Öyleyse Ulu Rabbinin yüce adını tenzih et.

75 – Hayır! Yıldızların yerleri hakkı için!

76 – Eğer anlarsanız bu gerçekten büyük bir yemindir.

***

“Yıldızların yerleri” yıldızların doğduğu ve battığı yerler, dolaştıkları yörüngeler veya “vakit vakit inen Kur’an âyetleri” olarak tefsir edilir. Astrofizik uzmanlarının “kara delik” dedikleri “büyük kütleli yıldızların ömürlerini tüketmeleri sonucu meydana gelen farazi gök cisimlerine îma edilebileceğini düşünen bazı çağdaş ilim adamları bulunmaktadır (Diyanet, Kur’an Yolu 5,167).

***

77 – Bu kitap, pek değerli, şerefli bir Kur’ân’dır.

78 – O iyi korunmuş bir kitapta, Levh-i Mahfuzdadır.

***

Kur’ân vahyine şeytan müdahalesi şöyle dursun, ona tertemiz olan melaikeden başkası yanaşamaz. Dört mezhebe göre Kur’ân’ın yazılı şekli olan mushaf-ı şerife abdestsiz dokunmak caiz değildir. Yalnız İbn Hazm gibi zâhirîler caiz görmektedirler.

***

79 – Ona tertemiz (abdestli) olanlardan başkası dokunamaz.

80 – Rabbülâlemin tarafından indirilmiştir.

81 – Şimdi bu kelamı mı siz küçümsüyorsunuz?

82 – Bu nimete teşekkürünüz, onu yalan saymanız mı olmalıydı!

83 – Haydi görelim sizi, can boğaza geldiğinde,

84 – O vakit can çekişenin yanında bulunan sizler bakar durursunuz.

85 – Biz ise, ona sizden daha yakınız, ama siz göremezsiniz.

86 – Haydi bakalım eğer âhirette vereceğiniz hesap yoksa,

87 – İddianızda tutarlı iseniz, çıkmakta olan o rûhu geri döndürsenize!

88-89 – Ama eğer ölen kimse Allah’a yakın olanlardan ise, onun için rahatlık, güzel nasip ve Naîm cenneti var. [41,30-32]

90-91 – Eğer ashab-ı yeminden ise “Selâm sana ashab-ı yeminden!” denilecek.

92-94 – Ama eğer dini yalan sayan sapıklardan ise onun ziyafeti kaynar su, peşinden de cehenneme atılış olacak.

95 – İşte, hakkında hiç şüphe olmayan gerçek budur!

96 – O halde Ulu Rabbinin ismini tenzih et!

➖HADÎD SÛRESİ➖

Medine’de inmiştir. 29 âyettir. 25. âyette geçen ve “demir” anlamına gelen kelime, sûrenin adı olmuştur. Sûre Allah’ın büyüklüğünü, hak ve hakikat uğrunda fedakârlığın lüzumunu, dünyanın geçici zevklerinin insanı aldatmaması gerektiğini, İslâm’a karşı kılıç çekenlerin yenileceklerini, Allah’ın Müslümanlara vaad buyurduğu lütufları ve nihayet, önceki peygamberlere inanmanın, onların dâvetini son ve mükemmel tarzda yenileyen Hz. Muhammed’e iman etmeyi de gerektirdiğini bildirir.

Bismillâhirrahmânirrahîm

1 – Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah’ı tenzih ve tesbih eder. O azîz ve hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir). [17,44]

2 – Göklerin ve yerin hâkimiyeti O’nundur. Hayatı veren ve hayatı alıp öldüren O’dur. O her şeye kadirdir.

3 – Evvel O’dur, Âhir O. Zahir O’dur, Batın O! O her şeyi hakkıyla bilir.

4 – O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yaratarak sonra arşa çıkıp (hükmünü yürüttü). Yere gireni, yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Hasılı siz nerede olursanız olun O, (ilmi ve kudreti ile) sizinle beraberdir. Allah bütün yaptıklarınızı görür. [6,59; 11,5; 13,10. Arş için bkz: 7,54;20,5]

5 – Göklerin ve yerin hâkimiyeti O’nundur. Bütün işler O’na götürülür, (bütün kararlar O’nun kapısından çıkar).

6 – Geceyi gündüze katar, böylece gündüz uzar. Gündüzü geceye katar, böylece gece uzar. Kalplerin tâ kökünü bilir.

7 – Allah’a ve Resulüne iman edin ve O’nun (sizi emanetçi yaptığı) yönetimini size bıraktığı mallardan harcayın! İçinizden iman edip harcayanlara büyük ecir vardır.

8 – Size ne oluyor ki, Resulullah da sizi Rabbinize iman etmeye çağırdığı halde, Allah’a inanmıyorsunuz. Oysa Allah sizden bu hususta kesin söz almıştı, eğer imana gelecekseniz bu yeter. [5,7]

9 – Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, o has kuluna açık açık âyetler indiren O’dur. Muhakkak ki Allah size karşı raûfdur, rahîmdir (son derece şefkatlidir, merhamet ve ihsanı boldur).

10 – Göklerin ve yerin yegâne vârisi Allah olup, bütün mallarınız zaten O’na ait olduğu halde niçin Allah yolunda harcamıyorsunuz? Sizden, fetihden önce infak eden ve savaşan kimse ile bunları yapmayan elbette bir olmaz. İşte onlar, bundan sonra infak edip savaşanlardan derece bakımından daha yüksektirler. Bununla beraber Allah, her birine de cennet vaad eder. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. [34,39; 16,96; 4,95]

***

Mekke’nin fethinden önce, müminler her taraftan düşmanlarla çevrilmişti. İslâm’a girmek, onu müdafaa etmek büyük fedakârlık isterdi. Fetihden sonra cihad, eskisine göre oldukça kolaylaşmıştı.

***

11 – Kim Allah’a güzel bir ödünç verir (malını Allah yolunda harcarsa) Allah bunu kat kat artırır. Ona değerli bir mükâfat da vardır.

12 – Gün gelecek, mümin erkekleri ve mümin kadınları, önlerinde ve sağ taraflarındaki nurlarıyla, koşarcasına cennete doğru ilerlediklerini göreceksin. Kendilerine: “Bugün size müjdeler olsun! Buyurun, içinden ırmaklar akan cennetlere, ebedî kalmak üzere girin!” denilecek. İşte en büyük başarı ve mutluluk budur.

***

Hz. Peygamber (a.s.) kıyamet günü, kendi ümmetinin mensuplarını abdest izinden ötürü alınları, elleri ve ayaklarındaki nurla tanıyıp ayırd edeceğini bildirmiştir.

İbn Ebî Hatim, Ebû Ümame’den şöyle bir hadis nakletmiştir: “Kıyamet günü bir karanlık salınır, öyle ki ne mümin ne de kâfir avucunu dahi göremez. Ta ki Allah Teâlâ müminlere amelleri kadar nur gönderinceye kadar.”

Taberî ve Beyhakî İbn Abbas’ın şöyle dediğini naklederler: “İnsanlar karanlıklar içinde iken, Allah Teâlâ bir nur gönderir. Müminler o nuru görünce o tarafa doğru yönelirler. İşte bu nur, onların cennete girmeleri için Allah tarafından gönderilen bir kılavuz olur.”

***

13 – O gün münafık erkek ve kadınlar, müminlere: “N’olur,” derler, “yüzümüze bir bakın da nûrunuzdan biz de yararlanalım!” Bunun üzerine onlara şöyle denilir: “Arkanıza dönün de bir nur arayın!” Derken, aralarına bir duvar çekilir. Bu duvarın bir kapısı olup bu kapının iç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır. [7,46]

14 – Münafıklar şöyle seslenirler: “Biz de sizinle beraber değil miydik?” Müminler cevap verirler: “Evet, beraberdiniz, fakat siz kendi canınızı yaktınız, müminlere hep felaket gelmesini gözleyip durdunuz, şüphelere düştünüz, sizi birtakım kuruntular oyaladı. Bir de baktınız ki emr-i Hak gelmiş. Böylece o dessas, çok aldatıcı şeytan sizi Allah’ın affı ve keremi ile aldattı.”

15 – “Bugün artık ne sizden, ne de kâfirlerden kurtuluş fidyesi kabul edilmez. Varacağınız yer ateştir. Sizin lâyığınız odur. Orası varılacak ne kötü yerdir!”

16 – İman edenlerin kalplerinin Allah’ı ve Cenab-ı Hak tarafından inen hakikatleri hatırlayarak yumuşayıp saygı ile dirilme vakti gelmedi mi? Sakın onlar daha önce kitap verilen ümmetler gibi olmasınlar! Zira kitabı tanımalarının üzerinden kendilerince uzun zaman geçmesi sebebiyle, kanıksamışlar, neticede kalpleri katılaşmıştı. Hatta onların çoğu büsbütün yoldan çıkmışlardır. [5,13]

***

Âyette bir azarlama vardır, fakat bu azarlama, âyetin inişine sebep olan sahabîler için dinî neş’ede bir tahkir azarlaması değil, imanda kemal izlerini göstermek sûretiyle, İslâm’ın faaliyete geçmesi için aşk ve heyecan yükselişini uyandırmak, istikbalde neş’enin sönmemesi için şart olan ruhî bir kanuna işaret etmekle, heyecan ifade eden bir teşvik azarlamasıdır. Burada siyakta bir tahkir olmayıp “Henüz vakti gelmedi mi?” diye hitap edilerek bir olgunlaşmanın meydana gelmesine sevk ve teşvik etme bulunmaktadır.

***

17 – İyi düşünün ki Allah, bütün yeryüzünü bile ölümünden sonra diriltiyor; (gevşeyen ve uyuklayan gönülleri de böylece diriltebilir). Zaten aklını çalıştıran, zihnini işleten kimseler için bu canlanmayı gerçekleştirecek âyetlerimizi iyice açıklamış bulunuyoruz.

***

Bir önceki âyette işaret edilen gevşemenin nasıl izale edileceğini gösteriyor. Kur’ân âyetleri, iyice dinleyenleri harekete geçirmeye, âdeta yeniden doğuş gerçekleştirmeye kefildir. Böyle yapılırsa Kur’ân’ın feyziyle, âleme yeni yeni hayatlar yayılabilir. Bunun başlıca yollarından biri Allah yolunda harcama olduğundan, müteakip âyet, bu işi yapanları teşvik edip överek mükâfatlarını müjdeliyor.

***

18 – Dini tasdiklerinin ifadesi olarak, hayır işlerinde mal harcayan erkekler, mal harcayan hanımlar ve Allah’a güzel bir ödünç verenlerin ödülleri kat kat artırılacak, ayrıca onlara değerli bir mükâfat da verilecektir.

19 – Allah’a ve resullerine iman edenler, evet işte onlardır Rabbinin nezdinde sıddikler ve Hakka şahitlik edenler! Kendilerine mükemmel ecirler ve nurlar vardır. Ama kâfir olup âyetlerimizi yalan sayanlar işte onlar da cehennemliktirler. [4,69]

20 – İyi bilin ki (âhirete yer vermeyen) dünya hayatı, bir oyundur, bir oyalanmadır, bir süstür. Kendi aranızda karşılıklı övünme, mal ve nesli çoğaltma yarışıdır. Tıpkı o yağmura benzer ki bitirdiği ürün, çiftçilerin hoşuna gider. Ama sonra kurur, sen onu sapsarı kurumuş görürsün. Sonra da çerçöp haline gelir. İşte dünya hayatı da böyledir. Âhirette ise kâfirler için şiddetli bir ceza, müminler için ise Rab’leri tarafından bir mağfiret ve rıza! Evet, dünya hayatı bir aldanma metâından başka bir şey değildir. [3,14; 30,54]

21 – Rabbiniz tarafından verilecek mağfirete ve cennete girmek için yarışın! Öyle bir cennet ki eni göklerle yerin eni gibi olup Allah’a ve resullerine iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın dilediği kimselere olan bir ihsanıdır. Allah büyük lütuf sahibidir.

22 – (Üzülmenize veya sevinmenize sebep olacak şekilde) gerek ülkenizde, gerek kendi nefislerinizde, size ulaşan hiçbir şey yoktur ki Bizim onu yaratmamızdan önce bir kitapta yazılı olmasın. Bu, Allah’a göre elbette pek kolaydır.

***

Bu sûrenin indirildiği dönemde müminler kâfirlerin tehditleri altında yaşıyorlardı. Onlar Medine şehrine sıkışmış olup, bütün Arap yarımadası aleyhte idi. Kâfirler Müslümanların azlığını, akılları sıra onların yanlış yolda olduklarına delil sayıyorlardı. Medine münafıkları ise bu durumu fırsat bilerek müminlerin morallerini bozuyor, kalplerinde şüphe uyandırmaya çalışıyor, böylece kendi şüphelerinin yerinde olduğunu ispatlamaya çalışıyorlardı. Müminlerin birçoğu ise, bu ağır şartlara tahammül ediyordu. Fakat bu musîbetlere devamlı sûrette sabretmek kendilerine ağır geliyordu. İşte Allah Teâlâ bu hallerine vâkıf olduğunu, fakat hikmeti icabı müminleri irşad etmek, eğitmek ve büyük görevi yüklenmeye hazırlamak istiyordu. Allah Teâlâ, müminlerin dikkatlerini bu ilahî kanuna çekerek onları teselli ediyor.

***

23 – Bu da, elinizden çıkan şeylerden dolayı gam yememeniz, Allah’ın size nasib ettiği nimetlerle de şımarmamanız içindir. Allah övünüp duran, kibirli, kendini beğenmiş kimseleri sevmez.

24 – Böyleleri hayır işlerinde hem kendileri cimri davranır, hem de başkalarına cimriliği öğütlerler. Ama bunlar bilsinler ki kim malını Allah yolunda harcamaktan yüz çevirirse Allah ganîdir, hamîddir (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan müstağnîdir, her türlü hamd ve övgüye lâyıktır).

25 – Şu kesindir ki Biz resullerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti gerçekleştirmeleri için, resullerle beraber kitap ve adalet terazisi indirdik. Mahiyetinde büyük bir kuvvet ve insanlara birçok fayda bulunan demiri de, kullanmaları ve Allah’ı görmedikleri halde O’nun dinini ve peygamberlerini, kimlerin bu kuvvet ile destekleyeceğini bilip ortaya çıkarmak için, büyük bir nimet olarak indirdik. Unutmayın ki Allah çok kuvvetlidir, mutlak galiptir (kimsenin desteğine ihtiyacı yoktur). [11, 17; 55,7; 6,115]

***

Medeniyetin ve sanayinin en temel mâdeni demirdir. Bu mâden, barış ve savaş durumunda kuvvetin esası ve sembolüdür. Burada hem buna, hem de hakikati yayıp onu savunmanın maddî kuvveti gerektirdiğine dikkat çekilmektedir. Allah Teâlâ beyyinatı (hak dinin delillerini), kitap ve mizanı (hakla batıl arasındaki ölçüyü, adalet terazisini) göndererek insanları mutlu kılmak istemiştir. Allah’ın hak dini üstün kılmak için, elbette insanların kudretlerine ihtiyacı yoktur. Fakat müminler, dünya ve âhiret mutluluğunun vesilesi olan İslâm’ı anlatmak için çalışıp emek sarf etmezlerse, mükâfatı nasıl hak edeceklerdir? Onları münafıklardan ayırd etmek nasıl mümkün olacaktır? Oysa biraz rahatlayan, veya fırsat kollayıp tehlike zamanları ortada görünmez olan veya malını Allah rızasında harcamaktan geri duran münafıkların elenmeleri neticesinde, sahâbe orduları samimî ve birbirleriyle kenetlenmiş bir kuvvet teşkil ederek, İslâm’ı Hindistan’dan İspanya’ya kadar yaymışlardı.

***

26 – Biz Nuh’u, İbrâhim’i peygamber olarak gönderdiğimiz gibi, zürriyetlerine de kitap ve nübüvvet verdik. Onlardan kimisi doğru yolu bulsa da, çoğu büsbütün yoldan çıkmışlardır.

27 – Sonra bunların ardından peş peşe peygamberlerimizi gönderdik. Özellikle Meryem’in oğlu Îsâ’yı arkalarından gönderdik, kendisine İncîl’i verdik ve ona uyanların kalplerine şefkat, ve merhamet yerleştirdik. Uydurdukları ruhbanlığı ise Biz kendilerine farz kılmadık, lâkin Allah’ın rızasına nail olmak için kendileri icad ettiler. Kaldı ki ona gereği gibi de riâyet etmediler. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik, onların çoğu ise büsbütün yoldan çıkmışlardır.

***

Hz. Peygamber (a.s.m.) “İslâm’da ruhbanlık yoktur.” der. “Ruhbanlık” meşrû dünya zevklerini de terkedip, aile kurmaksızın bütün ömrünü manastırda geçirmektir. Bu âyet, aslında Hz. Îsâ’nın dininde de bunun şart olmadığını bildirmektedir. Fakat bunu haram saymamakla birlikte İslâm’ın evrensel idealinin, Allah’ın insanın fıtratına yerleştirdiği maddî ve manevî bütün kabiliyetlerinin geliştirilmesi olduğunu vurgular. Hıristiyanlık zuhur ettiğinde dünya hırsı, şehvet ve kötü ahlâk yaygın olduğundan Hıristiyanlık aşırı bir tepki göstererek, özellikle 3. asra girerken bekâr kalmayı, yoksulluğu ve zühdü ideal haline getirdi. Dini yayarken, bu dönem Hıristiyanları, bazı şirk motiflerinin sızmasına sebep oldular. Ölçüler kaybolunca, helaller haram hale getirilince, fıtrat onlardan intikam aldı, maddeye, şehvet ve ihtirasa en fazla gömülenler, onların soylarından gelenler oldular.

***

28 – Ey (önceki resullere) iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve Allah’ın bu Resulüne de iman edin ki rahmet hazinesinden size iki hisse versin ve size, sayesinde karanlığı dağıtıp yürümenizi sağlayan bir nûr versin ve sizi affetsin. Çünkü Allah gafûr ve rahîmdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur). [8,29; 28,54]

29 – Ehl-i kitap şunu bilsinler ki: Allah’ın lütfundan mâlik oldukları hiçbir şey, hiçbir kısım mevcut değildir. Bütün lütuf ve inayet Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.

***

Müfessirlerin çoğuna göre, burada hitap Ehl-i kitaba olup: “Üç kısım insan için iki kat ecir verilecektir. Birincisi: Önce kendi peygamberlerine, daha sonra da Hz. Muhammed’e iman eden Ehl-i kitap’dan bazı insanlardır…”

***

27.Cüz Sonu

Bu yazı 20 kez okundu