•Esma-ül-Hüsnâ_Latîf_Vedûd_Fettâh Esmâları!

•”Latif İsm-i şerifi geçen Kur’an ayetleri..

•”Latîf Esmasına dair..

•”Nurlarda Latîfe-i Rabbâniye..

•”Kendi Derinliğiyle Latîfe-i Rabbâniye..

•”Pırlanta Eserlerde Latif Esması..

•”Latîf Esmâsının Sırları..

•”Tasavvufa dair Eserlerde Latîf Esması

•”Vedud Esmâsına dair..

•El-Fettah isminin Anlamı, Zikri ve Fazileti

 

***

Irmak Tv de Arif Arslanın katıldığı Latîf_Vedûd_fettah esmaları ve esma-i Hüsna okumaları ile ilgili program için linki tıklayınız.

***

 

 

“Latif İsm-i şerifi geçen Kur’an ayetleri”

1-) [En’am sûresi 103]

لاَّ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

Gözler O’na erişemez. O’nun ilmi ise bütün gözleri ihata eder. (Gözlerin görmediği her şeye nüfuz eden, her şeyden haberdar olan) latîf ve habîr O’dur.

Bu âyet gözlerin, Allah’ı bütün vasıflarıyla ve “ihata” sûretiyle, göremeyeceklerini bildirir. Ehl-i sünnet anlayışına göre bu âyet, dünyada görmeyi nefyeder, ama cennetlikler Allah’ı göreceklerdir. (75,23) âyeti “Rab’lerine bakacaklar” buyurduğu gibi, başka deliller de vardır. Hz. Peygamber (a.s.m)’dan bize ulaşan kesin hadisler ile bu rü’yet meselesi sabit olmuştur. Yalnız birini nakledelim: “Siz şüphe yok ki şu dolunayı nasıl birbirinizi itip kakmadan görüyorsanız Rabbinizi de göreceksiniz.” (Suat Yıldırım)

***

Allah Kelâmı Kuran-ı kerim ve Açıklamalı Meâli adlı eserde bu ayet ile ilgili aşağıdaki izah yapılmıştır : Bu âyete dayanarak Mu’tezile, Şia ve akıllarına fazlaca güvenen bazıları, Allah’ın Âhiret’te de görülemeyeceği iddiasında bulunmuşlardır. Oysa âyet, gözlerin Allah’ı idrak edemeyeceği, yani O’nu kuşatıp O’nu kavrayamayacağını ifade buyurmakta, Allah’ın bütün gözleri ihata edip kavramasını ise, O’nun Basîr (her şeyi gören) olmasına değil, Latîf (her şeye nüfuz eden) ve Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar) olmasına bağlamaktadır. Şu halde âyetin manâsı, gözün nüfuz ve hakkıyla kavramaktan âciz olduğu, dolayısıyla Allah’ın gözle görülüp kavranacak bir cisim olmadığı, O’nun ancak basiretle, iç görme ile, ilim ve marifetle “görülebileceği” şeklindedir.

İkinci olarak, Âhiret’te görme şeklinin dünyadaki gibi olmayacağı da açıktır. Esasen, dünyada da gören göz değildir. Kaldı ki, görme işinin nasıl olduğu, ilmin de tam malûmu olmaktan uzaktır. Gözün görmesinde, görülen nesneyi zahiriyle kavrama vardır ki, bunu yapan ne gözdür, ne beyindir. Göz, eşyanın iç boyutuna ise tamamen kördür. Ama o, eşyanın dış boyutunu görmede olduğu gibi, iç boyutunu görmede de, eğer gören ruh veya kalb yeterli arınmaya ve keskinliğe ulaşmışsa bir vasıta olabilir.

Ölümle birlikte maddî âlemin ötesini görmeye mani perde kalkacak, Âhiret’te insanlar, olabildiğine keskin bir görüş, daha doğrusu bir idrake sahip olacak ve ihtimal bu idrake göre şekillenecek göz, bu dünyada görülemeyen pek çok şeyi görmede yine vasıtalık yapacaktır. Mü’minler, dünyada kalb gözleriyle Allah’ı müşahede ve marifet ufuklarına göre, bir bakıma bunun mükâfatı olarak, Âhiret’te ez azından dünyadaki kalbin görme keskinliğine ulaşacak olan gözle O’nu her türlü nicelik ve nitelikten uzak olarak müşahede edecekler, bir açıdan O’nu seyredeceklerdir. Bununla birlikte Allah, yine orada da idrak edilemeyecektir. Çünkü idrak, kuşatmayı gerektirir ve nâmütenahî olan Allah, kuşatılmaktan berîdir.

Gerçek şu ki, kör olan gözler değildir; gerçekte kör olan, sînelerdeki kalblerdir (Hac Sûresi/22: 46) âyeti gibi, hemen aşağıda gelen âyet de, arz etmeye çalıştığımız gerçeği ortaya koymaktadır. (Ali Ünal)

***

Rüyânızda kendiniz ile ilgili haberler almak istermisiniz?

En’am Suresi 103.ayet-i yatmadan önce 21 defa okunursa O şahıs merak ettiği konular ile ilgili Canlıdan veya cansızdan Rüyâ yolu ile haber alır.

بسم الله الرحمن الرحيم 

لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُۘ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَۚ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ {Enam _١٠٣}

Gözler O’na erişemez. O’nun ilmi ise bütün gözleri ihata eder. (Gözlerin görmediği her şeye nüfuz eden, her şeyden haberdar olan) latîf ve habîr O’dur.

Uyumadan Önce En’am Suresi 103.ayet okunursa okuyan şahıs başına gelebilecek muhtemel olaylar ile ilgili rüyâ yoluyla haber alır. [M.Tabancanın notlarından..]

2-) [Hacc Sûresi 63]

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَتُصْبِحُ الْأَرْضُ مُخْضَرَّةً إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ

63 – Görmedin mi ki Allah gökten yağmur indirir de yer yemyeşil oluverir. Allah latiftir, habîrdir (lütfu boldur, her şeyden haberdardır).

Latîf: Letâfet’ten “gizliliklere nüfuz eden”, lutf’dan ise “lütuf ve ihsanda bulunan” anlamına gelir. Latîf isminin tecellisiyle Allah öyle işler takdir eder ki bunlar gerçekleşip gözle görülünceye kadar, hiç kimsenin anlayamayacağı bir gizlilik ve incelikle cereyan eder. (Suat Yıldırım)

3-) [Lokman Sûresi 16]

يَا بُنَيَّ إِنَّهَا إِن تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ فَتَكُن فِي صَخْرَةٍ أَوْ فِي السَّمَاوَاتِ أَوْ فِي الْأَرْضِ يَأْتِ بِهَا اللَّهُ إِنَّ اللَّهَ لَطِيفٌ خَبِيرٌ

–“Oğulcuğum! Gerçek şu ki, iyi–kötü yapılan herhangi bir iş, bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bir kayanın içinde veya göklerde ya da yerin herhangi bir noktasında saklı da bulunsa, yine de Allah onu ortaya çıkaracak (ve hakkında insanı sorguya çekecek, mükâfat veya cezasını verecektir). Allah Latîf’tir (hiçbir şey O’dan gizli kalmaz); Habîr (her şeyden hakkıyla haberdar)dır.

4-) [Ahzab Sûresi 34]

وَاذْكُرْنَ مَا يُتْلَى فِي بُيُوتِكُنَّ مِنْ آيَاتِ اللَّهِ وَالْحِكْمَةِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ لَطِيفًا خَبِيرًا

34– Evlerinizde okunmakta olan Allah’ın âyetleri ve (bilhassa Rasûlüllah’ın Sünneti olarak tecelli eden) hikmet düsturları üzerinde çalışın ve onları hatırdan çıkarmayın. Muhakkak ki Allah, (ilmiyle insanların kalbleri ve zihinleri dahil) en gizli şeylere bile nüfuz eder ve her şeyden hakkıyla haberdardır.

Bu ayette ve daha bir çok ayette geçen “hikmet” Peygamber efendimizin sünneti anlamındadır (Şafiî, Kitabu’l-ümm; Razî; İbn Kesir)

5-) [Şura Sûresi 19 ]

اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْقَوِيُّ العَزِيزُ

Allah kullarına büyük lütuf sahibidir. Dilediği her kulunu, bir türlü rızıklandırır. O, pek kuvvetlidir, üstün kudret sahibidir.

6-) [Mülk Sûresi 14]

 

أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

Allah, kullarına karşı çok lütufkârdır; dilediğini (dilediği tarz ve miktarda) rızıklandırır. O, sonsuz kuvvet sahibidir, her işte üstün ve mutlak galip olandır.

***

 

 

“Latîf Esmasına dair..”

Esma-i Hüsnâdan birisi olan ve Kur’ân-ı Kerîm’in yedi yerinde geçen Latîf ism-i şerîfi,

-“en gizli ve ince hususları bilen” mânasıyla alîm ve habîr isimleri,

-“kullarına iyilik ve merhamet eden” mânasıyla ber (çok şefkatli ve kerem sahibi), rahmân, raûf ve kerîm isimleri,

-“zâtı duyularla algılanamayan” anlamıyla da bâtın ismiyle muhteva yakınlığı içinde bulunur…” (TDVİA) Yani kullarına, hattâ bütün mahlûklarına güzellik ve incelikle lütuf ve ihsanlarda bulunan, bütün işlerin en ince ve gizli yönlerini bilen, Kendi Zâtı itibariyle ise asla idrak ve ihâta edilemeyen Cenab-ı Hakk’ın bir ismidir.

Bu mübarek isim, Cenâb-ı Hakk’ın bizim gizli açık her şeyimizi bilmesi ile, “İnsanın kalbine bağlı ve bütün duygularının sultanı olan ince bir duygudur ki, İlâhî hakikatlar onunla hissedilip zevkedilir.” (Yeni Lügat) şeklinde tarif edilen ve adına bazen ruh, bazen de kalb dediğimiz latîfe-i Rabbâniye arasındaki alâkayı akla getiriyor. Bu bağlantıyı daha iyi anlayabilmemiz için de önce latîfe-i Rabbâniye nedir onu iyi anlamamız gerekiyor:

“Nurlarda Latîfe-i Rabbâniye”

* “İkinci Nokta: 

Mühim bir sırr-ı ehadiyete işaret eder. Şöyle ki: İnsanın nasıl ruhu bütün cesedine öyle bir münasebeti var ki: Bütün a’zâsını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani, irade-i İlahiye cilvesi olan evamir-i tekviniye ve o emirden vücud-u haricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve latîfe-i Rabbaniye olan ruh, onların idaresinde onların manevî seslerini hissetmesinde ve hâcetlerini görmesinde birbirine mani olmaz, ruhu şaşırtmaz. Ruha nisbeten uzak-yakın bir hükmünde. Birbirine perde olmaz. İsterse, çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedenin her cüz’ü ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ çok nuraniyet kesbetmiş ise, herbir cüz’ü ile görebilir ve işitebilir.

 Öyle de: وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Cenab-ı Hakk’ın madem onun bir kanun-u emri olan ruh, küçük bir âlem olan insan cisminde ve a’zâsında bu vaziyeti gösteriyor. Elbette âlem-i ekber olan kâinatta o Zât-ı Vâcibü’l-Vücud’un irade-i külliyesine ve kudret-i mutlakasına hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz dualar, hadsiz işler, hiçbir cihette ona ağır gelmez, birbirine mani olmaz. O Hâlık-ı Zülcelal’i meşgul etmez, şaşırtmaz. Bütününü birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın uzak birdir. İsterse, bütününü birinin imdadına gönderir. Her şey ile her şeyi görebilir, seslerini işitebilir ve her şey ile her şeyi bilir ve hâkeza…” (33. Söz. 31 Pencere)

* “İhtar:

Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı gibi) bir et parçası değildir. Ancak bir latîfe-i Rabbaniyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma’kes-i efkârı, dimağdır. Binaenaleyh o latîfe-i Rabbaniyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki; o latîfe-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet nasılki bütün aktar-ı bedene mâü’l-hayatı neşreden o cism-i sanevberî bir makine-i hayattır ve maddî hayat onun işlemesi ile kaimdir. Sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezalik o latîfe-i Rabbaniye, âmâl ve ahval ve maneviyatın heyet-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u imanın sönmesiyle mahiyeti, meyyit-i gayr-ı müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır…” (İşârât’ül İ’caz)

“Kendi Derinliğiyle Latîfe-i Rabbâniye”

* 1. “Latîfe-i rabbâniye veya âyine-i samedâniye de denilen, beşere Hak mevhibesi bu sistem; akıl, irade, his şuur buudlarıyla insanın özü sayılan vicdan mekanizmasının takdirler üstü en değerli bir unsurudur. Daha önce de “seyyid-i kelâmi’l-beşer” ile dillendirildiği üzere, -أَلَا إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً… الخ beyan-ı nebevîsini kastediyoruz- büyük ölçüde insanın maddî anatomisinin salah, selâmet ve sıhhati bu müstesna latîfeyle irtibatlı olduğu gibi, insanın bâtınî ve ledünnî derinlikleri de yine o rükn-i âzamın, dünya ve mâfîhâdan âzâde.. tevhîd-i ulûhiyet ve tevhîd-i rubûbiyet mülahazasında bir dil ve tercüman.. ritimleriyle bu iki daire-i kudsiyeyi işaretleyip duran bir mızrab-ı nurânî olmasıyla alakalıdır..

Bu latîfe, “mâ hulika leh-insanın onun için yaratıldığı vazifesi” çizgisinde, mâhiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun o müstesna konumunda kalabildiği sürece, her zaman enfüs ve âfâkı, inhirafa düşmeden doğru okuyabilir.. enfüste tıkanıklığa, âfâkta dağınıklığa düşmez.. bunlardan birini O’ndan gelmiş bir nâme gibi görür ve öper başına kor; diğerini de büyüleyen bir câmi fihrist gibi mütalaa eder ve saygıyla selamlar.

 Bu ufuk, “akrabü’l-mukarrabîn” ufkudur ve

“نَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ”

 “Biz ona şah damarından daha yakınız!” hakikatini zevk etme zirvesidir.

Bu ufkun insanları rüyalarında bile o endişe verici tıkanıklığa düşmez ve katiyen bir dağınıklık da yaşamazlar. Bunlar melekûtî yanları önde melek-misal öyle babayiğitlerdir ki, hayatlarını her zaman ötelere ve ötelerin de ötesine müteveccih geçirmek için çırpınır-durur; rüyalarında bile en küçük inhirafları ciddî bir zelle sayar ve hemen arınmak için “evbe kurnaları”na koşarlar… Herkesin gaflet ânı sayılan geceler onların cıvıl cıvıl en canlı oldukları ve tecellî için pusuya yattıkları nurlu zamanlardır. Onlara göre gündüzler, menfezleri değişik şerarelere açık, kâr-zarar at başı, bulanık zaman dilimleri; geceler ise Dost’a küşâde halvet koylarıdır.”

2. Ceset bütün muhtevasıyla âlem-i halk’a ait insana bir emânet-i rabbâniye; kalb-i cismânînin ruhu mahiyetindeki latîfe-i sübhâniye ise, tıpkı ruh-u insan gibi zîşuur bir kanun-u emrîdir. Bu itibarla da Zât-ı Akdes’in münezzehiyetine münasip espri içinde, akıl, mantık ve muhakemeden daha ziyade bu latîfe-i sübhâniyenin ihsas ve ihtisasları sayesinde “Bildim!” mülahazası soluklana gelmiştir. Bu konuda, hassas bir marifet sarrafının, “Hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak; kalb ve ruhun derece-i hayatiyesine yüksel!..” beyanı, lâl ü güherden bir anahtar mahiyetindedir. Öyle anlaşılıyor ki meseleye bu zaviyeden bakmayınca

 لَا يَسَعُنِي سَـمَائِي وَلَا أَرْضِيوَلٰكِنْ يَسَعُنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ 

Yer-gök ihâta edemez Beni, ama mü’min kulumun kalbi (bir meclâ, bir mazhar olarak) öyle değil.” ifadesi de anlaşılamayacaktır.

İbrahim Hakkı hazretleri ise pek çok kalb ve ruh âbideleri gibi bu hususu şöyle dillendirir:

  “Sığmam dedi Hak arz u semaya, Kenzen bilindi dil madeninden.”

Hak erlerinden bazıları, sadece ism-i a’zam mazharı hususî bir kısım eşhâsa “latîfe-i rabbâniye erbabı” diyegelmişler.. diğer bir kısım müşahede erbabı, kasdî ve iradî dünya ve mâfîhâyı gözden çıkarıp “Dû cihandan el yudum, pes hânümânım kalmadı…” deyip mâsivâ adına her şeye bütün bütün kapanan, “fenâ fillâh-beka billâh-maallah” zirvelerinde kanat çırpan koç yiğitleri o paye ile serfiraz görmüşler.. diğer bir kısım kalb erbabı hak aşinaları ise, bütün bu ufukların da ötelerine himmetlerini tevcih ederek, peygamberler yolu sayılan îsâr ruhu alaşımlı “fenâ fi’l-vazife, fenâ fi’l-hizmet” felsefesiyle, yaşamayı yaşatmaya bağlamış; Hakk’ı duyurma aşk u heyecanıyla, O’nu tanıtıp sevdirmeyi gaye-i hayal edinerek, bütün dünyevîliklerin yanında, Cennet’i, huriyi, gılmânı, sarayı/sarayları ve çağlayıp duran şeker-şerbet ırmakları görmeyecek şekilde,

 “حَبِّبُوا اللَّهَ إِلَى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللَّهُ

Tanıtın ve sevdirin Allah’ı kullarına ki sevsin O da sizi!..” vird-i zebanları, yürümüşler önlerindeki kandan-irinden deryalara rağmen bu mefkûre-i mübecceleye doğru. Ve işte hayvaniyetten sıyrılıp kalb ve ruh ufkunda bitmeyen bir maraton içinde bulunan Hak kapısının gerçek kalb ehli sâdık bendeleri de bunlardır. Bu kategorilerdeki latîfe-i rabbâniye ve onun dilini anlayan erbâb-ı marifet, bir kısım duyuş, seziş, ihsas ve ihtisas farklılıklarına rağmen hepsi de vuslata koşan aşk u iştiyak soluklu cins insanlardır. Farklılık biraz kaderî donanım, kaynak belirleme firâseti ve iradelerin hakkını vermek ile alakalıdır.. Ne var ki, kalbî hayatları itibarıyla hatm u tab’ yaşayan, sırtları güneşe dönük, gölgelerine takılan kimseler bunlardan hiçbir şey anlamazlar; anlama cehtleri de yoktur. Zira gözleri, görülecek şeylerde dağınık; kulakları hevâî ve nefsânî hırıltılarla mâlemâl; kalbleri şeytanî şerarelerle ritimsiz ve muhakemeleri de bu müsellesin tesirinde muvazenesiz ve mizansızdır. Bunlar bir yana, günümüzde, “kalb ve ruh” deyip tasavvuf mırıldananların çoğu da ruhsuzluk akıntısına kapılmış, düz yolda dökülüp yollarda kalmış, ad-unvan delisi tarîk-zedelerden ibarettir.

Bu itibarla da bu hususları gaye-i hayal yapma bir yana, duyup işitmek bile istememektedirler. İstemezler de, zira onlar çoktan o mesele-i kudsiyeyi kendi iç boşlukları seviyesine indirmiş dûn himmet bedbahtlar durumuna düşmüşlerdir; düşmüşlerdir çünkü bunlar dinin temel kurallarını hiçbir zaman tam sindirememiş, ilimlerini marifetle taçlandıramamış, marifetlerini aşk u iştiyak-ı likaullahla derinleştirememiş taklitçi bir kısım tali’sizlerdir. Böylelerinden meâlîye müteallik meselelere alâka ve merak beklemek de beyhudedir. Evet, nefis ve cismâniyet zulmetleri içinde ömür tüketen biri, ne iç dünyasında (enfüs) ne de âfâkta hiçbir şeyi olduğu gibi göremez.. doğru okuyamaz.. kalb ve ruh ufku nedir, onu asla bilemez.. hele sır zirvesine katiyen akıl erdiremez.. daha ötesini ise rüyasında bile göremez. Bunları görme, anlama, değerlendirme izâfî planda Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a (s.a.s) ittiba-ı etemme ve nefsine tercih ölçüsünde O’na karşı duyulan alâkaya vabestedir; bunlar, kabiliyetlerin farklılığı nispetinde mütefâvit duyuş ve sezişlerle de olsa “kâb-ı kavseyni ev ednâ” gölgesinde duyulabilecek bir kısım ekstra mevâhib-i ledünniyedir.

İç ihsas ve ihtisaslarıyla bu ufka müteveccih olanlar kalbleri itibarıyla dipdiri; her zaman ciddî bir metafizik gerilim içinde ve sürekli “Hû” kelimesiyle soluk alıp vermektedirler. Böyle bir mazhariyeti ihraz edenlerin sineleri her zaman marifet ve muhabbetle çarpar.. ruh, eşya ve hadiselerin çehresinde esmâ-i ilâhiyenin tecellilerini müşahede ile sermest yaşar.. sır, sıfât-ı sübhâniyeyi teemmül ve tedebbürle daha ötelere açılma gerilimi içine girer.. ve bütün letâif, bulunduğu bunları temaşa rasathanesinde, “Zât-ı Baht” mülahazalarına dalarak

 لاَ تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ 

Basar ve basiretler O’nu mahiyet-i nefsü’l-emriyesine muvafık şekilde ihâta edemez, ama O eder.” (En’âm/103) hakikatiyle hayret ve heymân soluklamaya durur. Zaten Söz Sultanı, sözleri en âlî beyanların sultanı da “Tefekkür buraya kadar!..” demiyor mu?!. Bunları iç dünyalarında duyup yaşayanlar, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in muhkem ve müsellem düsturlarıyla makul belli mahmillere bina ederek, hep tazimle nefes alıp vermiş, takdisle soluklanmış, temkinle مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ (Seni lâyıkıyla bilemedik Ey en iyibilinmesi gereken) demiş ve haşyetle iki büklüm yaşamışlardır.”

 3. Kalbin celâlî ve cemâlî tecelliler arasında evrilip çevrilmesine şöyle yaklaşanlar da olmuştur: Kalb, nefis ile ruh-i insanî arasında nurani bir latîfedir; bir yandan nezd-i ulûhiyetten gelen değişik tecelli dalga boyundaki envâr-ı ilâhiye ve esrâr-ı rabbaniyeyi alarak o ziya-i rabbânî ile mahiyet-i insaniyeyi okunan muhtevalı bir kitap haline getirir; diğer yandan da lümme-i şeytaniye sisteminin tesirini kırarak, onu fonksiyonunu eda edemez duruma düşürür.

Bu latîfe-i mübareke, kendi ufku itibarıyla misyonunu eda edince insanın manevi anatomisindeki ahenk de hep “Hakk”ı dillendirir. Aksine, bu latîfe-i rabbaniye nefis, şeytan ve heva şerareleriyle aritmilere girerse, mahiyet-i insaniyedeki ilâhi ahenkte de bunun negatif tesirleri görülür. Hazreti Tabib-i Kulûb bu hususta,

أَلَا إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ

 “Dikkat edin, cesed-i insanîde sanevberî (çam kozalağı şeklinde) bir et parçası vardır ki, o sıhhatli ve sağlıklı olduğu sürece bütün beden de salâh içinde olur; aksine o bozulduğunda da maddi-manevi insan anatomisinde fesatlar baş gösterir.” buyururlar ki, kalb dediğimiz latîfe-i rabbaniyenin sıhhat ve fesadının, maddi-manevi insan anatomisinin sıhhat ve fesadıyla doğrudan doğruya ilişkili olduğunu anlatır. Bu latîfe-i rabbaniyenin maddi yapısı ve manevi derinliğiyle kontrol altında bulunması çok önemli ve hayatidir.

Bu itibarla onun salâhı adına yapılması gerekli hususlarda fevkalâde titiz davranılmalı; şeytani, nefsani sinyal ve şerareler karşısında bir taraftan “hablü’l-metin”e harfiyen riayet, riayette devam ve temadi, bunun ötesinde de tazarru, niyaz ve yakarışlarla başlar hep Hak kapısının eşiğinde olmalıdır. Kalbi her zaman Hak’la irtibat içinde bulunan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın her gün bilmem kaç defa tekrar ettiği

 يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ 

 “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım, kalbimi dininde sabit kıl.” reçetesi ve

 يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا عَلَى طَاعَتِكَ 

Ey kalbleri şekilden şekle, halden hale döndüren Rabbim, kalbimizi daimi taat ufkuna tevcih buyur.” niyazı bizim için vird-i zeban edilmesi gerekli olan konuların başında gelir.. Allah’ın inayetiyle -o inayete canlar kurban- bu yol ve yöntemlerle -inşaallah- kalb şeytani ve nefsani iğvâlarla aritmiye girmeyecek; kısmen girmişse de hâl ve kâl sistemlerini harekete geçirecek ve bütün bütün fesada düşmeyecek; sendelemişse silkinip kendine gelecektir. Aksine o hayatî sistem felç olur ki, bazılarınca bu, Kâbe’yi tahribe denk tutulmuştur. Bir hak dostu bu mülahazayı şöyle seslendirir:

دِل‌ بدست‌ آور كه‌ حج‌ اكبر است

از هزاران‌ كعبه‌ يك‌ دِل‌ بهتر است‌

کعبه بنیاد خلیل آذر است

دِل نظر گاه خداء اکبر است

Gönül yapmak bir hacc-ı ekberdir,

Bin Kâbe bir dil yanında ne ifade eder? 

Kâbe, zer’in oğlu Hazreti Halil’in yaptığı binadır, 

İnsan kalbi ise Allah’ın binası ve nazargâhıdır.”

Esasen insan vücudu, kalbin karargâhı; kalb ise, esrar-ı ilâhiyenin meclâsı ve mazharıdır. Diğer bir ifadeyle, kalb “Hak Hak” deyip O’nu işaretleyen, aksettiren bir ayna; bu maddî kalbin güdümündeki dil de onu seslendiren bir enstrümandır. Bunların yaratılış ve var oluş gayelerine uygun muhafaza edilmeleri ise, “Teveccüh, vesile-i teveccühtür.” fehvasınca akıl, mantık, muhakeme ve hayallerimizin hep O’nu soluklamasının olmazsa olmaz bir sebep ve dâîsidir.

Eğer Cenab-ı Hak,

 إِنَّ اللهَ لَا يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ  

Allah sizin şekil ve suretlerinize değil, nazargâh-ı ilâhi olan kalblerinize bakmaktadır!” buyuruyorsa ki buyuruyor, bize düşen, o mir’ât-ı mücellâyı pırıl pırıl bir ayna gibi hep temiz tutup O’na tevcih etmektir. Öyleyse gelin, her zaman bir ayna gibi pırıl pırıl kalın ki, gelen esrar ve envâr-ı ilâhiye bütün benliğinizi sarsın!.. Kalben hep O’na teveccühte bulunun ki, sürpriz teveccüh iltifatlarına mazhar olasınız!.. O’nun sevgi ve sevdasıyla sabahlayın-akşamlayın ki ruh dünyanızın da sabahları Cennet sabahı, akşamları da Firdevs akşamı olsun!” (K. Z. Tepeleri)

 

 

“Pırlanta Eserlerde Latif Esması”

Latîf isminin ve latîfe-i Rabbaniyenin bu mânâlarını ve Muhterem Pırlanta Müellifinin aşağıdaki tarif ve tavsiyelerini de nazara alarak, “Yâ Latîf” ismini vird-i zeban edinmenin, kalbî hayatımızın ihyası adına daha faydalı olacağına inanıyoruz. Buraya aldıklarımız itibarıyla son olarak şunları söylüyor Hazret:

* “Allah (celle celâluhû) Latîftir. O, lütûflarını insanların içine, onlara hiç hissettirmeden akıtıverir. İnsanlar hissetmezler; ama, onları ilâhî esintiler sessiz sessiz sarıvermiştir. Bazen çok cüz’î bir hâdiseyle, içimizin aydınlandığını görürüz; hâlbuki sebep-sonuç ilişkisi içinde mes’eleye baksak, yaptığımız o cüz’î şeyle elde ettiğimiz büyük lütûf arasında bir münasebet kuramayız. Bir diğer zaviyeden Latîf ismi, ilâhî tecellilerin, en kudsî feyizlerin bilmediğimiz bir noktadan gelip, bizim ruhumuzu sarması demektir. Böylece insan îman adına birden bire bir inşirah ve ferahlık hissetmeye başlar. Artık, iman onun için en zevkli bir keyfiyet, küfür ise, yılan ve çiyanın kucağına düşmek gibi en kerih ve çirkin bir duygu hâline gelir.” [A.G.T-4/207]

* “Rabbimizin sürpriz ikram ve lütuflarına kavuşmak için mümkünse her namazdan sonra Esma-i Hüsna’dan Yâ Latîf ismini 129 defa zikredersek çok güzel olur.” [***]

* “En ince işlerin bütün inceliklerini bilen; kullarına iyilikler ulaştıran Allah, size bir kısım mal / imkan bahşetmesi için 129 kere lâtif ismini çekerseniz, size istediğinizi lütfeder.” [***]

* “Ya Latif ismini çeken (129 defa) çok lütuflara mazhar olur.” [***]

***

 

 

“LATÎF ESMÂSININ SIRLARI”

Hayatını esmâ-i Hüsnâ ile ilgili araştırmalara adamış ve bu konuda pekçok kitap yazmış Dr.Arif Arslan “Esmaül  Hüsna’nın keşfi” adlı eserde LATÎF esması ile ilgili aşağıdaki bilgileri yazmıştır:

EL-LATİF; Lutuf  ve keremi bol olan,lütfeden,inayet ve ihsanı sınırsız olan.kulun istek ve ihtiyaçalrını yumuşaklıkla ve kolayca ulaştıran. En ince nasıl yapıldığı bilimiyan işleri bilen, derinliklere ve bilinmezlere nüfuz eden. Akla hayale gelmeyen yollardan ve yerlerden kuluna nimetler ,hayırlar ve faydalar  çıkaran,sürekli lütfeden.

Her türlü sıkıntıya maruz kalanlar, dualarının kabul omasını isteyenler,her türlü isteğe cevap veren bir esmadır. Zikir adedi(129) dur. fakat belli şeyler için okunma adedi aşağıda belirtilmiştir. Bu ismin zikrine usulüne uygun olarak devam eden kimse,işinin görülmesi için katına çıktığı makamlarda kabul görür ve istediğini elde eder.. her gün beş vakit namazın ardından (129) defa “YA LATİF” diyerek, işlerini ALLAH’a havale eden kimse, giriştiği her işte başarılı olur.. darlık ve sıkıntıya düşmez, zorlukları kolayca geçer, bela ve musibetlerden korunur.. Zor bir işle karşılaşıp, nasıl çözeceğini bilemeyenve sıkıntısı kendisini rahatsız eden kimse,temiz bir kalp ile ve iyi bir niyetle (16.641) defa bu ismi zikrederse, problemi çözer, sıkıntısı gider, duası kabul görür.. rızık darlığı çeken,geçim sıkıntısı çeken kimse, aynı miktarda bu ismi okuyup, arkasından halini ALLAH’a arz ederse, Yüce ALLAH  onun sıkıntısını çözer, rızkını genişletir.. kendisi için hayırlı olduğuna inandığı her hangi bir iş yada hacet için (16.641) defa zikrederse,niyetine ulaşır, istediğini elde eder.. Her gün (133) defa okumaya devam eden kimsenin zor işleri kolaylaşır..ALLAH’ın lütfuna kavuşur.. her gün(9) defa zikreden ilahi tecellilere kavuşur,rızkı genişler. Bir kimse her gün “YA LATİF” ismini “besmele” ile birleştirerek”BİSMİLLAHİ!L-LATİF” şeklinde (698) defa zikrederse her ne isteği arzusu varsa yerine gelir.

“YA LATİF” isminin her hangi bir iş için okuyan kimseye,havas alimleri,önce ismin zikrini,sonrada FATİHA VE İNŞİRAH sureleri ile iki rekat namaz kılıp arkasından da istediği şey için dua etmeyi tavsiye ediyorlar.

Kaynak:DR.ARİF ARSLAN(Esmaül  Hüsna’nın keşfi)

***

“TASAVVUFA DAİR ESERLERDE LATÎF ESMÂSI”

– Allah, kendi isimleriyle dua etmemizi ister ve “En güzel isimler Allah’ındır. Ona o güzel isimleriyle dua edin…” (Araf, 7/180) buyurur. Bu nedenle Allah’ın hangi ismi olursa olsun, o isimle dua etmenin büyük sevabı vardır.

– Tespit edilen 16.641 sayısının sırrı şudur:

  • “Latîf” isminin ebced değeri 129’dur.
  • Söz konusu 16.641 sayısı ise, 129X129’dur.
  • Bizce bu çok büyük bir sayı olup, bu kadar zikir oldukça zordur.
  • Bu sebeple bunun yerine bu ismi bir yerde 129 defa çekmek daha uygun olabilir.
  • Şayet vakti müsait ise, bu 129 sayısını birkaç kere daha tekrarlamak mümkündür.

-Kanaatimizce, ayet olsun, Allah’ın isimleri olsun, herhangi birinin zikredilmesi ile kesin olarak duanın kabul edileceğine dair bir hüküm isabetli değildir. Zira bir duanın kabul şartları olmakla beraber, son kararın sahibi Allah’tır. Bir duanın makbul veya bir işin vücut bulmasına kesin olarak bakmak, -zaman, mekân ve saire kabul şartlarının tahakkuk etmesi durumunda bile- yanlıştır. Zira bu takdirde “determinizm” gibi sebep-sonuç zorunluluğu söz konusu olur ve Allah’ın iradesi rafa kaldırılmış olur. Bunun için ayet ve hadislerde zaten bulunmayan, ancak bazı salih ve arif kimselerin tecrübeleriyle sabit olan olayları genellemek isabetli değildir. Evliyanın bütün dualarının makbul olduğunu söylemek veya Latîf ismini vesile kılarak dua etmenin kesin kabul olduğunu / olacağını düşünmek kesinlikle doğru değildir. “Görevimiz duadır, ibadettir, ubudiyettir; bunları kabul edip etmemek ise, Allah’ın işidir. Kendi görevimizi yaparız, Allah’ın işine karışmayız…”

Bu konuda İmam Gazali, Şafii, Süheyli ve benzeri âlimlerin tecrübe ettikleri bazı makbul duaların hikâyelerine yer vermişlerdir.

Burada uzun bir hikâyenin içinde yer alan “Latîf” isminin de içinde bulunduğu makbul bir duayı özetle yazmakla “hitamı misk” bir sonuca varacağımızı temenni ediyoruz:

Rivayete göre, Abbasi halifesi Mansur hacda tavaf ederken, bir adamın “Allah’ım! Deniz, kara her yerde zulüm, bozgunculuk almış gidiyor…” dediğini işitiyor ve bir elçi gönderip o adamı yanına celp ettiriyor… Nihayet adam halifenin bizzat kendisinin haksızlık yaptığını söylüyor. Ancak sabah namazında adam kayboluyor. Halife bir görevliye “Ya onu getirirsin ya da ölürsün.” diyor. Görevli adamı buluyor, fakat adam “Gelmem!..” diyor. Ve (adama), “Şu duayı cebine koyar veya okursan, zulmünden korunursun.” der ve kendisine şu duayı verir:

“Allah’ım! Azametin içinde bütün latiflerden daha latif oldun.

Azametinle bütün büyüklerden daha büyük / daha yüce oldun.

Arşının üstündeki varlıkları bildiğin gibi, yerin altındaki gizli şeyleri de bildin.

Göğüslerdeki fısıltılar / vesveseler yanında / katında açık olan şeyler gibidir.

Açık sözler, ilminde gizli sırlar gibidir.

Her şey azametine karşı boyun eğmiştir.

Her saltanat sahibi senin saltanatına karşı inkıyat etmiştir.

Dünya ve ahiretin bütün işleri senin elindedir.

Ne olur, bütün gam ve kederlerime bir çıkış yolu ve bir kurtuluş ihsan eyle!..”

İlgili görevli halifenin yanına gittiğinde “Sende sihir mi var?” diye sormuş ve adam da meseleyi olduğu gibi açıklamıştır. (İhya, 2/353)

***

 

 

“YÂ VEDÛD”

Yâ Vedud celle celalühü tüm sırları “Bu esma alemlerde sevgiden yana ne oluyorsa onun kaynağı sayılır.”

Bu esma alemlerde sevgi ve aşktan yana ne oluyorsa onun kaynağı sayılır. Esmanın ebcet değeri: 20 olup büyük ebced degeri 400′dür. Ya Vedûd (c.c.) esmasının tecellisiyle alemler ayakta durur. Nesiller onun içindeki sevgiyle nasiplenerek devam eder. Bu esma büyüleyici, aşka çekici bir tecelliye sahiptir. Esmayı cekenlere başta ruhaniler, cinniler, melekler olmak şartıyla bütün kalpler sevgiyle çekilip gelir. Öyle bir çekilme olur ki akıllar hayretler içinde kalır. Kaderin açılması, sevilip saygı görme, beğenilme, aile saadeti için bu esma gibisi yoktur. Ya Vedûd (c.c.) esmasına devam edenler yavaş yavaş bütün insanlara sevmeye başlarlar. Bütün yaratılanı severler. Sevgi ve aşk dairesinde olan ne varsa bu esmanın tecellisiyle ortaya çıkar. Bu esmaya devam edeni Allah sever, bütün alemlere de sevdirir. Bu isme mazhar olanların sevgileri dilden dile gönülden gönüle yayılıp gider. Mevlana Hazretleri “Vedud” esmasına ism-i azam olarak mazhar bir veli olarak bilinir. Bu nedenle yüzyıllarca hep baş tacı edilmiş her asırda kendine aşık olanlar bulunmuştur. Esmaya devam edenin ailesi, çevresi, kendine aşık olur ve büyülenirler.

•Allah’ın EL-VEDUD İsmi şerifi çok tesirlidir.

•Pazartesi ” El VEDUD” zikri ile eşlerin sevgisini artırmak:

•Bu ismi,usulüne uygun olarak zikreden kimsenin gönlü nurlarla dolar, kalbi genişler ve ferahlar.

•Karı-koca arasındaki sevgiyi artırmak için bir yiyecek üzerine (1000) defa “Ya Vedud celle celalühü” diye okuyup birlikte yiyen eşlerin birbirlerine sevgileri artar.

Kaynak: Arif Arslan (Allah’ın isimlerinin sırları)

&&&&&&&

 

 

El-Fettah isminin Anlamı, Zikri ve Fazileti

Allah her türlü zorluk ve müşkilleri çözen,maddi-manevi bütün kapıları açan,kulların arasında hakim olan. Her şeyi hikmetle açandır. İşte Allah’ın “EL-FETTAH” İsmi şerifi bu özelliği taşır. Bu ismi  zikri her gün kendine vird edinen kimseler, bu mübarek ismin hürmetine, gözlerindeki manevi perdeler kalkar,gayb hazineleri açılır. Bu ismi vird edinerek Allah’tan bir şey isteyen isteği asla geri çevrilmez. Her dileği kabul görür. Maddi ve manevi kapılar hayat boyu kendine açılır. Hayat boyu işlerinde başarılı olur.

İş yeri sahipleri iş yerlerine “Ya Fettah-Ya Rezzak ” yazıp yüksek bir yere assalar ve her gün (797) kere “Ya Fettah,Ya Rezzak celle celalühü” isimlerini okusalar, iş yerlerinde işlerine yetişemiyecek kadar bol işe ve müşteriye kavuşurlar.hayırlı ve bol kazanç elde eder,iş yeri zararlı ve kötü şeylerden korunur.

Kaynak: Arif Arslan (Allahın ismlerinin sırları)

“Özellikleri, Fazileti ve Faydaları”

•Kapanan tüm kapıları açmak için günde Ya Fettah 489 veya 889 defa okunur.

•Allahu Teala’nın mucizesi olarak her türlü zor ve müşkil işleri çözen, maddi-manevi bütün kapıları açan, kulların arasında hakim olan, her zorluğu ve kapanan kapıları açan tesirli ve etkili bir Esmaül Hüsna’dır.

•Ya Fettâh zikrini her gün devamlı okuyan kimseye Cenâb-ı Hak hayır kapılarını açar, devamlı okumayı kendine vird edinen kimse, hiçbir şeyde asla darlık ve sıkıntı çekmez, her neye ve her nereye yönelirse Allahu Teala o kimseye oradan muvaffakıyet, başarı kapılarını açar.

•Allah’ın ”Ya Fettah ile Ya Rezzak” ism-i şeriflerini sürekli hiç bırakmadan günlük okuyanın Cenab-ı Hak rızkını bollaştırır, bereketlendirir ve kapalı kapları açar.

•Cevşenin 64. Babında fettah esması vardır.

Bu yazı 86 kez okundu