•Şuhûr-u Selâse

Şuhûr-u Selâse
Üç Ayların Fazileti
➖Receb ve Şaban Ayı

Üç Aylardan İstifade
➖Dinin Ruhuna Uygun Programlar
Üç Aylarda Günahlar
Üç Aylarda Oruç Tutmak
Üç Aylar ve Yusuflarımız
Risâle-i Nurda Üç Aylar

Üç Ayları Değerlendirme
➖Yenilenme Zamanı
Üç Aylarda Tefekkür
➖Fırsat Günleri
Neler Yapabiliriz?
Receb Ayında Okunacak İstiğfar

❄️❄️❄️

ŞUHÛR-U SELÂSE

Dinî terminolojimizde, peşpeşe gelen Receb, Şaban ve sonuncusu Ramazan olan kamerî aylara ‘üç aylar‘ denir. Bu ayların özelliği, birisi hariç (mevlit kandili) hem mübarek geceleri içinde barındırımaları, hem de ayların sultanı olan Ramazan ayının öncüleri olmalarından kaynaklanır. Bazı zamanların ve mekânların, insanların duyguları üzerinde etkili oldukları kesindir. O zaman ve mekânlarda, başka yerler ve zamanlara göre daha yoğun duygular yaşanır. İşte üç aylar, Ramazan’a yaklaştıkça bu yoğunluğun arttığı mübarek zaman dilimleridir.

Üstad Hazretlerinin dediği gibi; “Nasıl maddî hava fena ise, fena tesir ediyor; mânevî hava da bozulsa, herkesin istidadına göre bir sarsıntı verir. Şuhûr-u selâse ve muharremede âlem-i İslâm’ın mânevî havası, umum ehl-i imanın âhiret kazancına ve ticaretine ciddî teveccühleri ve himmetleri ve tenvirleri o havayı sâfileştiriyor, güzelleştiriyor.” (Kastamonu Lâhikası)

Üç ayların bu mânevî atmosferi, “KUTLU ZAMAN DİLİMİ ÜÇ AYLAR” (Yeşeren Düşünceler, s 55-60.) başlıklı yazıda da, şöyle anlatılıyor: Not: Tırnak içindeki ifadeler yazara (***), parantez içine konulmuş olanlar ona ait olmayıp bir kısım açıklama denemeleridir.

[***] “Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı, bir şivesi vardır ki onları yılın diğer aylarından ayırır.. her ayın güzellik ve nefâsetinin zâhirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukabil, bu müstesna zaman dilimi kalble ve bâtınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, iman ve iz’anlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar…

[Meselâ güzel bir bahar sabahı, insanın görme, işitme, koklama gibi zahiri duygularıyla hissedilen, yaşanan bir güzellik iken, mübarek aylar ve günleri kalbiyle, ruhuyla ve manevi duygularıyla hisseder ve yaşar. Bunun duyulabilmesi, yaşayabilmesi için ise, önce insanın cismaniyetten uzaklaşıp kendi gönül dünyasına yönelmesi, imanından kaynaklanan iç seslere kulak vermesi gerekiyor.]

[***] “..Bu aylarda zaman hep uhrevî renklerle tüllenir.. insanlar tıpkı öbür âlemin sakinleriymişçesine mûnisleşir ve sırlı bir derinliğe ulaşırlar. Herkes kendi iç derinliklerinden olduğu gibi, varlığın sinesinden de ukbâ buudlu bir şiiri dinler ve yığın yığın hülya ve hatıraların, beklenti ve rüyaların gurup ve tulû’larında dolaşır. Yer yer hüzünlü, zaman zaman da neşeli tedaileriyle üç aylar, bize hem yitirilmiş bir Cennet’in hasretini hatırlatırlar hem de buğu buğu onu yeniden bulabileceğimiz ümidiyle bütün benliğimizi sararlar. Evet, hayatımızın her dakikasını ayrı bir saadet ve neşeye, ayrı bir gerilim ve hamleye çeviren bu günlerdeki hatıra ve tedailer, duygularımızı sessiz bir şiire, hayatlarımızı da sihirli bir güzelliğe çevirirler…”

[Bu satırların yazarı, aslında bize kendi iç dünyasını anlatıyor. Herkeste o seviyede olmasa bile, bu mübarek günlerde insan iradesini kullanarak,meselâ bir oruç, bir namaz veya bir dua ile, birazcık kalp ibaresinin gösterdiği yöne doğru yönelirse, kendi çapında mutlaka bir şeyler hisseder.]

[***] “..Biraz da üç aylardaki nurların gönüllere sinmesiyle sokaklardaki ışıklar, minarelerdeki mahyalar, her taraftaki ruhanî canlılık ve mabetlere koşan insanların simalarındaki letafetle dünyadakinden daha çok Cennet’teki zamanları hatırlatan bu nurefşan zaman dilimi, kadrini, kıymetini bilenlere ayrı ayrı lezzetler ve zevk-i ruhanîler sunar. Evet, o, imanı, İslâm’ı, mabedi ve ibadeti duyup anlayanları; marifet, muhabbet ve ledünnî hazlara açık olanları, değişik dalga boyundaki ışıklarının renkleri, latîf latîf esen havasının incelikleri, uğradığı herkesi büyüleyip geçen zamanın seslerinden toplanmış ve ruhları sarıp okşayan o sonsuz zevk meltemleriyle kucaklar hepimizi.”

[Burada, insanın kendi iradî teveccühünün yanında, sokaklardaki ışıklar, minarelerdeki mahyalar gibi haricî ve sosyal motivasyonun, başka insanların bu havaya iştirak etmelerinin ve bunun yüzlerine yansımasının da etkili olacağı anlatılıyor.Hele hele teravih namazlarında, koro halinde namaz aralarında okunan salavâtların yerinin bambaşka oluşu hepimizin malumudur. Onu için dinin ruhuna aykırı olmayan örf ve adetlerimizin yaşatılması önemli oluyor.]

[***] “…Hemen her sene zamanın bu altın dilimini idrak edince, âdeta, ötelerin ayn-ı hayat olan o sevimli, neşeli mavimtırak günlerine bir kere daha kavuşur gibi oluruz. Evet, bir kere daha gönül gözlerimizde her yan baharla tüllenir.. her tarafta yeniden hayat köpürür.. dağ-bayır yeşerir ve renklerle kahkaha atar.. çiçekler raksa durur, bülbüller naralar yağdırır.. ve duygular gülden, laleden alevlerini alıyor gibi olur. Öyle ki her yanda esen bu umumi hava gönüllerimizi bir mutluluk vaadiyle kaplar ve bize ne bilinmedik ne sezilmedik şeyler fısıldar. Hatta hayatları bedbinliğe, karamsarlığa kilitlenmiş insanlar bile bu semavî şehrâyinden nasiplerini alırlar.”

[Meselâ, Ramazanda oruç tutmayanlar bile, onun bu mânevî atmosferini hisseder, özellikle bayramın, bayramlaşmanın verdiği hazzı kendi çapında duyabilirler.Vâcib veya sünnet (diğer mezheplere göre) olan bayram namazının,farz olan günlük namazlardan, Cuma namazından daha çok kişi tarafından kılınıyor olmasının bir sebebi de budur.]

[***] “Hele günler, o ibadetle derinleşen saatlerini, hayatın gerçek mânâsını terennüm etmek için gönüller üstünde bir mızrap gibi hareket ettirdiğinde, kuş cıvıltıları safvetinde ve bir çocuk neşesi tadındaki ezan dakikalarının Cennet güzellikleri kadar tesirli ve bu güzelliklere meftun bir kalb gibi olgun ve dolgun ibadet saatlerinin, Hakk’ı muhatap alma ve Hakk’a muhatap olma mânâsıyla tüten zebercet duyguların zikr u fikirle sinelerimizi coşturan şiiri başlar.. başlar da, varlığın çehresindeki perdeler sıyrılır ve Hakk’a yakın olmanın o kendine mahsus, huzur ve itmi’nan dolu lezzetli, sımsıcak mavi dakikaları bizim olur. Günde beş, haftada lâakal otuz beş defa, âdeta bir nurdan helezon çevresinde dolaşır, gönüllerimizde miraç fırsatlarına erer ve hep insan-ı kâmil olmanın rüyalarıyla yaşarız.”

[Beş vakit namazın dışında, bir iftar vaktinde, bir sahurda, bir teravih namazının edasında aynı duygular yaşanır ve herkes bunu hisseder.Henüz fıtratları bozulmamış sabilerin bunu nasıl hissettiklerini, kendisini sahura kaldırması için annesine akşamdan tembihlemelerini, oruç tutmadığı halde iftara zevkle katıldıklarını hepimiz biliriz.]

[***] “..Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı “merhaba” der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan “Regâib” bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan Miraç ise, tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semavî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevilik esintileriyle gelir. Berat bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sinelere kurtuluş muştularıyla seslenir. Kadir gecesine gelince bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar ve onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar…”

[İslâm geleneğinde kandil adını verdiğimiz beş mübarek gecenin dördünün üç aylarda yer alıyor olması da, esas beklenmekte olana, yani Ramazan’a hazırlık açısından çok önem arzediyor. Çünkü Ramazandaki oruç, böyle mânevî bir enerjiyle donanmamış insanlar için imkânsız denebilecek kadar zor bir ameldir.]

[***] “Üç ayların bu olabildiğince tatlı ve imrendiren sıcaklığı, imanlı gönüller için gece-gündüz demeden devam eder. Her gün bütün parlaklık ve canlılığıyla bereketlerini başımıza boşalttıktan sonra gidip ufka kapanınca, arkadan yepyeni, âsûde ve buğu buğu güzellikleriyle bir başka sabah tulû’ eder.. gönüllerimizi dolduran, iç âlemlerimizde gizli gizli bir şeyler örgüleyen hüşyar gönüller için oldukça hülyalı bir sabah.

Receb ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı dua, niyaz, hamd ü sena ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temaşa zevkine ererler.. ererler de hemen herkesin dili, edası, üslubu değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür.

Herkes daha ziyade kalb diliyle konuşmaya başlar.. beşerî sertlikler daha bir yumuşar..ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar ve âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk’a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nuraniyet ve simalarındaki rengârenk incelik en katı kalbleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır…”

[En az kötülüğün ve günahın Ramazanda ve diğer mübarek zaman dilimlerinde işlendiği öteden beri bilinen bir husustur. Meselâ benim tanıdığım bir arkadaş grubu vardı. Fırsat buldukça bir araya gelirler ve içki âlemleri yaparlardı. Ramazan gelir gelmez hemen bir tevbe ederler, beş vakit namazı camide, teravih namazlarını ise her gün ayrı bir camide kılarlardı. Ramazan biter bitmez ise kaldıkları yerden eski hayatlarına devam ederlerdi.]

[***] “..Recep ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hâl alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele,ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her zaman bize,gönüllerimize benzeyen emeller ve Cennet duygularıyla coşan hülyalar aşılarlar.. aşılar da,sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet düşünceleri ilham ederler…”

[Bu satırlarda yer alan ifadeler bile, asıl olarak cennette yaşanacak olan mânevî hazlar ve zevkler hakkında bir fikir veriyor. Burada bile bunlar hissedilebilirsa, bütün duygularımızın çok daha fazla inkişaf ettiği cennet hayatında neler hissedilir, nefes alıp verme ihtiyacı ve tadında Allah (cc) nasıl zikredilir, nasıl tesbih edilir, Ona nasıl hamd edilir ancak orada öğrenilebilir.]

[***] “Kitaplarda “Şehrullâhi’l-Muazzam” diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye, uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle, insana Ramazan besteli büyülü bir musiki gibi tesir eder.. ve kendisine sığınanları semavî kollarıyla sarar.. bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki zaman delinmiş de duygularımıza zamanüstü âlemlerden bir şeyler akıyor gibi olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere yürüyecekmiş sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kimbilir kaç defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle emellerimizi temaşaya koşarız..”

[Mânevî yolculuk dedikleri bu olsa gerek.Çoğu insan için gece ve gündüzün yer değiştirmesinden ibaret olan zaman, burada zaman üstü bir mahiyete bürünüyor. Zaman, günlerin, haftaların, yılların değişmesi olarak değil, Recebleşmeden Şabanlaşmaya, ondan Ramazanlaşmaya, ondan oruca, namaza ve cennete doğru seyreden bir yolculuk hâlini alıyor.]

[***] “Derken sımsıcak, olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla Ramazan ufukta belirir.. vicdanlar teyakkuza geçer, bütün gönüller uyanır, bütün duygular coşar.. ve insanlar oluk oluk mabede akar; oradan da Rabbine yürür. Ramazan’ın gelmesiyle ruhunun rabıtaları daha bir güçlenir.. uhrevî arzu ve emeller daha bir köpürür; köpürür ve duygular üzerine bir mızrap gibi inip kalkan bir Ramazan mülâhazası, inanmış sineleri aşkla, şevkle coşturur ve onların ruhlarında âdeta yangınlar meydana getirir.

Denenebilir ki Ramazan, senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır. Çarşı-pazar ve sokakların görüntüsü ötelere ait duygularla köpürür. Minarelerin solukları gönüllerde Kur’ân hüznüyle yankılanır.. mabetler ışıktan fistanlara bürünür ve imanlı gönüllerin avazlarıyla inler.

Evden mabede, mabetten mektebe her yerde Hakk’a yönelişin sevinç ve itmi’nânı yaşanır..ibadetle şahlanan sineler, bütün güzelliklerini ortaya döker.. en mahrem çizgileriyle iç dünyalarından kopup gelen aşklarını, şevklerini haykırırlar. Bu insanlar, güya “vuslata hazırlanın” emrini almış gibi her geceyi bir “şeb-i arûs” arefesi sayar ve her günü de engin bir vuslat duygusuyla geçirirler…”

[Maalesef günümüzde Ramazanın bu ölçüde hissedildiğini söylemek pek mümkün değil. Bugünlere kıyasla, yaşlı olanlarımızın gençliklerinde ve çocukluklarında yaşadıkları Ramazanların çok daha farklı olduğu bir gerçek. Maddiyat sevgisinin artması yanında hayat şartlarının, standartlarının yeniden dizayn edilmiş olması, ister istemez insanların bazı duygularını değiştiriyor, köreltiyor,hattâ öldürüyor. Fakat her şeye rağmen artık hiçbir şey hissedilmediğini de söyleyemeyiz. Bu durumun kişilere göre değiştiği nasıl bir gerçek ise, zamana göre değiştiği de bir gerçektir.]

[***] “Evet, Ramazan’daki her seste bir başlangıç vaadi, her solukta bir kurtuluş ümidi nümâyândır. İftarlar, bize bir kısım sırlar fısıldar ve ufkumuzda büyük buluşmanın çağrışımlarıyla tüllenirler.. teravihler ümit dünyamıza neler neler vaat ederler.. geceler, âdeta nazlı bir gelin edasıyla bize harem kapılarını aralar ve vâridâtın her türden dalga boyuyla ışık olur gönüllerimize akarlar.. imsaklar tıpkı vapur düdüğü, uçak sesi ve füze tarrakalarıyla tınlar ve Dost’a vuslat yolunda bir gece yolculuğunu salıklarlar… Nihayet upuzun bir gün, o tatlı buluşmanın telaşlı ama dikkatli, heyecanlı fakat ümitle dolu saatleriyle gelir her yanımızı sarar. Ramazan ’da hayat o kadar derin ve anlamlıdır ki konuşulan her söz, duyulan her ses insana, onun gönlünden fışkıran bir besteymiş gibi gelir; gelir de en tatlı nağmeler hâlinde duygularımız süzülmeye başlar. Her zaman ruhun bir tomurcuk gibi açılmasına ve benliğin derinliklerinde uyuyan duyguların uyanmasına vesile olan ve bizi en büyüleyici, en enfes hülyalar âleminde dolaştıran Ramazan, hepimizi ta iliklerimize kadar bir aşk u şevk ve bir vuslat ihtiyacıyla yoğurur ve gönüllerimize gerçek hayatın neşvesini duyurur..”

[Zaten içimizde var olan bu duyguların korunması için de, bunlardan uyku moduna alınmış olanların tekrar uyanmaları için de Ramazan tam bir fırsat oluyor. Tabii bunu değerlendirenler için. Değerlendirmeyenler, değerlendiremeyenler ise neler kaybettiklerinin farkına bir varabilseler, bir varabilsek, herhâlde bütün ömrümüzü Ramazan olarak geçirmek isteriz. ]

[***] “…Ramazan’da tam azığını alabilen herkes, burada elde ettiklerinin ötesinde, yürüdüğümüz bu nurlu fakat biraz buğulu yolun sonunda, hep özleyip durduğu bir ebedî saadetin var olduğunu anlar ve bütün benliğiyle O’na yönelir.

Evet, her iftar ve her imsakta insan, kendine yepyeni bir vuslat kapısının aralandığını seziyor gibi olur ve iki adım ötede daha çaplı ve daha büyüleyici bir buluşma ihtiyaç ve ümidini duyar;duyar da bir tarafta gurbet ve yalnızlık,diğer tarafta da beklenti ve hülyalar onları daha engin bir büyü ile sarar ve hakiki aşkın derinliklerine çeker.

Öyle ki, onların sinelerinin enginliklerinde olduğu gibi,mekânın sonsuzluğunda da her şeyin aşk etrafında cereyan ettiğini duyar ve kendilerinden geçerler. Kadın-erkek,genç-ihtiyar, zengin-fakir herkes, kendi idrak seviyesine göre,Ramazan’da önemli bir hazırlık dönemi yaşar; sonra da hiç bitmeyecek bir yol mülâhazasıyla hep Allah’a yürüyor gibi olurlar…” 

[Bir günlük orucun sonunda bir iftar sevinci, bir aylık orucun sonunda da bir bayram neşesi yaşıyoruz. Namazıyla, orucuyla ve daha başka ibadetlerle,haramlardan, şüphelilerden kaçınmakla ömür boyu tutulan kulluk orucunun sonunda acaba neler duyulacak, neler yaşanacak. Buradakiler birer tadımlık ve ötedekilere sadece birer işaret.]

❄️❄️❄️

ÜÇ AYLARIN FAZİLETİ

[***] “Üç aylar, kutlu bir zaman dilimidir ve mü’minlerin hayatında müstesna bir yer teşkil eder. Her mü’min, bu zaman diliminin geleceği ânı heyecanla bekler/beklemelidir. Böyle bir bekleyiş bize Efendimiz’den miras kalmıştır. O [ﷺ],üç ayların geleceği günleri gözler ve onun gelişiyle birlikte şöyle duada bulunurdu:

اَللّهُمَّ بَارِكْ لَنَا فيِ رَجَبٍ وَ شَعْبَانَ وَ بَلِّغْنَا رَمَضَان

 “Ya Rab! Recep ve Şaban’ı bizler için mübarek kıl ve bizi Ramazan’a“ ulaştır.”(Ahmed,Taberânî, Mu’cemü’l-evsat)

Receb Ayı 

[***] Üç ayların başlangıcı olan Recep, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerim’de haram aylar (içinde savaşın haram olduğu aylar) olarak zikrettiği dört aydan biridir: “Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günden beri ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır.”(Tevbe/36).

Recep ayında sevapları âdeta yağmur gibi yağması sebebiyle bu aya “Recebü’l-asabb” ismi verilmiştir. “Asabb” kelimesi Arapça’da “bol bol dökülen” anlamına gelir. Yani Allah’ın rahmetinin coşup, ikram ve ihsanlarının sağanak sağanak kulları üzerine yağdığı ay demektir. Bu aya “Recebü’l-asamm” da demişlerdir. “Asamm” sağır demektir. Recep ayı, savaşın haram olduğu aylardan olduğu için bu ayda silahlar susar, savaş çığırtkanlıkları duyulmaz olur, her tarafa sulh ü sükun hakim olurdu. Onun için ona bu ismi vermişlerdir…”

[Câhiliye Arapları, Hz.İbrahim (as) dininden tevarüs ettikleri bir anlayışla,ay yılına göre on iki ayın dördünü haram aylar kabul ediyor,bu aylarda savaşmanın haram olduğuna inanıyor ve savaşmıyorlardı. Bu aylardan üçü peşpeşe birisi ayrı idi. Bunlardan zilkade 11., zilhicce 12., muharrem 1. ve receb 7. aydır.]

[***] “..Allah dostları, Recep ayını, tarlaya tohum atma dönemine benzetmişlerdir. Şaban ayı, bu tohumların ve çıkan başakların bakım dönemi, Ramazan ise hasat mevsimi gibidir. Bu bakımdan bir mü’min, ahirete yönelik mahsüller elde etmek için yola çıkmışsa ilk etapta tohumu iyi atmalıdır. Yapacağı salih ameller ve bu amellerdeki niyeti, ahiret mahsüllerinin en güzel tohumları olacaktır. Bediüzzaman Hz’de üç ayların faziletine dair şu ifadeleri kullanır: – “Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise Receb-i Şerif’te yüzden geçer, Şaban-ı Muazzam’da üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarek’te bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuz bine çıkar.”(14.Şuâ)

Receb ayının ilk Cuma gecesine Regâib gecesi denir. Allah Teâlâ bu gecede mü’minlere türlü türlü ihsanlarda bulunur. Onlar da bu ihsanlara karşı rağbet gösterirler. Zaten regâib tabirinin aslı “rağbet” kelimesine dayanmaktadır. Cenâb-ı Hak bu geceye hürmet edenlere merhametiyle muamelede bulunur. Bu sebeple o günün gecesini ve gündüzünü salih amellerle değerlendirmeye gayret etmek gerekir. Elden geldiğince namaz, oruç, sadaka, Kur’ân tilaveti gibi ibadetler yapmalı; hastaların, yaşlıların, fakirlerin gönüllerini almaya çalışmalıdır.

[Demek ki Cenab-ı Hakk’ın bu türlü türlü ihsanlarına nail olmanın yolu, önce bunu istemekten, ve ona rağbet etmekten geçiyor. Mâlum Onun kullarına iki çeşit muamelesi vardır; birisi adaletiyle,diğeri rahmetiyle. Adaletiyle muamele ettiklerine sadece yaptıklarının karşılığını verir. Rahmetiyle karşıladıklarını ise bol bol verir, kat kat verir, fazla fazla verir.İşte bu mübarek gece kullara bu fırsatın verildiği o bereketli zaman dilimlerinde birisidir.]

[***] Recep ayındaki mübârek gecelerden birisi de Miraç gecesidir. Resûlullah Efendimiz’in [ﷺ] gökler ötesi âlemlere açılıp Cenâb-ı Hak’la mülâki olduğu Miraç hâdisesi, hicretten yaklaşık bir yıl önce Recep ayının 27. gecesi vuku bulmuştur. O gece Peygamber Efendimiz ilk olarak Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Beytü’l-makdis’e götürüldü. Bu yolculuk Kur’ân-ı Kerim’de “gece yürüyüşü” anlamına gelen “isrâ” kelimesiyle zikredilir. Buradan da “miraç” unvanıyla Cenâb-ı Hakk’ın yüce katına davet edildi. Miraçta Cenâb-ı Hak, Efendimiz’e,ümmetinden Allah’a şirk koşmayanların Cennet’e gireceğini müjdeledi; Bakara sûresinin son âyetlerini vahyetti ve beş vakit namazı farz kıldığını bildirdi.

[Mirâc, Hz. Peygamberin [ﷺ] en büyük iki mucizesinden birisidir. Birisi Kur’ân-ı Kerim, diğeri Mirâc. Bir mü’min için Mirâcın en büyük esprisi ise, namazı sembolize ediyor olmasıdır. O bakımdan, o gece sadece namaz kılmakla yetinmeyip, bütün namazlarını gözden geçirmenin, eksiğini geldiğini görüp namazlarını yeniden formatlamanın da tam zamanıdır.]

Şaban Ayı

•”Üç ayların ikincisi olan Şaban da fazilet bakımından son derece değerlidir. Bu hususta Efendimiz [ﷺ] şöyle buyurmuştur: “Ameller, Âlemlerin Rabbi’ne Şaban ayında arz edilir. Ben de amelimin oruçluyken O’na arz edilmesini isterim.”(Nesâî,Ahmed)

•Peygamber Efendimiz bu ayda bol bol oruç tutardı. Nitekim Âişe Validemiz’den (radıyallâhu anhâ) şöyle rivayet edilmiştir: -“Efendimiz [ﷺ] bazen o kadar oruç tutardı ki ‘herhâlde hiç ara vermeyecek’ derdik. Bazen de oruca o kadar ara verirdi ki ‘herhâlde hiç oruç tutmayacak’ derdik. Resulullah’ın [ﷺ],Ramazan dışında hiçbir ayı bütünüyle oruçlu geçirdiğini görmedim. Hiçbir ayda da Şaban ayındaki kadar oruç tuttuğunu görmedim.”(Buhârî,Müslim)

Kendisi bu ayda çok fazla oruç tuttuğu gibi ümmetine de öyle yapmalarını tavsiye buyurmuştur.-“Ramazan’dan sonra en faziletli oruç hangisidir?” diye sorulan bir soruya Fahr-i Kâinat Efendimiz [ﷺ]:-“Ramazan’ı tazim için Şaban ayında tutulan oruçtur” diye cevap vermiştir. (Tirmizî,İbn Ebî Şeybe,el-Musannef)

Şaban ayının 14’ünü 15’ine bağlayan gece Berat gecesidir. Bu kelime; berî olmak, aklanmak, suçsuz olmak gibi anlamlara gelir. Mü’minlerin bu gece günahlarından kurtulup temize çıkmaları umulduğundan dolayı ona bu isim verilmiştir. Bazı âlimlere göre Duhân sûresinin ilk âyetlerinde bahsedilen mübarek gece Berat gecesidir: “Hâ-Mîm. Açık olan ve gerçeği açıklayan bu kitaba yemin ederim ki; Biz onu kutlu bir gecede indirdik. Çünkü Biz haktan yüz çevirenleri uyarırız.O, öyle bir gecedir ki her hikmetli iş, tarafımızdan bir emir ile o zaman ayırt edilir.”(Duhân/1-4)

°°[Berât etmek bir bakıma aklanmak demek olduğuna göre, bunun öncelikle çağrıştırdığı kavram da tevbe demek oluyor. Tövbenin muayyen bir vakti olmamakla beraber, böyle mübarek gecelerde ibadetlerin sevaplarının katlanması gibi, tevbelerin kabul edilmeleri de daha çok ümit edilir. Çünkü rahmet coşmuştur, Cenâb-ı Hakk zaten bunu istemektedir.]

“Selef ulemâsından rivayet edildiğine göre hikmetli işlerin birbirinden ayırt edilmesi şu mânâya gelir; bu geceden itibaren bir sonraki seneye kadar meydana gelecek bütün hâdiseler melekler tarafından kader defterlerine yazılır. Öyle ki rızık, ecel, zenginlik, fakirlik, ölüm, doğum… hep bu gece belirlenir. Kur’ân’ın bu gecede indirilmesi meselesi ise bu gecenin Berat gecesi olduğunu düşünen âlimler tarafından şöyle açıklanmıştır: Kur’ân-ı Kerim Berat gecesinde Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına toptan indirilmiştir ki buna “inzâl” denir. Kadir gecesinde ise Peygamber Efendimiz’e [ﷺ] ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır ki buna da “tenzîl” denir.

•Peygamber Efendimiz [ﷺ] bir hadis-i şeriflerinde Berat gecesinin feyiz ve bereketini şu sözleriyle anlatır: Şaban’ın 15.gününün gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:

-‘Yok mu istiğfar eden, affedeyim!

– Yok mu rızık isteyen, vereyim!

-Yok mu başına bir musibet gelen, sağlık ve afiyet vereyim!’ Bu nida böylece tan yeri ağarana kadar devam eder.” (İbn Mâce)

Rivayet edildiğine göre Berat gecesinde Resûlullah’ı [ﷺ] yanında bulamayan Hazreti Âişe (radıyallâhu anhâ) kalkar ve aramaya çıkar. Nihayetinde O’nu Cennetü’l-Bakî kabristanında başını semaya kaldırmış, tefekkür ve duaya dalmış bir hâlde bulur. Efendimiz [ﷺ] bu gecenin faziletini muazzez zevcesine şu sözlerle anlatır: “Allah Teâlâ, Şaban’ın on beşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanın günahlarını bağışlar.” ( Tirmizî, İbn Mâce )

[Benî Kelb, Arap kabileleri arasında koyunlarının çokluğuyla bilinen bir kabiledir. Burada esas dikkat edilmesi gereken, dikkat çekilen husus, günah işleyen kul olduğu hâlde, ‘gelin affedeyim, isteyin vereyim’ diye çağıranın ise,o kulun,kendisine karşı günah irtikâp ettiği Rabbi olmasıdır.]

“..Üstad Bediüzzaman da bu gecenin faziletiyle ilgili şu görüşlerde bulunur:-“Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderât-ı beşeriyenin programı nev’inden olması cihetiyle, Leyle-i Kadir’in kudsiyetindedir. Her bir hasenenin Leyle-i Kadir’de otuz bin olduğu gibi bu Leyle-i Berat’ta her bir amel-i salihin ve her bir harf-i Kur’ân’ın sevabı yirmi bine çıkar. Sair vakitte on ise şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhurede on binler, yirmi bin veya otuz binlere çıkar. Bu geceler elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur’ân’la ve istiğfar ve salâvatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”(14.Şuâ)

Ancak, Allah’ın rahmetiyle muamelede bulunduğu bu gecede Resûlullah Efendimiz’in [ﷺ] ifadeleri çerçevesinde bir kısım kimseler bu rahmetten mahrum kalacaklardır: -“Allah (cc) Şabanın onbeşinci gecesi geldiğinde rahmetiyle nazar eder ve bütün mahlûkatını mağfiret eder. Yalnız şunlar müstesnadır; müşrikler, çok kin güdenler, (bir rivayete göre de:) akrabalık bağlarını koparanlar, ana-babasını incitenler ve içkiye düşkün olanlar.”(İbni Mâce, İbn Ebî Şeybe, Musannef)

°°[Bu mübarek gecelerin birer çekirdeğe benzetilmesi de çok önemli bir metafordur. Çünkü bir çekirdek,cinsine göre bir ağaç, bir mahsul,içinde pek çok çekirdekleri de barındıran bir meyve demektir.]

ÜÇ AYLARDAN İSTİFADE

[***] Üç aylar, insanın Allah’a en yakın olabileceği, O’nun engin rahmetine liyakat kesbedebileceği, günahlarından sıyrılıp kalb ve ruh ufkunda seyahat edebileceği kutlu zaman dilimleridir. Zaten nefsin tezkiyesi, ruhun terbiyesi ve kalbin tasfiyesi açısından insanın her sene mutlaka böyle semavî bir rehabilite sürecine ihtiyacı vardır. İşte bu mübarek zaman dilimleri böyle bir rehabiliteyi gerçekleştirme adına çok önemli vesilelerdir. İnsanın bu yümünlü vakitlerde bedenî ve nefsanî ağırlıklardan sıyrılıp belli bir ufka yükselerek belli bir seviyeyi yakalayabilmesi en başta ciddi bir tefekkürü gerektirir. Ancak bunu yaparken o, kalb ve ruhunu da sürekli mâneviyata açık tutmalıdır..,”

[İslam’da, günlük, haftalık, yıllık ve ömürlük ibâdet çeşitlerinin bulunması, yani hayatın baştan sona takvime bağlanmış olması, tabiri caizse belli periyotlarda kalb ve ruh hayatının bakıma alınması gibidir. Malumudur ki bir yolculuğa çıkan, önceden bunu iyi planlar ve ulaşım aracının bakımını iyi yaparsa, yarı yolda kalma ihtimali de o kadar azalır.]

[***] “..Yani mü’min, bu aylarda bir taraftan iman ve Kur’ân’a dair meseleleri akıl ve zihin melekelerini kullanarak müzakere yoluyla anlamaya çalışırken, diğer yandan da üzerine sağanak sağanak yağan mâneviyat ve ışık yağmurunu yudum yudum içine çekmeye çalışmalıdır. Şimdiye kadar pek çok insan, kendi ufku itibarıyla bu zaman dilimleriyle alâkalı nice güzel söz söylemiş, nice güzel beyanda bulunmuş, gündüz ve gecesiyle bu ayların mü’min hayatına kazandıracağı nice güzelliklere dikkat çekmiştir. Hazine kıymetindeki bu eserlerin karşılıklı okuma yoluyla kelime kelime üzerinde durulup tahlil edilmesi, müzakere metoduyla sindirilip içselleştirilmesi, bu ayların insana kazandıracağı vâridât ve füyûzâtı anlama ve duyma adına çok önemlidir. Evet, üç aylarla alâkalı yazılanlardan tam istifade edebilmek için sığ ve sathî bir okuyuş tarzından uzaklaşıp, mevzuun derinliklerine açılmasını bilmek gerekir. Bu duygu ve düşünce geliştirilmediği sürece okunup dinlenenlerden hakkıyla istifade etmek mümkün olmayacaktır…”

[Burada, üç ayların ve mübarek günlerin, gecelerin değerlendirilmesi adına, gelenekselleşmiş, standart ve monoton değerlendirme biçimlerinin dışında bir yenilik tavsiye ediliyor. Okuma ve müzakere.Bunda ülfet ve ünsiyet de olmaz,çünkü her defasında farklı şeyler okunabilir ve okunmalıdır.]

[***] “..Üç ayların kendine mahsus güzelliklerini ve insan gönlüne akseden zevk ve lezzetlerini kâmil mânâda duyup tadabilmek için daha baştan bunların “ganimet ayların” olduğunun bilinip takdir edilmesi, arkasından da saniyesi zayi edilmeksizin gece ve gündüzüyle ciddi şekilde değerlendirilmesi gerekir. Azim ve kararlılıkla geceleri kalkıp Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeyen ve gece vâridâtını yudumlamayan bir kişinin, dile getirilen güzellikleri derinliğiyle hissedip onların tadına varması mümkün olmaz. Evet, insan ciddî bir metafizik gerilim içinde bu aylara girmez, ciddi bir kulluk şuuruyla kendini ibadete vermez ve işin içine salmazsa, bu bereketli zaman parçalarının ifade ettiği mânâlar bardaktan boşanırcasına yağıp dursa da onun nasibine bir şey düşmez. Hattâ o, başkalarının en harikulâde ifadelerini kendi idrak ve istidadının mihengine vurur da onları bir lüks ve fantezi olarak değerlendirebilir ya da o çok canlı ve parlak sözler, onun nazarında cansız bir ceset gibi sönük kalır. Öyle ki bu mevzuda ne İbn Recep el-Hanbelî’nin bamteline dokunan ifadeleri ne de İmam Gazzâlî Hazretleri’nin yüreklere aşk u heyecan salan sözleri onun gönlünde bir aks-i seda bulur. “Acaba bu adamlar ne söylüyor ki!” der, geçer gider.Çünkü bir sözün tesiri adına, söylenilen sözün kıymeti kadar, muhatapların bakış açısı, niyeti, idrak ve sinelerinin o meseleye açık oluşu da önem arz eder.

Evet, bu mübarek günlerin tepemizden aşağıya sağanak sağanak boşalttığı vâridatı duyabilmek, öncelikle ona inanıp teveccüh etmeye bağlıdır.Zira teveccühe teveccühle mukabele edilir. Siz bu ayların ruh ve mânâsına teveccüh etmezseniz onlar da size kapılarını açmaz. Bu itibarla insan meseleyi öyle sahiplenmeli ki âdeta Recepleşmeli, Şabanlaşmalı ve Ramazanlaşmalıdır. Evet, bu kutlu aylarla öyle bütünleşmeli ki onların insan ruhuna neler söylediğini duyup hissedebilsin. Bu açıdan, sathilikten kurtulamayan, laubaliliğe açık duran, böyle bir ganimet mevsiminde kendini yenileme gibi bir gayret içinde olmayan, hâl ve hareketlerinde ciddiyeti yakalayamayan insanların bu aylardan istifade etmeleri çok zordur…” (Kaynak: Gufranla Tüllenen İbadet:Oruç)

[Demek ki teveccüh olmadan teveccühe mazhariyet olmuyor. Cenâb-ı Hakk isterse elbette ekstradan bir lütuf olarak bu da olabilir ama, imtihan dünyasında yaşadığımız için genellikle sünnetullah böyle cereyan ediyor.Her tarafımızdan güçlü sinyallerle kuşatılmış bile olsak, alıcılar açık değilse duyamıyoruz,gözler kapalı ise göremiyoruz. Bu konuda bize düşen,duymak için sadece kulak vermek ve görmek için gözlerimizi açık tutmak.]

❄️❄️❄️

DİNİN RUHUNA UYGUN PROGRAMLAR

[***] “Öte taraftan meselenin toplumdaki genel kabule bakan yönü de vardır. Vâkıa bu mübarek ayların ifade ettiği gerçek derinlik ve enginliğin duyulup hissedilmesi kalb ve ruh ufku itibarıyla derin insanlara mahsus bir mazhariyettir. Fakat şu anda Müslümanların belli ölçüde bu ayların kıymet ve bereketini takdir ettiği, camilere yöneldiği ve Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ettiği de bir gerçektir. İşte bu durum önemli bir vesile olarak değerlendirilip bu bereketli zaman dilimlerinde farklı program ve aktivitelerle insanların ruhuna belli mesajlar üflenebilir. Aynı şekilde üç ayların içinde yer alan Regâib, Miraç, Berat ve Kadir gecelerinde de dinin ruhuna sadık kalınarak çağımızın insanına hitap edecek daha hususi programlar tertip edilebilir. Böylece bu kutlu geceleri, insanları Allah’a yaklaştırma ve dinin hakikatini gönüllere duyurma adına değerlendirmiş oluruz. Camiye gelen insanların gönüllerine bu istikamette bazı hakikatler duyurulabileceği gibi, farklı meclislerde bir araya gelişler de müzakere ve sohbetlerle değerlendirilebilir. Böylece bu ayların kendileri için bir şey ifade ettiğine inanan insanların teveccüh ve beklentileri de doğru değerlendirilmiş olur.

   Yeri gelmişken bu tür programlarla alâkalı önemli gördüğüm bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Bizim, farklı vesileleri değerlendirerek yapacağımız bütün faaliyetlerdeki gayemiz, insanları düşünce ve his dünyaları itibarıyla bir adım daha Allah’a yaklaştırmak olmalıdır. Şâyet meşgûl olduğumuz program ve aktiviteler bizi bizliğimize götürmüyor ve kendimizi bulma istikametinde bize rehberlik etmiyorsa boş şeylerle uğraşıyoruz demektir.

Evet, düzenlediğimiz programlarda Rabbimize ait bir kısım hakikatleri seslendiremiyor, insanları biraz daha Efendiler Efendisi’ne [ﷺ] yaklaştıramıyor da sırf insanların hevâ ve heveslerine hitap eden programlar düzenliyor ve neticede onlara sadece “hoş dakikalar geçirdik” dedirtiyorsak, zaman israfına, belki de günaha giriyoruz demektir. Zîra Allah’a (cc) götürmeyen ve Efendimiz’e ulaştırmayan her yol bir aldanmışlıktır. Zâten insanları eğlendirme, şölen ve karnavallar düzenleme de bize ait bir iş ve vazife değildir.

Ayrıca bilinmesi gerekir ki günümüzde genel durumları itibarıyla insanların eğlenceye açık bir hayat tarzı vardır. Dolayısıyla onların bu mevzuda gösterecekleri alâka sizi aldatabilir. Öyle ki onların memnuniyetine bakarak iyi bir iş yaptığınızı zannedersiniz. Oysaki önemli olan onların alâkasından ziyade yapılan işin Kur’ân ve sünnet’in kıstaslarına göre doğru olup olmadığıdır. Bu itibarla ortaya konulan faaliyete alâka gösterilmese ve katılım az olsa bile, siz her zaman doğrunun peşinde koşmalısınız. Diğer bir ifadeyle mühim olan, insanların takdir ve alkışı değil, yapmış olduğunuz programın kalbî ve ruhî hayatımız adına bir mânâ ifade etmesidir.

Bu itibarladır ki göklerin nura gark olduğu, zeminin semavî sofralarla bezendiği böyle bereketli bir zaman diliminde biz, insanları kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla hep derinleşmeye yönlendirmeli ve yapacağımız her işi mutlaka yüksek hedeflere, engin mülâhazalara bağlamalıyız. Öyle ki muhatap olduğumuz insanların gönüllerine her seferinde yeni bir mânâ, yeni bir ruh aşılamalı ve onlara, mâneviyat adına doymazlığa doğru yelken açtırmalıyız. Bunu gerçekleştirmek için ister eskiden beri bilinen ilâhiler, naatlar, münacatlar okunsun, ister yeni beste ve güftelerle bu mânâlar ifade edilsin, biz mutlaka her faaliyetimizle insanlarda ebed arzusunu tetiklemeli, gönüllerde sonsuz saadeti kazanma iştiyakını ve kaybetme endişesini harekete geçirmeli ve netice itibarıyla muhatap olduğumuz insanları dinin ruhuna uyarmaya çalışmalıyız.

Hâsılı, camiler, cemaatler, cumalar, Recepler, Şabanlar, Ramazanlar, Regâibler, Miraçlar, Beratlar ve Kadirler mutlaka insanları Cenâb-ı Hakk’a yönlendirmeye vesile yapılmalı ve her ânı sonsuzluğu peylemeye açık bu kutlu zaman dilimlerinde tertip edilen bütün aktiviteler yüce ve yüksek gayeleri gerçekleştirmeye matuf olmalıdır.” (Gufranla Tüllenen İbadet: Oruç)

°°[Yani demek oluyor ki,önemli olan bu programlara katılanların sayısı, organizasyonu beğenip beğenmemeleri değil, en başta yapılan işlerin Allah’ın rızasına uygun olup olmadığı, insanları O’na biraz daha yaklaştırıp yaklaştırmadığıdır.Diğer taraftan da, bu sene gerçekten güzel ve verimli olan bir program, bir sene sonra sıradanlaşmış olabilir.O açıdan sürekli yenilik peşinde, bu konularda bile yenilikçi olmak gerekiyor.]

ÜÇ AYLARDA GÜNAHLAR

 Üç aylarda günahlar için iki durum söz konusudur. Ya tövbe ile affedilir ve yok olurlar, ya da sevaplar gibi onları işlemenin vebali ve cezası da artar. İçinde üç ayların da bulunduğu haram aylarda durum böyledir. Bu aylar, Receb, Şaban, Ramazan ve bunlara bitişik olmayan Muharrem aylarıdır. Bu aylarda işlenen günahlar, isyan ve itaatsizlikler de diğer aylar gibi değildir. Onun için Cenab-ı Hak, “Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin (günah işleyerek kendinize yazık etmeyin)” buyuruyor. Âyet-i kerimemin tamamı şöyle: Doğrusu, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü kesin hükmünde, ayların sayısı on iki ay olup bunlardan dördü haram (saygın) dır. İşte doğru hesap budur. O halde bu aylarda kendinize zulmetmeyin, ve müşrikler nasıl sizinle topyekûn savaşıyorlarsa siz de onlarla topyekûn savaşın! Ve bilin ki Allah, ilahî sınırlara saygılı olup fenalıklardan sakınanlarla beraberdir. (Tevbe:36) Kendi nefsine yaptığı zulümde durum buysa, masumlara, mağdurlara ve mazlumlara yapılan zulmün karşılığı nasıl olur acaba?

❄️❄️❄️

ÜÇ AYLARDA ORUÇ TUTMAK 

“Soru: Efendimiz [ﷺ] Recep ve Şaban aylarını devamlı oruçlu geçirmiş midir? Biz devamlı tutsak O’na muhalefet etmiş olur muyuz?

Cevap: Hazreti Âişe’nin (ra.anhâ) ifadesiyle Efendimiz, Ramazan-ı Şerif dışında bir ayı kesintisiz oruçla geçirmemiştir. Diğer aylara nispetle Ramazan’ın bu yönden ayrı bir hususiyeti vardır. Efendimiz, insanlara, onların tabiatına uygun bir hayatı talim etmiş ve kendisi de bizzat öyle yaşamıştır. O, tuttuğu oruçla, kıldığı namazla ve sair ibadetleriyle insan tabiatına aykırı bir davranışta bulunmamıştır. Bozulmamış hiçbir fıtrat, Efendimiz’in yapmış olduğu ibadet ü taatı reddetmeye mecal bulamaz.

 Yine Âişe Validemizden (ra.anhâ) şöyle rivayet edilmiştir: -“Efendimiz [ﷺ] bazen o kadar oruç tutardı ki ‘Herhâlde hiç ara vermeyecek.’ derdik. Bazen de oruca o kadar ara verirdi ki ‘Herhâlde hiç oruç tutmayacak.’ derdik.Resulullah’ın [ﷺ], Ramazan dışında hiçbir ayı bütünüyle oruçlu geçirdiğini görmedim.Hiçbir ayda da Şaban ayındaki kadar oruç tuttuğunu görmedim.”( Buhârî, Müslim)

Efendimiz [ﷺ] ibadet ü taatte bulunurken kendi nefsi adına zor olana talip olurdu. Ne var ki başkalarına bakan yönü itibarıyla kendisiyle beraber yürüyen insanların zaafını da hesaba katar, toplumun önünde gözüken insanlara da böyle davranmalarını tavsiye buyururdu. O, bir seferinde şöyle buyurmuştur: -“İnsanlara, en zayıflarını hesaba katarak muamele edin, zayıfların ayağıyla yürüyün.” (Ebû Dâvûd, Nesâi, İbn Mace)

Böyle buyurup bu minval üzere hareket ettiğinden dolayı ne Recep ne de Şaban ayını aralıksız olarak oruçla geçirmemiştir. Zira O, böyle yapsa, kendisini adım adım takip eden ashab da aynısını yapmaya çalışacak ve kim bilir belki de çoğu bunu başaramayacaktı. Hatta bir seferinde iftarsız-sahursuz peşipeşine oruç tutmaya (savm-i visal) niyet etmişti. O’nu gören ashabdan bazıları da kendisine tâbi olmak istemişlerdi. Her ne kadar Efendimiz [ﷺ] böyle yapmamalarını tavsiye buyursalar da içlerindeki ibadet iştiyakı onların bu tavsiyeyi tutmalarına müsaade etmemişti. Bir gün, iki gün, üç gün derken savm-i visale niyetlenen ashabın iyice takati kesilmiş, belki de Efendimiz’in tavsiyesine uymadıkları için içlerinde pişmanlık hissetmeye başlamışlardı. Onlar bu hâldeyken Efendimiz,“Beni Allah yediriyor ve içiriyor, açlık hissetmiyorum.” (Buhârî, Müslim) buyurduğu gibi orucunu rahatlıkla tutup diğer işlerini yapabiliyordu. Nihayet üçüncü günün sonunda bayramın gelmesiyle rahatlamışlardı. Dolayısıyla Efendimiz [ﷺ], hayatî olarak insanı zorlayan bütün âmiller karşısında dağ gibi dimdik ayakta durabiliyordu.Onun bu duruşu aynı zamanda ashab için de hem büyük bir dayanak teşkil ediyor hem de onlara ulaşabilecekleri zirveleri gösteriyordu. Onlar, bu gibi hâdiselerde Efendimizin [ﷺ] müthiş iradesini, insanın başını döndürecek azim ve kararlılığını görüyorlardı.

Meselenin fıkhî yönüne gelince, üç aylarda muttasıl oruç tutmak mekruhtur. Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz [ﷺ] böyle bir şey yapmamıştır. Ne Kur’ân-ı Kerim’in emir ve tavsiyelerinde ne de Allah Resûlü’nün Sünnet’inde böyle bir şeye rastlamamaktayız. Buna rağmen halkın arasında Recep, Şaban ve Ramazan aylarını peşi peşine tutmak gibi bir âdet yerleşmiştir. Bu şekilde tutulan bir orucun neticesini, oruçtan beklenen gayeyle de telif etmek mümkün değildir. Zîra kesintisiz oruç tutunca insan bünyesi oruca alışkanlık kazanır.Oruca alışan bir kimse için de oruç tutmakla tutmamak arasında bir fark kalmaz.Onun için, nefsi terbiye adına birtakım mahrumiyetlere katlanma gibi bir hasletten söz edilemez. Bu sebeple insan, sürekli oruç tutmak suretiyle oruca alışmamalı,bazen tutup bazen tutmayarak nefsini terbiye etmeye çalışmalıdır. Zâten Efendimiz’in, sahabe-i kiramın en âbid ve zâhidlerine tavsiye buyurduğu oruç da bir gün tutup bir gün tutmama şeklindedir. “(Kaynak: Gufranla Tüllenen İbadet: Oruç)

°° [ Üç ay fasılasız oruç tutan bir insanın metabolizması buna alışır,artık o gün boyunca acıkmaz ve susamaz olur.Yani kendisini oruç tutmuş gibi hissedemez. Halbuki oruç tutmaktan maksat, insanda monotonluğu bozup,Allah’ın nimetlerine,fakir fukaranın hâline dair yeniden bir farkındalık oluşturmaktır. Her gününü oruçla geçiren birisi için bu farkındalık söz konusu olamaz,oruç tutmanın bir hikmeti de ortadan kalkmış olur.]

❄️❄️❄️

ÜÇ AYLAR VE YUSUFLARIMIZ

 Mübarek üç ayların, iman ve kuran hizmetine bakan hususî bir yönü daha vardır. Günümüzde yaşananların aynısının yaşandığı bir dönemde Üstad Hazretleri şöyle söylüyor:

Aziz, sıddık kardeşlerim! Bugün manevî bir ihtar ile sizin hesabınıza bir telaş, bir hüzün bana geldi. Çabuk çıkmak isteyen (hapisten) ve derd-i maişet için endişe eden kardeşlerimizin hakikaten beni müteellim ve mahzun ettiği aynı dakikada bir mübarek hatıra ile bir hakikat ve bir müjde kalbe geldi ki: Beş günden sonra çok mübarek ve çok sevaplı ibadet ayları olan şuhur-u selâse gelecekler. Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üçyüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuzbine çıkar. Bu pekçok uhrevî faideleri kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhur-u selâseyi böyle bire on kâr veren Medrese-i Yusufiye’de geçirmek, elbette büyük bir kârdır. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir. İbadet cihetinde böyle olduğu gibi, Nur hizmeti dahi nisbeten -kemmiyet değilse de keyfiyet itibariyle- bire beştir. Çünki bu misafirhanede mütemadiyen giren ve çıkanlar, Nur’un derslerinin intişarına bir vasıtadır. Bazan bir adamın ihlası, yirmi adam kadar faide verir. Hem Nur’un sırr-ı ihlası; siyasetkârane kahramanlık damarını taşıyan, Nur’un tesellilerine pekçok muhtaç bulunan mahpus bîçareler içinde intişarı için bir parça zahmet ve sıkıntı olsa da, ehemmiyeti yok.

Derd-i maişet ciheti ise: Zâten bu üç ay âhiret pazarı olmasından her biriniz çok şakirdlerin bedeline, hattâ bazınız bin adamın yerinde buraya girdiğinden, elbette sizin haricî işlerinize yardımları olur diye tamamıyla ferahlandım ve bayrama kadar burada bulunmak büyük bir nimettir bildim.” (14.Şua)

❄️❄️❄️

RİSÂLE-İ NURDA ÜÇ AYLAR

Şuhûr-u selâse, seksen küsur sene bir ömrü kazandırıyor. Elbette sizler gibi mücâhidler onu kazanmaya çalışacaksınız.” (Kastamonu Lâhikası)

  • Regâib Gecesi 

*”Evvelâ: Seksen küsur sene bir ömr-ü mânevîyi sizlere kazandıracak olan şuhûr-u selâse-i mübârekeyi ve bilhassa bu geceki leyle-i Regaib’i tebrik ediyoruz.”(Kastamonu Lâhikası)

  • Berât Gecesi

“Her bir hasenenin Leyle-i Kadir’de 30 bin olduğu gibi bu Leyle-i Berat’ta her bir amel-i sâlihin ve her bir harf-i Kur’ân’ın sevabı 20 bine çıkar. Sâir vakitte on ise, şuhûr-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyâli-i meşhûrede on binler, 20 bin veya 30 binlere çıkar. Bu geceler, 50 senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur’ân’la ve istiğfar ve salavâtla meşgul olmak büyük bir kârdır.” (Tarihçe-i Hayat)

  • Ramazan

“Şu mübarek şehr-i Ramazan, leyle-i Kadr’i ihata ettiği için, kendisi de ömür içinde bir leyle-i Kadir’dir ki muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar.Dakikası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-ü bâkîdir.” (Barla Lâhikası)

“Fakat bu şuhûr-u selâse çok kıymettardır; leyle-i Kadr’in sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lâzım geliyor.” (Barla Lâhikası)

  • Kadir Gecesi 

Mübârek Ramazan’ın Leyle-i Kadir sırrıyla, seksen üç sene bir ömr-ü mânevî kazandırması sırr-ı hikmetiyle ve Risale-i Nur’un şakirtlerindeki sırr-ı ihlâsla, tesânüd ve iştirâk-i a’mâl-i uhrevî düsturuyla, her bir sâdık şakirt, o fevkalâde mânevî kazancı elde edeceğine gayet kuvvetli bir delili budur ki: Bu daire içinde kırk bin, belki yüz bin hâlis, hakikî müminlerin içinde hakikat-i leyle-i Kadri elde edecek bir-iki, on-yirmi değil, belki yüzlerin elde etmesi ihtimali kavîdir.” (Kastamonu Lâhikası)

❄️❄️❄️

ÜÇ AYLARI DEĞERLENDİRME

Ey iman edenler! Sizi gayet acı bir azaptan kurtaracak, üstelik size çok kârlı bir ticaret sağlayacak bir iş bildireyim mi? Allah’a ve elçisine inanır,Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla mücahede edersiniz.Eğer bilirseniz bunu yapmak sizin için çok hayırlıdır.”(Saf/10-11)

Evet, bizlerin bu dünyaya gelmemizin esas gayesi, bu ayeti kerimede bildirilen o güzel ticareti yapıp, ardından bu yaptığımız ticaretin meyvelerini devşirmek üzere ahirete gitmektir. Yani bizler sahip olduğumuz imkânları Allah yolunda kullanacağız; O’na ibadet edecek, O’nun emir ve yasaklarını yerine getirecek ve O’na hakiki kul olma yollarını araştıracağız. Zaten bir Müslüman için de bundan daha büyük bir şeref ve paye yoktur. Diğer yandan, şu kısacık ömrümüzü Rıza-ı İlahi’yi kazanma yolunda harcayıp onunla ebedi mutluluğu kazanmak gibi bir yüce gayeyle karşı karşıya bulunuyoruz. Fakat dünya bütün fitnesiyle karşımıza dikilip bizi kendine çağırdığından ve nefis ve şeytan gibi iki düşmanınız bulunduğundan fakat buna karşılık bizler gayet aciz ve zayıf olduğumuzdan dolayı her zaman istikametimizi koruyamıyor, her an duru kalamıyor ve kulluk kulvarında sürekli gel-gitlere maruz kalıyoruz. O halde ne yapmalıyız ki, yaptığımız ibadetlerimizin sevabı katlanarak bize geri dönsün, ömür dakikalarımız bire yüz, bire 700 ve daha fazla veren başaklar gibi ahiret hesabına semere versin ve işlediğimiz hata ve günahlarımız affolunsun!?

❄️❄️❄️

ÜÇ AYLARDA TEFEKKÜR  

PIRLANTA MÜELLİFİ , üç aylar denilince ilk akla gelen hususlara temas ettiği yazısında, tefekkür ve tezekkür boyutunu anlattığı yerde şunları söylüyor:

“Öncelikle ifade etmek gerekir ki üç aylar, insanın, Allah’a en yakın olabileceği, O’nun engin rahmetine liyakat kesbedebileceği; günahlarından sıyrılıp kalb ve ruh ufkunda seyahat edebileceği en önemli kutlu zaman dilimleridir. Zaten nefsin tezkiyesi, ruhun terbiyesi ve kalbin tasfiyesi açısından insanın her sene mutlaka böyle semavî bir rehabilite sürecine ihtiyacı vardır. Bu mübarek zaman dilimleri ise böyle bir rehabiliteyi gerçekleştirme adına çok önemli bir vesiledir. Şüphesiz insanın bu mübarek zaman dilimlerinde bedenî ve nefsanî ağırlıklardan sıyrılıp belli bir ufka yükselebilmesi, belli bir seviyeyi yakalayabilmesi en başta ciddî bir tefekkür ve tezekkür ameliyesini gerektirir. Ancak bunu yaparken o, kalb ve ruhunu da sürekli mâneviyata açık tutmalıdır. Yani o, bir taraftan, bu aylarda, iman ve Kur’ân’a dair meseleleri, akıl ve zihin melekeleriyle, müzakere yoluyla anlamaya çalışırken, diğer yandan da, üzerine sağanak sağanak yağan mâneviyat ve ışık yağmurunu yudum yudum içine çekmeye çalışmalıdır…” [Mefkûre Yolculuğu]

❄️❄️❄️

FIRSAT GÜNLERİ

 Bu günler ve bu geceler, bizler için birer fırsat ve birer nimettirler. Hem de ayağımıza kadar gelen, daha doğrusu gönderilen nimetler. Çoğu zaman içinde yaşadığımız fakat farkında olmadığımız nimetlerdir. Öyleyse şimdi, meselâ şu âyet-i kerimeye kulak vermenin tam zamanıdır: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr: 18)

YENİLENME ZAMANI

İşte bütün bunlar için Rahmeti Sonsuz Rabbimiz, bizlerin önüne, değerlendirildiğinde şu fani dünyayla ebedi hayatları peyleyebileceğimiz, günahlardan arınıp tertemiz bir gönül iklimine ulaşacağımız, her anında yudum yudum huzur içeceğimiz üç aylar gibi bereketli bir zaman dilimi koymuştur. Yeni bir aşk ve şevkle ibadete koşacağımız, Allahımızı, Peygamberimiz’i,  Kur’ânımızı, dinimizi yeniden tanıyacağımız, tanıyıp seveceğimiz, birbirimizi tekrar bir kere daha sımsıcak duygularla kucaklayacağımız bir zaman dilimi.. geçmişin muhasebesini yapıp ümitli geleceğe yelken açacağımız, kendimizi kontrol ederek, içimizi keşfetme yolculuğuna çıkabileceğimiz bir zaman dilimi.. yersiz hırsları, anlamsız çekişmeleri bırakıp, hoşgörünün o kuşatıcı iklimine dalabileceğimiz bir zaman dilimi.

❄️❄️❄️

ÜÇ AYLARDA NELER YAPABİLİRİZ?

 Şimdi bu büyük ticaret imkânından mahrum kalmamak için şu mübarek zaman dilimlerinde neler yapabileceğimize dair birkaç hususu hatırlayalım.

1- Öncelikle bizler böyle zamanlarda kulluğumuzu gözden geçirerek, eksik ve hatalarımızı ele almalı ve bunları düzeltebilmenin yollarını aramalıyız. Yani hesaba çekilmeden önce burada kendimiz KENDİMİZİ HESABA çekmeliyiz ki, ahiretteki hesabımız kolay olsun.

2- Üç ayları günahlarımızın affı için bir fırsat bilmeli ve bol bol TÖVBE ve İSTİĞFARDA bulunmalıyız. Özellikle şu günlerde Müslümanların içinde bulunduğu sıkıntıları düşünerek dua dua Allah’a yalvarmalı ve Onun yardım ve inayetini talep etmeliyiz. Özellikle Üstadın ifadesiyle iştirâk-i a’mâli uhreviye usulü ile dua halkaları oluşturup küllî Dert ve zulümlere ekseriyetin halisane duası hükmüne geçecek dualar etmeliyiz..

3- Özellikle NAMAZLARIMIZI YENİDEN ELE ALMALI, mümkün mertebe cemaate devam etmeli, hatta yanımıza çocuklarımızı da alarak ibadetlerimizi beraber yapmaya çalışmalıyız. Böylece o ruh ve manayı daha iyi hissedebiliriz. Bundan başka eğer KAZA NAMAZLARIMIZ varsa bunları kılma yoluna gitmeli, kaza namazımız yoksa bile, çokça NAFİLE NAMAZ kılmaya çalışmalı ve özellikle geceleri iyi değerlendirmeliyiz.

4-] Bu zamanlar bizim için Kur’an’a döndüğümüz, Kur’an’la yeniden buluştuğumuz ve onu anlamak için cehd eylediğimiz anlar olmalı. Bunun için de, imkânımız nispetinde çokça KUR’ÂN OKUMALI, hatimler indirmeli ve bununla yetinmeyerek, Kur’an’ın MANASINA da nüfuz edebilmek için onun MEÂL ve TEFSİRLERİNİ okumalıyız.

5-] Üç ayların girmesiyle birlikte, bu havanın bizim evimizde de hissedilmesi adına gerekeni yapmalıyız. Yani evimiz farklı bir atmosfere bürünmeli ve evimizin fertlerinden her birinin bu kârlı ticaret zamanını en iyi şekilde değerlendirmesi adına bize düşeni ihmal etmemeliyiz. Bol bol Kur’an okumalarla,kılınan namazlarla, okunan virdlerle ve yapılan dualarla evimizde bir MÂNEVÎ HAVA esmeli, gözlerimizde sürekli ahiret tüllenmeli ve böylelikle artan bir tempo sayesinde Ramazan’ı karşılamalıyız.

6-] Akrabalarla, komşularla ve dostlarımızla olan yakınlığımızı bir kat daha arttırmalı ve özellikle kandil gecelerinde göndereceğimiz tebrik mesajları veya yapacağımız ziyaretlerle onların gönül ve dualarını almalıyız.

7-] Etrafımızdaki MAZLUM VE MAĞDURA yardım etmeli, imkânımız ölçüsünde sadaka vermeli ve mazlumun mağdurun maddi ve manevî imdadına koşmalıyız. Çünkü bu zaman dilimlerinde vereceğimiz sadaka ve zekatlarımızın sevabı, bize katlanarak geri dönecektir. Üç aylarımız, bereketli, feyizli ve en üst seviyede istifadeli olsun.. (Derleme)

❄️❄️❄️

RECEB AYINDA OKUNACAK İSTİĞFAR 

Bazı büyük zevat ise Receb ayı geldiğinde şu duayı okudukları nakledilmektedir: -[ “Her türlü büyük-küçük günahlarımdan ötürü, Azamet ve Kerem sahibi Allah’a tevbe ve istiğfar ederim.” ]

Abdullah b. Abbas Hz, bir rivayette şöyle buyurmuştur: Her kim aşağıdaki istiğfarı bütün Receb ayında yedi defa okursa, Allah, ona günaha giden yolları zorlaştırır böylece günah işleme fırsatı vermez: [“Zâtından başka Hayy (her zaman var olan, diri olan ezeli ve ebedî hayat sahibi) ve Kayyûm (Kendi zâtı ile var olup,zevali olmaksızın kaim olan ve bütün kâinatı varlıkta tutup yöneten)’un bulunmadığı azamet sahibi Allah’a,günahlarımdan istiğfar eder, O’na tevbe ederim. Öyle bir tevbe ki, kendine yazık etmiş,kendisini ne ölümden koruyabilen ne hayatta kalabilen ve ne de öldükten sonra tekrar canlanmaya muktedir olan bir kulun tevbesi misali tevbe ederim.”] (Üç Aylar ve Kandiller dergisi )

Bu yazı 99 kez okundu