•Sırlı bir Vird: İstiğfar

İstiğfar, Ne Getirir Ne Götürür!?
➖Af, tevbe ve merhamete kapı
➖Bela ve musibetlere karşı kalkan
➖Kuvvet ve rızık vesilesi
➖Melekleşme
➖Müttakîler zümresine dahil olma
➖Başkalarına iyilik vesilesi
➖Kötülüğe meyilin önünü kesme
➖Hayatu’s-Sahabe’de Zikrin Bir Diğer Buudu: İstiğfar
➖RiyâzüsSâlihîn’de istiğfar hadisleri
➖Tevbe edilen günahlar ahirette karşımıza çıkar mı?

❄❄❄

“İSTİĞFAR, NE GETİRİR NE GÖTÜRÜR!?”

Kur’ân ve Sünnet’in adres gösterdiği ve sürekli peşinde olunmasını emir ve tavsiye buyurduğu her türlü değerin ve hakikatin, dünyevî ve uhrevî, külli ve cüzi birçok hikmetleri ve faydaları vardır. Ayet ve hadislerde açık ve kapalı kendilerine işaret edilen bu FAYDALARIN BİLİNMESİ, her anı imtihan ve hesaba tabi hayatımızı, bu değer ve hakikatlerle süsleme, sürdürme ve sonlandırma noktasında çok yararlı olacaktır. Bu çerçevede kaynaklar tetkik edildiğinde kazandırdıkları itibarıyla nazara verilen hakikatlerin başında İSTİĞFARIN geldiği görülür. İster zikir ve dua isterse de bir mâsiyet üzerine yapılsın beraberinde getirdiği birçok nimet ve hikmet ile istiğfar, adeta HER MEVSİM MEYVE VEREN CENNET AĞAÇLARI GİBİDİR. Cenab-ı Hakk onu birçok kapının anahtarı ve çok sayıda derdin devası kılmıştır.

“AF, TEVBE ve MERHAMETE KAPI”

Kulun bilerek veya bilmeyerek işlediği hata, kötülük ve nefsine yaptığı zulümlerin ardından kusurunu itiraf edip istiğfarla Rabb-i Rahîm’ine yönelmesi, O’nun affına, rahmetine, sevgisine ve tevbeleri kabulüne kapı aralar. Kur’ân, “Kim kötülük eder veya günah işleyerek nefsine zulmeder de sonra Allah’tan af dilerse, Allah’ı gafur ve rahim (affı ve merhameti bol) bulur.” (Nisâ Sûresi 4/110) ; “… Eğer onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de Allah’tan AF DİLESELER, sen de resul olarak onların affedilmelerini isteseydin, elbette Allah’ı tevbeleri kabul eden, pek merhametli bulacaklardı.” (Nisâ Sûresi 4/64) buyurmuş ve müminlere bu hakikati işaret etmiştir.

Hz. Sâlih (aleyhisselâm), yaptıkları yanlış işler ve emrolundukları halde yapmadıkları şeylerden dolayı helake sürüklenen kavmi Semûd’u kurtarma adına kendilerine, “Yalnız Allah’a ibadet edin, çünkü sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Sizi topraktan yetiştirip yaratan, sizi orada yaşatan O’dur. O halde O’ndan MAĞFİRET DİLEYİN, yine O’na dönün, TEVBE edin. Çünkü Rabbim kullarına çok yakın ve onların tevbe ve dualarını kabul edendir.” (Hûd Sûresi 11/61) buyurur ve bu hususa dikkat çeker.

Yine Hz. Şuayb da (aleyhisselâm) muhataplarına istiğfarı, tevbeyi adres gösterir ve aynı noktayı dile getirir: “Rabbinizden AF ve MAĞFİRET dileyin, sonra günahlarınızdan TEVBE edip O’na sığının. O sizi affeder ve korur. Çünkü Rabbim rahimdir, veduddur (pek merhametlidir, kullarını çok sever).” (Hûd Sûresi 11/90) Bu âyette, bir Peygamberin ağzından Cenab-ı Allah vedûd olduğunu bildiriyor. İslâm’da Allah ile kul münasebetlerinde sevginin yerinin ne derece yüksek olduğunu, tek başına bu isim göstermeye yeter. Zira Allah’ın yaratıklarını çok seven ve onlar tarafından çok sevilen olduğunu bildirir. Kulların en ideal vazifeleri Rabbe ibadetleri olup ibadet, duyulan sevginin ifade edilmesinin en ileri şeklidir. Allah’ı çok seven, O’na daha çok ibadet eder.

“BELÂ ve MUSİBETLERE KARŞI KALKAN”

İSTİĞFAR, ilahi affa mazhariyetin, engin rahmetten istifadenin ve hakiki sevgiye nailiyetin en güvenilir ve en kısa yollarından biridir. FERT ve TOPLUMLAR, hiçbir zaman ümitsizliğe düşmemeli, İSTİĞFARA SIĞINDIKLARI müddetçe af, merhamet ve inayet kapılarının kendilerine her an açık olduğunu bilmelidirler. Ötelere, yüzü gözü aydın olarak gitmek istiyorlarsa hayatlarını istiğfar güzergahında sürdürmelidirler.

Cenâb-ı Hakk, gönderdiği kitaplara ve elçilere kulak asmayan, hayatlarını ilahi emirlere ve yasaklara muhalif hal, hareket ve zeminlerde sürdüren ve gayrı meşru şeylerin muhabbetiyle dengeyi yitirmiş birçok kavmi, gönderdiği bela ve musibetlerle helak etmiştir. TEVHİD ve NÜBÜVVET tarihi bunun misalleriyle doludur. Onlarla aynı yoldan giden insanları da benzeri tehlikeler beklemektedir. AZAB VESİLESİ bu musibetlere yakalanmamanın yolu, Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) varlığı ve sürekli Allah’a istiğfarda bulunmaktır.

Kur’ân bu hakikati bize haber verirken “Halbuki sen onların aralarında bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmaz; eğer onlar istiğfar ederlerse Allah bu takdirde de onlara azab etmez.” (Enfal Sûresi 8/33) buyurur. (Burada “AZABA UĞRATMAKTAN ” maksat, onları kökten imha edecek bir azap gönderilmesidir. Hz. Peygamber (a.s.m) aralarında iken, Allah Teâlâ böyle bir azap göndermeyeceğini bildiriyor. İSTİĞFARDAN MAKSAT İSE: Ya müşriklerle aynı memlekette kalan müminlerin istiğfarları, yahut kendilerinin Allah’tan mağfiret dilemeleridir.)

Allah Resûlü (aleyhissalatu vesselâm), vuku bulan bir güneş tutulması sırasında namaza, duaya ve istiğfara koşar. Tutulma sona erinceye kadar namazını uzatır. Secdede, göz yaşları içerisinde: “YÂ RABBÎ! Ben aralarında olduğum müddetçe ümmetime azâb etmeyeceğini bana vâdetmedin mi?! YÂ RABBÎ! Onlar sana istiğfâr edip yalvardıkları müddetçe ümmetime azâb etmeyeceğin husûsunda bana söz vermedin mi?! İşte bizler kapına geldik senden affımızı diliyor ve sana yalvarıyoruz!” şeklinde yakarır ve yukardaki ayet-i kerimeye atıfta bulunur.

Namazını eda ettikten sonra da minbere çıkıp ashâbına şöyle seslenir: “Güneş ve ay Allâh’ın varlık ve birliğine delâlet eden alâmetlerden sâdece ikisidir. Şâyet bunlar tutulursa, duâ edin, Cenâb-ı Hakk’a yönelip ona ilticâ edin, Allâh’ın büyüklüğünü hatırlayın, namaza durup Allâh’ı zikretmeye koyulun, sadaka verin ve O’na istiğfarda bulunun.”

İbn-i Abbâs (radıyallahu anhumâ) yukarıdaki ayet-i kerimeden hareketle bu ümmete, azaba yakalanmama adına iki emanın/dokunulmazlık verildiğini, bunlardan birincisinin Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) ikincisinin de istiğfar olduğunu ifade eder. (Tirmizî, Sünen 5/163)  EFENDİMİZ de (aleyhissalâtu vesselâm) istiğfarın bu yönüne dikkat çeker ve “Kul, Allah’a istiğfarda bulunduğu sürece O’nun azabına karşı emniyettedir!” buyurur.

KADINLARA HİTAP ETTİĞİ BİR MECLİSTE ahiret adına gördüğü bir manzarayı nazara verir ve ardından da “Ey kadınlar topluluğu! Sürekli tasaddukta bulunun ve çokça istiğfar edin!” (Müslim, Sahîh 1/61; İbn-i Mâce, Sünen 5/479) buyurarak akıbetleri adına onlara istiğfarı adres gösterir.

“KUVVET ve RIZIK VESİLESİ”

Güç, kuvvet ve bol rızık, dünden bugüne fert ve toplumların hedefi olmuştur. Bunları elde etmek için çok canlar yakılmış, haklar gasp edilmiş ve kanlar dökülmüştür. Halbuki Cenâb-ı Hakk, gönderdiği ilahi mesaj ve elçilerle insanlara, bunlara helal ve meşru şekilde nail olmanın yollarını göstermiştir. Öncelikle bu hususta yaşanan sıkıntıların en önemli sebeplerinden biri hak yoldan ayrılmaktır ki Kur’ân, “Allah Teâlâ şöyle buyurur: Eğer insanlar ve cinler, Allah’ın yolunda dosdoğru yürüselerdi, onlara bol yağmur verir, rızıklarını bollaştırırdık.” (Cin Sûresi/16) ayetiyle bu hakikate işaret eder. Allah yolunda dosdoğru yürümemek O’nun razı olmayacağı şeylere takılmaktır. Bunlardan kurtuluşun  da yolu istiğfara sarılmaktır. YİNE Bu (Cin Sûresi/16) âyet, şu âyetle eş manâlıdır: “Eğer o ülkelerin ahalisi iman etmiş ve kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olup, O’na karşı gelmekten ve dolayısıyla O’nun azabından sakınmış olsalardı, hiç şüphesiz üzerlerine göklerden ve yerden BEREKET kapılarını açardık.” (A’râf Sûresi/7: 96)

Bu hususta kavmini irşat ve tenvir eden Hz. Hûd (aleyhisselâm), “Ey halkım! Haydi Rabbinizden af dileyin, sonra O’na tevbe edin, O’na dönün ki gökten size bol bol yağmur göndersin, gücünüze güç katsın, n’olur, yüz çevirip suçlu duruma düşmeyin!” (Hûd Sûresi/52) buyurur ve dikkatlerini, İSTİĞFAR ile TEVBENİN beraberinde getirdiği ilahi ihsanlara çeker. Efendimiz de (aleyhissalâtu vesselâm) ümmetine aynı yolu işaret eder ve: “Kim istiğfardan uzaklaşmaz ve onu kesintisiz yaparsa Allah, içine düştüğü her türlü darlık karşısında kendisine bir çıkış yolu ve her türlü endişe karşısında da bir kurtuluş kapısı açar. Onu hiç hesap etmediği yerlerden rızıklandırır.” (Ebû Dâvud, Sünen 2/121; İbn-i Mâce, Sünen 5/347; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 4/104) buyurur.

Günahlar, ilahi ihsanların ve ikramların önüne karanlık bir perde çeker. Bundan dolayı onları silip süpüren istiğfar, bu dünyaya bakan tarafıyla da bir rahatlama, huzur ve kurtuluş vesilesidir. Kıtlık ve fakirlikten kurtuluş yollarından biri Hz. Nûh (aleyhisselâm) kavmine beyan ettiği bir meseleyi anlatırken “DEDİM Kİ ONLARA: “Rabbinizden af dileyiniz. Zira O, gafurdur. Size mal ve evlad ihsan buyursun, size bahçeler, ırmaklar, su kanalları nasib etsin.” (Nûh Sûresi 71/10-12) buyurur. Hz. Nuh, açıkça ifade etmektedir ki insan samimi bir halde ve sürekli bir şekilde istiğfarda bulunur ve tevbeye yönelirse, Allah mağfiret eylemekle yetinmeyecek onun rızkını çoğaltacak, bereket dolu yağmurlarla toprağını sulayacak ve ekip diktikleri için verimli eyleyecek, malını ve evladını artıracaktır. ALLAH RESÛLÜ (aleyhissalâtu vesselâm) de İSTİĞFARIN bu boyutuna dikkat çekmiş, kendisine gelip de çocuk sahibi olamamasından dolayı yaşadığı hüznü anlatan Ensâr’dan bir sahabîye, çokça istiğfarda bulunup bolca sadaka vermesini emir ve tavsiye buyurmuştur. (Allah Resûlü’nden aldığı karşılıktan sonra sürekli istiğfarda bulunmaya ve tasadduk etmeye başlayan sahabiye dokuz evlat ihsan edilmiştir.)

HZ. ÖMER (radıyallahu anh) kıtlık sebebiyle yağmur duasına çıktığında sadece istiğfar etmekle yetinir. Etrafındakiler, “Yağmur için dua etmediniz!” diye hatırlatınca, “Ben, semanın yağmur gelen kapılarını çaldım!” buyurur sonra da yukardaki âyeti okur. HASAN BASRÎ HAZRETLERİ de, kendisine gelip kıtlık, kuraklık, fakirlik, çocuk sahibi olamama gibi hallerden şikayetçi olan insanlara, çözüm adına Allah’a istiğfarda bulunmayı salıklar ve ardından da yukarda zikredilen ayet-i kerimeyi hatırlatır. Bu ayeti kerime açık bir şekilde istiğfarın beraberinde getireceği şeylere ışık tutar. (İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, XI, 98; Aynî, Umdetü’l-Kārî, Beyrut ts.XXII, 277-278) “

“MELEKLEŞME”

Allah’ın mükerrem ibadı melekler, varlık aleminde değişik vazifelerle tavzif edilmişlerdir. Bazı evsafları itibarıyla müminlere verilen emirleri zirvede yaşarlar. Kul onların zirveleştiği bu hususları, iradi bir şekilde yapar veya yaşarsa onlara benzemeye başlar. Zikir, hamd ile Allah’ı tesbih, salat ve başkaları için istiğfar talebinde bulunma, bu vasıfların başında gelir. Arşı taşıyan sekiz melek ve çevreleyen melekler bile başkaları için istiğfar talebinde bulunurlar. (Bkz. Mü’min Sûresi 40/7; Şûra Sûresi 42/5; Ahzâb Sûresi 33/43) Arşı taşıyan, bir de onun çevresinde bulunan melekler devamlı olarak Rab’lerini zikir ve O’na hamd ederler. O’na gerçekten inanır ve müminler için şöylece AF DİLEYİP dua ederler: “Ey Kerîm Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her şeyi kaplamıştır!  O halde tövbe edenleri ve Sen’in yoluna tâbi olanları, affet  ve onları cehennem azabından koru!” (Mü’min Sûresi-40) Öyle ki neredeyse gökler üstlerinden yarılacaklar. Melekler Rab’lerini överek tenzih ve takdis eder ve yerde bulunanlar için MAĞFİRET DİLERLER. İyi bilin ki, gafur ve rahîm O’dur (affı, merhamet ve ihsanı pek boldur). (Şûrâ Sûresi-5)

Allah engin merhametiyle yoldan çıkmış, isyankâr, Kendisini bile inkâr eden müşriklere yıllarca mühlet verir, rızıklarını vermeye devam eder. O kadar ki; onlar neredeyse bu dünyanın bir sahibi olmadığını zannetmeye bile giderler. “O Allah ki, sizi (zihnî, kalbî, içtimaî, siyasî her türlü) karanlıklardan nûra çıkarmak ve nurda sabit kılmak için size feyiz ve rahmet indirir; melekleri de (aynı maksatla) sizin için DUA ve İSTİĞFARDA BULUNURLAR. Gerçekten Allah, mü’minlere karşı pek merhametlidir; (onlara daima hususî rahmetiyle muamele eder).(Ahzâb Sûresi-43) Kul İSTİĞFARA DEVAM ETTİĞİ müddetçe meleklerin ahlakıyla ahlaklanmış ve onlar gibi dup duru bir kul olma yoluna girmiş bulunur.

“MÜTTAKÎLER ZÜMRESİNE DAHİL OLMA”

MÜTTAKÎ KULLAR, Allah’ın kelamında kendilerine çokça atıfta bulunduğu seçkin insanlardır. Allah katında en DEĞERLİ kullar onlardır. Kur’ân da hazinelerinde bulunan HİDÂYET ve HİKMET cevherlerini, onlara açar. Allah onlarla beraberdir ve GÜZEL ÂKIBET onlar içindir. Kabirden cennete uzanan güzergahta onlar için endişe verici ve üzücü bir durum olmayacaktır. İNSANLARIN girmek için köprüler aşacağı cennet, onlara yaklaştırılacak ve onlar orada cehennem azabından uzak, içinden ve zemininden ırmaklar akan, meyveleri de gölgeleri gibi devamlı, istedikleri her şeyi bulabilecekleri, pınarlarla dolu vs. nimetlerle serfiraz kılınacaklardır. Kendilerini böylesi GÜZEL BİR AKIBETİN beklediği bu insanların arasına katılabilmek, bizzat Kur’ân’ın dikkat çektiği bazı hususları HAYATA HAYAT ve GAYE KILMAKLA mümkündür.

İman, namazları hakkıyla eda etme, bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcama, kızınca öfkeyi yutma, insanların kusurlarını affetme, günahlarda ısrar etmeme, haramlardan ve ilahi azabdan sakınma, yardımı Allah’tan dileme, sabır, görmedikleri halde Rab’lerini gıyabında tazim etme ve kıyametten, o duruşma saatinden korkup titreme, bunlardan bazılarıdır. Bunların yanında onların üzerine en fazla vurgu yapılan vasıflarından bir tanesi de “ÇİRKİN BİR İŞ YAPTIKLARINDA veya kendi nefislerine zulmettiklerinde, peşinden hemen Allah’ı anmaları, günahlarının affedilmesini dilemeleridir.” (Âl-i İmrân 3/135) Bu yönüyle günahların bağışlanması için Allah’a yalvarmayı ifade eden İSTİĞFAR, kulu, Allah’ın kendilerini affettiği, sevdiği ve razı olduğu MÜTTAKÎLERİN ARASINA KATACAK SÂLİH AMELLERDENDİR.

“BAŞKALARINA İYİLİK VESİLESİ”

Kardeş olduğu bildirilen müminlerin kendi aralarındaki münasebetleri ve muameleleri, İslam’da çok önemlidir. Onlardan birinin kendisi için istediği bir şeyi kardeşi için de arzu etmesi, istemediği bir şeyi kardeşi için de dilememesi doğrudan İMANININ SEVİYESİNİ ortaya koyan bir davranıştır. Allah onları bağışlamak için kendisine yönelmelerini emreder. Melekler, bağışlanmalarını talep etmek için vesileler arar. Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), onlar için sürekli mağfiret talep eder. Hal böyleyken onların da birbirleri için GIYABLARINDA İSTİĞFAR TALEBİNDE bulunmaları, kardeşlik hukukunu gözetme adına çok mühimdir. Üstelik bu herkesin, oturduğu, yattığı, durduğu veya koştuğu bir anda bile başkasına yapabileceği en güzel, değerli ve teşri kaynaklarında tahşidatı yapılan iyiliklerden biri belki de en başta gelenidir.

BAŞKALARI İÇİN YAPILAN İSTİĞFARIN MANASI, onların kurtuluşunu talep etmektir. TEVBE, her kulun kendine has iken, İSTİĞFAR, çok daha geniş bir alana sahiptir. İNSAN, kendinden başlayarak anne babası ve kadın erkek, ölü diri bütün mümin kardeşleri için İSTİĞFAR TALEBİNDE BULUNABİLİR. MESELA Kur’ân, “Ya Rabbî, beni, anamı, babamı ve evime mümin olarak girenleri, erkek ve kadın bütün müminleri affeyle. O zalimleri ise, daha da beter eyle, daha da perişan eyle!” (Nûh Sûresi 71/28) diyerek Hz. NÛH’UN; ve “Ey Kerîm! Rabbimiz Beni, annemi, babamı ve bütün müminleri kıyamet günü affeyle.” (İbrahim Sûresi 14/41) buyurarak Hz. İBRÂHİM’İN böyle dua ettiklerini haber verir.

Yine Kur’an’da Allah Resûlü’ne : O halde şu gerçeği hiç unutma ki: Allah’tan başka ilah yoktur. Sen hem KENDİ GÜNAHIN , hem MÜ’MİN ERKEKLERİN ve MÜMİN KADINLARIN günahı için Allah’tan AF DİLE. Allah, (dünyada) dönüp dolaştığınız yeri de, (âhirette) varıp duracağınız yeri de pek iyi bilir. [Muhammed Suresi-19] buyurulmuştur.

“Hz Peygamber (a.s.m.)’ın olmuş veya olması mümkün her türlü günahtan ötürü af dilemesi emrediliyor. Bu istiğfarın cevabı müteakip Fetih suresinde gelecektir [48,2], İslâm’ın insana kazandırdığı ahlâkî faziletlerden biri de şudur: Mümin, ibadet ve cihad görevini yerine getirecek, hizmete devam edecek, fakat asla yaptıklarını gözünde büyütmeyecek, “üzerime düşeni yaptım” diye durumunu yeterli görmeyecektir. Aksine: “Rabbimin benden istediklerini hakkıyla yerine getiremedim. Bilerek veya bilmeyerek hangi ihmallerim oldu?” diye bir şuur kontrolü, bir tevazu ve istiğfar halet-i ruhiyesi taşıyacaktır. Âyet Hz. Peygamber (a.s.)’a bile böyle buyurarak, aslında müminlere ders vermektedir. Bundan ötürüdür ki Hz. Peygamber: “Ben her gün Allah’tan yüz kere mağfiret dilerim” buyurmuştur.

Arkadan gelen mü’minlerin de “Ey Kerim Rabbimiz, derler, bizi ve bizden önceki mümin kardeşlerimizi affeyle! İçimizde müminlere karşı hiçbir kin bırakma! Duamızı kabul buyur Rabbenâ, çünkü Sen raufsun, rahîmsin!” (Haşir Sûresi 59/10) diyerek kendilerinden ÖNCE meseleye SAHİP ÇIKMIŞ kardeşlerine İSTİĞFARDA bulundukları bildirilir. Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) hayatında ve mübarek beyanlarında da meseleyi açan çok şey bulunur. ÖNCELİKLE

عن عبادة رضي الله عنه قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : ( من استغفر للمؤمنين والمؤمنات كتب الله له بكل مؤمن ومؤمنة حسنة ) رواه الطبراني في “مسند الشاميين” (3/234)

Ubâde (radıyallâhu anh) Allah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizden şöyle rivayet etmiştir: “Her KİM mümin erkek ve kadınlar için İSTİĞFAR TALEBİNDE bulunursa, bunların herbirine karşı ona BİR HASENE yazılır.” (Taberânî-Müsnedü’ş-Şâmiyyîn) buyurarak hem başkaları için istiğfar talebinde bulunmaya teşvik eder hem de böylesi bir talebin beraberinde getirdiği sevabı haber verir.

ÖLEN ANNE BABASI için ne yapabileceğini soran Benî Selime’den bir sahabîye onlar için istiğfarda bulunmayı da tavsiye eder (Ebû Dâvud, Sünen 5/221; İbn-i Mâce, Sünen 5/252; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 25/457) ve EVLADIN YAPTIĞI İSTİĞFAR DUASI ile babanın cennetteki derecesinin yükseltildiğini bildirir. (Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 16/356). Diğer yandan kendisi de ümmeti için her namazda “Allahım! Geçmiş ve gelecek, gizli ve aleni günahları için ümmetimi mağfiret buyur!” direyerek dua eder. Yine Kur’ân’ı hatim ettiğinde duasının büyük çoğunluğunu, kadın erkek müminler için yaptığı talepler oluşturur. Hiç şüphesiz bu taleplerin başında da onların mağfiret edilmesi gelir.

“KÖTÜLÜĞE MEYİLİN ÖNÜNÜ KESME”

İNSANI, dinin emir ve nehiylerine muhatap kılan hususiyetlerin başında akıl ve irade gelir. İhsan edilen nimetlere şükretmesi, mesul kılındığı vazifelerin hakkını vermesi, nefsin arzularından, şeytanın süslü gösterdiği hallerden, cehennemin etrafını çeviren şehevî hazlardan uzak kalması, zor da olsa meşru dairede bir hayat yaşaması, ibadette ve taatte içindeki meşakkete rağmen devamlı olması, tamamen iradesinin hakkını vermesiyle mümkündür. Üstelik iman, ahlak ve salih amelle güçlendirilmemiş irade gayet zayıftır.

Bir de buna seyyiâtın ve tahribatın kolaylığı eklenince işler daha da zora girmektedir. İradenin hasenata kilitlenmesi ve ebedi mutluluğa giden yolları yürüyebilmesi için takviyeye ihtiyacı vardır. Tam burada BEDÎÜZZAMAN HAZRETLERİ Kur’ân ve Sünnet’ten süzdüğü bir hakikati dile getirir ki o da dua ve tevekkülün, meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet vermesi; istiğfar ve tevbenin de meyelân-ı şerri kesmesi ve tecavüzatını kırmasıdır. Bu da gösterir ki İSTİĞFARIN BİR MEYVESİ de kötülüklere meyil kanallarını tıkayıp iradeyi takviye etmesidir. ASHÂB-I KİRAMDAN Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) huzur-u Nebevî’ye gelir. Ailesine karşı çok SERT ve KIRICI KONUŞTUĞUNU bildirir ve bu durumu bir türlü düzeltemediği şikayetinde bulunur. Bunun üzerine Allah Resûlü “İSTİĞFARDA NEREDESİN?” diye sorar ve ardından Kendisinin günde yüz kere istiğfarda bulunduğunu haber verir. (İbn-i Mâce, Sünen 5/346; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 38/419)

Yukarıdada ifade edildiği gibi Bedîüzzaman Hazretlerinin DUÂ ve TEVEKKÜL, insandaki hayır işleme meyline KUVVET verir; İSTİĞFAR ve TEVBE, insanın ŞERRE MEYLİNİ keser ve tecavüzlerini kırar.” [Sözler, “26. Söz, 2. Mebhas”] sözü istiğfar ve tevbenin hayatımızda ne kadar çok önem arzettiğini  ifade etmeye yeter.

DUÂ EDEN İNSAN, kendi aczini, çaresizliğini, buna karşılık, kendisini işiten, her halinden haberdar ve ihtiyaçlarını karşılamaya muktedir bir Zât’ın varlığını ve O’nun dualara karşılık verdiğini kabûl ediyor demektir. Bu kabûl ve böyle bir Zât’a, O’nun Kudreti’ne, Kerem ve Rahmeti’ne güvenip dayanma, insanda hayır işyeme meylini arttırır. Çünkü dua eden insan bilir ki, Kudreti’ne, Kerem ve Rahmeti’ne itimatla Kendisi’ne dua ettiği Zât, Hz. Allah (c.c.), ancak hayırlardan razı olur ve şerlerden asla razı değildir. DOLAYISIYLA insan, hayır için dua eder ve duasına cevap verileceğine inanması ve cevap verecek Zât’a itimat edip dayanması, onu daha çok ve sürekli hayır işlemeye sevkeder. Şu halde, duadan ve dua ettiğimiz Zât’a güvenip dayanmaktan hiçbir zaman uzak bulunmamak gerekir. Öte yandan, İNSAN, İŞLEDİĞİ ŞERLER ve GÜNAHLAR sebebiyle tevbe ve istiğfar eder; yani kötülük ve günahlarına pişmanlıkla Cenab-ı Allah’tan bağışlanma diler ve halini düzeltmeye yönelir.

İSTİĞFAR ve TEVBE eden insan, günahlarının farkında ve onlardan rahatsız demektir. Ayrıca, onlardan dolayı Kendisi’nden bağışlanma ve halini düzeltmesini dilediği Zât’ın da günahlarını gördüğünün farkında demektir. Böyle bir insan, bir daha, bir daha günaha tevessül etmez. Dolayısıyla, istiğfar ve tevbe, insanın şerre ve günaha olan meylini zayıflatır ve nihayet keser; neticede onun tecavüzlerine, günah işleyip durmasının önüne set çeker. (Risâle-i Nûr’da küllî kâideler-2)

“ZİKRİN BİR DİĞER BUUDU: İSTİĞFAR”

İbn Ömer der ki: Biz, Allah Resûlünün bir mecliste yüz kere “Rabbim beni bağışla, tevbemi kabul eyle; şüphesiz ki sen tevbeleri kabul edensin ve senin merhametinden öte merhamet eden kimse yoktur.” dediğini duyardık. (Ebû Dâvud, Sünen, 1/475)

Câbir b. Abdullah (radıyallahu anh) anlatır: Allah Resûlüne, bir adam geldi ve iki veya üç defa “Vah benim günahlarım!..” diyerek günahlarının çokluğundan şikâyet etti. Bunun üzerine, Resûlü Ekrem Efendimiz: “Allah’ım, senin mağfiretin ve affın benim günahlarımdan daha geniştir. Rahmetin ise, işlediğim fenalıkların yanında bana daha ziyade ümit vermekte.’ de.” buyurdu. Adam, bunu aynen tekrar etti. Efendimiz, adama yine tekrarlamasını söyledi. Adam, bir kere daha tekrar etti. Peygamberimiz bir kez daha tekrar etmesini istedi; adam yine tekrar etti. Efendimiz buyurdular ki: “Kalk, Allah senin günahlarını mağfiret etti.” (Hâkim, Müstedrek, 1/728)

Berâ b. Âzib (radıyallahu anh) anlatır: Bir adam, bana şöyle dedi: “Ebû Umâre, ‘Ellerinizle kendi kendinizi tehlikeye atmayın’ (Bakara, 2/ 195) âyetiyle, düşmana saldırıp öldürülünceye kadar çarpışan bir insan mı kastediliyor?” Ben dedim ki: “Hayır, bir günah işleyip de, ‘Bu günahımı Allah bile affetmez!’ diyen şahıs kastediliyor.” (Münzirî, et-Tergîb, 2/311)

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki kul, kısacık hayatını kazanç kuşağında geçirmek ve ötelerde de kurtuluşa nail olmak istiyorsa bunlara vesile olan ahlakın, salih amellerin ve ibadetlerin peşinde olmalıdır. BU ÇERÇEVEDE istiğfar, kul için vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Zira istiğfar beraberinde getireceği sevap, uhrevî mükafatlar, rahmet kapılarının açılması, ilahi affa mazhariyet, cehennem ateşinden ve her türlü azabdan azade kılınma, darlık, tasa, kıtlık, kuraklık ve fakirlikten kurtulma, güç, kuvvet ve bol rızık kazanma adına kula çok şey vaat etmektedir.

BUNDAN DOLAYIDIR ki kullarının her zaman iyiliğini isteyen Cenâb-ı Hakk, “Rabbiniz tarafından mağfirete, genişliği göklerle yer kadar ve müttakiler için hazırlanmış bir cennete doğru yarışırcasına koşuşun!” (Âl-i İmrân Sûresi 3/133) buyurarak adeta onları İSTİĞFAR MARATONUNA DAVET ETMİŞTİR. Zira hem günahları Allah’tan başka affedecek kimse yoktur hem de Allah’ın kullarına en büyük ihsanlarından biri mağfirettir.

Bu Bölüm için İstifade edilen Kaynaklar
.Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi
•Peygamberyolu.com
•Kur’ân-ı Hakim ve Açıklamalı Meali
•HayâtüsSahâbe
•Risâle-i Nûr’da küllî kâideler

***

“RİYÂZÜ’S-SÂLİHÎN’ (İmâm Nevevî) adlı eserde İSTİĞFAR HADİSLERİ VE ÖZET ŞERHİ”

 وَعن الأَغَرِّ المُزَنيِّ رضِي اللَّه عنْهُ أَنَّ رسُول اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قَالَ : « إِنَّهُ لَيُغَانُ على قَلْبي ، وَإِني لأَسْتغْفِرُ اللَّه في الْيوْمِ مِئَةَ مرَّةٍ » رواهُ مُسلِم .

1873. Egar el-Muzenî (ra) demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kalbime bahar bulutları gibi dumanlar (perdeler) gelir de bu yüzden ben günde yüz defa istiğfar (Rabbime inâbe) ederim.”  (Müslim, Zikir 41. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitir 26)

 وعنْ أَبي هُريْرة رضِي اللَّه عنْهُ قَال : سمِعْتُ رسُول اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يقُولُ : « واللَّهِ إِنِّي لأَسْتَغْفِرُ اللَّه وأَتُوبُ إِلَيْهِ في الْيَوْمِ أَكْثَرَ مِنْ سبْعِينَ مَرَّةً » رواه البخاري .

1874. Ebû Hüreyre (ra) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittim, dedi: “Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’tan beni bağışlamasını diler, tövbe ederim.” (Buhârî,Daavât 3.Ayrıca bk.Tirmizî, Tefsîr 47; İbni Mâce, Edeb 57)

Bu iki hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem Efendimiz’in Cenâb-ı Hakk’a her gün tövbe ve istiğfâr ettiğini görmekteyiz. [..] Peygamber Efendimiz neden dolayı tövbe ettiğini de açıklamaktadır. İfade buyurduğuna göre yemek, içmek, uyumak, eşleriyle bir arada olmak gibi dünyevî bazı ihtiyaçlar sebebiyle Cenâb-ı Mevlâ ile gönül irtibatının azaldığı olur. Resûlullah Efendimiz’in tasvir buyurduğu üzere bu hal, devamlı irtibat halinde bulunduğu Mevlâsı ile kendisi arasına bir tür bulut veya perde gibi girmekte, kısa süreli de olsa, böyle bir irtibat kopukluğundan dolayı Resûl-i Ekrem hemen Cenâb-ı Hakk’a yönelmekte, kalbini kaplayan bir nevi gaflet halinden uzaklaşmak için istiğfâra tutunmaktadır. […] Nebiyy-i Muhterem Efendimiz aydınlık gönlündeki ilâhî nûrun bir nevi perdelenmesi halini kendisi için kusur saydığından, hemen Rabbine yönelip istiğfâr etmekte ve O’nun affını dilemektedir.

وعنْهُ رَضِي اللَّه عنْهُ قَال : قَال رسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « والَّذي نَفْسِي بِيدِهِ لَوْ لَمْ تُذْنِبُوا ، لَذَهَب اللَّه تَعَالى بِكُمْ ، ولجاءَ بقَوْمٍ يُذْنِبُونَ فَيَسْتَغْفِرُونَ اللَّه تَعالى فَيغْفِرُ لهمْ » رواه مسلم .

1875. Ebû Hureyre radıyallahu anh demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a kasem olsun ki, siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allah sizi alır, yerinize günah işleyip Allah’tan af ve mağfiret dileyecek bir topluluk getirir de onları bağışlardı.” [Müslim, Tevbe 11] (Müslim,Tevbe 11. Ayrıca bk.Ahmed İbni Hanbel, Müsned, III, 238)

Bu hadîs-i şerîf, günah işlemenin insanın mayasında bulunduğunu göstermekte, hiç günah işlemeden yaşamanın bir insan için mümkün olmayacağını belirtmektedir. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu hadîs-i şerîfiyle, günah işleyen insanları ümitsizlik batağına düşmekten kurtarmakta, onlara, günahları ne kadar çok olursa olsun, arkalarında kendilerini bağışlayacak bir Rableri bulunduğunu hatırlatmaktadır. Bu hadis insanı günaha teşvik etmemekte, tam aksine, günah işleyen kimselere kurtuluş yolunu göstermekte, Allah Teâlâ’nın kulunu bağışlamaktan hoşnut olduğu hatırlatılmaktadır.

 وعَنِ ابْنِ عُمر رضِي اللَّه عَنْهُما قَال : كُنَّا نَعُدُّ لِرَسُول اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم في المجلِس الْواحِدِ مائَةَ مرَّةٍ : « ربِّ اغْفِرْ لي ، وتُبْ عليَ إِنَّكَ أَنْتَ التَّوابُ الرَّحِيمُ » رواه أبو داود ، والترمذي ، وقال : حديث صحيح .

1876. İbn Ömeradıyallahu anhumâ demiştir ki: Kimi zaman biz, Resûlullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem aynı mekânda şu duayı yüz defa tekrar ettiğini sayardık: “Rabbim, beni bağışla ve tövbemi kabul eyle; zira Sen tevvâb (tövbeleri çokça kabul eden) ve rahîmsin (rahmeti gazabına sebkat eden merhamet sahibisin” (Ebû Dâvûd, Vitir 26; Tirmizî, Daavât 39)

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in her hali, tavrı, yaşama biçimi, ibadetleri, dua ve zikirleri, tövbe ve istiğfârları, kısacası bütün davranışları bizim için örnektir. (Bkz.Ahzâb sûresi (33), 21). O’NUN gelmiş geçmiş günahları bağışlandığı halde, gecenin önemli bir kısmın ibadetle geçirmesi, ayrıca ashâbının arasında bulunduğu sırada yüz defa tövbe ve istiğfâr etmesi, Allah Teâlâ’nın kendisine verdiği nimetlere bir teşekkür olduğu kadar ümmetine de üstün bir edep dersidir. Bunun anlamı, sizin günahlarınız bağışlanmadığına göre, daha çok tövbe ve istiğfâr etmelisiniz demektir. […]

وعنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رضِي اللَّه عنْهُما قَال : قالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « منْ لَزِم الاسْتِغْفَار ، جعل اللَّه لَهُ مِنْ كُلِّ ضِيقٍ مخْرجاً ، ومنْ كُلِّ هَمٍّ فَرجاً ، وَرَزَقَهُ مِنْ حيْثُ لا يَحْتَسِبُ »  رواه أبو داود  .

1877. İbn Abbas radıyallahu anhumâ demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kim ısrarlı bir şekilde istiğfara devam eder (onu tabiatının bir yanı hâline getirir) ise Allah ona her sıkıntıdan bir çıkış kapısı, her üzüntüden bir kurtuluş çaresi gösterir ve onu hiç ummadığı yerlerden rızıklandırır.” (Ebû Dâvûd, Vitir 26. Ayrıca bk. İbni Mâce, Edeb 57)

Hadisimiz, istiğfâra devam etmenin insana sağlayacağı maddî ve mânevî faydaları dile getirmektedir. Yukarıdan beri gördüğümüz üzere, insan bulduğu her fırsatta, tıpkı Resûlullah Efendimiz’in yaptığı gibi, istiğfâra devam etmelidir. Nitekim Peygamber-i Zîşân Efendimiz istiğfâr getiren kimselerin, bunları amel defterlerinde göreceğini söylemekte ve çok istiğfâr getirenleri de “Onlara müjdeler olsun” diye tebrik etmektedir (İbni Mâce, Edeb 57).

Böyle güzel bir âdete sahip olmayanlar ise, hiç değilse başlarına bir sıkıntı, üzüntü, elem, keder geldiğinde istiğfârı dilden düşürmemelidir. Zira insanın dara düştüğü zamanlarda bile olsa Rabbini hatırlayıp O’na yönelmesi Cenâb-ı Hakk’ı memnun eder. Kulunun üzüntüsünü ve sıkıntısını giderir. Maddî bakımdan bir darlık içinde ise, ona hiç beklemediği ve ummadığı bir yerden helâl rızık nasip eder. Elini genişletir, gönlünü ferahlatır. [..]

Hasan-ı Basrî hazretlerine adamın biri kuraklıktan, diğeri fakirlikten, öteki çocuklarının azlığından, bir başkası tarlasının verimsizliğinden şikâyet ederek himmetini ve kendilerine yol göstermesini istemişlerdi. Tâbiîn neslinin en tanınmış şahsiyetlerinden biri olan bu büyük veli, onların her birine istiğfâr etmelerini tavsiye etmişti. Yanında bulunanlar ona, bu kimselerin dert ve sıkıntılarının ayrı ayrı olduğunu, onların hepsine neden aynı şeyi tavsiye ettiğini sormuşlardı. Hasan-ı Basrî hazretleri onlara, kendisinden himmet bekleyenlerin dertlerine devâ olacak şu âyet-i kerîmeleri okudu: “Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın” [Nuh sûresi (71), 10-12].

Hadisimizde dile getirilen darlık ve sıkıntı sadece dünyadaki kederleri ve üzüntüleri değil, âhiret hayatındaki zorlukları da kapsamaktadır. Günahlarına tövbe ederek istiğfâra devam eden kimseyi Allah Teâlâ âhiretteki sıkıntılarından da kurtaracaktır.

وعنِ ابْنِ مَسْعُودٍ رضِي اللَّه عنْهُ قال : قال رسُولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « منْ قال : أَسْتَغْفِرُ اللَّه الذي لا إِلَهَ إِلاَّ هُو الحيَّ الْقَيُّومَ وأَتُوبُ إِلَيهِ ، غُفِرَتْ ذُنُوبُهُ وإِنْ كَانَ قَدْ فَرَّ مِنَ الزَّحْفِ » رواه أبو داود والترمذي والحاكِمُ ، وقال : حدِيثٌ صحيحٌ على شَرْطِ البُخَارِيِّ ومُسلمٍ .

1878. İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kim ‘estağfirullâh’ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-Hayye’l-Kayyûme ve etûbü ileyh: Kendisinden başka ilâh bulunmayan, ebedî hayatla daima diri olan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı yöneten Allah’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tövbe ederim’ diye yalvarırsa, savaştan kaçmış bile olsa, günahları bağışlanır.” (Ebû Dâvûd,Vitir 26; Tirmizî, Daavât 118; Hâkim, el-Müstedrek, I, 511. Ayrıca bk.İbni Mâce, Edeb 57)

Hadiste geçtiği gibi istiğfâr eden kimsenin günahlarının bağışlanacağı, hatta mücadeleden kaçmak gibi büyük günahlardan birini işlemiş olsa bile affedileceği müjdelenmektedir. Mücadele gününde  kaçmanın insanı helâke götüren yedi büyük günahtan biri olduğu farklı hadislerde geçer. […] Tövbesinde samimi olmak şartıyla insanın bağışlanmasına imkân hazırlayan bu istiğfârı dilden düşürmemelidir.

 وعنْ شَدَّادِ بْنِ أَوْسٍ رضي اللَّه عنْهُ عن النَّبِيِّ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قالَ : « سيِّدُ الاسْتِغْفار أَنْ يقُول الْعبْدُ : اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبِّي ، لا إِلَه إِلاَّ أَنْتَ خَلَقْتَني وأَنَا عَبْدُكَ ، وأَنَا على عهْدِكَ ووعْدِكَ ما اسْتَطَعْتُ ، أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ ما صنَعْتُ ، أَبوءُ لَكَ بِنِعْمتِكَ علَيَ ، وأَبُوءُ بذَنْبي فَاغْفِرْ لي ، فَإِنَّهُ لا يغْفِرُ الذُّنُوبِ إِلاَّ أَنْتَ . منْ قَالَهَا مِنَ النَّهَارِ مُوقِناً بِهَا ، فَمـاتَ مِنْ يوْمِهِ قَبْل أَنْ يُمْسِيَ ، فَهُو مِنْ أَهْلِ الجنَّةِ ، ومَنْ قَالَهَا مِنَ اللَّيْلِ وهُو مُوقِنٌ بها فَمَاتَ قَبل أَنْ يُصْبِح ، فهُو مِنْ أَهْلِ الجنَّةِ » رواه البخاري . « أَبُوءُ » : بباءٍ مضْمومةٍ ثُمَّ واوٍ وهمزَةٍ مضمومة ، ومَعْنَاهُ : أَقِرُّ وَأَعترِفُ .

1879. Şeddâd İbni Evs radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İstiğfârın en üstünü kulun şöyle demesidir: “Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. İbadete lâyık Senden başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Sen’in kulunum. Ezelde Sana verdiğim sözümde ve vaadimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden Sana sığınırım. Bana lütfettiğin nimetleri yüce huzurunda minnetle anar, günahımı itiraf ederim. Beni affet; şüphe yok ki günahları Sen’den başka affedecek yoktur.” Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu duayla ilgili şöyle buyurmuştur“Bu duayı her kim sevap ve fazîletine gönülden inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse, o kimse Cennet ehlinden olur. Her kim de sevap ve fazîletine gönülden inanarak gece okur da sabah olmazdan önce ölürse, o kimse de Cennet ehlinden olur.”

Resûl-i Ekrem sözüne şöyle devam etti: “Her kim, bu seyyidü’l-istiğfârı sevabına ve faziletine bütün kalbiyle inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse cennetlik olur. Yine her kim, sevabına ve faziletine gönülden inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse cennetlik olur.” (Buhârî, Daavât 2,16. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 100-101; Tirmizî, Daavât 15; Nesâî, İstiâze 57)

Bu dua ve istiğfâr tövbenin her türünü içine almaktadır. Son derece zengin nefis üslûbu, oldukça derin geniş mânası sebebiyle ona “seyyidü’l-istiğfâr” adı verilmiştir. Zira seyyidü’l-istiğfârı okuyan bir kul, biricik ilâhının Cenâb-ı Hak olduğunu bütün samimiyetiyle belirtmekte, ibadetini sadece O’na yaptığını ifade etmektedir. Tek ve eşsiz yaratanın Allah olduğunu söylemekte, Rabbinin ezelde kendisiyle yaptığı sözleşmeyi kabul etmekte ve orada Mevlâsına verdiği söze bağlı kaldığını samimiyetle arzetmektedir. Cenâb-ı Mevlâ’nın kendisine lutfettiği nimetleri şükranla yâdetmekte, işlediği günahları mahcûbiyetle itiraf etmekte, bu günahlardan dolayı kime sığınmak gerektiğinin şuuru içinde olduğunu bildirmekte, günahlarından kurtulma arzusunu açıklamakta ve onları Allah’tan başka kimsenin affedemeyeceği bilinciyle bağışlanma niyaz etmektedir.

Görüldüğü üzere seyyidü’l-istiğfârda, yegâne kudret sahibinin erişilmez yüceliği dile getirilmekte, buna karşılık O’nun affına ve bağışına muhtaç olan kulun aczi  ve zayıflığı, pek sade ve samimi bir dille ortaya konulmaktadır. [….]

 وعنْ ثوْبانَ رضِي اللَّه عنْهُ قَال : كَانَ رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم إِذا انْصرفَ مِنْ صلاتِهِ، استَغْفَر اللَّه ثَلاثاً وقَالَ : « اللَّهُمَّ أَنْتَ السَّلامُ ، ومِنْكَ السَّلامُ ، تَباركْتَ ياذَا الجلالِ والإِكْرامِ » قيلَ لِلأوزاعِيِّ ­ وهُوَ أَحدُ رُوَاتِهِ ­ : كَيْفَ الاسْتِغْفَارُ ؟ قَال : يقُولُ : أَسْتَغْفِرُ اللَّه ، أَسْتَغْفِرُ اللَّه . رواه مسلم .

1880. Sevbân (RA) şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, selâm verip namazdan çıkınca üç defa istiğfâr eder ve “Allâhümme ente’s-selâm ve minke’s-selâm tebârekte yâ ze’l-celâli ve’l-ikrâm: Allahım selâm sensin. Selâmet ve esenlik sendendir. Ey azamet ve kerem sahibi Allahım, sen hayır ve bereketi çok olansın” derdi. Hadisin râvilerinden biri olan Evzâî’ye: -İstiğfâr nasıl yapılır? diye sorulunca: -Estağfirullah, estağfirullah demektir, dedi. (Müslim, Mesâcid 135)

Resûl-i Ekrem’in farz namazlardan hemen sonra okuduğu bu istiğfârı kıldığımız namazlardan sonra okumalı ve onun bu sünnetini yaşatmalıyız. İnsan namazdan çıkınca Rabbinin huzurundan ayrılır. Namazdan sonra istiğfâr etmekle, “Rabbim! Sana sunmam gereken kulluğu gereği gibi yapamadım; beni bağışla!” diyerek bu kul-Rab ilişkisini pek güzel bir şekilde sürdürmüş olur.

وعَنْ عَائِشَةَ رَضي اللَّه عنْهَا قَالَتْ : كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم يُكْثِرُ أَنْ يَقُولَ قَبْل موْتِهِ : « سُبْحانَ اللَّهِ وبحمْدِهِ ، أَسْتَغْفِرُ اللَّه وأَتُوبُ إِلَيْهِ » متفقٌ عليه .

1881. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem vefatından önce sık sık “Sübhânallahi ve bi-hamdihî, estağfirullâhe ve etûbü ileyh: Ben Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamdederim. Allah’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tövbe ederim” derdi. (Buhârî, Ezân 123, 139; Müslim, Salât 218-220)

Sübhânallahi ve bi-hamdihî zikri bir hadiste geçtiği üzere, “Allah’ın en çok hoşlandığı söz” olduğunu söylemiştir. Yine farklı bir hadiste gördüğümüz üzere “Bir kimse günde yüz defa sübhânallahi ve bi-hamdihî derse, onun günahları deniz köpüğü kadar bile olsa hepsi bağışlanır” buyurmuştur. Yine farklı bir hadiste okuduğumuz üzere sübhânallahi ve bi-hamdihî diyen kimseye “cennette bir hurma ağacı dikileceğini” müjdelemiştir. Tövbe ve istiğfâr etmenin faziletini ve değerini ise üzerinde durduğumuz bu konudaki hadislerden anlamaktayız. [RiyâzüsSâlihin tercüme ve Şerhi(8 Cilt) Erkam Yayınları/Riyâzu’s-Sâlihîn Muhtasar_İmam Nevevî]

❄❄❄

“..TEVBE EDİLEN GÜNAHLAR”

Yukarıda anlatılanlardan hareketle Tevbe ve istiğfar edilen günahlar ahirette karşımıza çıkar mı diye aklımıza bir soru gelebilir. Buna şu şekilde bir izah getirilmiştir: İşlenen bir günahın akabinde yapılabilecek hayırlı bir amelin o günahı sileceğine dair hadisler mevcuttur. Günahın arkasından yapılacak bir tevbe, duyulacak bir pişmanlık, günahtan dönüş, yapılabilecek bir infak, kılınacak bir namaz günahların silinmesine sebeptir. “Ancak tevbe eden, inanıp yararlı iş işleyenlerin, işte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah bağışlar ve merhamet eder. (Furkân Suresi, 25/70)

Ebu Zerr, Cündüb bin Cünade ve Muaz ibni Cebel (r.anhüm) demişlerdir ki, Rasulullah  (s.a.s.) şöyle buyuruyordu: “Her nerede olursan ol, Allah’tan kork, günahın ardından bir iyilik yap ki o günahı silsin. Halka da güzel muamele et.” (Tirmizi, Birr 4/355)

Yine dünyada insanın başına gelen hastalık ve sıkıntılar da hadislerin ifadesine göre günahların affedilmesine sebep olmaktadır. Bu yüzden âyet-i kerîmede tevbe ile günâhların affedilmesi ayrı ayrı zikredilmiştir diyoruz. Bakın Şûrâ sûresinde Rabbimiz bu hususu nasıl beyan ediyor: “Başımıza gelen her hangi bir musîbet ellerimizle işlediklerimizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder.” (Şûrâ Suresi, 42/30) Evet, anlıyoruz ki zerre kadar da olsa karşımıza çıkacak kötülüklerimizden bazıları, başımıza gelen musibetlerle siliniyor. Ancak, bazı ayetlerde de beyan ediliyor ki, insanın her yaptığı amel defterinde yazılmış olarak karşısına çıkacak. O halde, bütün yaptıklarımızın önümüze çıkacak olmasıyla bazı günahların silinecek olmasını telif edeceğiz?

Bu konuda İbni Mesud efendimizin bir izahı var: “Kıyamet günü kişiye amel defteri arz edilecek ve adam yaptıklarının tümünü orada yazılmış bulacak. Sonra kula denilecek ki, defterine bir daha bak. Adam defterine ikinci bakışında o günahlarının silinmiş olduğunu görecek ve çok sevinecek.” (Ali Küçük, Beşairü’l-Kur’an, Zilzal süresinin tefsiri)

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Hangi günahlarımızın affedilip hangilerinin affedilmeyeceğini biz bilemeyiz. Biz bize düşeni yapar, gerisini Allah’a bırakırız. Bize düşen de öncelikle günaha girmeme hususunda kesin bir kararlılık ve azim içinde bulunmaktır. Yani günahın Allah’a karşı gelme, onun emirlerini çiğneme olduğunu bilerek, küçük olsun büyük olsun her bir günahtan yılandan çıyandan kaçar gibi kaçmaktır. Buna rağmen insan olmamız hasebiyle nefis ve şeytanın tuzağına düşerek bir günah işleyecek olursak, hiç vakit kaybetmeden hemen tevbe ve istiğfar etmek ve günah kirlerinden kurtulmaya çalışmaktır. Evet, günahlarımızın ardından tevbe eder, bir iyilik yapar ve ibadet ü taata koşarız. Allah’ın rahmet ve mağfiretini düşünerek onların affı hususunda kuvvetli bir ümit içinde oluruz.

Hz. Ömer (r.a) Hudeybiye antlaşması sırasında Peygamberimiz’e karşı biraz sesini yükselterek konuştuğu için, ömrü boyunca sadaka verip, köle azat ettiğini anlatıyor. Buna göre tevbe ve istiğfarımız devamlı olmalı ve bir taraftan da Allah’a karşı hep bir korku içinde olmalıyız; olmalı ve günahlarımızdan dolayı kendimizi affettirmenin yollarını aramalıyız. Hazreti Ömer’in gayreti de böyle bir arayıştı. Biz bu ölçüler içinde hareket ettiğimizde inşallah Cenab-ı Hak da günahlarımızı bağışlayacaktır. Zaten bir müminin Allah’ın rahmet ve mağfiretini anlatan hadis ve ayetleri düşündüğünde ümitsizliğe düşmesi mümkün değildir. [Hikmet.net]

İstifade edilen kaynaklar
•Riyazü’s-Salihin
hikmet.net

Bu yazı 82 kez okundu