•Umûmi Açıklama
•İstidrad
•İstişarenin Ehemmiyeti
•İstişare Emri
•Telakki
•Allah’ın İstişaresi
•Teşvik
•Hz. PEYGAMBER İstişareye Muhtaç mı?
•En Büyük DÂHİ de İstişareye Muhtaçtır
•Ashab Ve İstişare
•Hz. Peygamber’in Müşavirleri
•Münafık ve Müşriklerle İstişare
•İstişare Mevzuları
•İstişare Dışı Mevzuları
•İstişarenin Mekanizması
1- MÜŞAVİRİN DURUMU:
a. Liyakat
b. Mûtemed olmak
c. Müslüman Ve Dşndar Olmak
d. İlgili Olmak
2. İSTİŞARENİN ŞEKLÎ:
a. Doğrudan Re’ye Müracat
b. Liyakatlinin Müdahalesi
c. Yersiz Teklif
d. Saygısız Müdahale
3- KARARIN ALINMASI:
a- Ekseriyetin Re’yi
b- Görüşlerden Birinin İhtiyarı
c- Kararı Tehir Etmek
d- İcbarî Karar
4- ŞAHSÎ KANAATINDA DİRENMEMEK
5- MÜŞAVİRLERİ GÜCENDİRMEMEK
6- TATBİKAT SIRASINDA AZİM
***
NASÎHAT VE MEŞVERET
“UMUMİ AÇIKLAMA”
NUSH, öğüt, nasihat manasına gelir. Arapça’da kelimenin aslî manası, en-Nihaye’ye GÖRE, kendisine nasihat edilenin hayrını istemek demektir, hayırhahlık en yakın kelimedir. Bu manayı tek bir kelime ile ifade etmek mümkün değildir. Arapça’da kullanılan manaca en zengin, en cami kelimelerden biri kabul edilmiştir. Kelimeyi dilimizdeki öğüt vermek manasında almak, manayı daraltır. Bu sebeple HAYIRHAHLIK manasını da zihnimizde canlı tutmamız gerekir.
İSLAM ALİMLERİ, nasihatin dinde mühim bir yer tuttuğunu belirtirler ve dinin mihver ve direğini nasihatın teşkil ettiğini söylerler. Görüleceği üzere, Resulullah “din”i nasihat olarak tarif etmiştir. Müslüman da Allah, peygamber, Kur’an, büyükler ve din kardeşleri için hayır dileyen kimsedir.
***
1. (5754)–Temimu’d-Dâri (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyissalâtu vesselâm):
“Din nasihatten (hayırhahlıktan) ibarettir!” demişti.
Biz sorduk: “Ey Allah’ın Resulü! Kimin için hayırhah olmaktır?”
“Allah için, Allah’ın kitabı için, Resulü için ve Müslümanların imamları ve hepsi için!” buyurdular.”
[Müslim, İman 95, (55); Ebu Davud, Edeb 67, (4944); Nesai, Bey’at 31, (7, 156).]
AÇIKLAMA
Hadiste, din nasihat olarak tarif edilmektedir. Hatta, ibarede nasihat kelimesinin marife gelmesini gözönüne alan şarihler, hadisin din nasihatten başka bir şey değildir şeklinde ifade edebileceğimiz kuvvetli, te’kidli bir mana taşıdığına dikkat çekerler. Bu ifade tarzı da dinden nasihatın ehemmiyetini tesbit etmeye yöneliktir.
Nasihat, nush nedir?
en-Nihaye, lügat olarak nushun hulus, yani saf olmak manasına geldiğini belirtir.
Nitekim نَصَحْتُ الْعَسَلَ “Bal süzdüm,mumundan ayırdım, halis kıldım” demektir. Bazıları bu kelimenin نَصَحَ الرَّجُلُ ثَوْبَه “kişi elbisesini dikti” kullanımındaki asıldan geldiğini söylemiştir.
LÜGAVÎ TAHLİLLE fazla oyalanmadan , hadislerde yer verilen dinî bir tabir olarak nasihatın hayırhahlık yani hayrını ve iyiliğini istemek,bu sebeple hayrı ve iyiyi duyurup, hatırlatmak olduğunu anlayabiliriz ki,bu manayı dilimizde ifade eden en yakın kelimemiz öğüttür. Ancak öğüt kelimesinin her yerde her zaman nasihat kelimesiyle ifade edilmek istenen mana zenginliğini ifade etmekten çok geri kaldığını da bilmemizde fayda var.
Nasihatin ne manaya geldiğini anlamamızda yardımcı olacak bir kelime nusuh tabiridir. Kur’an’da geçen tevbe-i nasuhun ne olduğu Resulullah’a sorulunca “Bu halis olan,ihlasla yapılan tevbedir ki, ondan sonra günaha bir daha dönülmez” diye açıklamıştır.
Sadedinde olduğumuz hadiste, DİN NASİHATTİR” yani din hayırhahlıktır dendikten sonra bu hayır isteme işinin kimler için olacağı sorulmuş, Resulullah (aleyissalâtu vesselâm) da “Allah, Resulullah, Kitabullah, Müslümanların imamı ve Müslümanlar için hayırhahlık” diye açıklamıştır.
İbnu’l-Esir kısa kısa şu açıklamaları yapar:
* Allah için nasihat (HAYIRHAHLIK):
Allah’ın birliği hususunda sıhhatli bir itikaddır. O’na yapılan ibadette niyeti halis tutmaktır.
* Kitabullah için nasihat (HAYIRHAHLIK):
Onu tasdik ve onda olanlarla amel etmektir.
* Resulullah için nasihat (HAYIRHAHLIK):
Peygamberliğini tasdik, emir ve yasaklarına inkıyad etmektir.
* İmamlar için nasihat (HAYIRHAHLIK):
Hakta onlara itaat etmek, zulmettikleri zaman da onlara isyan etmemektir.
* Bütün Müslümanlar için nasihat (HAYIRHAHLIK):
Onları maslahatları doğrultusunda irşad etmek.”
Alimlerimiz, dinin “nasihat” olarak tarif edilmesinin, dinde nasihatin ne kadar ehemmiyetli bir yer tuttuğunu belirtmeye raci olduğunu söylerler. Nitekim hadiste “Hacc, Arafat’tır” denilerek hacc farizası Arafat vakfesi olarak tarif edilmiştir. Halbuki haccda vakfeden başka menasik de mevcut. Öyleyse Arafat Vakfesi ile tarif edilmesi, diğer menasik içinde vakfenin tuttuğu yerin ehemmiyetini ibrazdır.
AYNEN BUNUN GİBİ, “Din nasihattır” ifadesi de dinde nasihatın diğer meseleler arasında ne kadar mühim bir yer tuttuğunu göstermektedir.
Nitekim, hadisin devamında nasihatın çerçevesine, dinin ana meseleleri dahil edilmiştir. Bazı alimler, bu hadisi “İslam’ın dörtte biri” olarak değerlendirmiştir. Yani İslam’ı özetleyen dört hadisten biri.
NEVEVÎ, buna itiraz edip:
“Bilakis, bu hadis tek başına İslam’ın medarı (yani üzerine oturduğu zemin, temel)dir” demiştir.
MÜNÂVİ der ki: “Selef büyükleri buna bakınca, tavsiyelerinin en büyüğünü nasihat yaptılar.
ARİFLERDEN BİRİ dedi ki:
“Ben sana nasihatı, köpeğin sahibine olan nasihatini tavsiye ederim. Çünkü sahipleri onu acıktırsalar, kapı dışarı atsalar da, onların etrafında dönmekten, onları korumaktan vazgeçmez.” Hadisin zahiri, nasihat edilen kimseye nasihatin fayda etmeyeceğini bilse bile, nasihatın vacib olduğunu ifade eder.
ARİFLERDEN BİRİ demiştir ki:
“Nisah, iplik demektir; minsaha da iğne demektir. Nasih ise, diken (terzi) yani kumaş parçalarını birleştirip elbise yapan, böylece yaptığı birleştirmeler sonucu ortaya çıkan şeyden istifade edilen kimse demektir. Dinde nasih de buna benzer: Allah’ın kulları ile o kulların ahirette saadetlerine vesile olacak şeylerin arasını birleştirir.Allah’ın kullarının arasını birleştirir.”
el-Kâdı demiştir ki:
“Din, asıl itibariyle taat ve ceza demektir, ama dinle şeriat kastedilir,çünkü şeri-atte de taat ve inkıyad vardır.”
***
2. (5755)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor:
“Resulullah (aleyissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kime İLME MÜSTENİD OLMAYAN bir fetva verilmişse, bunun günahı ona fetva verene aittir. Kim, bir kardeşine, GERÇEĞİN BAŞKA OLDUĞUNU BİLE BİLE, farklı bir irşadda bulunursa ona İHANET ETMİŞ olur.”
[Ebu Davud, İlm 8, (3657).]
AÇIKLAMA
Hadiste iki temel meseleye temas edilmektedir:
1- Birinci meseleye göre, FETVA İLE AMEL EDEN MUKALLİDE sorumluluk yoktur. Hatta fetva hatalı bile olsa bundan mukallid sorumlu değildir. Bu HATALI FETVANIN sorumluluğu fetvayı verene aittir. Ancak fetva vereni SORUMLU KILAN HUSUS, verdiği fetvayı CAHİLÂNE vermesidir, ilme dayandırmamış olmasıdır.
ALİYYU’L-KÂRİ, hadisi şöyle açıklar:
“Dendi ki: “Malum olduğu üzere, her cahil, bir mesele çıkınca alime sorar. Alim de ona fetva verir. Eğer alim batıl bir cevap verir, soran da onun batıl olduğunu bilmeden onunla amel ederse, işte bunun günahı müftü yani o fetvayı veren kimse üzerinedir, şayet içtihadında kusur etti ise.”
ÂLİMLER fetva veren kimsenin, fetvaya ehliyetsiz olmak, fetva için gereken itinayı göstermemek sebebiyle hata yapmış olmak gibi sebeplerle sorumlu düşeceğini belirtirler. Aksi takdirde, içtihad ve fetvaya ehil bir kimsenin, ehliyet sahasında,hakkı bulma hususunda elinden gelen gayret ve titizliği göstererek verdiği fetvada hakkı bulamayarak, hataya düşse bile sorumluluğunun olmayacağını, günaha girmeyeceğini belirtirler.
Bu husus, yani içtihaddaki hatasından dolayı müçtehidin sorumlu ve günahkâr olmayacağı hususu bizzat Resulullah tarafından ifade buyrulmuştur. “Hakim içtihad edip hüküm verince isabet ederse iki ücret alır. (Biri içtihad, biri de isabet ücreti). Hükmünde hata ederse tek ücret alır (hüküm verme ücreti).”
ŞAYET hakim verdiği hükümdeki hata sebebiyle sorumlu olsaydı hakimlik, müftülük, müçtehidlik gibi meslekler olmazdı. Çünkü, beşerî hüküm, binde bir gibi pek zayıf da olsa, daima hata ihtimali taşır. Gelişen içtimâî hayat insanları daima içtihad yapmaya, yeni hükümler vermeye mecbur etmektedir.
Dinimizin yüceliklerinden biri de şüphesiz MÜÇTEHİDİ HATASINDAN DOLAYI mes’ul etmemiş olmasıdır. Ama unutmayalım, BU RUHSAT EHLİYET SAHİPLERİNEDİR. İÇTİHADI ve HÜKME LİYAKATI OLMAYANLAR verdikleri hükümdeki hatadan SORUMLUDURLAR. Hatta dinimiz, böylelerini sadece hatadan değil, hüküm vermekten sorumlu tutmuştur, hükmünde isabet etmiş olsa bile. Çünkü isabeti tesadüfen olmuştur.
Burada ŞUNU da BELİRTMEKTE FAYDA var:
Hatalı fetvadan onunla amel edene sorumluluk yoktur, sorumluluk fetvayı verene aittir derken, fetvayı verenin ehliyetli olmasına bağlıdır. Kişi meselesini ehil olmayan, sorumluluk duygusu bulunmayan kimseden sorarsa, sorumluluktan kurtulamayacağı aşikârdır.
Dinimiz doktorun tababetle ilgili tavsiyesine uymayı esas almıştır, ama nasihatine uyulacak doktorun hem Müslüman, hem de hazık yani mesleğinde ehliyetli olmasını şart koşmuştur. Hal böyle iken günümüzde, faiz, sigorta gibi bir kısım meşkuk meselelerde, Müslümanlar her sakallıyı dedesi sanan çocuklar gibi her ilahiyatçıyı fetvacı sanarak fetva istemektedirler.
Böylesi ciddi bir ihtisas ve takva isteyen meselelerde rastgele kimsenin vereceği fetva ile amel, mukallidi mes’uliyetten kurtarmaz. Şüpheli şeylerde tevakkuf, ihtiyata uygun olan, dinin tavsiye ettiği temel prensiplerden biridir. Resulullah şüpheli şeylerden kaçınmamızı tavsiye buyurmuştur.
2- Hadiste ifade edilen ikinci ana fikre göre kişinin kardeşini bile bile yanlışa sevketmesi ona ihanettir. Bir Müslüman, din kardeşi, herhangi bir hususu danıştığı, sorduğu takdirde, gerçek kanaatini söylemelidir. Bu,istişarenin gereğidir.
Doğru,faydalı bildiğinin dışında birşey söylemesi ihanettir. Müteakip hadiste görüleceği üzere, müsteşarın mü’temen olması gerekir.
Hadiste BİZİ ALDATAN BİZDEN DEĞİLDİR” buyrulduğuna göre, BU TEHDİDE masadak olmamak isteyenin, İSTİŞARENİN HAKKINI VERMESİ GEREKİR.
***
3. (5756)- Ümmü Seleme ve Ebu Hureyre (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“MÜSTEŞAR mü’temendir.”
[Tirmizî,Edeb 57,(2823,2824),Zühd 39,(2370);Ebu Davud,Edeb 123,(5128);İbnu Mace,Edeb 37, (3745).]
AÇIKLAMA
İSTİŞARE, kelime olarak işaret kökünden gelir, İstif’al babındandır, işaret istemek manasına gelir.
MÜSTEŞİR, işaret isteyen demektir, müsteşar da kendisinden işaret istenen kimse demektir. İşareti burada fikir, nasihat olarak anlarsak, istişarenin bir fikir danışma, nasihat isteme ameliyesi olduğunu anlarız.
Resulullah (aleyissalâtu vesselâm) bu hadislerinde, medenî hayatın vazgeçilmesi imkansız bir ihtiyacı olan FİKİR ALIŞVERİŞİNİN ADABINI belirtmektedir:
Fikrine başvurulacak kimse (müsteşar), itimad edilen kimse olmalıdır.
BİR BAŞKA İFADE İLE MÜSTEŞAR ihanet etmemeli, sorulan hususta, kendine göre, GERÇEK ve DOĞRU ve MASLAHAT ne ise onu söylemelidir. Soru sahibinin maslahatı nede ise onu gizleyerek ihanette bulunmamalıdır.
Hadis bir bakıma istişare yapacak kimseye de şöyle hitap etmektedir:
“Meseleni, güven vermeyen, gerçeği olduğu gibi söyleyeceğinden emin olmadığın kimseye açıp onunla istişare etme, müsteşarın mü’temen yani itimada şayan olmalıdır.”
İSTİDRAD
İstişâre, İslam’ın üzerinde durduğu ehemmiyetli prensiplerinden biridir.
Müslümanların sadece hususi hayatlarında karşılaşacakları meselelerin çözümünde değil, siyasî hayatın yürümesinde, idarî sistemin şekillenmesinde de başvurmaları gereken mühim bir esastır. İşlerin şûra ile yürütülmesi Allah’ın emridir.
İslamî şûra, günümüz fikrî ve siyasî hayatında toz kondurulmayan beynelmilel bir değer olarak ısrarla medar-ı bahs edilen ve en ideal rejim diye müdafaası yapılan demokrasi ile karıştırılır.
BAZI KİMSELER “İslam’da da demokrasi var, çünkü İlahî emir olan şûra, demokrasi demektir” manasına gelen beyanlarda bulunurlar. Her ne kadar mevcut sistemler içinde İslamî şûraya en ziyade benzerlik ve yakınlık arzedeni demokrasi olsa da, bu meselede, arada ayniyet görecek kadar sözü ileri götürmenin hatalı olduğu açıktır.
Sadece memleketimizde değil, bütün dünyada cereyan eden hâdiseler, bilhassa 1991 yılının sonları ile 1992 yıllarının başında Cezayir’de demokratik seçimler suretiyle Müslümanlara iktidar şansı açan gelişmeler karşısında demokrasiperestlerin, askerî darbeyi davet eden çığlık ve fetvaları, demokratik prensiplerin ve demokratik rejimin İslam aleyhine kullanılabildiği ölçüde takdis edildiğini, İslam’ın lehine netice verecek bir uygulama halinde zerre kadar demokrasiye yanaşılmadığını göstermiştir.
Bu sebeple, Müslümanların İslamî şûra ile Batı demokrasisini birbirine karıştırmamaları gerekir. Elbette ŞÛRANIN, adaletin, kanun önünde müsavatın talibi olacağız, ama iki yüzlü, sömürge aleti demokrasinin müdafaası bize düşmez.
Esasen, her iki sistem bazı benzerliklere rağmen birçok temel noktalarda birbirinden farklıdır. İkisini aynı görenler, bu sistemleri yeterince bilmeyenlerdir. Bize, öncelikle, kendi sistemimiz hakkında sağlıklı, tutarlı bir bilgi sahibi olmak düşer. Bu maksadla, aşağıda İslamî istişare üzerine yaptığımız iki tahlili kaydediyoruz.
Bu meselede temas edilecek ana başlıkları öncelikle şöyle belirtebiliriz: İstişarenin ehemmiyeti ve istişareyi teşvik , Hz.Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in kendi hayatında istişareye verdiği ehemmiyet, İslamî istiarenin işleyiş şekli (mekanizması).
İSTİŞARENİN EHEMMİYETİ
İSTİŞARE EMRİ:
Kur’an-ı Kerim, beşeriyet kadar eskiliğini göstermek sadedinde Hz. Süleyman’ın mektubu üzerine, takip edilecek siyasetin tesbiti maksadıyla yakınlarını toplayan Belkıs’ın yaptığı istişare (Neml 33.) başta olmak üzere Firavun’un Hz. Musa’ya karşı alınması gerekli tedbirleri tesbit için etrafındakilerle yaptığı istişareden (A’raf,109-112.), Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’le ilgili olarak, onun kurbanedilmesi hususunda gördüğü rüya üzerine, çocuk İsmail’le yaptığı istişareye (Saffat 101, 102.) varıncaya kadar kaydettiği misallerden başka, iki ayrı ayette Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’e ve Müslümanlara istişareyi emreder.
BİRİNCİ AYET , Müslümanların içtimâî meselelerini aralarında yapacakları istişare ile yürütmelerini emreder: “…Aralarında işleri şûra iledir.”
Bu AYETLE ALÂKALI olarak belirtilmesi gereken bir husus şudur: Burada kaydedilen parçayı Kur’an-ı Kerim’deki ilgili metnin bütünü içerisinde görecek olursak “istişare emri”nin başta Allah’a iman olmak üzere, tevekkül, büyük günahlardan içtinab, namaz… gibi İslam’ın temel prensipleri meyanında zikredildiğini görürüz.
Bu durum İSTİŞARENİN EHEMMİYETİNE PARMAK BASMAYI gaye edinir:
“Size verilen şey hep dünya hayatının geçici (birer) faidesidir. Allah indinde olan(sevap) ise daha hayırlıdır, daha süreklidir. (Bu sevaplar) iman edip de ancak Rablerine güvenip dayanmakta,büyük günahlardan ve fahiş kötülüklerden kaçınmakta, öfkelendikleri zaman bizzat (kusurları) örtmekte (bağışlamakta) olanlara, Rablerinin (tevhid ve ibadete aid davetine) icabet edenlere, namaz(ların)ı dosdoğru kılanlara -ki bunların işleri daima aralarında müşavere iledir-, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden (Allah’a taat uğrunda) harcamakta bulunanlara, kendilerine tagallüb ve zulüm vaki olduğu zaman elbirlik (mazluma) yardım eyleyenlere mahsustur.“(Şûra 36-39)
DİĞER AYET İSE, doğrudan doğruya Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’e müteveccihtir: “Onlarla İŞ HUSUSUNDA İSTİŞARE ET” (Al-i İmran,159.).
Yani her hususta “en güzel örnek vermekle mükellef olan” Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’den içtimâî meselelerin cereyanında ve amme işlerinin tedvirinde de örnek olması, bu işlerde istişareyi müstekar bir esas yapması istenmektedir. Bizzat Resulullah: “Allah bana farzların ikamesini emrettiği gibi müdâretu’nnası da emretmiştir”
(Münavi, Abdurrauf: Feyzu’l-Kadir Şerhu’l-Camii’s-Sağir, Beyrut, 1972, 2, 159; İbnu Kesir, Tefsir, Tefsir, Beyrut, 1966, 2, 142.) buyurur.
MÜDÂRETU’NNAS İSE, insanlara iyi davranmak, onlarla iyi geçinmek, onlara mültefit olmak, onları kazanmak, gönül alıcı olmak gibi içtimâî kaynaşmayı sağlayacak davranışların hepsine birden şamil olmuştur (Münavi, a.g.e., 2, 215; 3, 205.).
Az sonra bu içtimâî kaynaşmada kesafeti artıracak en müessir vasıtanın müşavere olduğu ve müşaverenin bu maksadla Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’e emredildiği hususunda alimlerin ittifak ettiğini göreceğiz.
Gerçekten bu mevzuyla alâkalı olarak gelen rivayetler, Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in ve ashabının (radıyallahu anhüm) hayatlarında istişare keyfiyetinin mühim bir düstur olarak yer etmiş bulunduğunu gösterir. Öyle ki, bu mevzuda gelen hadislere dayanarak Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in etrafındakilerle istişare etmeden bir karara varmadığı, bir icraatta bulunmadığı bile söylenebilir.
Bir rivayette şöyle der: “Müslümanların fikrini almadan “emîr” tayin etseydim,İbnu Ümmi Abd’i tayin ederdim” (İbnu Sa’d, Tabakatu’l-Kübra, Beyrut, 1960, 3, 154; Tirmizî, Humus,1966,menakıb 380 H.).
Hz. Enes: “Arkadaşları ile İSTİŞAREDE Hz.Peygamber KADAR İLERİ GİDEN BİR BAŞKASINI GÖRMEDİM” der (Tirmizi, Cihad 34.).
Hz. Ömer, Peygamberimiz aleyhisselam’ın MÜSLÜMANLARLA ALÂKALI BİR MESELENİN İSTİŞARESİ için Hz. Ebu Bekir ile birçok GECELER BOYU başbaşa kaldıklarını bazan kendisinin de katıldığını belirtir (Hakim en-Neysaburi,el-Müstedrek,Haydarabad,Deken 1335 baskısından ofset, 2, 227.).
SUYÛTİ, Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in diğer insanlardan farklı olan hususiyetlerini belirtirken bu hasaisden biri olarak “istişare yapma mecburiyeti”ni de zikreder. Bu mecburiyeti delillendirme sadedinde Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’den: “Allah bana farzları yapmamı emrettiği gibi, ( istişare yoluyla) insanları iyi idare etmemi (müdaretu’nnas) dahi emretti” hadisini kaydeder. (Suyuti,Hasaisu’l-Kübra,Kahire,1967,s.125.)
Telakki:
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’i meşverete bu kadar ehemmiyet vermeye sevkeden şey MEŞVERETİN TESİRİ HAKKINDA TAŞIDIĞI İNANÇ İDİ.
İstişare edenin “asla pişman olmayacağını“ belirten (Heysemi,Nuruddin Mecmau’z-Zevaid, Beyrut, 1967 , 2, 280.) Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’e göre: “Bir millet istişare ettiği müddetçe zillete düşmez“(Zemahşeri, Keşşaf 1, 332.). Bu inancı takviye eden diğer bir görüşüne göre,bir meselede ferdî görüşler yanılabilirse de cemaatin görüşü asla yanılmaz: “Allah, ümmetimi dalalet üzere birleştirmez. Allah’ın eli cemaat üzerinedir.”(Tirmizî, Fiten 7, 2168, H. bak, el-Acluni, Keşfu’l-Hafa, Beyrut,1351, 1, 64-65.)
Öyle ise GEREK FERDÎ ve GEREKSE İÇTİMÂÎ meselelerde mümkün mertebe ÇOK KİMSENİN GÖRÜŞLERİ müdahele edip kaynaşmalı, müşterek nokta bulunmalı ve buna da uyulmalıdır.
“Gelip geçen BÜTÜN PEYGAMBERLERİN İKİSİ sema ehlinden, İKİSİ de arz ehlinden olmak üzere istişare edeceği DÖRT VEZİRİ olageldiğini ve kendisinin de aynı şekilde dört vezirle takviye edildiğini”(Tirmizî , Menakıb 44, 3680. H. Hakim a.g.e., 2, 264.) belirten Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) salih (liyakatli) bir müşavirin ehemmiyetini belirtme sadedinde bir başka hadislerinde şöyle buyururlar:
“Sizden, üzerine mesuliyet yüklenen bir kimse için Allah hayır murad ederse, ona “salih” bir vezir nasib eder de unuttuğu şeyleri hatırlatır, hatırladığı şeylerde de yardımcı olur.” ( Nesai,Sünen, Kahire 1930, Bey’a 33.)
Hadisin Ebu Davud’daki veçhinde:
“Allah, bir lider (emîr) hakkında hayır murad ederse kendisine dürüst bir vezir nasib eder.. Allah onun için hayır murad etmezse kendisine kötü bir veziri musallat eder de unuttuğu şeylerde hatırlatmada, hatırladığı şeylerde de yardımda bulunmaz“ (Ebu Davud, Sünen, Humus, 1969, Harac ve’l-İmare 4, 2932. H.) der.
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm), istişarenin içtimâî hayata getireceği huzur ve saadeti ifade için de:
“Umeranız hayırlılarınızdan, zenginleriniz de cömertlerinizden olur ve işleriniz de aranızda istişare ile yürürse yerin üstü sizin için yerin altından daha hayırlıdır“
(İbnu Kesir, en-Nihaye Fi’l-Fiten, Kahire 1969, 1, 24.) der.
ALLAH’IN İSTİŞARESİ:
Müşaverenin ehemmiyetini te’yiden kaydedeceğimiz bir başka rivayet, her çeşit istişareden müstağni olduğu hususunda hiç kimsenin tereddüd etmeyeceği Cenab-ı Hakk’ın Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’le istişaresidir.
Ahmed İbnu Hanbel’in Müsned’ inde gelen bir rivayette Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) şöyle buyurur:
“Rabbim (tebareke ve teala) ümmetimin hakkında: “Onlara ne yapayım?” diye benimle istişarede bulundu. Ben: “Ey Rabbim, ne dilersen onu yap, onlar senin mahlukun ve kullarındır” dedim. Rabbim ikinci defa benimle istişare yaptı, ben yine aynı şeyleri söyledim. Bunun üzerine buyurdu ki: “Ey Muhammed, ben seni ümmetin hakkında mahzun edip üzmeyeceğim.”
(Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel, Kahire, 1313 baskısından ofset, 5, 393.)
Devamı mevzumuzu alâkadar etmeyen bu hadisten Cenab-ı Hakk’ın Hz.Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’le istişare etmek suretiyle ona verdiği makamın yüceliğini anlar, bundan da bir meselede idare edenlerin ve her çeşit büyüklerin, istişare suretiyle mâdunlarında (aslarında) hasıl edeceği teşerrüf hissinin ehemmiyetini takdir edebiliriz.
TEŞVİK:
İstişarenin içtimâî hayat için faydası hususunda böylesine bir telakkiden sonra âlemlere rahmet olmak” sıfatıyla mevsuf bir peygamberin (aleyhisselam) ümmetinin hayrı için, onu ısrarla istişareye teşvikten tabi ne olabilir?
Müşkili olan herkesin meselesini bir bilenden sorması bizzat Kur’an-ı Kerim tarafından: “Bilmiyorsanız bir bilenden (ehl-i zikr) sorun” (Nahl 43;Enbiya 7) diye emredilmekten başka Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) de “Akıllara sorun, doğru yolu bulursunuz, (bu emrime) asi gelmeyin pişman olursunuz” (İbnu Hacer, el-Metalibu’l-Aliye, Kuveyt, 1973, 3, 17.) der.
Bir tebliğinde:
“Kardeşiniz birinizden bir şey soracak olursa ona mutlaka yol göstersin” (Ebu Davud,Edeb 114; Tirmizî, Zühd 39.) diye emrederken sorana verilecek bu cevabın bir vazife olduğunu da ayrıca belirtir:
“Bir Müslümanın diğer bir Müslüman üzerindeki haklarından biri, ondan tavsiye (nasihat) talep ettiği zaman kendisine tavsiyede (nasihatta) bulunmasıdır“. (İbnu’l-Hac el-Maliki, el-Medhal, yer meçhul, 1293, 4, 45; Maverdi, Edebü’d Dünya ve’d-Din, İstanbul, 1299, s. 239-40.).
Hz.PEYGAMBER İSTİŞAREYE MUHTAÇ MI?
Bu soru , Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) hakkında kabul edilen umumi telakkiler muvacehesinde hatıra gelebilecek mühim bir sorudur. Zira, Resulullah’ın Kur’an’da ifadesini bulan vahiy dışındaki sözlerinde bile vahy-i gayr-i metluv denen bir nevi vahye, irşad-ı İlahiye mazhar olduğu, onun kendi hevasından bir şey söylemediği gerek Kur’an’da (Necm 3.) ve gerek hadislerde (Bak. Suyuti, ed-Dürrü’l-Mensur, Mısır, 1314, 6, 122.) gelmiş bulunan nasslarla ifade edilmiştir.
Abdullah İbnu Amr’dan gelen rivayet “ÖFKELİ HALİNDE BİLE ağzından sadece hak kelam çıktığını” ifade ederken (Ebu Davud, İlim 3, 3646. H.), Ebu Hureyre’den gelen bir rivayet “ŞAKALAŞMALARINDA da haktan başka bir şey çıkmadığını” ifade eder.
Bu sonuncu rivayet aynen şöyle: “Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm), bir defasında: “Ben haktan bakşa bir şey söylemem” buyurdu. Orada bulunan Ashab’tan bazıları: “Ama siz, ey Allah’ın Resulü, bizimle şakalaşıyorsunuz” dediler. Cevaben: “(Şaka sırasında da olsa) HAKTAN BAŞKA bir şey söylemem” dedi.” (Müsned-i Ahmed, 2, 340; Tirmizî, Birr 57.)
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in her an İlahî murakabe altında bulunduğunu, kendisinden hususi içtihadına mebni meselelerde hata varid olacak olsa bile -az sonra açıklayacağız- bu hata üzerinde ilanihaye ibka edilmeyip İlahî tashih ve uyarıya mazhar olacağına en güzel, en ikna edici misal, Bedir esirlerine yapılacak muamele ile alâkalı istişareden sonra gelen vahiydir. Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in aldığı karar İlahî iradeye uygun gelmemesi sebebiyle müteakiben gelen vahy Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’i hüngür hüngür ağlatacak kadar şiddetli bir ifade ile tenbih ve tashih etmiştir.
İstişarede Hz. EBU BEKİR fidye mukabili serbest bırakılmalarını, Hz. ÖMER hepsinin öldürülmelerini, ABDULLAH İBNU REVAHA ateşte yakılmalarını teklif etmişti. Hz. Peygamber ise, Hz. Ebu Bekr’in görüşünü muvafık bularak, fidye mukabili serbest bırakılmalarını karar altına almıştı (İbnu Kesir, Tefsir 3, 346.). Bu kararı şiddetle kınayan ayette şu ibare de mevcuttur: “…Daha önceden Allah’tan verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azab erişirdi” (Enfal 67-68.).
Burada şunu belirtmemiz gerekmektedir:
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) her hususta en güzelin, en faydalının, en doğrunun örneğini vermek vazifesiyle muvazzaftır. İstişare hususunda da bu vazifeyle muvazzaftır.
ÖYLE İSE her seferinde, her işinde mucizeye, sarih vahye dayansaydı bu “örnek olma” vazifesi yerine gelmemiş olurdu.
ÖYLE İSE, peygamber ve elçi olmak haysiyetiyle Allah’la olan irtibatı açısından zuhur eden meselelerin hallinde insanlarla istişareye ihtiyacı olmamakla beraber, insanlara istişarenin lüzumu, ehemmiyeti ve nasıl yapılması lazım geldiğini öğretme vazifesiyle de muvazzaf olması sebebiyle istişareye yer vermek zorundadır.
Nitekim, söylediğimiz bu hususu, te’yid eden bir rivayet İbnu Abbas’tan gelmektedir: “Onlarla iş hususunda istişare et…” ayeti nazil olduğu zaman Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) şunu söyledi: “(Şunu bilin ki) Allah ve Resulü istişareye muhtaç değildir. Fakat, Cenab-ı Hakk, ümmetime bir rahmet olarak bunu emretmiştir”(Suyuti, Hasaisu’l-Kübra 1,257.).
Bunu te’yid eden bir başka rivayette:
“Cebrail’in Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’e Kur’an’ı indirdiği gibi sünneti de indirdiği” belirtilir(Suyuti, ed-Dürrü’l-Mensur 6, 122.) Şu halde Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) taşıdığı peygamberlik vasfının bir yönü icabı istişareye muhtaç değilse de, diğer bir yönü, yani örnek olmak, öğretmek yönüyle de istişare yapmakla muvazzaftır. Alimler meselenin bu yönünü tavzihte müttefiktirler.
HASAN-I BASRİ ŞÖYLE DER:
“Cenab-ı Hak: “İş hususunda onlarla istişare et” diyerek mahlukatın en kâmiline meşvereti emretti. BU EMİR, Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in ashabına olan ihtiyacı sebebiyle değildir. BU EMİRLE Cenab-ı Hak, bize meşveretin fazilet ve ehemmiyetini öğretmek ve Müslümanların meşvereti hayatlarında tatbik etmelerini sağlamak; kişinin, alim bile olsa insanlarla meşverette bulunması gerektiğini öğretmek istemiştir.” (İbnu Ma’n ed-Dürrî, Temyiz, Yazma, Damat İbrahim Paşa, Nu. 945, 60/a.)
KATÂDE de aynı ayeti açıklarken emrin Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in ashabının fikirlerine olan ihtiyacından ziyade terbiyevî yönünü dile getirir: “Allah, müşavereyi Ashab’ın Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’e ülfet ve yakınlığını artırmak ve onların (içlerinden geçebilecek her çeşit mülahazaları bertaraf ederek) nefislerini hoş kılmak için emretti” (Maverdi, a.g.e., s. 235.)
Müşavere emrinin “kalplerin hoş kılınması” gayesine raci olduğu farklı alimlerce te’yid edilen bir husustur (Bak. İbnu Kesir, Tefsir 2, 142, 143; Muhammed İbnu Allan, Delilu’l-Falihin, Mısır 1971, 3, 209.).
İlk nazarda mübhem gibi gelen bu tabirin aydınlanması maksadıyla İbnu Kesir’in: “Böylece insanlar, yaptıkları işlerde daha şevkli (enşat) olurlar” izahını (İbnu Kesir, Tefsir, 2, 142.) kaydedebiliriz.
İstişareye ehemmiyet vermeyen DİKTATÖRLERİN halet-i ruhiyesini inceleyen araştırmacılar onların son derece KUŞKULU ve ÜRKEK OLDUKLARINI, zaman zaman DELİLİK DERECESİNE VARAN RUHÎ BUNALIMLAR GEÇİRDİKLERİNİ ifade ederler.
SİYASÎ TARİHÇİLER, diktatör idarelerin, bizzat diktatörlerin ölümü ile sona erdiğini ifade ederken (Parkinson,C. Northcote; L’Evolution de la Pensée Politique,Gallimard, Paris,1965, 2, 211), sosyolog ve içtimaiyatçılar da temeli istişareye dayanan “demokratik” idare ve terbiyenin halktaki mesuliyet ve teşebbüs ruhunu artırdığını belirtirler.
Şu halde, istişarenin ehemmiyetinden bahsederken onun bu yönüne de hususen parmak basmak gerekmektedir:
İstişare idare edenle idare edilenler arasında karşılıklı sevgi, saygı, itimad ve güvenin en mühim sebeplerinden biridir.
FİKRİ ALINAN KİMSE, onlara karşı içinden geçebilecek kuşku, endişe, suizan, korku gibi hislerden kalbini temizleyerek kendisine değer verilmiş olma düşüncesinin de iştirakiyle samimi bir hürmet ve itaat duygusuyla bağlanacak, idare eden de bilmukabele ona karşı daha ziyade merhamet ve şefkatini ziyadeleştirecektir.
Eslaf ALİMLERİMİZ bu durumu “ülfetin ziyadeleşmesi”, “kalplerin hoş kılınması” gibi tabirlerle ifade etmişlerdir.
EN BÜYÜK DÂHİ DE İSTİŞAREYE MUHTAÇTIR:
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm), “İşleri, aralarında şûra iledir” ayetinin alim cahil, idare eden-idare edilen herkese şamil olan UMUMİ EMRİNE RAĞMEN hiç kimsenin şu veya bu mülahaza ile, kendisini istişareden müstağni addetmemesi, mutlaka istişareye yer vermesi gereğini ifade zımnında:
“Ben vahiy gelmeyen hususlarda sizden biriniz gibiyim” der (Heysemi, Mecmau’z-Zevaid 1, 178; 9, 46.) ve “Allahu Teâla ikisi sema ehlinden: Cibril ve Mikail ve ikisi de arz ehlinden: Ebu Bekir ve Ömer olmak üzere dört vezirle beni takviye etti” diye ilave eder.(Münavi,Feyzu’l-Kadir 2, 217)
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) Müslümanları kendisiyle istişareye teşvik etmek, bilhassa dünyevî işlerin tedviriyle alâkalı hususlarda, herkesin şahsî fikrini söylemede, kendi nübüvvet otoritesi karşısında içlerinden geçebilecek tereddüd ve çekingenlikleri kırabilmek için daha da ileri giderek: “…(Şunu bilin ki) ben de bir insanım, söylediklerimde isabet de ederim, hata da ederim“(Heysemi, a.g.e., 1, 178.), “…Siz dünyanızın işini benden daha iyi bilirsiniz” (a.e., 1, 179.) gibi beyanlarda bulunmuştur.
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) kendisinden sonra gerek ilmî ve gerek içtimâî vaziyeti ne olursa olsun herkesin mutlaka istişare ile hareket etmesi gereğini ifade eden bir beyanı Hz. Ali’nin bir sorusu üzerine varid olmuştur. Aslı uzun olan mezkur rivayette Hz. Ali, Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’e sorar:
“Ey Allah’ın Resulü, hakkında Kur’an’da ayet gelmemiş, sizin sünnetinizde de bir benzeri hükme bağlanmamış (hakkında emir veya yasak beyan edilmemiş) (a.e, 1, 178; Alauddin Aliyyu’l-Muttaki el-Hindi, Kenzu’l-Ümmâl, Haleb 1978, 3, 411.) bir hâdise ortaya çıkarsa ne yapmamızı irşad buyurursunuz?” Resulullah (aleyissalâtu vesselâm)’ın cevabı şudur: “Onu (fukaha) (Heysemi, a.g.e., 1, 178; Alauddin Aliyyu’l-Muttaki a.g.e., 3, 411.) ve mü’minlerden abid olanlar arasında istişare edin. Fakat asla hususi bir kimsenin re’yi ile hükme bağlamayın…” (Heysemi, a.g.e., 1, 180.).
İbnu Teymiyye, Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’e Kur’an’da gelen istişare emrine dayanarak, “Hiçbir veliyülemrin (otoritenin) kendini, istişare etmekten müstağni addedemeyeceğini belirttikten sonra, Kur’an’da gelen mezkur emrin gayeleri hususunda alimlerin şu tadadı yaptıklarını kaydeder:
1- Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in ashabının radıyalahu anhüm kalplerini kazanma (te’lif).
2- Hz. Peygamber’den sonra bu prensibe uyulması.
3- Hakkında vahiy gelmeyen harp, cizye, vesair her çeşit umurda onların reylerini elde etmesi (İbnu Teymiyye, es-Siyasetu’ş-Şer’iyye s. 161.).
ASHAB Ve İSTİŞARE:
Ashab, Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’den aldığı derse uyarak istişareye gerekli ehemmiyeti vermiştir. Hz. Ebu Bekr Kur’an-ı Kerim’in kitap haline konmasından (Tirmizî,Tefsir (Tevbe suresi), 3102. H.), zekat vermemek için isyan eden bedevilerle savaşa (Buhari, Zekat 1.) kadar bütün devlet işlerinde istişareye yer verdiği gibi, sağa sola tayin ettiği komutanlara bile İSTİŞARE ile HAREKET ETMELERİ hususunda ta’mimler yollamıştır.(Heysemi, a.g.e., 5, 319.)
Bu hususta Hz. ÖMER’İN işgal ettiği mevki daha calib-i dikkattir.
Hz. Peygamber’in kabr-i şerifleri ile minber arasında “meclisu’lmuhacirîn”in yer aldığını; Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Zübeyr, Hz. Talha, Hz. Abdurrahman İbnu Avf radıyallahu anhüm ecmain’in burada devamlı üye oldukları, zuhur eden her meseleyi onlara vazederek onlarla istişare ettiği (Alauddin Aliyyu’l-Muttaki, a.g.e., 13, 624.), SORULAN SUALLERE SÜNNETE UYGUN CEVABI BULMAK için istişarelere başvurduğu (Bak. Şafi, Risale, Mısır, 1940, s. 427; Müslim, es-Sahih, Kahire 1958, Selam 98.) rivayetlerde belirtilir.
Hicri takvimin konmasıyla sonuçlanan tarih vazıyla ilgili istişare bunların mühimlerinden biridir (Taberi, Tarih, Beyrut, tarihsiz (ofset baskı), 4, 188.).
Onun, istişare meclisine gençleri de alıp, fikirlerini rahatça söylemeleri hususunda teşviklerde bulunduğu da rivayetlerde gelmiştir. (Bak. Canan İbrahim: İslam’da Çocuk Hakları, Yeni Asya yayını, İstanbul, 1980, s. 53-55.). Hatta onun, askerî komutanların yanına müşavirler tayin ettiği de bilinmektedir.(Heysemi, a.g.e., 5, 319.)
Hz. PEYGAMBER’İN MÜŞAVİRLERİ:
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) istişareye son derece ehemmiyet verdiğini belirttikten sonra, şahsî hayatındaki tatbikatı göstermek bakımından, fiilen istişarede bulunduğu bazı şahsiyetleri belirtmede fayda var. Hemen kaydedelim ki, bu hususta ilk akla gelen kimseler Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer’dir. İbnu Abbas onları Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in “iki havarisi ve iki veziri” olarak tavsif eder (İbnu Kesir, Tefsir, 3, 143.).
Resulullah (aleyissalâtu vesselâm)’ın devlet işlerinin yürütülmesinde bu iki zata ne kadar ehemmiyet verdiğini: “Ebu Bekr ve Ömer benim nazarımda, bir baş için göz ve kulak mesabesindedir” hadisinden anlayabiliriz.(Münavi, Feyzu’l-Kadir 1, 189.)
Hz. Peygamber bu kulak ve göz gibi kıymetli tuttuğu müşavirlerin görüşlerini ne kadar üstün tuttuğunu, “Ebu Bekr ve Ömer istişare sırasında bir meselede ittifak edip birleştiler mi asla itiraz etmem” sözüyle ifade eder (Heysemi, a.g.e., 9, 53.)
Hz. Peygamber’in “İkinizle beni takviye eden Allah’a hamd olsun” dediği de rivayetler arasında gelmiştir.(Usdü’l-Gabe, 6, 10.) Gerçekten de bu iki müsteşar son derece nafiz görüşlü kimselerdir. Onların bu husustaki liyakatlarını ifade eden rivayetler çoktur. Hz. Ömer için oğlu Abdullah: “Ömer’in birşey için: “Zannederim bu şöyle olmalıdır” deyip de onun zannettiği şekilde hasıl olmadığı vaki değildir” der.(Buhari, Menakıb 35.)
Yine Abdullah İbnu Ömer’in ifadesiyle ortaya çıkan bir meselede herkes bir görüş beyan ederken Hz. Ömer bir başka görüş beyan edecek olsa meseleyle alâkalı olarak gelen ayet her seferinde Hz. Ömer’i te’yid etmiştir(İbnu Hacer, Fethu’l-Bari, Kahire, 1959, 2, 51.).
Nitekim bu durumlarda on beş kadarında Hz. Ömer’den “şöyle olsaydı” diye vaki olan temenniyi takiben, temennisine muvafık ayetler gelmiştir. Tesettür, münafıklara kılınan cenaze namazı, Bedir esirlerine uygulanacak muamele ile alâkalı vahiyler bunlardandır.
Hz. Ömer’e vahy-i İlahî’nin muvafakatı olarak bilinen bu hadisler (Bak, İbnu Hacer, Fethu’l-Bari 2, 51; Heysemi a.g.e., 9, 67-69.) onun ne kadar nafiz ve basiret ve ne kadar berrak bir fıtrat-ı selime sahibi olduğunun ve Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in: “Benden sonra bir peygamber gelseydi bu Ömer olurdu” (Tirmizî, Menakıb ,48.) veya “Allah hakkı Ömer’in lisanına ve kalbine konmuştur“(Tirmizî, Menakıb 45;Heysemi a.g.e., 9, 66.) iltifatlarının ne kadar doğru olduğunun en güzel delilleridir.
Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh)’in bu husustaki kapasitesini dile getiren rivayetler de çoktur. Onların burada zikrinden sarf-ı nazar ederek, onun görüşlerindeki isabetlilik derecesini ifade eden Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in şu hadisini kayıtla yetiniyoruz: “Allah, Ebu Bekir’in (kararlarında) hata yapmasından, semasının fevkinde rahatsız olur” (Heysemi, a.g.e., 9, 46.).
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in bu iki zat dışında başka müşavirleri de olmuştur. Az sonra belirtileceği üzere, istişare edilecek mesele kimi veya kimleri alâkadar ediyorsa, kadın-erkek, yaşlıgenç, hatta mü’min münafık ve müşrik ayırımı yapmadan fikirlerine başvurmuş, LÜZUMUNA İNANDIĞI ve FAYDA MÜLÂHAZA ETTİĞİ HERKESLE istişarede bulunmuştur.
Bununla beraber, umumiyetle gerek Ensar ve gerekse Muhacirun’un temsilcileri durumunda olan büyükler, onun sıkça müracaat edip istişare yaptığı kimseleri teşkil etmekte idi. Bu meyanda Hz. Ebu Bekir ve Ömer (radıyallahu anhümâ)’den sonra bilhassa Hz. Osman, Hz. Ali, Talha, Zübeyr, Üseyd İbnu Hudayr, Sa’d İbnu Muaz ve Sa’d İbnu Ubade, Muaz İbnu Cebel vs. sıkça istişare ettiği kimseler arasında zikredilebilir (Bak,Heysemi, a.g.e.,1,178.).
MÜNAFIK ve MÜŞRİKLERLE İSTİŞARE:
Burada hususen zikre şayan iki isim Abdullah İbnu Ubey İbni Selül ve Abbas İbnu Abdilmuttalib’tir. Bunlardan birincisi Medine’deki münafıkların başı olarak birçok ızdıraplara sebep olduğu halde Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) zaman zaman kendisiyle istişare etmiştir. Bu meyanda Uhud Savaşı’nın nerede yapılacağı hususunda icra edilen istişaredeki tutumu ve neticeleri mühimdir (İbnu Hişam, Siret, Mısır, 1955, 3-4, 63.).
İbnu Abbas’a gelince, Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) Mekke’ de iken, onunla henüz müşrik bulunmasına rağmen, “isabetli rey ve kuvvetli zeka sahibi” olması sebebiyle, hicret gibi en gizli, en kritik bir meselede bile istişare ederek fikrini almıştır. (Bak, İbnu’l-Esir, Üsdü’l-Gabe, Kahire 1970, 3, 165; İbnu Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, Haydarabad-Deken 1378 baskısından ofset, 5, 123; Taberi a.g.e, 2, 239.)
İSTİŞARE MEVZULARI:
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in ashabıyla yaptığı istişareler gözönüne alınınca bunların ÇOK ÇEŞİTLİ SAHALARA GİRDİKLERİ GÖRÜLÜR. Çoğunlukla harp ve askerlikle alâkalı iseler de sadece bunlara münhasır değildir.
Nitekim NAMAZ VAKİTLERİNİ DUYURMA şekli ile alâkalı olan istişare, dinî olduğu gibi, ifk (Hz. Aişe’ye iftira) meselesinde yapılan istişare de tamamen dünyevî ve hatta hususi bir meselenin müşaveresi gibi gözükmektedir.
Misallerden gelen bu tenevvü (çeşitli sahalarla ilgili olma) sebebiyle İslam alimleri, istişareye arzedilmesi gereken meseleler hususunda farklı iddialarda bulunurlar.
BİR KISMI harb ve düşmanla alâkalı meselelerde gerekli derken, DİĞER BİR KISMI dünya ve din işlerinde lüzumlu, BİR BAŞKA GRUP DA, insanları ahkâmın sebepleri ve içtihadın yapılış tarzı hususlarında uyarmak için dinî meselelerde yapılmalıdır” demişlerdir (Bak. Suyuti, Rasaisu’l-Kübra 3, 258.).
İSTİŞARE DIŞI MEVZULAR:
Dinî mevzuların bile istişare şümulüne girdiği söylenirken, VAHYİN GELMEDİĞİ hususlara giren DÎNİ MESELELERİN KASTEDİLDİĞİNİ belirtmek gerek.
Nitekim Ashab, Hz. Peygamber’in teklifleri geldikçe: “Bu vahiyse diyeceğimiz yok, ama şahsî re’yiniz ise kanaatimiz budur… Şöyle yapılırsa daha iyi olur… Biz bunu kabul edemeyiz..” şeklinde konuşmuşlardır. Şu halde vahiyle tavzih ve tesbit edilen meselelerde vahye ters düşen kanaatler ileri sürmek, münakaşa yapmaya kalkmak mü’minlik edebine aykırıdır, bu hususlarda tam bir teslimiyet gerekmektedir.
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) Allah’a, ahirete, kadere iman gibi imana müteallik meselelerde münakaşa ve hatta mübahaseyi yasaklamıştır (Buhari, Bed’u’l-Halk 11; Müslim, İman 212-217.).
Kısmen mevzumuzun dışına çıkan bu bahse bir örnek kaydedip geçeceğiz: Hz. Ali’nin rivayetine göre, bir gece kendilerine uğrayan Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm):
“Namaz kılmıyor musunuz?” diye sorunca Hz. Ali: “Ey Allah’ın Resulü, bizim nefislerimiz Allah’ın kudret elindedir. O, bizim (namaza) kalkmamızı dilerse bizi kaldırır (biz de namaz kılarız)” cevabını verir. Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) kaderle alâkalı bu meselede münakaşaya girmektense cevap bile vermeden geri döner, gider. Ancak, giderken kendi kendine şu ayeti telaffuz ettiğini Hz. Ali işitir: “İnsanın en çok yaptığı iş tartışmadır” (Kehf, 54.(Buhari, İ’tisam 18.)
İSTİŞARENİN MEKANİZMASI
İslam’ın istişareye verdiği ehemmiyeti belirttikten sonra, İslamî istişarenin safhalarıyla alâkalı birkaç mühim noktayı açıklayabiliriz:
1- MÜŞAVİRİN DURUMU:
İstişarede en mühim hususlardan biri budur. Sünnette kimlerle istişare edilebileceği hususunda gerek kavlî ve gerekse fiilî hadisler, örnekler bolca varid olmuştur. Buna göre:
a. LİYAKAT:
Müsteşar, fikri alınacak hususta AKIL, TECRÜBE ve BİLGİ yönleriyle LİYAKATLI olmalıdır.
Hadiste: “Akil olandan fikir alın ki, doğruyu bulasınız..”( İbnu Hacer,el-Metalibu’l-Aliye 3,17;Alauddin Aliyyu’l-Muttaki, a.g.e., 3, 409.), “İşini bilmen, akıllı kişiye danışıp sonra da ona uymandır” (Alauddin Aliyyu’l-Muttaki, Kenzu’l-Ummal, 3, 110.) denir.
ALİMLER, kendini beğenen, tecrübesiz gençle, aklına araz gelmiş yaşlılardan fikir almamayı tavsiye ederler (İbnu’l-Hac, a.g.e., 4, 46.).
Liyakatlı ve tecrübeli kimse, güvenilebilir olduğu takdirde müşrik bile olsa fikrine başvurulabileceği hususunda yukarıda zikri geçen Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in amcası Abbas ile henüz Müslüman olmazdan önce yapmış bulunduğu istişare delil olarak gösterilebilir.
AHLAK KİTAPLARINDA KAYDEDİLEN: “Müsteşarın fikren GAM ve KEDERDEN salim olması” şartını da liyakatla alâkalı bir husus olarak değerlendirebiliriz(A.e., 4, 46.).
b. MÛTEMED OLMAK:
Fikrine başvurulacak kimsenin liyakattan başka MÛTEMED OLMASI aranmalıdır. Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) mükerrer olarak: “Müsteşar GÜVENİLİR olmalıdır“ der (İbnu Mace, Sünen, Kahire 1952, Edeb 37, 3745-3746. H.;Tirmizî, Zühd 39, Edeb 57.).
Bir başka hadiste: “Müsteşar dürüst olmalıdır, bir kimseye bir şey danışılırsa KENDİSİNE YAPILMASINI ARZU ETTİĞİ ŞEYİ TAVSİYE etmelidir” ( Alauddin Aliyyu’l-Muttkaki, a.g.e., 3, 409; Heysemi, a.g.e., 8, 96.) der , BÖYLE HAREKET ETMEYENİN davranışını da “…kardeşine ihanet etmiştir” diyerek ihanet gibi ağır bir suçla suçlayarak takbih eder (Alauddin Aliyyu’l-Muttaki, a.g.e., 3, 411).
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) istişarede dürüstlükten ayrılanları kınayan hadislerden birinde de şöyle buyurur: “Kişi kendisinden fikir danışanlar hakkında hayırhah olduğu müddetçe görüşlerinde isabetli olmaya devam eder. Ancak, danışanı NE ZAMAN ALDATMAYA KALKARSA Allah da onun fikirlerindeki SIHHATİ (isabetliliği) KALDIRIR” (A.e., 3, 409.)
Dürüstlük Başta Gelir:
“Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) yukarıda kaydettiğimiz bazı hadislerde fikir danışana cevap vermenin bir vecibe olduğunu beyan etmekle beraber, KANAAT BEYAN EDERKEN DÜRÜSTLÜĞÜN ŞART olduğunu bilhassa tebarüz ettirir.
Müracaat edenle müsteşar arasında mevcut hasmane düşünceler, menfi hisler sebebiyle DÜRÜST OLAMAYACAKSA sükut etmesi, konuşmaması gereklidir: “Müsteşar güvenilir olmalıdır, sorulana dilerse cevap verir, dilerse sükut eder (cevap vermez) (Heysemi, a.g.e., 8, 97.). ANCAK cevap verecekse yapılacak iş kendisi için yapılıyormuşcasına (doğru) cevap versin” (Alauddin Aliyyu’l-Muttaki, a.g.e., 3, 410.).
Şu halde mesela Maverdi gibi bazı alimlerimizin: “Bir kimseye dost veya düşman kim müracaat ederse etsin fikrini gizlemede hiçbir özür yoktur” sözünü (Maverdi, a.g.e., s. 240.) bu hadisin ruhsatıyla ihtiyatla karşılamak gerekir.
Sorulara DOĞRU CEVAP VERMEK HUSUSUNDA DELİL OLARAK, normal durumda kişi hakkında medar-ı bahs edilmesi gıybet sayılabilecek bir açıklamayı, müracat ve sual üzerine yapılmış bulduğumuz şu hadisi gösterebiliriz.
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm), evlenmek niyetiyle Ebu Cehm ve Muaviye hakkında kendisine fikir danışan Fatıma Bintu Kays’a şu enteresan cevabı verir: “Ebu Cehm sopasını omuzunda taşır (yani dayak atıcıdır). Muaviye’ye gelince, o da fakir ve malsızdır, sen Üsame İbnu Zeyd ile evlen” (Müslim, Talak, 36; Tirmizî, Nikah 38; Nesai, Nikah 22.).
c. MÜSLÜMAN Ve DİNDAR OLMAK:
Bazı hadisler, istişare edilecek kimsenin Müslüman ve mütedeyyin olmasını şart koşar: “Kim bir işe girişmek ister de o hususta Müslüman biri ile müşavere ederse Allah onu işlerin en doğrusunda muvaffak kılar” ( Alauddin Aliyyu’l-Muttaki, a.g.e., 3, 409.).
AHLAK KİTAPLARINA “müttaki, mütedeyyin olmak” şeklinde girmiş olan bu şartın, keza “nasih ve muhib olmak”, “sorulan hususta müsteşarın menfaati olmamak” gibi kaydedilen diğer şartlarda da olduğu üzere, esas gayesi yukarıda kaydettiğimiz “güvenilir olmak” şartını gerçekleştirmeye racidir.(Bak. Abdullah Şevket İbnu Muhammed Hamdi, Ahlak-ı Dinî, İstanbul, 1328, s. 282; İbnu’l-Hacc, a.g.e., 4, 46.)
d. İLGİLİ OLMAK:
Bu vasıf liyakat maddesinde mütalaa edilebilirse de ayrıca ele alınmasında fayda vardır. Aslında ilgi, liyakattan oldukça farklı bir husustur.
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in bir kısım sünnetini, hatıra gelebilecek bazı sualleri böylece daha rahat açıklığa kavuşturabileceğiz.
Nitekim Uhud Seferi sırasıda, savaş şehrin içinde mi, yoksa dışında mı olmalı? diye müzakere yapılırken münafık Abdullah İbnu Übey İbni Selül’ün fikrinin alınması bu mesele ile olan alâkası sebebiyledir. Zira, üç yüz civarında bir grubun lideri durumunda idi.
Bu cümleden olarak, kadınla istişare meselesi de mevzubahs edilebilir.
Zaman zaman, bir kısım kitaplarda mutlak bir ifade ile “kadınla istişare etmeyin” (Ü.G. 4, 15.) şeklindeki TAVSİYENİN SÜNNETE UYMADIĞINI SÖYLEYEBİLİRİZ.
Zira EN AZINDAN KADINI İLGİLENDİREN MESELELERDE ONUNLA İSTİŞARE EDİLMESİ HUSUSUNDA Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’den çok net “emirler” varid olmuştur:
“Kendilerini ilgilendiren hususta kadınlarla istişare edin“ ( Buhari, İkrah 3, Müslim, Nikah 64.)
“Kızları hususunda kadınlarla istişare edin.” (Ebu Davud, Nikah 24.)
“Bakire kızla, (evlendirmezden önce) babası müşavere etmelidir” (Ebu Davud, Nikah 24, 26.)
“Dul kadın, kendisiyle istişare edilmeden evlendirilmemeli, bakire kız da izni alınmadan nikahlanmamalı…” (Buhari, İkrah 3, Müslim, Nikah 64.) gibi.
Evlenme gibi şahsını alâkadar eden bir mevzuda fikrinin alınması ve ona uyulması kesinlikle ifade edilir ve hatta “kızın arzusunun hilafına yapılan nikahın bizzat Resulullah tarafından iptal edilmesi” (Buhari, İkrah 4.) vak’asına dayanan “cumhur” bu çeşit nikahın batıl olduğuna hükmeder (İbnu Hacer, Fethu’l-Bari 15, 351; Azimabadi, Avnu’l-Mabud, Medine, 1968, 6, 119 ve devamı.).
Şüphesiz bir erkek, kadını veya kızı ile sadece evlenme meselesinde “istişare etmekle” kayıtlı değildir. Bu hususu te’yid eden bir rivayette: “Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) kadınlarla bile istişare eder, onların beyan ettikleri görüşleriyle amel ederdi“ denmektedir.(İbnu Kuteybe, Uyunu’l-Ahbar, Mısır, 1963 (ofset) 1, 27.) Bunun aksini ifade eden rivayete rastlamadık.
Tirmizi’de “kızıl rüzgâr”la alâkalı hadiste geçen “kişi annesine bakmaz, kadınına itaat eder” cümlesinde kınanan husus, kadınla yapılan istişare değil, annenin ihmal edilmesidir. Nitekim aynı hadiste “…babasına bakmaz, arkadaşına rağbet gösterir” denmektedir. ( Tirmizî, Fiten 38.)
Kadınla istişare meselesindeki tereddüdü izale edecek iki örneği Hz.Ömer’den kaydedebiliriz.
BİRİNCİSİ, umumiyetle bilinen bir vak’adır. Hz. Ömer bir cuma hutbesi sırasında, evlenmelerde kadınlara verilecek olan mihir için bir tahdid getirerek mübalağaya kaçılmasını önlemek istediği zaman cemaatte bulunan bir kadının, bizzat Kur’an’dan okuduğu ayetle bu kararın yanlışlığını hatırlatması üzerine Hz.Ömer: “Bir kadın isabet, bir erkek hata etti. Bir emîr (lider) cedelleşti ve cedeli kaybetti” diyerek kendi iddiasından rücu edip kadının görüşüne uyar (Bak. Bakillani, et-Tehmid, Beyrut 1957, s. 199.).
İKİNCİ MİSALİMİZ mevzumuz açısından daha dikkat çekicidir. Bir gece teftişinde Hz. Ömer, kocası cihad için askere gitmiş olan bir kadının “bekârlıktan yakındığını” işitince, kızı Hafsa’ya (ve kadınlardan tecrübeli olanlara) (A.e.g, s. 198.) müracaat ederek: “Kızım, (söyle bakalım) bir kadın kocasından ne kadar müddet ayrı kalmaya tahammül edebilir?” diye sorar ve onun verdiği cevaba dayanarak askerlik müddetini altı ay olarak tahdid eder.(Said İbnu Mansur, Sünen, Malegaon, 1967, 2, 186; Bakillani, a.g.e., s. 198, Bak, Canan İbrahim, Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye, s. 326-27.)
Şu halde, kadını ilgilendiren şahsî, ailevî meselelerde fikri alınacağı gibi, ihtisasına giren meselelerde de fikri alınabilecektir. Zaten liyakat ve ilgisi olmayan hususlarda erkek de olsa kendisiyle istişare tavsiye edilmemiştir. Öyle ise, “kadınla istişare etmeyin” mealindeki mutlak TAVSİYELER menşeini SÜNNETTEN ALMAZLAR, bazı ciddi kitaplarda (İbnu’l-Hacc, a.g.e., 4, 46; Maverdi, a.g.e., s. 236.) tasrih edildiği üzere “HÜKEMA” SÖZÜDÜR. Ne var ki, dinî kitaplarımıza girmiş bulunan -darb-ı mesel, israiliyat, etibba ve hükema sözü nevinden- her şey, halk tarafından zamanla dinin kendisi zannedilerek, hadisle, Kur’an’la iltibas edilmiştir.
2. İSTİŞARENİN ŞEKLÎ:
İslamî istişarede müşavirlerin durumunu belirttikten sonra istişarenin cereyan tarzına da temas etmek isteriz. Burada karşımıza farklı şekiller çıkmaktadır:
a. DOĞRUDAN RE’YE MÜRACAT:
Karara bağlanacak bir mesele zuhur edince salahiyetli veya ilgili kimselere başvurarak fikirlerinin alınması demektir. Bunun misali Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in hayatında çoktur.
Bedir’de harbe karar vermek ( İbnu Sa’d a.g.e., 2, 14.), Bedir Harbi’nden sonra da elde edilen esir ve ganimetler mevzuunda takip edilecek tutum için (Tirmizî,Cihad 34, Heysemi a.g.e., s. 6, 86.), Hendek Harbi’nin hazırlık şekli için ( İbnu Sa’d a.g.e.,2, 66.) yapılan istişareler umumiyetle bilinen örneklerdir.
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) bu durumda beyan edilen görüşlerden en uygununu ihtiyar ederdi.
b. LİYAKATLİNİN MÜDAHALESİ:
Bazı durumlarda Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in şahsî müracaatı varid olmadan, ortaya çıkmış mesele ile alâkalı olarak hariçten müdahale vakaları olmuştur. Bu müdahaleler “liyakatli ağız”dan geldiği veya “makul” bulunduğu takdirde daima hüsn-ü kabul görmüştür. Bununla alâkalı örnekler de çoktur. Bu ikna edici örnekler Hubab İbnu’l-Münzir ile alâkalı olanlarıdır.
Bedir Savaşı’na karar verildikten sonra Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) ordunun savaş vaziyeti alacağı yeri tayin ederek yerleşme emrini vermişti ki, Hubab huzura çıkarak harp mevziini seçme işini vahyin irşadı ile değil de kendi re’yi ile yaptı ise buranın uygun olmadığını Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’e söyledi. Hz. Peygamber de: “Hayır, vahiy değil kendi reyimle seçmiş idim” der. Hubab’ın fikrine uygun olarak yeniden yerleşim yapılır. ( İbnu Sa’d 2, 15; Hakim, a.g.e., 3, 427; Vakidi, Megazi Oxford, 1966, 1, 53.)
Aynı Hubab’ın gerek Hayber (Vakidi, a.g.e., 2, 645.), gerek Taif (Vakidî, a.g.e., 2, 325-26.) seferleri sırasında, gerekse Benu Nadr ve Benu Kureyza gazvelerinde (Suyuti, Hasaisu’l-Kübra 3, 257-58.) Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) tarafından, her seferinde kabul edilen benzer tekliflerine rastlıyoruz.
FETİH GÜNÜ Mekke’nin haramiyetini ilan eden Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in bu meyanda “otlarını yolmanın da harama dahil olduğunu” söylemesi üzerine amcası Abbas tarafından izhir denen ve günlük hayatta muhtaç olunan bir otun bu yasaktan hariç tutulması için yapılan talebin kabul edilmesi (Buhari, Cenaiz 76; Müslim, Hacc 445-448.) şarap yapılan (Buari, Eşribe 8.), eşek eti pişirilen kapların kırılması için verdiği emre “kırmayıp yıkandıktan sonra kullanılması” (Buhari, Megazi 38.) için yapılan teklifin KABUL EDİLMESİ GİBİ ÖRNEKLER Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in ÇOK FARKLI MEVZULARDA MUHATAPLARINI dinleyip, GÖRÜŞLERİNİ değerlendirdiğini gösterir.
c. YERSİZ TEKLİF:
Şunu da belirtelim ki, münhasıran dini alâkadar eden meselelerde vaki olan telkin ve tavsiyeleri Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) ciddiye almamıştır. Nitekim O’nun kadın-erkek, yaşlıgenç herkese, her hususta düşünce ve kanaatlarını serbestçe söyleme hususundaki cesaret verdiren müsamahakâr davranışı sebebiyle, bazı kimselerin, zaman zaman “YERSİZ” ve “DENSİZ” diyebileceğimiz davranışları ve teklifleri de olmuştur.
Bunlardan biri, bir yolculuk sırasında vaki olur: Akşam vakti girince Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) orucunu açmak için su ister. Bunun üzerine muhatabı emri hemen yerine getireceği yerde: “Biraz daha bekleyin, ortalık kararsın” karşılığında bulunur. Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm), her seferinde aynı şekilde mukabelede bulunan muhatabının -ki Bilal-i Habeşî’dir- (Ebu Davud, Savm 19, 2352. H.) MÜTALAASINI NAZAR-I DİKKATE ALMAKSIZIN emrini üç defa tekrar ederek orucunu açtıktan sonra, iftar vaktiyle alâkalı açıklamada bulunur (Buhari, Savm 44.).
İkinci bir misal, hacc menasikinin talimi sırasında meydana gelir. Peygamberimiz (aleyhisselam) hacc esnasında Zilhicce’nin dördüncü (veya beşinci) günü beraberinde kurbanlıklarını getirmeyenlere, İHRAMDAN ÇIKMALARINI EMRETMİŞTİ. SAHABELER, “ihramdan çıkmak için vaktin henüz gelmediğine” HÜKMEDEREK bu EMRİ tatbik etmek istemiyorlardı (Müslim, Hacc 111-144.).
Resulullah (aleyissalâtu vesselâm) bu tutum karşısında o kadar öfkelenmişti ki, Hz. Aişe’nin yanına döndüğü zaman öfkesi hala yüzünden okunuyordu”(Müslim, Hacc 130; Heysemi, a.g.e., 3, 233.). Gerek iftar vakti, gerek ihramdan çıkma günü gibi, TAMAMEN DİNÎ HUSUSLARDA, dünyada Hz. Peygamber’den başka KİM DAHA LİYAKATLI ve SELAHİYETLİ olabilirdi ki, bu çeşitten itiraz ve teklifleri ciddiye alsın?
d. SAYGISIZ MÜDAHALE:
Her ne kadar normal istişare çerçevesinde mütalaa edilmesi zor da olsa, istişare mevzuu ele alındığı zaman temas edilmesinde fayda mülahaza edilecek bir husus da Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in “SAYGISIZCA” diye tavsif edeceğimiz bazı itiraz ve müdahaleler karşısındaki tutumudur.
Zira İNSANLAR arasında bir kısım ÖLÇÜSÜZ ve SAYGISIZ davranışlara sapan kimseler HER ZAMAN mevcuttur. Bunlar karşısında Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in davranışını ibret almamız için bilmekte fayda vardır. Kısaca “SABIR” ve “MÜSAMAHA” olarak tavsif edeceğimiz bu sünneti sergileyen bir iki misal kaydedeceğiz:
BİRİNCİ MİSALİMİZ, Abdullah İbnu Zi’l-Huvaysira denen bir Temimlinin davranışıdır.
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) Huneyn’de elde edilen ganimeti (veya Hz. Ali’nin Yemen’den (Nesai, Zekat 78.) göndermiş bulunduğu sadaka malını) (İbnu Hacer bu farklılıktan hareketle aynı itirazcının iki ayrı yerde hadise çıkardığına hükmeder (Fethu’l-Bari 15, 321-22)
Hatta Hakim’in bir tahricini de nazar-ı dikkate alacak olursak, aynı şahıs üçüncü kere de Hayber’de hurma taksimi sırasında aynı şekilde hadise çıkarmıştır (el-Müstedrek 2, 145).) dağıtırken ortaya atılarak: “Ey Muhammed Allah’ tan kork, adil ol, bu taksim Allah’ın rızası aranmayan bir taksim oldu” der. Bu söze fena halde öfkelenen Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) ona şu cevabı verir: “Eğer ben de asi isem, kim O’na muti olabilir? Yer, gök ve insanlar içerisinden Allah, beni seçip itimad eder de siz etmez misiniz?” Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in son derece üzüldüğünü gören Ashab’tan bazıları bu saygısızı şiddetli bir şekilde cezalandırmak, hatta öldürmek için izin isterlerse de Resulullah (aleyissalâtu vesselâm): “Ben müşriklerin “Muhammed arkadaşlarını öldürüyor” demelerini istemem” diyerek hiçbirisine müsaade etmez (Buhari, Enbiya 6, 26; İstitabe 7; Müsned-i Ahmed 3, 353, 354, 355; Müslim, Zekat 142.).
BİR BAŞKA VAK’A, Hz. Zübeyr ile Medineli arasında çıkan su ihtilafının halli sırasında meydana gelir. Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) ihtilafı: “Ey Zübeyr (madem su, komşuna senin tarlandan geçiyor) tarlanı önce sen sula, sonra da suyu komşuna sal” diye hükme bağlamıştı. Karardan memnun olmayan Medineli: “Ya Resulallah sen kararı Zübeyr lehine verdin, çünkü o senin halaoğlundur” diye itiraz eder(Buhari, Tefsir 86.). Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’i yüzü renklenecek kadar öfkelendiren bu ölçüsüz itiraz üzerine gelen bir vahiy bu çeşitten zuhur edecek durumları şiddetle kınar: “Onlar senin hükümlerini içlerinden gelen hoşlukla karşılamadıkları müddetçe mü’min değillerdir” (Nisa 65.)
Keza, zina suçunu işleyen kadınların cezalandırılabilmesi için dört şahit getirilmesini emreden ayetin (Nisa 15.) nüzulü vesilesiyle vaki bir sual üzerine Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in, karısı ile yabancı bir erkek yakalayan kimsenin zanileri öldüremeyeceğini, dört şahitle mahkemeye müracat edebileceğini beyan etmesi üzerine, Sa’d İbnu Ubade’ nin:
“Ey Allah’ın Resulü, hüküm böyle mi? (Müsned-i Ahmed 1, 238.) Yani ben karımla bir yabancıyı yakalayıp da dört şahid bulup gelinceye kadar dokunmayacağım ha?” sorusuna Hz. Peygamber: “Evet hüküm böyledir” demesi üzerine Sa’d itiraz ederek: “Hayır, seni hak ile gönderen Zat-ı Zülcelal’e kasem olsun böyle birini görürsem hemen kılıcımla kellesini uçururum” der. Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) İlahî hükme karşı gelmeyi ifade eden bu ani feverana karşı: “Ey Ensar, ey Medineliler, efendiniz Sa’d’ın ne dediğini işitiyorsunuz.
Evet Sa’d kıskançtır, ben ondan daha kıskancım, Allah ise benden daha kıskançtır” (Heysemi, a.g.e., 4, 328.) cevabını verir. Cemaatten Sa’d’ın kıskançlığını te’yid eden bazı konuşmalardan sonra olacak, biraz yatışan Sa’d özür dileyerek şöyle der: “Ey Allah’ın Resulü, bu (söylediğiniz) haktır ve Rabb Teala’nın indinden gelmiştir. Fakat ben (ilk defa duyunca işte böyle bir) tuhaf oldum” der (İbnu Hacer, Fethu’l-Bari 11, 232 (şerhte).).
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in büyük bir sabır ve müsamaha ile karşıladığı feveranlar zaman zaman Hz. Ömer’den gelmiştir. Bunlar meyanında, bilhassa Hudeybiye Sulhü üzerine vaki olan itiraz kayda değdiği için az sonra etraflıca temas edeceğiz.
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in sert, haşin ve bazan rencide edici çıkışlara sabır, sükut, mülayemet ve mümkün mertebe güler yüzle mukabele edişi, etrafındaki insanların dağılmalarını önlemeye raci idi. Bu davranışın O’nun başarısındaki büyük rolünü bizzat Kur’an-ı Kerim te’yid etmektedir.
Nitekim yukarıda kısmî olarak kaydetmiş olduğumuz Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’e müşavere etmeyi emreden ayet şöyle der: “O vakit sen Allah’tan bir rahmet olarak onlara yumuşak davrandın. Eğer (bilfarz) kaba, katı yürekli olsaydın onlar etrafından herhalde dağılıp gitmişlerdi bile. Artık onları bağışla (Allah’tan da) günahlarının affını iste, iş hususunda onlarla müşavere et” (Al-i İmran 159.).
Dilimizdeki “insanın yere bakanı ile suyun duru akanından kork” sözü de, Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in sert ve hatta saygısızca itirazlara cesaret veren müsamahalı davranışındaki hikmet ve maslahatı anlamaya yardımcı olabilir. İnsanlar muhalefetlerini ifade edemezlerse bir kısım gizli telakkilerin gelişmesinden ve beklenmedik zamanlarda tehlikeli patlamalar halinde ortaya çıkmasından korkulmalıdır.
3- KARARIN ALINMASI:
İstişarenin mühim bir safhası, müzakere edilen mevzu üzerine değişik görüşler serdedildikten sonra kararın alınması safhasıdır. Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in sünnetinde bunun çeşitli şekillerde yapıldığı görülür:
a- EKSERİYETİN RE’Yİ:
Uhud Harbi için yapılan istişarede karar böyle alınmıştır. Başta Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) olmak üzere yaşlılar düşmanın şehir içinde karşılanması fikrinde idiler. Ancak, çoğunluğu teşkil eden gençler bunu tezlil edici bularak erkekçe meydanda savaşmayı istiyorlar ve bunda ısrar ediyorlardı. Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm): “Öyleyse siz bilirsiniz” diyerek kabul etti (Heysemi, a.g.e., 6, 107.).
b- GÖRÜŞLERDEN BİRİNİN İHTİYARI:
“Bazı durumlarda Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) beyan edilen görüşlerden birini oylamaya başvurmadan, şahsen tercih etmiştir: Bedir esirlerine yapılacak muamelede öyle olmuştur.
c- KARARI TEHİR ETMEK:
Ortaya atılan görüşlerden hiçbirini kabul etmeksizin, durumun tavzihini zamana bırakma şekli de olmuştur. Namaz vaktini duyurmak için benimsenecek vasıta mevzuunda bu tarz uygulanmıştır. Sahabelerden bazısı çan çalmayı, bazısı ateş yakmayı, bazısı da boru öttürmeyi teklif ediyordu. Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) hiçbirini uygun bulmayarak kararı tehir etti. Ertesi gün Abdullah İbnu Zeyd’in rüyada ezberlemiş olduğu bugünkü ezan şekli benimsendi (Müslim, Salat 1; Beyhaki, es-Sünenü’l-Kebir, Haydarabad 1344, 1, 421; İbni Mace, Ezan 1.).
d- İCBARÎ KARAR:
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in hayatında, az da olsa müşavirlerin rağmına re’sen alınmış olan karara da rastlanır. Bunun en iyi misali Hudeybiye Anlaşması’dır.
İSTİKBALE MATUF STRATEJİK HEDEF ve GAYELERİNİ, zahirî ve peşin görüntüsü sebebiyle anlamayarak “tezlil edici” bulan “Ashab-ı Resul”ün HEMEN HEMEN TAMAMI (Vakidi, a.g.e., 2, 607.) SULHTAN MEMNUN DEĞİLDİR. Öyle bir anlaşma yapmaktansa erkekçe savaşmak istiyorlardı, bu sulh ise zilleti kabullenmek gibi bir şeydi.
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) anlaşmanın mündemiç bulunduğu maslahat ve mes’ut neticeleri o anda açıklamayı mahzurlu telakki ettiğinden olacak, bu sulhla alakalı ikna edici konuşma yapmaktansa, bu hususta sükutu ihtiyar edip, daha önce gerçekleşen vaadleri hatırlatarak bunda da hayır olduğu hususunda etrafındakileri iknaya çalışıyordu(A.e, 2, 609.).
Hülasa, Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) Hudeybiye’de peygamberlik otoritesine dayanarak itirazları susturdu ve bu anlaşmayı kabul ettirdi.
Hz. Ömer’le, Hz. Peygamber arasında geçen konuşma hem Ashab’taki memnuniyetsizliğin, hem de Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in ısrarındaki kararlılığın derecesini kavramak için kayda değer:
“Ey Allah’ın Resulü biz hak üzere onlar da batıl üzere değiller mi?
“Şüphesiz öyle.”
“Bizim ölülerimiz cennetlik, onlarınki cehennemlik değil mi?”
“Şüphesiz öyle.”
“Öyleyse niye dinimizde bu zilleti kabulleniyoruz? Allah bizimle onlar arasında (savaşla belirlenecek) hükmünü vermezden önce geri mi döneceğiz? (Olmaz böyle şey)!”
“Ey Hattab’ın oğlu, ben Allah’ın elçisiyim (ve O’nun emrine muhalif de değilim) (A.e, 2, 609.) ve Allah da ebediyyen bizi terketmeyecektir.”
Hz. Ömer bundan sonra Hz. Ebu Bekr’in yanına giderek Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’e söylediklerini ona da tekrar eder. Hz. Ebu Bekr de: “(Onun emrine uy, zira şehadet ederim ki)(A.e., aynı sayfa.) O, Allah’ın Resulüdür ve Allah O’nu ebediyyen terketmeyecektir” cevabını verir. Arkadan Fetih suresi iner, Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) sureyi baştan sona Hz. Ömer’e okur. Hz. ÖMER, “YANİ BU BİR FETİH Mİ?” diyerek hâlâ devam eden ÜZÜNTÜ ve ENDİŞESİNİ DİLE GETİRİR(Buhari, Fardu’l-Humus 36; Vakidi, a.g.e., 2, 608.).
Isrardaki hatasını bilahare anlayarak keffareti için yıl orucu tutup, köleler azad edecek olan Hz. Ömer başta olmak üzere, Hz. Ebu Bekir ve diğer pekçok sahabe ittifakla Hudeybiye Sulhü’nün “İslam’ın en büyük zaferi olduğunu” ifade edeceklerdir (Vakidi a.g.e, 2, 607, 609, 610.).
HÜLASA istişare sonunda kararın alınmasında yegâne prensip, bugünkü Batı parlamenter sisteminde cari olan parmak usulü değildir. Son söz nazar-ı âmm, bilgi ve vukufiyeti başkalarına nazaran daha geniş olan esas mes’ul kişinindir, yani Hz. Peygamber’indir.
4- ŞAHSÎ KANAATINDA DİRENMEMEK:
Sünnette gelen mühim müşavere örnekleri tetkik edilirse Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in müzakereye sunduğu meselelerde şahsî kanaatlerinin benimsenmesi için, Hudeybiye Sulhü hariç, çok ısrar etmediği görülür.
Bedir’de seçmiş olduğu ilk savaş mevziini, Hubab’dan gelen teklif üzerine terkettiği gibi, Uhud Savaşı’nın Medine’nin içinde yapılması istikametindeki kanaatine rağmen gençlerin çoğunlukla “şehrin dışında” olmasını istemeleri üzerine de dışarı çıkmayı kabul etmiştir.
Bir başka ikna edici misal Hendek Savaşı sırasında, imza safhasında bozulan bir anlaşmadır. Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) savaşın uzaması ve şehirde sıkıntının artması üzerine düşman cepheyi dağıtmak düşüncesiyle, bazı bedevi gruplarla cepheyi terketmeleri mukabilinde Medine hurma mahsulünden belli bir yüzdenin kendilerine verilmesi esasına dayanan bir anlaşma yapmak üzereydi.
Mutabakat hasıl olan anlaşmaya Medineli liderlerin:
“Ey Allah’ın Resulü, bu, itaat etmemiz gereken bir vahiy değil de şahsî re’yin ise hayır…Onlar şimdiye kadar bizim hurmalarımızdan da parayla satın alarak veya ikramımız olarak yediler, bu ise bir zillettir. Allah seninle bize hidayet verdi, şerefimizi artırdı bunu kabul etmeyiz…” derler. Bunun üzerine Hz. Peygamer (aleyissalâtu vesselâm) “Bu İlahî bir emir değildir, şahsî fikrimdir, size arzettim” diyerek fikrinden vazgeçer ve mutabakat imza safhasında bozulur. Raviler, Hz. Peygamber’in bu itiraz karşısında üzüntü değil “memnuniyet” izhar ettiğini kaydederler (Heysemi, a.g.e, 6, 132, Üsdü’l-Gabe 2, 357.).
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) fitne alâmetleri meyanında “Rey sahibinin kendi reyini beğenmesi”ni de zikretmek suretiyle (İbnu Mace, Fiten 21,) istişare meselesinde mühim bir prensibe dikkat çekmiş oluyor.
5- MÜŞAVİRLERİ GÜCENDİRMEMEK:
İstişare mevzuunda mühim bir husus da farklı ve bazan da birbirine zıd fikirlerin ortaya atılması sırasında liderin alacağı tavırdır. Zira fikirlerden birinin kabulü, diğerlerinin reddi demek olacağından buradaki farklı bir kabul veya red şekli, reddedilen fikir mensuplarını gücendirip YERSİZ BİR MUHALEFETE sevkedebilir.
Bu endişeyi Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in hayatında bariz bir şekilde görmekteyiz. Nitekim, Bedir esirlerine yapılacak muamele hususunda cereyan eden istişare sırasında müşavirlerden gelen farklı görüşleri teker teker dinlendikten sonra, bunlardan sadece Ebu Bekir’in görüşünü muvafık bulsa da diğerlerine de iltifat eder: “Ey EBU BEKR senin misalin Hz. İbrahim’e benziyor. O, Allah’a kavmi hakkında şöyle demişti: “Rabbim bana uyanlar bendendir , uymayanlara gelince, sen af ve mağfiret edicisin” (İbrahim 36.).
“Ey ÖMER senin de misalin Hz. Nuh gibidir. O, kavmi için şöyle demişti: “Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden tek canlı bırakma” (Nuh 26.).
Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm) Hz. Ebu Bekir’i Hz İsa’ya (Maide 115.), Hz. Ömer’i Hz. Musa’ya (Yunus 88.) benzetmeye devam ederek onların fikirlerine muvafık gelen ayetleri okur ve her ikisini de fikirleri sebebiyle doğrular, takdir eder (Taberi, a.g.e., 2, 295; İbni Kesir, Tefsir 3, 346.).
Burada kaydı gereken bir durum Hz. Ömer’le alâkalı olarak rivayet edilmektedir. O da, istişare sırasında herkesin re’yini serbestçe söylemesi, rahatça münakaşa edilmesi, ileri sürülen fikirlerdeki farklılıklar sebebiyle müşavirlerin birbirine gücenmemesi gereğidir. Said İbnu’l-Müseyyeb der ki: “Ömer İbnu’l-Hattab ve Osman İbni Affan aralarındaki bir mesele için öyle bir nizaya girerlerdi ki, onları seyreden birisi: “Artık bunlar bir daha biraraya gelmezler derdi. Ancak, en güzel ve en tatlı bir şekilde ayrılırlardı” (Alaüddin Aliyyu’l-Muttaki, a.g.e., 10, 186-187.).
6- TATBİKAT SIRASINDA AZİM:
İstişarede karar alındıktan sonra tatbikat sırasında tereddüde yer vermemek İslamî istişarenin mühim bir vasfıdır. Bunun üzerine hassasiyetle ve ısrarla durulur. Karar safhasından sonra tereddüd ve çekingenlik kesin bir dille reddedilir.
Bizzat Kur’an-ı Kerim’de istişarenin emredildiği ayette istişarenin bu vasfı da belirtilir. Ayet şöyle: “…iş hususunda onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi artık Allah’a güvenip dayan. Çünkü Allah, kendine güvenip dayananları sever” (Al-i İmran, 3, 159.)
Uhud Harbi için gençlerin reyine uyularak şehir dışına çıkmaya karar verilip hazırlığa başlandıktan sonra bazı yaşlıların uyarısı sonucu gençler fikirlerinden caymışlardı, düşmanla şehir içinde karşılaşmayı kabullenmişlerdi. Zırhını giymiş bulunan Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’e yeni gelişme intikal ettirilince, bu tereddüdü: “Bir peygamber giydiği zırhı savaşmadan çıkarmaz. Emrettiğim hususlara iyi bakın ve onlara uyun… Sabrettiğiniz takdirde zafer sizindir” diyerek reddeder.(Vakidi, a.g.e., 1, 214.)
Burada şu noktanın da belirtilmesinde fayda var: İstişare edilerek bir fikir benimsendikten sonra onun başarı veya başarısızlığına terettüp edecek mesuliyet sadece bu fikri teklif edene düşmez. Sorumluluk ortaktır. Nitekim Uhud Savaşı başarısızlıkla sona erince, Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)’in “harbi şehrin dışında yapalım” diyen gençlere herhangi bir ayıplamada bulunduğunu görmüyoruz.
[İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: Cilt-16]