4-) Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi Seçmeleri

25

“Sebep olan yapan gibidir”

  • Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor:

“Bir adam Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın yanına gelmişti. Aleyhissalâtu vesselâm, Ashab’ı ona yardım etmeye teşvik etti. Ashap’tan biri: “Benim yanımda şu kadar mal var!” dedi. Cemaatte bulunup  da adama yardım etmeyen kalmadı, herkes az veya çok bir  yardımda bulundu. Bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm şu hitabede bulundu: “Kim bir hayrı başlatır ve başkaları da onu devam ettirirse, o kimse yaptığı hayrın sevabını eksiksiz alır ve o hayrı takip edenlerin hayrının bir mislini -onların hayırlarından hiçbir  eksilme olmaksızın- aynen alır. Kim de kötü bir çığır açar ve bu çığırdan başkaları da giderse, bu adama, o kötü işin günahı eksiksiz gelir; ayrıca o kötü yoldan gidenlerin günahının bir misli de -onların günahından hiçbir şey eksiltmeden- ona gelir.” [İbnu Mâce Sünen 204]

  • Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:”Kim bir dalalete çağırır ve buna uyulursa, bu kimseye kendine uyanların  günahının bir misli aynen gelir, onların günahından da bir şey eksilmez. Kim de bir hayra çağırır ve kendisine uyulursa, buna da kendine uyanların sevaplarının bir misli verilir, bu ona uyanların sevabından bir şey eksiltmez. [ İbnu Mâce Sünen 205 ]

  •  Ebu Cuhayfe anlatıyor:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim bir hayrı başlatır ve kendinden sonra da onunla amel edilirse, bu kimse hem kendi amelinin ve hem de öbürlerinin amelinin sevabını -onların sevabını eksiltmeksizin- aynen alır. Kim de kötü bir iş işler ve kendinden sonra bunu başkaları da işlerse, bu kimseye hem kendi işinin günahı hem de onu takliden işleyenlerin günahı, -onlarınkinden bir eksiltme hasıl etmeden- aynen gelir.”  [İbnu Mâce Sünen 204]

  •  Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor:

“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Dünyada bir şeye çağıran kimse, kıyamet günü, bu çağrısına devam ettirilir, hatta bir kişi bir kişiyi çağırmış bile olsa.” [İbnu Mâce Sünen 208]

Bu dört hadis, dinimizin hayra teşvik ve kötülükten zecr hususunda getirdiği “Sebep olan yapan gibidir” prensibini te’yid eden Nebevî açıklamalardır.

Bu manayı te’yid eden rivayetler çoktur. Bunlardan bir tanesi Hz. Adem’in oğlu Kabil ile ilgilidir. Resulullah yeryüzünde haksız bir kan döküldüğü zaman bundan hasıl olan günahın bir mislinin Kabil’e gittiğini  belirtmiş, sebep olarak da yeryüzünde haksız  kan dökme çığırını onun açtığını söylemiştir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/538-40]

26

“SEVDİRİN NEFRET ETTİRMEYİN”

Ebû Mûsa (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) herhangi bir işi için bir adam gönderse şu tembihte bulunurdu: “Sevindirin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” [Ebû Dâvud, Edep 20, (4835); Müslim, Cihâd 6]

1- Bu hadis, Buhârî ve Müslim’de muhtelif tariklerden rivâyet edilmiştir. Diğer rivâyetlerin bir kısmında farklı ziyâdeler mevcuttur: “Uyumlu olun, ihtilâf etmeyin, teskin edin, nefret ettirmeyin” gibi.

2- Bu hadis, Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın cevâmiulkelîm denen özlü sözlerindendir. Sevindirin emriyle, Allah’ın fazlını, sevâbının büyüklüğünü, ihsânının bolluğunu, rahmetinin genişliğini, af ve mağfiretinin şümûlünü hatırlatmak emredilmiştir.

Arapça’da tebşîr (müjdeleme) sevindiren bir haber getirilmesidir. Öyle ise “sevindirin” emriyle, Allah’ın ibâdetleri kabul edeceğini, ibâdetlere mukabil sevab vereceğini, günahlardan tevbe etmeye yardım edeceğini bildirmek, affını, mağfiretini çokca zikrederek insanları sevindirmek, müjdelemek emredilmiştir.

Keza nefret ettirmeyin emriyle de: “İnsanları inzâr ederken, mübalağa ederek onları korkutmayın, öyle ki, onlar günahlarının affedilemeyeceği düşüncesiyle Allah’ın rahmetinden ümidlerini kesmesinler” demektedir.”

Zorlaştırmayın” emri, kendilerine terettüp edenden fazlasını veya daha iyisini almak veya kusurlarını araştırmak sûretiyle insanlara çıkarılacak zorluklardan yasaklanmış olmaktadır.

Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın bu tembihleri, bir işin görülmesi için gönderdiği memurlarına yaptığı düşünülecek olursa, halka hizmet sunan, insanlarla münâsebeti olan herkesin bu tembihte yer alan sevindirmenefret ettirme , kolaylaştırmazorlaştırmama prensiplerini kendisine peygamberinin bir emri olarak rehber etmesi gerekir.

Bu tembihlerin irşadda bulunanlara da rehber olması gerekir. Dînimizin üst üste hep emir ve nehiylerini bütün teferruâtıyla söyleyerek, İslâm’ı tatbik edilemez, yaşanamaz gösterip nefret verinceye kadar, mühimlerden, zarûrilerden başlayıp az az, teker teker söyleyerek, Allah’ın mağfiretini, cennetin güzelliklerini, nimetlerini hatırlatarak tebliğde bulunup dîni sevdirmesi gerekir. İslâm’a yeni girenlere, ibâdete alıştırılacak çocuklara hep bu minval üzere gitmeli, yavaş yavaş az az alıştırarak yol almak, güler yüz, tatlı söz ve mülâyemetle muamele etmek, sertlikten, kırıcılıktan kaçınmak gerekir.

  • Münâvî der ki:

“İnsanların ülfet edip ısınacağı şeyleri söylemek sûretiyle onlara karşı kolaylık gösterin, çünkü insanlar öyle olan mev’izeleri kabul ederler. Aksi takdirde nefislerine ağır gelen şeyden nefret ederler. şurası bilinmeli ki ta’limde yani öğretme işlerinde kolaylaştırmak, taati kabûl etmeye sebep olur ve ibâdeti merğub (arzu edilen) kılar, netîcede öğrenmeyi de, amel etmeyi de kolaylaştırmış olur.”

  • Kirmânî,

“kolaylaştırın!” emrinden sonra “zorlaştırmayın!” neyhinin gelmesinde şu inceliğe dikkat çeker: “Aslında bir şeyi emredince zıddının da yasaklanması zımnen emredilmiş olur. Burada, kolaylaştırmak emrini te’kid için, bunda zımnen mevcut olan zorlaştırmamak emrini sarih olarak da söylemiştir.

  • Bazıları da:

“Burada maksad, zorlaştırmayı da ayrıca yasaklamaktır. Zîra, sadece kolaylığın emri ile yetinilseydi bir kere kolaylık gösterip birçok defalar zorluk çıkaranlar da hadisin emrine muvafık hareket etmiş olurdu, bunun önlenmesi için her ikisi de ayrı ayrı zikredilmiştir.”

  • Münâvî der ki:

“Bu hadiste Mustafa (aleyhissalâtü vesselâm) dünyayı ilgilendiren meselelerde kolaylaştırmayı, âhireti ilgilendiren meselelerde va’adedilen husûsları en güzel şekilde, sürûrla haber vermek gerektiğini ifâde etmektedir. Tâ ki, Resûlullah’ın her iki dünyada da rahmeten li’l-âlemin (âlemlere rahmet) olduğu anlaşılsın. Hadiste Allah’ın rahmetini zikrederek kolaylaştırma sırasında, korkutucu şeyleri zikrederek nefret ettirmekten, yani tebşîre nefret ettirici şeyleri ilâve etmekten nehiy vardır. Hadis ayrıca, yeni müslüman olanları, -onlara karşı şiddetli davranmayı terkederek, en kolay olandan başlayarak, Allah hakkında hüsnü zannı telkin ederek- kazanmak da emredilmektedir. Ancak vaaz ve nasihatının tamamını ümit üzerine de bina etmemelidir. Korkuyu da katmalıdır, korku ve ümidi sağ ve sol eller gibi yan yana, ilim ve ameli de bir kuşun iki kanadı gibi berâber zikretmelidir.”

Bu hadisin, zamanımızda temelde İslâm’a karşı olan sû-i niyet sahiplerinin telkiniyle birçok safdiller tarafından, İslâm’ın ruhuna uygun olmayan bir te’vile büründürüldüğüne şâhid olmaktayız. Böyleleri: “Allah korkulacak bir şey değildir, ben Allah’ı severim, O’ndan korkmam. Peygamberimiz de müjdeleyin, korkutmayın” dememiş midir?.. vs.” demektedir. Bu çeşit sözler demegoji ve mugâlatadan başka bir şey değildir.

Hadisin, hedefinden saptırılmaması için, İslâm ulemâsının yorumu esastır, kâili ve kaynağı belli olmayan sözlere îtibar edilmemelidir. Bu bâbta, yukarıda kaydettiğimiz cümle esastır: Korku ve ümid sağ ve sol eller gibi yan yana işlenmelidir, ilim ve amel bir kuşun iki kanadı gibi tutulmalıdır. Rabbimiz şöyle emrediyor: “Ey iman edenler!: Allah’tan sakınılması gerektiği gibi sakının. Sizler ancak müslümanlar olarak can verin” (Âl-i İmrân 102). [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/294-297]

27

“ÜÇ YERDE KİMSE KİMSEYE GÜVENMEMELİ”

  • Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor:

“Ateşi hatırlayıp ağladım. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):
“Niye ağlıyorsun?” diye sordu.
“Cehennemi hatırladım da onun için ağladım! Siz, kıyamet günü, ailenizi hatırlayacak mısınız?” dedim.
“Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz:  Mizan yanında; tartısı ağır mı  geldi hafif mi öğreninceye kadar, sahifelerin uçuştuğu zaman; kendi defterini nereye düşecek, öğreninceye kadar: Sağına mı soluna mı; yoksa arkasına mı? Sıratın yanında; cehennemin  iki yakası ortasına  kurulunca; bunu geçinceye kadar.” [Ebu Davud, Sünen 28]

Gaybî olan hakikatlerden biri mizandır. Ahirete imanın bir cüz’üdür. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, bi’l-icma “Mizan haktır” demiştir.

Hadislerden başka, Kur’an’la da sabittir. Ayet-i kerimede: “Biz kıyamet gününe mahsus adalet terazileri koyacağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayacaktır. (O şey) bir hardal tanesi kadar bile olsa  onu getiririz (mizana koyarız). Hesapçılar olarak da biz yeteriz” (Enbiya 47).

Mizan, kıyamet günü kurulur. Kulların  amellerinin yazılmış olduğu defterler mizanda  tartılır. Bu mizanın iki kefesi vardır; biri hasenatın tartılması için, diğeri de seyyiatın. Hasan Basrî’den gelen bir rivayete göre mizanın bir de dili vardır. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/400]

28

“ÖYLE BİR ZAMAN GELECEK Kİ..”

Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helalden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.” [Buhârî, Büyû 7, 23; Nesâî, Büyû’ 2]

Rezîn şu ziyadede bulunmuştur: “Böylelerinin hiçbir duası kabul edilmez.”

Hadis, mü’mini kazanç hususunda dikkatli olmaya, haram bulaşıyor mu bulaşmıyor mu araştırmada bulunmaya sevketmektedir. Bilhassa Rezîn’in ilavesi dua ve ibadetlerimizin kabul edilmesinin, rızkımızın helal olmasına bağlandığını ifade etmektedir. Dikkatsizlik sebebiyle, haramla bulaşan rızkın istihlâki, kişiyi öbür dünyada müflisler zümresine dahil edebilecektir.

Nitekim Aleyhissalâtu vesselâm hakiki müflisi, dünyada parasını kaybeden olarak değil, burada her çeşit salih ameller yapmış olmasına rağmen, öbür dünyada şu veya bu sebeple, bu amellerinden, kendisine istifade edeceği hiçbir şey kalmadığı için cehennemi boylayan kimse olarak ifade buyurmuştur. Şu halde haramla beslenme de böyle bir neticeye götürecek sebeplerden biri olmaktadır. Rabbimiz muhafaza buyursun.

-İbnu’t-Tîn der ki:

“Resulullah aleyhissalâtu vesselâm bu hali, malın fitnesinden sakındırmak için zikretmiştir. Bu hadis Aleyhissalâtu vesselâm’ın peygamber olduğunu gösteren mucize ve delillerden biridir. Çünkü burada, kendi zamanında olmayan bir durumu haber vermektedir.” [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/499-500]

29

“KIZ ÇOCUKLARINA ŞEFKAT”

  • Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor:

Yanıma bir kadın girdi. Beraberinde iki kız çocuğu da vardı. Bir şeyler istedi. Aksi gibi yanımda bir hurmadan başka bir şey yoktu. Onu verdim. Kadın aldı ve ikiye bölerek kızlarına taksim etti. Kendine pay ayırmadı. Çıkıp gittiler. Arkadan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) girdi. Durumu ona anlattım. Dedi ki: “Kim bu şekilde kızlarla imtihan edilir o da onlara iyi davranırsa, kızlar, onun için, ateşe karşı perde olurlar.” [ Buhari, Edeb 19, Müslim, (2629), Tirmizi, Birr 13]

*Bu Rivayet, Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)nin sadaka verme hususundaki hırsını gösteriyor. Yanında tek hurma tanesinden başka verebilecek bir şeyi olmamasına rağmen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın “Yârım hurma bile olsa ver, dilenciyi boş çevirme” emrini yerine getirmede gayret göstermiştir.

*Hadiste gözüken ikinci husus annenin çocuklarına gösterdiği şefkattir. Bu müşfik davranış Allah indinde makbul bir ameldir.

Müslim’de Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)’den yapılan bir başka rivayette, “Yanında bulunan üç hurmayı dilenci kadına verir. Kadın, ikisini çocuklara birer tane verir, üçüncüsünü kendisi yiyeceği sırada çocuklar onu da isterler. Anne kadın, kendine ayırdığı bu üçüncüyü ağzına atmaktan vazgeçer. İkiye bölüp, çocuklara yarımşar verir.

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) vak’ayı Hz.Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)‘e anlatınca: “Allah bu hurma sebebiyle ona cenneti vâcib kıldı,” yahut “Allah bu hurma sebebiyle onu cehennemden âzad etti” buyurur.

Hâdise iki de olabilir, aynı hadisenin farklı iki rivayeti de olabilir. Çıkan hüküm aynıdır: Annenin evladına olan ihsanı Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmada fevkalâde kestirme bir yol olmaktadır.

* Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in “kızlarla imtihan edilme” tabiri, kız çocuklarının halkın örfünde umumiyetle istiskal edilmesindedir. Oğlan çocukları sevilir, oğlan doğunca sevinilir ama kız olunca çoğunlukla hava değişir.

Bu duygu Kur’ân-ı Kerîm’de bile belirtildiği üzere, cahiliye Araplarında daha kuvvetli idi. Kızları diri diri toprağa gömecek kadar kuvvetli bir histi ve yaygınlaşmıştı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu düşünceyi kaldırmak için bir kısım tedbirler almıştır. Bu tedbirlerden biri, kız yetiştirmenin, onlardan gelecek maddî-mânevi sıkıntılara katlanmanın Allah indinde büyük ecre vesîle olduğunu belirtmektedir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/493-494]

30

MUSÎBETLER VE İMTİHAN

عَنْ أَبِي أُمَامَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ : قَالَ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : إِنَّ اللهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ بِالْبَلَاءِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِهِ كَمَا يُجَرِّبُ أَحَدُكُمْ ذَهَبَهُ بِالنَّارِ

Sahabe-i kirâmdan Hz. Ebu Ümâme (radıyallâhu anh), Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Sizden birisinin kendi altınını ateşte eriterek temizleyip saflaştırdığı gibi, kullarını en iyi bilip tanıyan Allahu Teâlâ da sizi musibetlerle imtihan eder.” (Hâkim, Müstedrek; Taberânî, el-Mu’cemul-Kebir; Beyhakî, Şuabül-İman)

  • Kısaca Hadis-i Şerifin İfade Ettikleri

Altının ateşte eritilmek suretiyle içindeki yabancı maddelerin ayıklanıp saf hale getirilmesi gibi, kullar da nice bela ve musibetlerle imtihan edilirler ki nefsin günahları ve dünyanın pisliklerinden arınıp temizlensinler. Allah dostlarının ifade ettiği üzere, kullar bazen ibadet ve salih amelle ulaşamadıkları noktalara ve yüce manevi makamlara, başlarına gelen musibetlere sabredip her hallerinde Allahü Teâlâ’nın takdirine razı olmalarıyla ulaşırlar.

Özellikle ilk gelip ansızın çattığı anda musibetlere sabır ve kadere rıza Allah katında en yüce hasletlerdendir. Fakat Allah dostlarının ifade ettiği üzere bu yüce makama ulaşıvermek öyle kolay değildir. Bu mesele, önceden nefsin ciddi şekilde terbiye edilmesi, kalbin de tasfiye ve tahliyesine yani günahlardan temizlenip Allah’ın razı olduğu şeylerle süslenmesine bağlıdır.

  • İmtihanın İki Türlüsü

Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette ifade edildiği üzere, imtihan unsuru olan şeyler sadece bela ve musibetler değildir. İnsanın çoluk-çocuğu, evi-arabası, mal ve makamı gibi dünyalık olarak sahip olduğu şeyler de onun için en büyük imtihan unsurlarındandır. Allah dostlarının dediği gibi, “İnsanın Allah adına kullanıp değerlendirmediği, onun Allah’a yakınlığını artırmayan nimetler, hakikatte nimet görünümlü bela ve musibetlerdir.”

  • Belalarla Gelen Yakınlık

Musibetlerin günahları döküp insanı Allah’a yaklaştırması hususunda Efendimiz’den gelen pek çok hadis-i şerif mevcuttur. Bunlardan bir tanesi şöyledir: “Allah, mü’min kulunu hastalığa müptela eder ki, üzerindeki günahları döksün.” (Taberânî, el-Mu’cemul-Kebir; Hâkim, Müstedrek). Ağacın yapraklarının şiddetli rüzgarlarla dökülmesi gibi, musibetlere sabreden ve Allah’ın takdirine razı olan mü’minlerin günahları da dökülür gider ve o kul Allah’a yakınlık yoluna girmiş olur. Burada dikkatimizin çekildiği husus ise şudur: Allah’tan bela ve musibet istenmez, hep O’nun afv ve afiyeti, mağfiret ve merhameti talep edilir ve kul olmanın icabı, zorluklara karşı gerekli tedbirler alınır. Eğer musibet gelirse ona da sabredilip ilahi takdire razı olunur.

  • Netice

Şeytanın en büyük tuzaklarından birisi, bela ve musibetlere maruz kalmış mü’minlere “Senin işin bitti, sen makbul bir kul değilsin, kovuldun.” tarzı vesvese verip onu başına gelenlerden şikayet etmeye, böylece kaybetmeye zorlamasıdır. Halbuki yukarıda geçtiği üzere belalara sabır ve ilahi takdire rıza bir mü’minin en yüce hasletlerindendir. Nitekim Allah dostları, başlarına bir musibet geldiğinde “Elhamdülillah, Rabbim beni hala seviyor ki, bana muamelede bulundu, günahlarıma keffaret olsun diye bana bela gönderdi.” demiş ve bize de nasıl hareket edilmesi gerektiğini öğretmişlerdir. [Hadis Atlası Bölümünden]

31

BEŞ ŞEY

Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: “Kıyamet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları [Rabbinin huzurundan] ayrılamaz: Ömrünü nerede harcadığından, Ne amelde bulunduğundan, Malını nerede kazandığından ve nereye harcadığından, Vücudunu nerede çürüttüğünden.” [Tirmizi, Kıyamet 1, (2419)]

1- Bu hadis, başka tariklerden de gelmiştir. Yine Tirmizî’de gelen bir başka veçhine göre “Kişiye beş şey sorulacaktır: “Ömrünü nerede tüketti, gençliğini nerede çürüttü, malını nerede kazandı, nereye harcadığı bildiği ile ne derece amel etti?”

Bu rivayette, gençliğin ayrıca mevzubahis edilmesi, insan hayatı içerisinde onun ayrı bir ehemmiyet taşıdığını ifade eder. Ehemmiyetlidir, çünkü ibadet vs.yi yapmada güçkuvvet bulunan bir devredir. Bu devrede yapılan ibadetler daha kıymetlidir.

2- Yine Tirmizî’nin bir hadisi, kişinin Allah huzurunda tek başına hesap vereceğini daha açık olarak ifade eder: “Sizden herbirinize mutlaka, arada herhangi bir tercüman bulunmadan Rabbisi, kıyamet günü konuşacaktır. Kişi sağına bakacak, hayatta göndermiş olduğu (salih) amelden başka bir şey göremeyecek. Sonra soluna bakacak, yine dünyada iken gönderdiği (kötü) amelden başka bir şey görmeyecek. Sonra karşısına bakacak, ateşin kendisini beklediğini görecek.”

Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) bu noktada şu tavsiyede bulunur: “Sizden her kim kendini ateşe karşı, bir yarım hurmayla da olsun, koruyabilirse onu yapsın.” [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları]

32

DİLİN AFETLERİ

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam ölmüştü, diğer biri, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)‘ın işiteceği şekilde onun için   şöyle söyledi: “Cennet mübarek olsun!” Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) sordu: “Nereden biliyorsun? Belki de o MALAYANİ konuştu veya kendisini zengin kılmayacak bir miktarda cimrilik etti!” [Tirmizî, Zühd 11]

Malayani, dilimize de girmiş olan kelimelerdendir. Kısaca “dünya ve ahiret için zaruri olmayan şey” diye tarif edilir. Alimlerimiz, malayaniyi açıklamada bazı incelikleri beyan ederler.

Pekçok hadiste buna temas edildiği için, şümulunu bilmemizde fayda var:

  • İbnu Receb’e göre

malayani hem fiil ve hem de sözlerimizde olabilir. Kişinin malayaniden uzaklaşması, haramları, şüpheleri, mekruhları, fuzuli olan mübahları terkiyle gerçekleşir. Fuzuli mübah, gerekli olmayan her şeydir. Müslümanlığın  kemalini arayan kimseye bunların hepsini  terketmesi gerekir.

  • Aliyyu’l-Kâri,

tahlili biraz daha derinleştirerek: “Kişiyi fiil, söz,  nazar ve fikrî olarak ilgilendirmeyen herşey malayanidir.” Yani, sadece davranış ve sözde değil, baktığımız, düşündüğümüz, hayal ettiğimiz şeylerde de lüzumsuz ve gereksiz şeylerden  kaçınmak gerekmektedir: “Malayani’nin hakikatı der, din ve dünyasının zaruretinde muhtaç olmadığı şeydir. Mevlasının  rızasını kazanmada ona faydası olmayan şeydir; bunun da ölçüsü, onsuz hayatının devam etmesidir.”

Şu halde hayatımızın idamesinde muhtaç olunmayan şeyler malayanidir.  Bu nokta-i nazardan fazla söz, ziyade  davranış hep malayaniye girer.

  • Gazâlî’ye göre malayaninin tarifi:

Kişi, şuküt ettiği takdirde günaha girmediği, haline ve maline bir zarar vermediği her sözdür; sözgelimi bir grupla oturup seyahatinden bahseden, bu seyahati sırasında gördüğü  dağlar ve nehirlerden ve başından geçen hadiselerden, hoşuna giden yiyecek ve içeceklerden, kılık kıyafetten, karşılaştığı zatlar ve onların  hallerinden  anlatan bir kimse, eğer bu hususları anlatmayıp da sükut etseydi, ne günaha girerdi ne de bir zarara uğrardı. O kimse bu işte ileri gitse, ister istemez anlattıklarına bazı mübalağalar, ilaveler, çıkarmalar yapar ve kendini satmalar, değişik şeyleri görmüş olmakla böbürlenmeler, hava atmalar, şunun bunun gıybetini yapmalar, Allah’ın yarattıklarından bazı şeyleri tahkirler araya girer. Halbuki insan bu esnada pek kıymetli olan ömrünü zayi etmiştir. Zikir, tefekkür gibi daha kıymetli şeyler yapmak varken bu faydasız ve hatta zararlarla dolu şeyleri anlatmakla faydalıyı zararlı ile değiştirmiştir. Oysa insanoğlu, dilinin  amelinden hesaba çekilecektir.”

Şu halde malayaniyi, İslam’ın insana getirdiği mesuliyet telakkisi çerçevesinde anlamak gerekmektedir. Kalbinin, dilinin ve göz, kulak, akıl, hayal gibi bütün azalarının amellerinden hesap verecek olan insanın, bu hesapta terazinin sevap kefesine girmeyecek şeylerden kaçınması gerekir. Böylesi bir malayani anlayışı, insanı, hayal kurarken bile iradî olmaya, iradesiyle faydalı şeyleri hayal etmeye, her meselede şuurlu ve iradeli şekilde hayır aramaya ve bu alışkanlığı kazanmaya sevkeder.

Nitekim ayette, “…Siz içinizde olanı açıklasanız da,   saklasanız da, Allah onu bilir ve onunla  sizi hesaba çeker…” (Bakara 284) buyrulur. Bu ayet, söz  ve fiil ötesinde, hayal, duygu ve düşüncelerin bile kayda geçirildiğini, zayi olup gitmediğini ifade etmektedir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/377-378.]

Bu yazı 66 kez okundu