•Cemâat ve Velâyet
•Cemâat Velâyeti
•Hak Dostları ve Heyetin Velîliği
•En büyük velâyet, cemaattir”
•Şahs-ı Mânevî
•Amûdî Yükselme
•Rüyalardaki Müjdeler
***
“CEMÂAT VE VELÂYET”
Velâyet kavramı, her ne kadar günümüzde Kur’ân-ı Kerim’in ve hadîs-i şeriflerin tarifinden biraz farklı algılanıyor olsa bile, özü itibariyle bunların birbirine zıt oldukları söylenemez. Malûm Kur’ân-ı Kerim velileri şöyle tanımlıyor:
اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَاخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَۚ . لَهُمُ الْبُشْرٰى فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِى الْاٰخِرَةِۜ لَاتَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۜ .اَ لَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَۜ
“Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar, iman edip de takvâya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.” (Yunus/62-64)
Bir hadîsi şerifte geçtiği üzere de Efendimize,
–“Allah’ın veli kulları kimlerdir?” diye sorulduğunda Peygamberimiz (s.a.v.) şu cevabı vermişlerdir: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah Celle Celaluhu hatıra gelir.” (Taberi, 4/2731)
- Pırlanta Müellifi , velâyetin şahsî olanının yanında bir de cemâat veliliğinden bahsediyor. İbadetlerin ferdî veya cemaat hâlinde edâ edileni bulunduğu gibi, velâyetin de iki şeklinden söz ederek onun tarifini ve yolunu da içine alan şu değerlendirmeyi yapıyor:
“CEMÂAT VELÂYETİ”
“İsterseniz vilâyet açından bu meseleyi, biraz daha açmaya gayret edelim: Vilâyet bir ölçüde, insanın masumiyete kilitlenmesi, günahlara girmeden safvet-i asliyesi ile bütünleşmesi sayesinde gerçekleşir. İnsanın, bahsini ettiğimiz türden bir masumiyete kilitlenmesi veya düğümlenmesinde en büyük rol, şahsın iradesine, sonra da aile ortamı başta olmak üzere çevreye aittir.
Bazen de Cenâb-ı Hak, ileride büyük bir misyon yükleyeceği böylesi kişileri ilâhî serasına alabilir. İşte bana göre Kur’ân’a gönül vermiş insanların arasında olma böyle ilâhî bir seradır. O seraya giren insanlar, vilâyet mertebesine yükselmede temel şartlardan biri olan masumiyete kilitlenmiş demektir.
İkinci olarak vilâyette a’zamî zühd, a’zamî takva, a’zamî ihlâs çok önemli esaslardır. İster bunlar, isterse ahlâk-ı âliye-i Muhammediye’ye ait -diyelim ki yüz esas var- esasların hepsini bir şahsın kendine has tonları ile temsil etmesi çok zordur.
Evet, bu mesele o kadar zordur ki, Hulefa-i Raşidîn bile bu esasları âdeta -usûlün dışında olanlar itibarıyla- kendi aralarında paylaşmışlar, her biri bir meselede daha ön plana çıkarak, birlikte cemaat oluşturmuşlardır.
İşte, böyle cemaat içinde yerini bulan kişiler, ahlâk-ı âliyeye ait bu esasları, teker teker ve ayrı ayrı temsil ederek, böyle bir havuzu oluşturabilirler.
Meselâ; biri zühdde, biri ihlâsta, biri samimiyette zirve noktaya çıkabilir ve böylece, bir mânâda kutbiyet, gavsiyet, kutbü’l-irşadlık vb. şeylerin temsili cemaat tarafından gerçekleştirilmiş olur ki, siz isterseniz buna “cemaat veliliği” de diyebilirsiniz. Bu hâl günümüzde, ferdî velilikten çok daha öndedir. Öyle zannediyorum ki, bu mânâda veliliği temsil eden cemaatler, her zaman nazar-kadem bütünlüğüne (gözünün ulaştığı yere ayak basması) ulaşabilirler. Şimdiye kadar nice ferd ü ferîdlerin yakalayamadığı bir ufku, belki bazı cemaatler yakalamış, hatta bir adım daha öteye geçmeye muvaffak olmuş olabilirler…” (Prizma-2)
- Böyle bir velâyete mazhariyeti, şahsî olarak kimse üzerine alamayacağı için bu türlü velâyet fertler açısından daha risksiz bir mazhariyettir.
- Bunda, ucub, gurur, benlik ve enâniyete kapılma gibi velilerin bile maruz kalabileceği manevî-kalbî hastalıklara kapılmak tehlikesi daha azdır.
- Fakat hiç bir riskin bulunmadığı da söylenemez. Çünkü bazen ferdî enâniyetlerin yerini cemâat enâniyeti alabiliyor. Ama bu durumda bile kaybeden cemâat değil o şahsın kendisi olur.
Meselenin bu yönüyle ilgili olarak sözlerine şöyle devam ediyor Pırlanta Müellifi :
“… Ayrıca cemaat hâlinde veliliği temsil eden kişiler gurur, fahr ve ucb içine de girmez, hatta giremezler. Zira o gayeye ulaşmada ve o noktaya yükselmede kendisinin olduğu kadar cemaatin sair fertlerinin de payı vardır ve belki de onunkinden daha yüksektir.
Burada görüldüğü gibi cemaat içinde bulunma, aynı zamanda ucb, gurur, fahr gibi ahlâk-ı seyyienin de önünü kesebiliyor.
Cemaat kavramını anlatmaya çalıştığımız bu fasılda, üzerinde mutlaka durulması gereken bir başka nokta da; Allah’ın inayetinin cemaat üzerinde tecellî etmesi gerçeğidir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buna, “Allah’ın inayet ve kudreti cemaatle beraberdir” hadisleri ile işaret buyurur. Bu ise nihayetsiz acz ü fakr içinde bulunan insanın nihayetsiz güç ve kudrete sahip olan Allah’ın desteği ile yürümesi, iş yapması demektir.
“Ümmetim, dalâlet üzerine içtima etmez” hadisi zaviyesinden cemaat gerçeğine bakılacak olduğunda, yanılma oranının cemaatlerde daha az olacağı da unutulmamalıdır.
Tabiî ki bütün bu gerçeklerin farkına ancak “cemaat” kavramını İslâm’ın özünde bulunan, Kur’ân ve Sünnet’ten alınan dinî ve sosyolojik bir tabir olarak anlayanlar varabileceklerdir…” (Prizma-2)
“HAK DOSTLARI VE HEYETİN VELÎLİĞİ”
Bir Bmtl sohbetinde sorulan bir soru üzerine Pırlanta Müellifi yine, hem velâyetin tarifini, hem buna ulaşmanın yolunu, hem de cemâat velâyetini anlatmaya şöyle devam ediyor:
*”Soru: Âhirzamanda İslam’ın ancak velîlerle temsil edilebileceği ve Kur’an talebelerinin kuvve-i velâyete dayanarak vazife görecekleri vurgulanıyor. Bahsedilen kuvve-i velâyetten maksat nedir? Velâyetin çerçevesi hakkında neler söylenebilir?
-“Veli; malik, sahip, muîn, sadık, nâsır mânâlarına gelip, hak dostu, hak eri; dostluk hisleriyle Allah’a yönelen ve O’nun tarafından dostluk muamelesi gören ermiş insan demektir.
Böyle bir mazhariyete ermişliğe de velilik anlamında “vilâyet” ya da “velâyet” denir. Kur’ân’a göre velâyet, Allah’a inanmak, emir ve yasaklarına titizlikle uymak demektir.
Bir âyette, Allah dostlarına korku olmadığı, onların üzülmeyecekleri bildirilir; onu izleyen âyette de bu velâyetin gerekleri vurgulanır: İnanmak ve muttaki olmak. (Yunus/62-63). Benzer ilahî beyanlar nazar-ı itibara alındığında, genel mânâda velâyetin bütün mü’minlerin vasfı olduğu görülecektir.
“Veliyyullah” veya “evliyâullah” dendiğinde, bundan “âdâullah-Allah düşmanları”ın karşılığı kabul edilen bütün mü’minler anlaşılsa da -ki aslında, Kur’ân ve sünnette evliyâullah sözcüğüyle anlatılan da budur- tasavvufta veli tabirine yüklenen daha başka mânâlar da vardır.
Sofilere göre veli, riyazet veya daha değişik mücahede yollarıyla, beden ve cismaniyetini aşıp, kalb ve ruhun hayat mertebesine, dolayısıyla da Hak yakınlığına ulaşan, derken şahsı adına fenâ bulup yeni bir mânâ ile bekâya eren Allah’ın hususî iltifat, ihsan ve teveccühlerine mazhar hak eri demektir.
Seyr u sulûk-i ruhânî de, aşk, çile ve emsali yol erkanının yanında, takip edilecek kestirme bir yol daha vardır ki o,
– “Der tarîk-i acz-mendî lâzım âmed çâr-çîz: Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!” ifadeleriyle çerçevesi çizilen acz, fakr, şevk ve şükür yoludur.
Bu yol, insanın sonsuz güç ve kudret sahibi Rabb’i karşısında kendisini bir “sıfır” görüp, mazhar olduğu bütün nimetleri O’ndan bilmesini, şükürle mukabelede bulunmasını, hep tefekkürle meşgul olmasını, sürekli şevkle kanatlanmasını ve mahlukata karşı şefkatli davranmasını gerektirir.
- Velâyet, genel (velâyet-i amme) ve özel (velâyet-i hassa) olmak üzere ikiye ayrılır.
- Genel velâyet Kur’ân’ın tanımladığı velâyettir. Bu anlamda her Müslüman Allah’ın velisidir.
- Özel velâyet ise, hususi yöntemlerle kendisini arındırarak kurbete (yakınlığa) nail olan Hak dostlarına hastır.
Ahir zamanda eda edilecek önemli misyonların temsilcileri gizli bir velâyete dayanacak ve şahs-ı manevinin velâyetinden güç alacaklardır.
- Vifak ve ittifak sayesinde mü’minlerin cemaati velâyet kuvveti kazanır.
- Hususiyle bencilliğin ve enâniyetin çok ileri gittiği bir dönemde kutbiyet ve gavsiyeti, salih mü’minlerden meydana gelen topluluğun şahs-ı mânevîsi temsil eder.
- Her mü’min, gönlünde duyduğu intisap ve paylaşma hissine göre, o kutbiyet ve gavsiyetten pay sahibi olur…” (Bamteli: 20/04/2009)
“EN BÜYÜK VELÂYET, CEMAATTİR”
Üstadımızın, “şirket-i mânevîye” şeklinde ifade ettiği, sahih bir cemâate mensup bulunan her bir ferdin, özellikle iman hizmetine müteallik hususlarda bunun sadece kendisine düşen kısmını yapmakla, ya da tek başına eda edemeyeceği hizmet, yapamayacağı evrâd-ü ezkârı paylaşarak okuma şeklinde hâsıl olan sevabın tamamına her ferdin sahip olacağı meselesinin cemâat veliliği konusunda da geçerli olduğunu, Saffet Senih ağabeyimiz Samanyolu Haber sitesindeki yazısında Pırlanta Müellifinden naklen şöyle aktarıyor:
- “En büyük velâyet, cemaattir.
- Cemaatin bereketine nâil olmak en büyük velilikten daha iyidir. Velâyetin şahs-ı mânevisi cemaat ile temsil edilmesi hem en kestirme hem de en garantili yoldur.
- Allah’ı anlatmakla kazanacağımız sevabı elli defa hacca gitmekle kazanamazsınız.
- Adanmışlığın bedeli ödenmelidir.
- Onun bedeli ise, ölesiye çalışmaktır.
- Kendini hizmete vakfeden bir insan davasına adanmış demektir.
- Öyle bir insan da kendisini başka yerlerde pazarlayamaz.
- Bir damla dava yüklü bir insan, kendinden elli kat, dâhi yüklü bir dâhiden daha güçlüdür…” (10 Kas 2022)
Tarikatlarda hedeflenen velâyetin yolu daha çok nâfile ibadetlerden ve yapılan riyazetlerden geçiyor.
Hâlbuki îman meselesine nazaran farzlar bile füruat hükmünü alır.
Buna göre doğrudan imana hizmet yoluyla elde edilebilecek bir velâyet payesini başka hiçbir şekilde elde etmek mümkün olmaz.
“ŞAHS-I MÂNEVΔ
Cemâat velâyetinden istifade edebilmenin elbette bir takım şartları vardır. Sırf bir cemâate mensup olmak veya kendisini öyle kabul etmek bunun için yeterli değildir. Önce teker teker bireyler olmaktan çıkıp gerçek anlamda bir şahs-ı mânevî haline gelmiş olmak gerekir.
Üstad Hazretleri cemâtin bereketine nâil olmanın şartlarını şöyle sıralıyor:
•”Emval-i uhreviyede sırr-ı ihlas ile iştirak ve sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrikü’l-mesaî.. o iştirak-i a’malden hasıl olan umum yekûn ve umum nur herbirinin defter-i a’maline bitamamiha gireceği ehl-i hakikat mabeyninde meşhud ve vaki’dir ve vüs’at-i rahmet ve kerem-i İlahînin muktezasıdır…” (21. Lem’a)
Pırlanta Müellifi de, velâyet açısından aynı konuyu ele alarak ve işin ibâdet boyutunun dışında da bir takım şartlarının bulunduğunu ifade babında şunları söylüyor:
* “…Aslında mü’min bir cemaat, velâyeti temsil eder. Hususiyle bencilliğin ve enâniyetin çok ileri gittiği bir dönemde kutbiyet ve gavsiyeti, salih mü’minlerden meydana gelen topluluğun şahs-ı mânevîsi temsil eder. Her mü’min, gönlünde duyduğu intisap ve paylaşma hissine göre, o kutbiyet ve gavsiyette pay sahibi olur. Bir topluluğa gavsiyet bahşedilse de, bir şahıs diğer inananlarla aynı duygu ve düşüncede değilse, arkadaşları arasında kendini onlardan herhangi bir insan olarak görmüyorsa; o, şahs-ı mânevîye bahşedilen lütuflardan bir nefer kadar dahi istifade edemez. Her ferdin tek tek, toplumla hakikî mânâda bütünleşmesi, kalbinin diğerleriyle beraber atması, başkalarının heyecanlarını yaşaması, dertleriyle müteellim olması, kendisi aç kalsa da diğerlerini doyurma gayreti içinde bulunması lâzımdır. Fertleri bu şekilde birbirine bağlı bir toplulukta her zaman bir gavsiyet, bir kutbiyet olabilir. Çanakkale’de şehit olan yiğitlerin her biri veli olabilir; ama onlara asıl destan yazdıran şey, her birinin kalbî ve ruhî beraberliğinden hâsıl olan şahs-ı mânevî ve o şahs-ı mânevînin velâyetidir. Öyle bir topluluk, bela ve musibetlere karşı bir paratoner gibidir…” (Pırlanta Müellifi : Kürsü)
*“…Bir veli bütün mazhariyetlere sahip olabilir. Fakat o velinin de toplulukla bütünleşmesi, diğer insanlarla uyum içinde yaşaması lâzımdır. Bir câmi heyetinden belediye meclisine kadar heyet diyebileceğimiz üç-beş kişinin bir araya geldiği her beraberlikte şahıslara düşen vazife; kendisinin çok makul düşünceleri varsa onu arkadaşlarına anlatmak, onları ikna etmeye çalışmaktır. Fikirleri kabul edilmiyorsa bile yine heyetle bütünlüğünü sımsıkı devam ettirmektir. Makul fikirlerini, fırsat bulunca tekrar anlatabilir. Hüsnü kabul görmezse, bir nefer gibi yine onlarla beraber yoluna devam eder. O, toplantıya muhalefet şerhi koyamaz; dışarıda da aleyhte beyanda bulunamaz…” (Pırlanta Müellifi : Kürsü)
Demek ki insan, şahsı adına ne yqpıyor olursa olsun, bundan kendisine bir pay çıkarmak yerine, cemâate terettüp eden bereket ve yümünden pay kapmak için gayret etmelidir.
“AMÛDÎ YÜKSELME”
Sabır gerektiren konular, zorlukları nisbetinde insanın manen terakkisine ve daha hızlı yükselmesine vesile olurlar.
Bu durum, belâ ve musibetlere karşı sabırda böyle olduğu gibi, günahlara karşı sabırda, meselâ şehvet hisleri çok güçlü olan birisinin buna karşı koyarak direnmesi gibi durumlarda da böyledir.
Bunların da şahsî olanları olduğu gibi cemâat halinde yaşananları vardır. İşte yaşadığımız bu süreç tam da o günlerdendir.
Konumuzla ilgisi bakımından bu sürecin getirisini, Üstadımızın ve Pırlanta Müellifinin değişik zamanlarda yaptığı sohbetlerdeki şu tesbitlerinden anlamak da mümkündür:
*“Aziz, sıddık kardeşlerim! Eğer perde-i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hâllerden sarsılmayan bu samimi dindarlar ve ciddi Müslümanlar, eğer her biri bir veli, hatta bir kutup görünse, benim nazarımda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alakayı pek az ziyadeleştirecek ️ve eğer birer âmi ve âdî görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmeyecek diye karar verdim. Çünkü böyle pek ağır şerait altında iman kurtarmak hizmeti her şeyin fevkindedir.” (Tahiri Mutlu/İhsan Atasoy)
*“Medrese-i Yûsufiye’nin sabırlı kahramanları her gün manevî mesafeler kat ederek dikey yükseliyorlar; inşaallah, bütün bütün arınmış olarak çıkacak ve kendilerini kurbet ufkunda bulacaklar. Birileri masumiyetleri, mağduriyetleri, mazlûmiyetleri ile içeride…” (Bmtli: 07.01.18)
*“Sahâbe kıvamına eren on binlerce sevgi kahramanı, Sahabeye bahş edilen lütfa mazhar olacaktır Allah’ın izni ile! Gaybûbette mağduriyet yaşayanlar, medrese-i yusufiyedekiler, Nezd-i Uluhiyette mele-i âlânın sâkinleri arasında makamları çok âlî yerdedir. Her biri (Yusuflar) gizli bir veli olarak çıkacaklar.” (***)
*“Şu anda dünyadaki 7 milyar insanın en bahtiyarları, bu süreçte hizmette sabit duran, yer değiştirmeyenlerdir. Ötede size neler kazandırdığını bir bilseydiniz sevinçten çıldırırdınız. Hele birde tutuklananların derecesini bilseydiniz, kendinizi tutuklatmak için gider kendinizi ihbar ederdiniz. Ama zalimin işini kolaylaştırmak Cenab-ı Hakka karşı terbiyesizlik sayılır.”(***)
* “İçerdekilerden sabreden, ihanet etmeyen, şikayet etmeyen, her birisi yüz veli kuvvetinde çıkacak Medrese-i Yusuffiyeden!” (***)
“RÜYALARDAKİ MÜJDELER”
Yukarıda meâlini verdiğimiz âyet-i kerimede, Allah dostları için bu dünyada da bir takım müjdeler olduğu ifâde ediliyordu. Tefsir kitapları, sâdık rüyaların bu müjdeler cümlesinden olduklarını ifade ederler. İster cezaevlerinde bulunan kardeşlerimizin, isterse dışarıdakilerin bu süreçte gördüğü bunca müjdeli rüyayı dikkate alırsak, konunun cemâat velâyetiyle bağlantılı olduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek. Yeter ki hiç kimse bu pâyeleri kendi üzerine almasın. Zira gerçek cemaatin kerâmetleri bile şahıslara değil hizmete, yani cemâate terettüp eder, onlar üzerinden tahakkuk eder. Son olarak bugün yaşadıklarımızın, henüz hiç birimizin aklından, hayalinden bile geçmediği yıllar öncesinde, bu müjdelerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunu da şöyle açıklıyor Pırlanta Adam:
*“…Rüya ve yakazalarda görülen müjdeler de şahıslarla değil, çoğunlukla şahs-ı mânevîyle alâkalıdır. Mesela, “İnsanlığın İftihar Tablosu” sizden bir arkadaşa gelir, iltifat eder. Bu rüyada ya da yakazada olabilir. Aslında o iltifat topluluğa aittir.
Hani bir komutan birinci taburun birinci bölüğünün birinci mangasından bir tane erin elini tutar, “Arkadaşlar, hepiniz namına bunun elini sıkıyorum” der ve herkes, elinin içinde komutanlarının elinin sıcaklığını hisseder.
Aynen öyle de, rüyadaki iltifat da şahsa değil, şahs-ı mânevîye aittir. Şu kadar var ki, iltifatlar genelde, o topluluğun içinde kendi nefsini arkadaşları arasında fânî kılan, artık nefsi hesabına değil de o topluluk için yaşayan fedakârlar eliyle geliyor olabilir. Evet, kat’iyen bilinmelidir ki; bu asırda şahıs yok, şahs-ı mânevî vardır.
Velâyet varsa şahs-ı mânevînin, kutbiyet varsa yine şahs-ı mânevînindir. Ama bu, şöyle böyle turnikeye önce girmiş, senelerce millete hizmet etmiş insanları yok sayacağız demek de değildir. Küçüğün büyüğe saygı duyması, onun da kendinden küçükleri sevip bağrına basması inananların şiarıdır…” (Kırık Testi-1)