Bazı Tesbihlerin Esrârı

 اَسْتَغْفِرُ اللّهَ [100]•

 يَا لَطِيفُ [129]

يَا فَتَّاحُ [489] •

يَا وَدُودُ [20]

 لاحَوْلَ وََلا قُوَّةَ إّلا بِاللّهِ. [100]

لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ [7]•

 رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ [7]•

حَسْبِيَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ [7]•

حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ
غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ ٱلْمَصِيرُ [7]

***

HAK DOSTLARINA DUA!

 أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ 

 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

 اَللّٰهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ كَثِيرًا

فَسُبْحَانَ اللّٰهِ بُكْرَةً وَأَصِيلا

Ey Kudreti Sonsuz, Lütfu ve Keremi nihayetsiz RABBİMİZ, bize Seni ve Kitab’ını tanıtan, Efendimiz’i ve ashabını sevdiren, irşadıyla hayatımıza anlam kazandıran, her haliyle, duruşuyla bize rehberlik eden HOCA’MIZI başımızdan eksik etme. ONA sıhhat, afiyet içinde hayırlı, bereketli ve uzun ömürler ihsan eyle. Kalbine ferahlık lütfeyle, ızdırabını dindir. Bizlere O’nun ızdırabına ortak olma şuuru ver. ONU dahilî, haricî, insî ve cinnî her türlü düşmanın ve şeytanın şerrinden muhafaza eyle. Bulunduğu her yerde ve zamanda kendi katından bir Ruh ile (rûhu’l-kudüs’le) onu te’yid buyur. Dünyada ve ahirette bizi O’ndan ayırma. Gösterdiği istikamette son nefesimize kadar koşturmayı, bu şekilde ruhumuzu teslim etmeyi, O’NUNLA beraber haşrolmayı, Cennet’te Efendimiz’e birlikte komşu olmayı nasip eyle. ÜSTAD’IMIZLA ve HOCA’MIZLA kalbî irtibatımızı kuvvetlendir. ONLARI daha iyi anlamaya bizleri muvaffak eyle. Hasenatımıza kat kat fazlasıyla onları şerik eyle.. Bizleri, Sana, Efendimize, Üstadımıza, Hocamıza ve kardeşlerimize karşı mahcup olacağımız hatalara düşmekten, yanlışlar yapmaktan muhafaza eyle! Bazı yüzlerin kararıp bazı yüzlerin pak olacağı o günde bizleri alnı ak, yüzü pak, sinesi engin, hasenatı zengin bahtiyar kullarından eyle… “ALLAH’IM! Yüce Zâtın,ulvî sıfatların, güzel isimlerin hakkı için,ism-i a’zamın hürmetine,Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) şefaatine ve kardeşleri olan bütün nebî ve resûller hürmetine dualarımızı kabul buyur.” Âmîn!

01-] İstiğfar

 اَسْتَغْفِرُ اللّهَ [100]

[Allah’tan hata ve Kusurlarım için bağışlanma dilerim.] DAHA SONRA..

 اَسْتَغْفِرُ اللّهَ عَدَدَ خَلْقِك وَرِضَا نَفْسِك وَزِنَةَ عَرْشِك وَمِدَادَ كَلِمَاتِك

(ALLAH’TAN mahlukatı sayısınca, nefsinin rızasınca, arşının ağırlığınca, kelimelerinin adedince İSTİĞFÂR (Af ve Mağfiret) dilerim.”

  • Bir kimse istiğfârı dilinden düşürmezse,
  • Allah Teâlâ ona HER DARLIKTAN bir çıkış,
  • HER ÜZÜNTÜDEN bir kurtuluş yolu gösterir
  • ve ona BEKLEMEDİĞİ YERDEN RIZIK verir.”
  • [Ebû Dâvûd,Vitir 26.]

02-] el-Latîf

 Faydalı olan şeyleri mahlûklarına güzellik ve incelikle ulaştırarak lütuf ve ihsan eden, işlerin en ince ve gizli yönlerini bilen, kullarını iyiliklere ulaştıran, lütufla muamele eden. el-Latîf, ra’ûf ve refîk mânâsına olduğu gibi, ince ve gizli yönleri bilen mânâsına da gelmektedir. {Zebîdî, 6/245}. Yani Allah kullarını en iyi olana ulaştırır. Latîf sıfatı Kur’ân’da yedi defa Allah’ı tavsif eder.

•Bu ismi PIRLANTA MÜELLİFİ şöyle anlatır:

•“Allah (celle celâluhû) Latîftir. O, lütûflarını insanların içine, onlara hiç hissettirmeden akıtıverir. İnsanlar hissetmezler; ama, onları ilâhî esintiler sessiz sessiz sarıvermiştir. Bazen çok cüz’î bir hâdiseyle, içimizin aydınlandığını görürüz; hâlbuki sebep-sonuç ilişkisi içinde mes’eleye baksak, yaptığımız o cüz’î şeyle elde ettiğimiz büyük lütûf arasında bir münasebet kuramayız. Bir diğer zaviyeden Latîf ismi, ilâhî tecellilerin, en kudsî feyizlerin bilmediğimiz bir noktadan gelip, bizim ruhumuzu sarması demektir. Böylece insan îman adına birden bire bir inşirah ve ferahlık hissetmeye başlar. Artık, iman onun için en zevkli bir keyfiyet, küfür ise, yılan ve çiyanın kucağına düşmek gibi en kerih ve çirkin bir duygu hâline gelir.” [A.G.T-4/207.]

Rabbimizin sürpriz ikram ve lütuflarına kavuşmak için mümkünse her namazdan sonra Esma-i Hüsna’dan Yâ Latîf ismini 129 defa zikredersek çok güzel olur. [***]

En ince işlerin bütün inceliklerini bilen; kullarına iyilikler ulaştıran Allah, size bir kısım mal / imkan bahşetmesi için 129 kere lâtif ismini çekerseniz, size istediğinizi lütfeder. [***]

Ya Latif ismini çeken (129 defa) çok lütuflara mazhar olur.[***]

3-] El- Fettah 

Allah her türlü zorluk ve müşkilleri çözen,maddi-manevi bütün kapıları açan,kulların arasında hakim olan. Her şeyi hikmetle açandır.

•Kapanan tüm kapıları açmak için günde Ya Fettah 489 veya 889 defa okunur.

İşte Allah’ın “EL-FETTAH” İsmi şerifi bu özelliği taşır. Bu ismi zikri her gün kendine vird edinen kimseler, bu mübarek ismin hürmetine, gözlerindeki manevi perdeler kalkar,gayb hazineleri açılır. Bu ismi vird edinerek Allah’tan bir şey isteyen isteği asla geri çevrilmez. Her dileği kabul görür. Maddi ve manevi kapılar hayat boyu kendine açılır. Hayat boyu işlerinde başarılı olur. İş yeri sahipleri iş yerlerine “Ya Fettah-Ya Rezzak ” yazıp yüksek bir yere assalar ve her gün (797) kere “Ya Fettah,Ya Rezzak celle celalühü” isimlerini okusalar, iş yerlerinde işlerine yetişemiyecek kadar bol işe ve müşteriye kavuşurlar.hayırlı ve bol kazanç elde eder,iş yeri zararlı ve kötü şeylerden korunur. Kaynak: Arif Arslan (Allahın ismlerinin sırları)

4-]  Vedûd

Yâ Vedud celle celalühü tüm sırları “Bu esma alemlerde sevgiden yana ne oluyorsa onun kaynağı sayılır.” Bu esma alemlerde sevgi ve aşktan yana ne oluyorsa onun kaynağı sayılır. Esmanın ebcet değeri: 20 olup büyük ebced degeri 400′dür.

Ya Vedûd (c.c.) esmasının tecellisiyle alemler ayakta durur. Nesiller onun içindeki sevgiyle nasiplenerek devam eder. Bu esma büyüleyici, aşka çekici bir tecelliye sahiptir. Esmayı cekenlere başta ruhaniler, cinniler, melekler olmak şartıyla bütün kalpler sevgiyle çekilip gelir. Öyle bir çekilme olur ki akıllar hayretler içinde kalır. Kaderin açılması, sevilip saygı görme, beğenilme, aile saadeti için bu esma gibisi yoktur. Ya Vedûd (c.c.) esmasına devam edenler yavaş yavaş bütün insanlara sevmeye başlarlar. Bütün yaratılanı severler. Sevgi ve aşk dairesinde olan ne varsa bu esmanın tecellisiyle ortaya çıkar. Bu esmaya devam edeni Allah sever, bütün alemlere de sevdirir. Bu isme mazhar olanların sevgileri dilden dile gönülden gönüle yayılıp gider. Mevlana Hazretleri “Vedud” esmasına ism-i azam olarak mazhar bir veli olarak bilinir. Bu nedenle yüzyıllarca hep baş tacı edilmiş her asırda kendine aşık olanlar bulunmuştur. Esmaya devam edenin ailesi, çevresi, kendine aşık olur ve büyülenirler.

•Allah’ın EL-VEDUD İsmi şerifi çok tesirlidir.

•Pazartesi ” El VEDUD” zikri ile eşlerin sevgisini artırmak:

•Bu ismi,usulüne uygun olarak zikreden kimsenin gönlü nurlarla dolar, kalbi genişler ve ferahlar.

•Karı-koca arasındaki sevgiyi artırmak için bir yiyecek üzerine (1000) defa “Ya Vedud celle celalühü” diye okuyup birlikte yiyen eşlerin birbirlerine sevgileri artar.

Kaynak: Arif Arslan (Allah’ın isimlerinin sırları)

5-] Havkale

“Resûlullah (AS) buyurdular ki:

“لاحَوْلَ وََلا قُوَّةَ إّلا بِاللّهِ

(Güç de kuvvet de ancak Allah’tandır) sözünü çok tekrar edin.”

Mekhûl dedi ki: “Kim bunu der ve sonra da:

 لا مَنْجَا مِنَ اللّهِ إﻻَّ إلَيْهِ

“Allah (ın gazabın)dan ancak O(nun rahmeti)’na iltica etmekle kurtuluşa erilebilir”DERSE, Allah ondan YETMİŞ ÇEŞİT ZARARI kaldırır ki bunların en hafifi fakirliktir.” [Tirmizî, Daavât 141,(3596).]

6-] Yunus (as) MÜNÂCÂTI

Duaların Kabulü Adına Mühim Bir Dua

عَنْ سَعْدِ بْنِ أَبِي وَقَّاصٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: دَعْوَةُ ذِي النُّونِ إِذْ دَعَا وَهُوَ فِي بَطْنِ الْحُوتِ:  “لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنْ الظَّالِمِينَ”، فَإِنَّهُ لَمْ يَدْعُ بِهَا رَجُلٌ مُسْلِمٌ فِي شَيْءٍ قَطُّ إِلَّا اسْتَجَابَ اللَّهُ لَهُ

Aşere-i Mübeşşere’den Hz. Sa’d b. Ebî Vakkas (radıyallahü anh), İki Cihan Serveri Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:Balığın karnında iken Hz. Zünnûn’un yaptığı dua ile dua eden hiçbir müslüman yoktur ki Allah ona icabet etmiş olmasın. O dua şu idi: “Ya Rabbî! Senden başka hiçbir ilah yoktur. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzeh ve yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Merhamet ve affını bekliyorum Rabbim!”. (Tirmizî, Sünen; Ahmed b. Hanbel, Müsned; Hâkim, Müstedrek)

İMTİHAN, SEKÎNE VE KURTULUŞ [28/07/2019] tarihli Bmtlnde şu ifadeler var:

Esbâb, bil-külliye sukût edince, esasen, nûr-i Tevhid içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Dolayısıyla da لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ derken, bütün ARKADAŞLARIMIZ/KARDEŞLERİMİZ için

 اَللّٰهُمَّ اجْعَلْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا فَرَجًا وَ مَخْرَجًا

niyazı da ilave edeceğimiz bir duadır.

7-]Hz.Eyyûb (aleyhisselâm) MÜNÂCÂTI

 رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

Hazreti Eyyûb (aleyhisselâm)’ın ZÂHİRÎ yara hastalıklarının mukâbili bizim BÂTINÎ ve rûhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazreti Eyyûb’dan daha ziyâde yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve rûhumuza yaralar açar.

  • Hazreti Eyyûb (aleyhisselâm)’ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor.
  • O münâcât-ı Eyyûbiye’ye, o hazretten bin defa daha ziyâde muhtacız.
  • Sabır kahramanı Hazreti Eyyûb (aleyhisselâm)’ın münâcâtı, HEM MÜCERREB, HEM tesirlidir.
  • ÂYETTEN İKTİBAS SÛRETİNDE bizler münâcâtımızda

رَبِّ إِنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

“Yâ Rabbî,dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın”(Enbiyâ/83) DEMELİYİZ. [bkz: 2.Lem’a]

8-] Hasbiyeler

Peygamberimiz(s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kim her gün sabah akşam yedişer defa:

حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلـــــهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُـــوَ رَبُّ الْعَـرْشِ الْعَـظِـيـم

 “Allah, bana yeter, O’ndan başka ilâh yoktur. O’na tevekkül ettim; O, Arş-ı Azîm’in Rabbi’dir.”(Tevbe Suresi, 129. ayet) diye dua ederse, ister SADIK olarak okusun, isterse KÂZİB olarak okusun her ihtiyacında Cenab-ı Allah ona kafîdir.” (Ebû Davud, Edeb, 110; Nevevi, el-Ezkâr, Çağrı yay., İstanbul 1986, s. 79)

(Sünen-i Ebî Davud’un şerhi Avnü’l-Ma’bûd’da hadisteki

•’SÂDIKAN’ :kaydıyla alakalı olarak, ”o kelimelerin manasına tam bir yakînle inanarak, samimi ve ihlaslı olarak olarak okursa”;

•’KÂZİBEN’: kelimesiyle ilgili olarak da, ”ihlaslı kimseler gibi tam duyarak değil de bir âdet olarak tekrarlayarak okursa” yorumları yapılmıştır.’

•ALLAH ONA KAFÎDİR’den murad da, ”Allah o kimseyi her türlü yorgunluktan,kederden ve tasadan kurtarır; ona dünya gamı vermez” şeklinde açıklanmıştır. Doğrusunu Allah bilir.) (Ebu’t-Tîb Muhammed Şemsü’l-Hak el-Azîm Âbâdî, Avnu’l-Ma’bûd, Medine-i Münevvere 1969, 13/426-427)

09-] Hasbiyeler 

  • Allah Bize Yeter
  • Hizmet yolcularının hayatında “hasbiyelerin” yeri ne olmalıdır?

Âciz, fakir ve muhtaç durumda bulunan bir insan, ancak Kadîr-i Mutlak ve Ganiyy-i ale’l-Itlak olan Allah’a sığınmak suretiyle her türlü sıkıntının üstesinden gelebilir. Bu açıdan insanın maruz kaldığı belâ ve musibetler karşısında حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/173.) diyerek Allah’a sığınması çok önemlidir. Haddizatında حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ diyen bir insan şuna inanmaktadır: İşimizi O’na havale ettik. Vekilimiz yalnız O’dur. Kendisine teveccüh ettiğimizde O, asla bizi kendimizle baş başa bırakmayacak ve bizi yalnızlığa terk etmeyecektir.

Sika Ufkunun Eşsiz Kahramanı

Cenâb-ı Hak, Tevbe Sûre-i Celilesi’nde İNSANLARIN KENDİSİNDEN YÜZ ÇEVİRMELERİ karşısında Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben şöyle buyurmuştur:

فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللهُ۬ لَۤا إِلٰهَ إِلَّا هُوَۘ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

Eğer yüz çevirir, Seni dinlemezlerse ey Resûlüm de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben yalnız O’na dayanıp O’na güvendim. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.(Tevbe sûresi, 9/129.) 

Hz. Pîr de bu âyeti izah ederken şöyle der:

  • “Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i’râz edip Kur’ân’ı dinlemeseler, merak etme.
  • Ve de ki: Cenâb-ı Hak bana kâfidir.
  • Ona tevekkül ediyorum.
  • Sizin yerlerinize, ittiba edecekleri yetiştirir.
  • Taht-ı saltanatı her şeyi muhittir; ne asiler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdat edenler medetsiz kalırlar.” (Bediüzzaman, Lem’alar s. 66 (On Birinci Lem’a, Dördüncü Nükte).)

Konuyla alâkalı, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah akşam yapılmasını tavsiye buyurduğu bir dua da şu şekildedir:

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ بِرَحْمَتِكَ أَسْتَغِيثُ أَصْلِحْ لِي شَأْنِي كُلَّهُ وَلَا تَكِلْنِي إِلَى نَفْسِي طَرْفَةَ عَيْنٍ

“Yâ Hayy u yâ Kayyûm! Rahmetin hürmetine Senden yardım diliyorum; her hâlimi ıslah et ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle baş başa bırakma!” (en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/147; el-Bezzâr, el-Müsned 13/49.) 

Bunu biraz daha açacak olursak şöyle de diyebiliriz:

  • “Allah’ım! Ne olur, Senin yolunda bulunurken, meselenin ruhuna dokunacak, tadını tuzunu karıştıracak fısk u fücûr gibi şeyler işin içine hiçbir zaman girmesin!
  • Göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa beni nefsin ve şeytanın vekâletine bırakma! Zira vekâleti onlar alırlarsa, beni hangi gayyaya sürükleyecekleri belli olmaz.
  • Nefs-i emmâreye itimat edilmeyeceğinden, işe onun vaziyet ettiği bir yerde ben yenilmiş sayılırım.
  • Vekilim Sen olursan, ancak o zaman doğru yolu bulur ve o yolda yürüyebilirim. Çünkü Senin havl ve kuvvetinin olduğu yerde, işin içine ne nefsin ne de şeytanın parmağı karışabilir.”

Nur-u Tevhid İçinde Sırr-ı Ehadiyet

Kavminin kendisinden yüz çevirmesi karşısında Seyyidina Hz. İbrahim ve ona inananların da Allah’a dayandıklarını görüyoruz. Onlar öncelikle,

إِنَّا بُرَاٰۤءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللهِ “Sizden ve Allah’ı bırakıp tapageldiğiniz şeylerden biz fersah fersah uzağız.” (Mümtahine sûresi, 60/4.) diyerek, kâfirlere karşı dimdik bir duruş sergilemiş ve âdeta bütün tehditlere meydan okumuşlardır. Aynı zamanda onlar, bu ifadeleriyle, Allah’tan başka tapılan şeylerin bir kıymet-i harbiyelerinin olmadığını, kendilerine atfedilen değeri hak etmediklerini ve herhangi bir teveccühe de asla lâyık olmadıklarını ilan etmişlerdir. Daha sonra ise çaresiz bir insan hâliyle nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin tecellisini seslendirmek suretiyle şöyle demişlerdir:

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ۝رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَۤا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u canımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız. Ey ulu Rabbimiz, bizi kâfirlerin imtihanına (baskı, zulüm ve işkencelerine) maruz bırakma, affet bizi; şüphesiz Sen Azîz ve Hakîm’sin.” (Mümtahine sûresi, 60/4-5.)

Burada istidradi olarak bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum.

Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) o müstesna konumunu anlama adına diğer peygamberlerle mukayeseli bir şekilde O’nun ahval ve beyanlarını okuduğunuzda, Cenâb-ı Hakk’ın Efendimiz’e tevcih buyurduğu tebcilât ve takdiratın diğer peygamberlerin dilinde bir istek konumunda olduğunu görürsünüz.

Mesela Hz. Musa’nın رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي “Yâ Rabbi, genişlet göğsümü!” (Tâhâ sûresi, 20/25.) duasıyla Cenâb-ı Hak’tan isteme konumunda bulunduğu inşirah-ı sadr, أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ “Biz, Senin sadrına inşirah vermedik mi?” (İnşirâh sûresi, 94/1.) âyetinden anlaşılacağı üzere Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) minnet makamında verilmiştir. İşte yukarıdaki âyetlerde de Efendimiz’e yapılan iltifatta Allah’ın kendisine kâfi olduğu ifade edilirken, Seyyidina Hz. İbrahim ve beraberindekiler o makamda Allah’tan isteme konumunda bulunmaktadır.

Başka bir âyet-i kerimede ise sahabe-i kiram efendilerimizin düşman karşısında Allah’a dayanıp güvenmeleri şu ifadelerle anlatılmıştır:

اَلَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

İnsanlar onlara: ‘Düşmanınız olan kimseler size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun!’ dediler. Bu onların imanını artırdı da: ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!’ dediler.(Âl-i İmrân sûresi, 3/173.) Evet, görüldüğü üzere, sahabe efendilerimiz, normal şartlarda bir insanın ürkeceği, korkacağı, telaşa kapılarak ne yapacağını şaşıracağı bir yerde bile حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ demiş; demiş ve düşmanla karşılaşmayı metafizik gerilim içinde beklemeye durmuşlardır.

Hasbiye Risalesi

Hz. Pîr de, ehl-i dünyanın kendisini her şeyden tecrit ettikleri bir vakit iç içe beş çeşit gurbete düştüğünü, ümit meşalesinin sönmeye yüz tuttuğu bir hâlde başını önüne eğmişken حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ âyetinin birden imdadına yetişerek, “Beni oku!” dediğini, müteakiben bu âyeti günde beş yüz defa okumaya başladığını ve neticede iç dünyasında çok farklı inkişaflar yaşadığını ifade etmiştir. 

Öyle ki, o, bu âyetten aldığı dersle elde ettiği kuvve-i mâneviyeyi, “Değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okuyabilir bir iktidar-ı imanî hissettim.” (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s. 311 (Yirmi Altınca Lem’a, On Dördüncü Rica); Şuâlar s. 55 (Dördüncü Şuâ).) ifadeleriyle dile getirmiştir.

Zaten kalbi böyle bir inşiraha kavuşan bir insana, ne gam ne keder tesir eder, ne zindanlar ne de tazyikler onu yolundan alıkoyar.

Artık onun için zindanlar bir Medrese-i Yusufiye hâlini alır ve o da vazifesini orada yapmaya başlar. Hatta zindandan çıkması bahis mevzuu olduğunda, o, yaptığı bereketli işi yarıda bırakmama ve orada bulunan insanlara faydalı olma adına zindanda kalmayı bile tercih edebilir.

İşte asıl inşirah, asıl enginlik ve genişlik de budur. Yoksa kalb ve ruh dünyasında bir darlığa maruz kalan kişi, öyle stresler, öyle hafakanlar yaşar ve öyle anguazdan anguaza sürüklenir ki, bütün dünya kendisinin olsa yine de derdine çare bulamaz. Evet, iç dünyası itibarıyla inkişafa eremeyen bir insan, her gün fabrikalarından bin tane yat, bin tane ferrari çıkarsa, dünyevî her türlü imkâna kavuşsa, yine de, yaşadığı sıkıntı ve kalb darlığından kurtulamaz. Asıl rahatlık ve mutluluk ise Allah’ın insan kalbine verdiği inşirahtır. Böyle bir inşiraha eren insanın başına dağlar cesametinde belâlar gelse, o, bunları kalbinde eriterek maytaplar hâline getirir ve etrafındaki insanlara da maytap zevki yaşatır.

Aslında yaşadığımız sıkıntıların sarsıntı emareleri hayal ufkumuza çarptığı, tasavvur ve taakkullerimizi hırpaladığı esnada, Hz. Pîr’in kalbine ilka buyurulan tecellîler bizim kalbimize de gelebilir. Bilhassa iman-ı kâmil ve ihlâs-ı etemm peşinde koşan ve her zaman Allah’la sağlam bir irtibat gayreti içinde bulunan bir insan, daha çok bu türlü tecellîlere mazhar olabilir. Fakat çoğumuz içimizin sesini dinlemediğimiz veya aklımıza gelen bu tür mevâridi her insanın aklına gelen sıradan şeyler gibi algılayarak önemsemediğimizden dolayı bu türlü tecelliyatı görmezden gelebiliyoruz.

Büyük zatlar ise kendilerine gelen değişik tecellî dalga boyundaki mevâridin başıboş ve sıradan olmadığını görmüş, “Bunların mutlaka bir mânâsı ve bir hikmeti vardır.” diyerek onları önemli birer ihtar ve ikaz kabul etmişlerdir. İşte Hazreti Pîr de kalbine ilka buyurulan o cevheri çok kıymetli bularak hemen o mevzua yoğunlaşmış ve günde beş yüz defa hasbiye çekmeye başlamıştır.

Hz. Pîr, günde beş yüz defa bu âyeti okuduysa, demek ki o meseleyi derinden derine duyma adına tekrarın kendine göre bir kerameti vardır.

O hâlde, biz de, düşmanların şerrinden muhafaza adına Allah’ın havl ve kuvvetine iltica ederek, himmetimizi âli tutup günde beş yüz, belki bin defa حَسْبِيَ اللهُ۬ لَۤا إِلٰهَ إِلَّا هُوَۘ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ demeliyiz.

Bu hedefi gerçekleştirme adına şöyle bir usûl de takip edebiliriz:

  • Nasıl ki, Tefriciye Duası’nı, Âyete’l-Kürsî’yi, Nasr, Fetih ve İnşirah Sûresi gibi sûreleri iştirak-ı a’mal-i uhreviye esprisini tahakkuk ettirme adına, aramızda bölüştürerek okuyoruz; aynı şekilde hasbiye duasını da aramızda paylaşarak okuyabiliriz.
  • Mesela on arkadaş aramızda bölüşerek yüzer hasbiye okuduğumuzda, her birimizin amel defterine bin “hasbiyallah” akacaktır.

Muvaffakiyetler Karşısında da “Hasbiyallah”

Öte yandan sadece başa gelen belâ ve musibetler karşısında değil, inanan bir gönül başarı ve muvaffakiyet durumlarında da Allah’a sığınır/sığınması gerekir. Bu açıdan hasbiye meselesinin kemmiyet ve keyfiyet derinliği şahıstan şahısa değişebilir. Bazıları sadece musibetler veya halledilmesi müşkil problemler karşısında حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ der, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eder ve neticede, Allah’ın izni ve inayetiyle, problemlerinin ekstra lütuf ve inayetlerle halledildiğine şahit olur. Bu, darda kalmış ve başı sıkışmış olan insanların teveccühüdür. Bazıları ise hasbiyeleri sürekli vird-i zeban eder ve sabah-akşam dualarında Allah’ın havl ve kuvvetine sığınırlar. Özellikle ufukları inkişaf etmiş, ruh ve sır ufkuna yükselebilmiş insanlar şahsî hayatlarına ait en küçük meselelerde bile Cenâb-ı Hakk’ın tasarrufunu duyar gibi olurlar. Evet, onlar bir iğneye ip takma veya bir lokmayı ağza götürme gibi zâhirde iradenin halledebileceği düşünülen en basit meselelerde bile حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ufkunu yaşarlar. Hatta bazen onlar birer cebr-i mutevassıt insanı gibi hareket ederek yaptıklarını istitaat mea’l-fiil mülâhazasına bağlar, yapıp ettiklerinin bir temayülden veya temayüldeki tasarruftan ibaret olduğunu düşünür ve her zaman “Yaratan O!” derler. İşte bu, hâlis tevhid ifadesidir. Esasen biz de, sünnet-i seniyyeye ittiba edip, sabah dualarında yedi defa حَسْبِيَ اللهُ۬ لَۤا إِلٰهَ إِلَّا هُوَۘ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ dediğimizde gündüz karşımıza çıkacak problemleri halledecek vekiller vekilinin O olduğunu ilan etmiş; geceye girerken de bir kere daha aynı ifadeleri tekrar etmek suretiyle gecemizi de Rahmeti Sonsuz’a emanet etmiş oluruz.

Rabbim, hayatımızın her ânını, sünnet-i seniyyenin nurdan atkılarıyla örgülememizi nasip eylesin! [Mefkûre Yolculuğu]

Bu yazı 121 kez okundu