《33》
“ALLAH HAKKINDA HÜSNÜZAN”
Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sakın sizden kimse Allah hakkında hüsnüzanda bulunmadan son nefesini vermesin.” [Müslim, Cennet 81, Ebu Davud, Cenaiz 17]
قَالَ رَسُولُ اللّهِ (صلى الله عليه و سلم): قَالَ اللّهُ تَعالى:
أنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِي بِي[.زاد مسلم والترمذي: ]وَأنَا مَعَهُ إذَا دَعَانِي
Sahiheyn ve Tirmizî’de Ebu Hureyre’den gelen diğer bir hadiste Resulullah şöyle buyurmuştur: “Allah Teala hazretleri şöyle buyurdu: “Ben, kulumun benim hakkımdaki zannına göreyimdir.” -Müslim ve Tirmizî’nin rivayetinde şu ziyade vardır: “O bana dua edince ben onunlayım.” [Buharî, Tevhid 35; Müslim, Zikr 1, (2675); Tirmizî, Zühd 51, (2389).]
عن أبى هريرة أيضاً قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ (صلى الله عليه و سلم): إنَّ حُسْنَ الظَّنِ بِاللّهِ تَعالى مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ[.
Ebu Davud ve Tirmizî’de Ebu Hureyre’den gelen bir rivayette, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle söylediği kaydedilmiştir: “Allah Teala hakkında hüsnüzan, güzel ibadettendir.” [Tirmizî, Daavat 146; Ebu Davud, Edeb 89]
1- Yukarıda kaydedilen son üç rivayetin üçü de Allah hakkında hüsnüzanda bulunma hakkındadır. Hepsi de mü’minleri Allah hakkında hüsnüzanda bulunmaya teşvik etmektedir.
Birinci hadiste, ölmezden önce Allah hakkındaki zannımızı mutlaka güzel kılmamız istenir. Bunun niçin gerekli ve ehemmiyetli olduğu müteakip hadislerde belirtilir. Çünkü Allah Teala hazretleri kullarına, kendisi hakında beslediği zanna uygun şekilde muamele edecektir. Çünkü hüsnüzan da başlı başına güzel bir ibadettir.
2- Allah hakkında hüsnüzanda bulunmak demek, istiğfar edince Allah’ın bizi affedeceği, mağfirette bulunacağı, dua edince icabet edeceği, ibadet edince mükâfaatta bulunacağı kanaatini beslemek demektir.
Halbuki alimler, bu hususta beyne’rreca ve’lhavf tabiriyle ifade edilen ümid ve korkuyu beraber taşımanın esas olduğunu belirtmişlerdir. Yani hakkımızda adaletini tatbik edip layık olduğumuzu verdiği takdirde azaba düşeceğimiz endişesini yaşayıp devamlı tevbe istiğfar etmeliyiz, yaptığımız tevbe ve istiğfarları Allah’ın kabul edeceğini umarak şevklenmeli, rahatlamalıyız.
Bunlardan sadece birinin içimizde galebesi İslamî edebe uymaz. Hatta, Nevevî’nin belirttiği üzere, gençlik ve sağlık halinde korkunun galebesi müstahsen addedilmiştir. Ancak sadedinde olduğumuz hadise göre, ölüme yakın, ümidin galebe çalmas gerekmekte, hüsnüzan galebe çalmadan son nefesin verilmemesi ısrarla tavsiye edilmektedir.
Bu ısrarın bir sebebi yine Müslim’de kaydedilen bir diğer ihbardır: “Her kul, hangi hal üzere ölürse o hal üzere diriltilecektir.” Yani Allah hakkındaki hüsnüzan üzere ölen, o hal üzere diriltilecektir.
Bu noktada Hattâbî’nin farklı bir yorumunu da hatırlatmak isteriz:
“Amelleri iyi olan kimseler Allah hakkında hüsnüzanda bulunabilir. Bu sebeple (aleyhissalâtu vesselâm) hadiste sanki: “Amellerinizi güzel kılın da Allah hakkındaki zannınız güzel olsun, kiimin ameli kötü ise zannı da kötüdür” demek istemiştir.”
Rafii de şöyle bir açıklama getirmiştir:
“Hadisten, tevbeye ve zulümden vazgeçmeye bir teşvik anlamak da caizdir. Zira bir kimse bunu yaparsa Allah hakkındaki zannı güzelleşir ve rahmetini ümid eder.”
Nevevî der ki:
“Allah hakkında zannı güzelleştirmenin manası, Allah Teala’nın kendisine merhamet edeceğini zannetmesi ve bunu Allah’ın af ve rahmeti üzerine varid olan ayet ve hadisleri ve onlarda tevhid ehline vaadedilen af ve mağfireti ve kıyamet günü onların mazhar olacakları rahmeti düşünüp tedebbür ederek bu hususta ümit beslemesidir.”
3- Hadis-i kudsi olarak gelen:
“Ben kulumun benim hakkımdaki zannına göreyim…” hadisine gelince: “Bunun Buhârî’de kaydedilen bir veçhi şöyledir:
-[“Ben, kulumun benim hakkımda yaptığı zanna göreyim. O , beni zikretti mi onunla beraberim. Eğer o beni nefsinde zikrederse ben de onu onunkinden daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım, o bana bir zira’ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.”]
Bu hadiste ümidin korkuya galip kılınmasına bir teşvik görülmektedir. Bazı alimler buradaki zannı “ilim”le te’vil ederken, bazıları da “yakin” ile te’vil etmiştir. Böyle olunca mana:
“Ben kulumun benim hakkımdaki yakinine, dönüşü bana, hesabı benim üzer ime olacağına dair ilmine, keza benim onun hakkında hayır veya şerden lehine veya aleyhinde vereceğim hükmün reddedilmeyeceğine, benim menettiğimi verecek, verdiğime mani olacak birisinin olmadığına dair kanaatine göreyim” olur.
Kurtubî, el-Müfhim’de der ki:
“Kulumun benim hakkımdaki zannı” ibaresinin manası: Vaadinde sadık olan Resulullah’a dayanarak dua edince icabet zannı, tevbe edince kabul zannı, istiğfar edince mağfiret zannı, şartlarına uyarak ibadet yapınca mükâfaat zannı beslemektir. Bu hususu bir başka hadis te’yid eder: “İcabetten emin olarak Allah’a dua edin.”
Kurtubî devamla der ki:
“Bu sebepledir ki, kişiye, Allah’ın kabul edip, günahlarını affedeceğine,kani olarak, üzerindeki vecibeleri yerine getirmesi gerekir. Zira o bunu vaadetmiştir.O vaadinde dönecek değildir. Şayet, yaptığı ibadetleri Allah’ın kabul etmeyeceğine: bu gayretlerinin kendisine fayda vermeyeceğine inanır veya öyle bir zanna düşerse, işte bu Allah’ın rahmetinden yeistir ve bu büyük günahlardandır. Kim bu hal üzere ölürse, bu hadisin bazı vecihlerinde geldiği üzere, kişi zannına havale edilir. Öyleyse kulum, hakkımda dilediği zanda bulunsun.”
Kurtubî sözünü şöyle bağlar: “Kulun ısrarlı şekilde mağfiret zannında bulunması da halis cehalet ve aldanma olur. Bu inanç kişiyi Mürcie mezhebine götürür.” [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/326-327.]
《34》
“ÜZÜNTÜLÜ ANLARDA NAMAZ İLE HUZUR BULMAK”
Hz. Huzeyfe (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı herhangi bir şey üzecek olursa namaz kılardı.” [Ebu Davud, Salat 312, (1319); Nesai, Mevakit 46, (1, 289).]
İbnu’l-Esîr, en-Nihâye’de bir iş vukua geldiği veya bir gam isabet ettiği zaman…” diyerek açıklama getirmiştir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesslam) böylece, ciddi bir hâdisenin şokuyla karşılaştığımız veya hehangi bir üzüntü ile sersemleştiğimiz hengamlarda, üzerimizdeki şok ve şaşkınlığı namaz kılarak hafifletmeyi tavsiye etmektedir.
Böyle anlarda karar veya ani harekete tevessül etmek zararlı neticeler hasıl edebilecektir. Namaz bir sığınak olacak, bir toparlanma fırsatı sağlayacaktır. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/222]
《35》
“KIYAMET NE ZAMAN KOPAR”
Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İnsanların dünyaca en bahtiyarını adi oğlu adiler teşkil etmedikçe kıyamet kopmaz.” [Tirmizî, Fiten 37, (2210).]
Lüka’ İbnu Lüka’ tabirini “adi oğlu adi” diye tercüme ettik. En adi veya ayak takımı diye tercümesi de caizdir.
Bununla asaletsiz, ilimsiz, görgüsüz, mürüvvetsiz kimseleri anlamamız gerekecek.
Hadiste mevzubahis edilen bahtiyarlık dünyevî bahtiyarlıktır. Mal, mülk, servet sahibi olmak, ünvan, makam sahibi olmak gibi. Kıyamete yakın içtimâî nizamın bozulması sonucu liyakatsiz kimseler, kayırmalarla, gayr-ı meşru kazançlarla birkısım imkanlara kavuşacaklardır. Hadis bu bozukluğu haber vermektedir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/331]
《36》
“HEDİYELEŞİN”
Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hediyeleşin, zira hediye, kalpteki kuşkuları giderir. Komşu kadın, komşusu kadından gelen (hediyeyi) hakir görmesin, bir koyun paçası parçası olsa bile.” [Tirmizî, Vela ve’l-Hibe 6]
Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) burada, hediyeleşmeye teşvik etmekte, hediyenin kalplerdeki bazı kötü duyguları gidereceğini belirtmektedir. […] Yani bir insanın diğerine karşı besleyebileceği her çeşit menfi duyguların hediyeleşme suretiyle kalplerden temizleneceğini haber vermektedir. Hadisin devamında komşudan bahsedilmesi, hediyeleşmenin öncelikle komşular arasında cereyan etmesi gereğine bir irşattır. Öyle ki, az, maddî değeri küçük bir şeyle bile olsa hediyeleşmesini tavsiye buyurmaktadır.
Bu tavsiye, bilhassa apartman hayatı yaşayan ve bu sebeple komşudan gelecek gürültü, çocuk kavgası, koku, kirletme… gibi çeşitli rahatsızlıklara maruz olan günümüz insanına daha bir ehemmiyet arzetmektedir. Hediyeleşmeler, gittikçe birikim yaparak büyüyebilecek komşuluk rahatsızlıklarını küçültecek, azaltacak, ciddi tatsızlıkların çıkmasını önleyecektir.
Resulullah hediyenin “paça parçası olsa bile hakir görülmemesini” tavsiye eder. Bazı şarihler, “Aslında paça parçasının hediye edilmesi âdet değildir. Aleyhissalâtu vesselâm azlıkla mübalağa için bunu zikretmiştir” demiştir.
Bundan da anlaşılacağı üzere, hadis, ne kadar az ve değersiz bir şeyle de olsa hediyeleşmeye davet etmektedir. Çünkü bunda sevginin artması, kuşkuların gitmesi, maişet işinde yardımlaşma vardır. Hediyenin azı sevgiye daha çok delil olur, yükü daha hafifletici olur, hediye edene de daha kolay olur, çünkü külfet azdır. Çünkü çok olan hediyeye her zaman muktedir olunamaz. Azla devamlı yapılan da çok hükmüne geçer. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/243-44]
《37》
“İKİ BÜYÜK NİMET”
قَالَ رَسُولُ اللّهِ : نِعْمَتَانِ مَغْبُونٌ فِيهِمَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ: الصِّحَةُ وَالْفَرَاغُ . أخرجه البخاري والترمذي .
– İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İki (büyük) nimet vardır. İnsanların çoğu onlar hususunda aldanmıştır: Sıhhat, Ve boş vakit!” [Buharî, Rikak 1; Tirmizî, Zühd 1]
İbnu Battal der ki:
“Hadisin manası şudur: “Muhakkak ki kişi, ihtiyaçları görülmemiş halde bedenen sıhhatli olursa, “boş” olur. Kimde bu iki husus tahakkuk ederse, aldanmama hususunda hırs göstermelidir. Bu durumda aldanması Allah’ın kendine verdiği nimetlerin şükrünü edayı terketmesidir. O’nun şükrü, Allah’ın emirlerine uyması ve yasaklarından kaçınmasıdır. Bundan geri kalan aldanmıştır.
“İnsanların çoğu” tabiri ile Resulullah aldanmışlıktan kurtulanların azlığına işaret etmiştir.”
İbnu’l-Cevzî der ki:
“İnsan, bazan sıhhatlidir fakat geçim meşguliyeti sebebiyle boş değildir; bazan geçim derdi yoktur fakat sağlıklı değildir. İkisi birleşince, Allah’a taat hususunda kişiye tenbellik galebe çalarsa o zaman “aldanmış” olur.
Şöyle ki: Dünya ahiretin tarlasıdır, burada kârı ahirette ortaya çıkacak ticaret yapılır. Kim boş vaktini ve sağlığını Allah’a taatte kullanırsa işte bu, gıbta edilecek (mağbut) kimsedir, kim de bunları Allah’a isyanda kullanırsa işte bu, aldanmıştır (mağbun). Çünkü boş vakti, meşguliyet; sağlığı hastalık takip eder.”
Tîbî der ki:
“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) mükellefe, bir tüccarı misal olarak zikretmiştir: “Bu tüccarın sermayesi var, ana para zayi olmadan kâr etmek istiyor. Bunun yolu da alışveriş yapacak adam aramaktan geçer, aldanmaması için hem doğruluğa hem de maharete ihtiyacı var. İşte sağlık ve boş vakit sermayedir. Kişinin iman ederek nefsiyle ve din düşmanlarıyla mücahedede bulunarak Allah’la alışveriş muamelesine girişmesi gerekir, ta ki o dünya ve ahiret kârlarını elde etsin.
Rabb Teala’nın şu sözü bu söylenene yakındır. (Mealen): “Ey iman edenler! Pek acı bir azabtan kurtaracak kârlı bir yolu size göstereyim mi? Allah’a ve Resulü’ne iman eder, Allah yolunda mallarınız ve canlarınızla cihad edersiniz. Eğer bilseniz, bu sizin için daha hayırlıdır” (Saff 10-11).
Kişinin, elindeki sermaye ve kârı kaybetmemek için, nefse uymaktan, şeytanla muameleye girmekten kaçınması gerekir.
Hadiste geçen “o iki şeyde insanların çoğu aldanmıştır” sözü, Cenab-ı Hakk’ın şu sözüne benzer. (Mealen): “Kullarımdan hakkıyla şükredenler ne kadar az” (Sebe 13). Hadiste geçen “çok”, ayette geçen “az”ın mukabilindedir.
Ebu Bekr İbnu’l-Arabî der ki: “Allah’ın kul üzerindeki ilk nimetinin hangisi olduğunda ihtilaf edilmiştir:
* Bazıları: “İman!” demiştir,
* Bazıları: “Hayat!” demiştir.
* Bazıları: “Sıhhat” demiştir.
Ama doğru olanı öncekidir, çünkü o, mutlak bir nimettir. Hayat ve sıhhat ise dünyevî nimetlerdir, hakiki nimet değillerdir. Onlar, imanla birlikte olursa nimettirler. İşte bu durumda insanların çoğu onlarda aldanırlar. Yani kârları ya tamamen gider veya azalır. Kim kendini devamlı olarak kötüyü emreden nefsine kaptırarak rahat peşinde koşar ve Allah’ın koyduğu hududa riayet etmez ve ibadete devamı bırakırsa, işte bu aldanmıştır. Boş olan adamın durumu da böyledir. Çünkü meşgul kimsenin, boş kimsenin aksine umumiyetle bir mazereti olur, boştan ise mazeret kalkar ve boşluğu, aleyhine bir delil teşkil eder.” [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/464-465]
《38》
“ÂLİMLERİN FAZİLETİ”
Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a biri âbid diğeri âlim iki kişiden bahsedilmişti. “Âlimin âbide üstünlüğü, benim sizden en basitinize olan üstünlüğüm gibidir” buyurdu.” [Tirmizî, İlm 19]
Yine Tirmizî’nin bir rivayetinde şöyle gelmiştir:
“…Aleyhissalâtu vesselâm sonra buyurdular ki: “Allah Teâlâ Hazretleri, melekleri, semâvat ehli, deliğindeki karıncaya, denizindeki balıklara varıncaya kadar arz ehli, halka hayrı öğretene mağfiret duasında bulunur.” (Hadis Tirmizî’nin aynı babındadır.)
Burada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Aliyyu’l-Kârî’nin açıklamasına göre, âbid’le farz ibadetlerini yapabilecek kadar ilmi olup, kâmil şekilde ibâdetini yapan kimseyi; âlimle de, ibadetlerini eksiksiz yapmakla birlikte ulûm-ı şer’iyyeyi iyi bilen kimseyi kastettiğini belirtir.
– Âlimin şerefce âbide üstünlüğü, Resulullah’ın şerefce en âmi bir sahâbîye üstünlüğüne teşbih edilmiştir.
Aliyyu’l-Kârî der ki:
“Burada Aleyhissalâtu vesselâm ilmin faziletini beyanda, mübâlağa üslübuna yer vermiştir. Zira, “…benim, en âlanıza üstünlüğüm gibidir” demiş olsaydı, bu ifade de ilmin fazilet ve şerefini belirtmede kâfi idi…”
– Aliyyu’l-Kârî hadiste geçen meleklerle Arş’ın hamelesi olan meleklerin kastedildiğini, arz ehli tabiriyle insanlar, cinler, hayvanlar, bütün canlıların kastedildiğini söyler.
– Hadiste geçen “Yusallûne’yi “mağfiret duasında bulunur” diye tercüme ettik. Ancak “her çeşit hayır ve bereket talebinde bulunurlar” diye de anlamak muvafıktır.
– “Hayır öğreten” ibaresindeki hayırdan öncelikle kastedilen şeyin din ilmi olduğu belirtilmiştir. Çünkü hem dünyada istikamete, hem de âhirette kurtuluşa vesiledir. Dolayısıyla her iki dünyanın da saadeti herşeyden önce dinin öğretilmesine ve öğrenilmesine bağlıdır.
Günümüzde “çalışmak da ibadettir” diye ibadeti istiskal edici sözleri müslümanlar söylemezler. “Farz ibadetlerini yapanların meşru çalışmaları da ibadettir” dendiği takdirde dinimize uygun bir söz olur. Farzlarını yapmadan yapılan çalışmalar meşru bile olsa nursuzdur veya nuru güdüktür. Âhirete intikal eder mi bilemeyiz.
Zira Cenâb-ı Hakk “.Âhireti bildikleri halde dünyayı ona tercih ederler” (İbrahim 3) mealindeki âyette âhirete inandığı halde âhiret için çalışmayı ihmal eden, yani “ailemin nafakası için çalışmam da ibadettir” fetvayı fasidesi ile kendini aldatıp farzları terkeden kimseleri kasdetmiş olmalıdır.
Nitekim bir başka âyette “ailenizin rızkını kazanmak ibadetinizin terkini meşru kılmaz” irşadında olmak üzere Hakîm ve Kerîm olan Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “(Herkesin rızkını veren benim, benim yarattıklarım için herhangi bir) rızık vermelerini taleb etmiyorum, (başkalarını) doyurmalarını da istemiyorum (ben onları bana ibâdet etmeleri için yarattım), rızkı veren, o pek çetin kuvvet sâhibi Allah’ın kendisidir” (Zâriyât 57-58).
– Şârihlerimiz şu hususa da dikkatlerimizi çekerler:
Hadîste dikkat çekilen mağfiret duası’na liyakat kasbedebilmek için öğretme işi “hayır” la kayıtlanmıştır. Yani her öğretici, hadîste vaadedilen hayra, berekete mazhar değildir, arz ve semâ ehlinin duasına layık değildir. “Hayır” öğreten buna layıktır. Hayır ise, kişiyi kurtuluşa götüren şeydir, Allah rızası için yapılan iştir.
– Bu rivayet, efdaliyet sebebine de işâret etmektedir:
İlmin hayrı yaygındır, sonsuzca sirâyet eder, ibâdetin hayrı kısadır, onu yapanla sınırlıdır, çünkü ilm nuru başkasına da geçen peygambere benzetilmiştir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/483-485]
《39》
“İMANIN TADINI ALMAK İÇİN.. “
Hz. Enes, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın şöyle buyurduğunu anlatıyor: “Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allah ve Resûlünü bu ikisi dışında kalan herşeyden ve herkesten daha çok sevmek, bir kulu sırf Allah rızası için sevmek, Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm’ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” [Buhari, İman 9, 14, İkrah 1, Müslim, İman 67, (43), Tirmizi, İman 10, (2626), Nesai, İman 3, (8, 96), İbnu Mace, Fiten 23]
Nesâî’nin kaydettiği bir diğer rivayette “bu ikisi dışında kalan” tabirinden sonra şu ziyâde vardır: “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek.”
Gerçek dindarlık Allah ve Resûlünü herşeyden çok sevmekten geçer. Bunun aksini düşünmek mümkün değildir. Nitekim bir ayet de şöyle buyurarak mevzuun ehemmiyetini tesbit eder:
“Ey Muhammed de ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticâret, hoşunuza giden evler sizce Allah’tan, Peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, Allah’ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez” (Tevbe: 9/24)
Burada emredilen Allah ve peygamber sevgisinin nasıl ortaya çıkacağı da bir başka ayette açıklanmıştır: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e uymak. “Ey Muhammed de ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun, ta ki Allah da sizi sevsin, günahlarınızı mağfiret etsin” (Âl-i İmran: 3/31).
Hadis’te, Allah ve Resûlü dışında kalan kimseleri sevmede de ölçü verilmekte Allah’ı memnun etmeyecek sevmelerden, buğzetmelerden kaçınmak emredilmektedir. Yani Allah’ın seveceği Hakk dostlarını sevmek, Allah’ın sevgisine lâyık olmayacağı belli olan sefih, hevaperest, din düşmanı kimseleri sevmemek. Allah rızası için olmayan sevmeler bizi dünyada onların yolunda gitmeye sevkedeceği gibi âhirette de zarara sebep olacaktır. Nitekim Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “(Ahirette) kişi sevdiği ile berâber olacaktır” buyurmuştur.
“Din sevgi ve buğzdan başka bir şey değildir” hadisini de gözönüne alacak olursak, dinimiz açısından “sevmek ve buğzetmek” duygularımızı kullanmanın ne kadar ehemmiyetli, hayatî bir iş olduğu anlaşılır. Kendisini Müslüman bildiği halde sevgi âlemini sadece artistler, sporcular, romancılar vs. dolduran veya Müslüman büyüklerine, İslâmî değer ve mefâhirlere gerekli alâkayı göstermeyen, sevmeyen Müslümanlar bu ayet ve hadislerin ışığında kendilerini muhasebe ve murâkabe etmelidir. Bilmelidir ki, ömür sermâyesinden, bir an bile olsa, pay ayırdığı her şeyden hesap verecektir. [ İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/247-248]
《40》
“NE SÖYLEDİĞİNE DİKKAT ET!”
Abdullah İbnu Muğaffel (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Bir adam gelerek “Ey Allah’ın Resûlü! Ben seni seviyorum” dedi. Resûlullah: “Ne söylediğine dikkat et!” diye cevap verdi. Adam: “Vallâhi ben seni seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunun üzerine adama: “Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha sür’atli gelir.” [Tirmizî, Zühd 36, (2351).]
1- Aslında her mü’min Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı sevmekle mükelleftir, O’nsuz mü’min olunmaz. Öyle ise bu söz, ileri derecede bir sevgi duygusunun ifadesi olmaktadır. Bu seviyede bir sevgi, kişiye bir kısım hassasiyetleri tahmîl edecek olmasındandır ki, Resûlullah, bu söylediğin şeyin gerektirdiği mes’ûliyetlere katlanıp , titizlikleri yaşıyabilecek misin? mânasında: “Ne söylediğine dikkat et!” buyurmuştur.
“… Fakirlik için zırh hazırla!” uyarısının gerisinde ciddî, muhâtaralı, azîm bir işe karar vermişsin, hele bir düşün, altından kalkabilecek misin? Bu, basit bir karar değil, kendini tehlikeli bir işe atıyorsun. Bunun arkasında pek çok bela ve musibetlerle imtihân var. Kendini bilerek bela ve musibetlere atmaktan daha büyük bir muhâtara (risk) var mı? gibi mânalar zihne gelmektedir.
Aliyyü’l-Kârî, burada hazırlanması emredilen zırhtan maksadın sabır olduğunu belirtir. “Çünkü der, sabır fakrı örter, tıpkı zırhın zarara karşı bedeni örttüğü gibi.”
Belânın gelmesine selin misal verilmesi, sür’ati ifade içindir, çünkü yüksekten akan sel süratlidir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)‘ın: “İnsanlardan en şiddetli belaya maruz olanlar önce peygamberler, sonra veliler, sonra bunların benzerleridir” hadisi göz önüne alınınca, sadedinde olduğumuz hadis daha iyi anlaşılır. Hak yolunda en büyük musibetlere katlanan Seyyidü’l-Enbiya Efendimizin yolunda gidenler, ona yakınlıklarının derecesini, onu sevme yolunda katlandıkları fedâkarlıklar, sıkıntılar ve mahrûmiyetlerle ölçebilirler.
Bu mi’yarın zamanımız için çok daha muteber olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü, öncelikle farz ve sünnetlerin yaşanmasında ifâdesini bulan sevmeye, zamanımızda çeşitli mâniler var. Bırakalım pek çok hayatî sünnetleri, farzların yerine getirilmesi bile bir kısım hatarları (riskleri) berâberinde getirmekte, mü’minleri işinden, aşından, terfîsinden etmektedir. Sünnete uymanın getireceği bu hatarları göze alamayıp, tâvizkârlığa düşen rahatına bağlı müslümanlar, şartların daha da ağırlaşmasına zemin hazırlayıp, dinî hayatta daha çok tavizler istenmesine sebep olmaktadırlar. Hülasa, ilk nazarda pek vazıh görünmeyen bu hadisin, üzerinde düşünülünce mûcizevî bir beyan olduğu görülmektedir.
Rabbimizden, Resûl-ü Ekrem’ini hakkıyla sevmeyi bizlere nasîb etmesini niyaz ediyoruz. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/453-454.]