İnşirâh Sûresi Tefsîri (94)

  • Meâl


Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.

1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

2-3. Senin belini çatırdatan o ağır yükünü indirmedik mi?

4. Hem senin şanını yüceltmedik mi?

5. Demek ki güçlükle beraber kolaylık vardır.

6. Evet, güçlükle beraber kolaylık vardır.

7. O halde bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş.

8. Hep Rabbine yönel, O’na yaklaş!

***

İnşirâh sûresi, Mekke’de ve Duhâ Sûresi’nden sonra inmiştir. Sekiz âyettir. Bu sûre adını ilk âyetinde geçen bir kelimeden almıştır. Yüce Allah’ın, Resûlünün kalbini ferahlandırmasını ifade eden bu neşrah kelimesi sûrenin esas konusunu teşkil etmektedir. Çok ağır olup, O’nun belini çatırdatan risalet ve tebliğ meşakkati, Allah’ın ihsanı ile hafiflemiştir. Allah Resûlü’ne tâbi olarak tebliğ ve hakka hizmet vazifesini devam ettiren bütün Müslümanlara da bu sûre mühim bir kuvvet kaynağıdır.

Konusu Duhâ Sûresine o kadar benzemektedir ki, bu iki Sûrenin hemen hemen aynı dönem ve şartlarda nâzil olduğu anlaşılmaktadır. Resûlullah’a teselli vermek için önce Duhâ sûresi, sonra da bu sûre indirilmiştir.

Bu sûrede Allah önce şöyle buyurmaktadır: Biz sana üç nimet verdik. Bunlar varken üzülmen gerekmez…

  • Birisi “Şerh-i sadr” nimetidir.
  • İkincisi, “Belini büken yükten kurtulman”dır.
  • Üçüncüsü, “İsminin yüceltilmesi”dir.

Tefsîr

أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ

1. “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?”

Senin için, senin mutluluğun için göğsünü açıp genişletmedik mi? Böylece nefesine genişlik, kalbine ferahlık, nefsine kuvvet ve ferahlık vermedik mi?

  • Sadr, her şeyin ön ve baş tarafı olduğu gibi, insanın gövdesinin de belinden başına doğru ön ve içinden kalp ve ciğerleri kapsayan üst kısmı yani sîne, göğüs veya bağır dediğimiz yerdir.

“Şerh-i sadr”, esasen birisinin göğsünü, bağrını açıp genişletmek demektir. Bununla beraber, kalbe ferahlık vermek ve nefsini herhangi bir iş veya söze açıp neşe ve sevinç ile o iş ve sözü kabul etmek üzere genişletmek mânâsında kinâye olarak kullanılması da yaygın olmuştur. Öyle ki sadrın şerhedilmesi, açılması denildiği zaman maddi olarak göğsü veya kalbi açmak veya yarmaktan ziyade, manevî olan bu neşe ve ferahlık mânâsı anlaşılır.

Âyetteki istifhâm, yani “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?” sorusu; istifhâm-ı takrîrîdir. Yani, Ey Peygamber! Hidayet, iman ve Kur’ân nuruyla, Biz senin kalbini rahatlattık, demektir. Nitekim Yüce Allah başka bir âyette meâlen “Allah kimi doğru yola iletmek isterse, onun kalbini İslâm’a açar.” (En’am, 6/125) buyurmuştur.

İbn-i Kesîr şöyle der: Yani, kalbini nurlandırdık ve onu geniş ve rahat kıldık. Yüce Allah, Peygamberinin kalbini açıp rahatlattığı gibi, aynı şekilde, dinini de geniş, hoşgörülü ve kolay kıldı. Onda ne bir zorluk, ne bir ağırlık, ne de bir darlık vardır. (İbn-i Kesîr,Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Kâhire ts., IV, 524.)

Ebû Hayyan ise şöyle der: Göğsü açmak demek, kendisine vahyedileni alabilmesi için onu hikmetle aydınlatmak ve rahatlatmak demektir. (Ebû Hayyan, Bahru’l-Muhît, VIII, 487.)

Bazı müfessirlere göre ise, bu âyetteki “Resûlullah’ın göğsünü açma” tabirinde iki anlam olduğu anlaşılmaktadır.

Birincisi şöyledir: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), nübüvvetten önce de, Arap Müşriklerinin, Hıristiyanların, Yahudilerin ve Mecusilerin dinlerinin yanlış olduğuna inanıyordu. Aynı zamanda, Araplar arasındaki Haniflikten de mutmain değildi. Çünkü bunların inancı da kapalı ve karışıktı. Fakat Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), doğru yolun hangisi olduğunu bilmiyordu. Bu sebeple O, zihnî bakımdan tereddüt içindeydi. Yüce Allah peygamberlik vererek Resûlullah’ın tereddütlerini gidermiş ve apaçık doğru yolu göstererek, ona tam bir kalp huzuru vermiştir.

Âyette zikredilen “Göğüs açma”nın diğer anlamı da şöyledir: Yüce Allah, Resûlullah Efendimize peygamberlik ile birlikte, cesaret, himmet, yüksek irade ve kalp ferahlığı vermişti. Allah Resûlü, peygamberliğin sorumluluğunu yerine getirebilmesi için gerekli olan geniş ilme o kadar sahip olmuştu ki, başkasının zihni bunu alamazdı. Resûlullah’a, en büyük fesatları gidermek, onları düzeltmek ehliyeti bir hikmet olarak verilmişti. Bu hikmet O’na, cehâlete batmış ve her yönüyle aşırı kaba bir toplumda -zâhirde elinde hiç bir imkan, arkasında da hiç bir kuvvet olmadan- İslâm’ın bayrağını yüceltmesi için verilmişti.

Bazı müfessirler ise “Şerh-i sadr” kelimesine “Şakku’s-sadr” (göğsün yarılması) manasını vermişlerdir. Bunlara göre şerh-i sadr, haberlerde geldiği üzere (Buhârî, Menâkıb 42; Müslim, İman 263-65; Nevevî Şerhi, II, 215-217; Kurtubî, el-Câmi’li Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1985, XX, 104.) çocukluğunda veya peygamberliği sırasında veya İsrâ/Mi’raç gecesinde cismanî bir ameliyat sûretiyle göğsü yarılarak kalbi çıkarılıp yıkanmış, yine yerine konduktan sonra iman ve hikmetle doldurulmuş olmasıdır.

Maddî kalp yıkanmasının; iman, ilim, hikmet, şefkat gibi manevî şeylerle ilgi ve münâsebetinin bulunduğuna inanmayanlar bu husustaki rivâyetleri mantıklı görmeyerek reddetmişlerdir. Bu ameliyatın esas itibariyle mümkün olduğunu ve maddî temizliğin manevî temizlik ile de ilgi ve münasebetini düşünenler ise bunu kabul etmiş, bununla beraber burada muradın o olduğunda ise ısrar etmemişlerdir. Fakat bu hâdise, Buhârî ve Müslim gibi çok önemli hadis kitaplarında anlatıldığı için -her ne kadar olayın mahiyeti tam olarak bilinemese de- doğrudur ve inanılması gerekir kanaatindeyiz.

قَلْبَك

kalbini” denilmeyip de صَدْرَكَ “göğsünü” denilmesi, bu yarmanın genişliğine, yani yalnız içte kalmayıp eserleri dışta da göründüğüne dikkat çekmek olmalıdır. Yani Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sinesi “Mü’minler için kanadını indir.” (Hicr, 15/88) emri gereğince bütün mü’minlere şefkat ve merhametle açıktır.

Âyette, أَلَمْ نَشْرَحْ “açmadık mı?” buyurulup da, أَلَمْ أَشْرَحْaçmadım mı?” buyurulmamasının izahı ise şöyledir: “açmadık mı?” buyurularak, nimeti verenin büyüklüğüyle, nimetin de büyüklüğü gösterilmiştir.

وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ ۝ الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ

2-3. “Senin belini çatırdatan o ağır yükünü indirmedik mi?”

وِزْر

Vizir, ağır yük demektir. Günah ve vebal mânâsı da vardır.

Bazı tefsircilere göre وِزْرَكَyükün’den maksat, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) işlemiş olduğu hatalardır. Onların Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) kaldırılmasından maksat ise, bağışlanmalarıdır. Nitekim Yüce Allah meâlen “Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar.” (Fetih, 48/2) buyurmuştur.

Buradaki günahlardan maksat, isyanlar ve büyük günahlar değildir. Çünkü peygamberler suç işlemekten korunmuşlardır. Fakat bunlar, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) kendi içtihadı ile yapıp da kınandığı şeylerdir, demişlerdir. Fakat bu görüş, çok kabul görmemiştir. Zira vizr kelimesi, sadece günah anlamına gelmez. Bu kelime ağır yük anlamında da kullanılır. Bu sebeple, hiç bir sebep yokken bu kelimeyi kötü mânâda, yani günah mânâsında alamayız.

Bu âyette Vizir kelimesi, günah mânâsında değil, ağır yük mânâsıyla, peygamberliğin ağırlığı veya Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlikten önce veya başlangıcında son derece üzen ve dayanılması ağır gelen birtakım zorluklar demek olması daha doğrudur ve çoklarının tercihi de budur. Çünkü, Resûlullah’ın hayatı nübüvvetten önce de o kadar temizdi ki, Kur’ân O’nun hayatını örnek vererek muhaliflerine meydan okumaktadır.

أَنْقَضَ ظَهْرَكَ

Enkada Zahrak” demek: Yükün sırta ağır basarak kemiklerini çatırdatması veya üzüp zayıf düşürmesi, bitkin ve güçsüz yapması demektir. Burada maksat, Allah Resûlü’ne, peygamberliğinin ilk döneminde dayanılması ağır gelmiş olan zorlukların böyle ağır bir yüke benzetilerek anlatılmasıdır. Sırtında gıcırdamakta, bu şekilde sana eza vermekte olan o ağırlığı, o ağır yükü senden attık, indirdik, demektir.

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ

4. “Hem senin şanını yüceltmedik mi?”

ذِكْر

Zikir, burada şeref ve şan mânâsındadır. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) nâm ve şânının yüksekliği, bütün Nebî ve Resûller içinde derecelerle yüksekliğidir ki, bunun özeti nâm ve şânının Allah’ın namını takip etmesi, Allah anıldıkça onun da anılmasıdır.

Bir hadiste Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cebrail (a.s.) bana geldi ve dedi ki: Rabb’im ve Rabb’in şöyle buyuruyor: Bilir misin, senin zikrini nasıl yükselttim?” “Yüce Allah en iyisini bilir.” dedim. Dedi ki: إِذَا ذُكِرْتُ ذُكِرْتَ مَعِىBen anıldıkça sen de benimle beraber anılacaksın.” (et-Taberî, Câmiu’l-Beyan, Beyrut 1988, XV, 235; İbn-i Hibbân, Sahîh, V, 162.)

Bu ise nâm ve şân yüksekliğinin en büyük mertebesini açıklamaktadır. Çünkü “Allah” denilince Resûlü beraber anılır. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللّٰهُ denilince beraberinde مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ denilir. Yüce Allah, Sevgili Peygamber’inin (sallallahu aleyhi ve sellem) adını kelime-i şehâdette, ezanda, kâmette, teşehhütte, hutbelerde ve Kur’ân’da birçok yerde kendi adıyla birlikte zikretmiştir. Dünyada hiçbir yer yoktur ki orada Müslümanların yerleşim yeri olmasın ve orada ezan okuyarak Resûlullah’ın peygamberliği ilan edilmesin. Ayrıca senenin on iki ayının hiçbir günü ve günün 24 saatinin hiçbir anı yoktur ki yeryüzünde bir yerde Resûlullah zikredilmesin. Bu Kur’ân-ı Kerîm’in doğruluğunun açık ispatıdır.

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

5. “Demek ki güçlükle beraber kolaylık vardır.”

(- إنّ İnne edatı, bu vaadin gerçek olduğunu bildirir.)

O göğsü açma ve yarma, yükü kaldırma, adını yüceltme madem ki oldu, demek ki o senin çektiğin zorlukla beraber büyük bir kolaylık vardır. Çünkü her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Ondan dolayı seni kolaylığa erdirdik, yine de erdiririz.

Tefsircilerin bazılarına göre; Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı, müşriklerin eziyetleri sebebiyle Mekke’de sıkıntı ve darlık içinde idiler. Yüce Allah O’nu tesellî etmek ve rahatlatmak için, sûrenin başındaki nimetleri O’na saydığı gibi, burada kolaylık da vaat etti ki, gönlü hoş olsun ve ümidi artsın. Dolayısıyla bu vaadi vurgulamak için tekrarladı.

إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

6. “Evet, güçlükle beraber kolaylık vardır.”

Bu da evvelkini vurgulamakla beraber yeni bir başlangıç ile vaatten vaade genelleme halinde bir vurgudur. Bundan sonra da bir zorlukla karşılaşırsan, onu da başka bir kolaylığın izleyeceğini veya beraberinde bir kolaylık bulunduğunu bil, bu vaadi tasdik et de o zorluktan yılma. Onu da gönül hoşnutluğuyla karşıla.

Burada مَعَ “beraber” lafzı بَعْدَ “sonra” mânâsındadır. Zira zorluk ve kolaylık zıt şeylerden olduğu için bir arada bulunmaları câiz olmaz. Bir yere peş peşe ve art arda gelirler.

Âyet, mü’minler için her zorlukta iki kolaylık var demektir ki, bunun birine dünya kolaylığı, diğerine âhiret kolaylığı demek uygun olur.

Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bu âyet inince ferahlık ve neşe içinde gülerek, لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ Bir zorluk iki kolaylığı yenemez”,

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا ۝ إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا

Demekki zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” demiştir. (Muvatta, Cihad 6.) Bu mânâ çoğunlukla zorluk mânâsına gelen “usr” kelimesinin ma’rife (belirli), kolaylık mânâsına gelen “yüsr” kelimesinin ise nekre (belirsiz) olmasıyla izah edilmiştir.

Ayrıca, zorlukla beraber kolaylığın var olması, onun herkes için meydana gelmesini de gerektirmez. Ebû Ubeyde, Hz. Ömer ibn-i Hattab’a (radıyallahu anh) mektup yazmış, Rumların çokluğunu ve onlardan korktuğunu, endişe duyduğunu anlatmıştı. Hz. Ömer (radıyallahu anh) de ona:Şu muhakkak ki mü’min bir kalbe herhangi bir sıkıntı inerse yüce Allah ona bunun arkasından bir rahatlık verir ve bir zorluk iki kolaylığı yenemez.” diye yazmıştır. (Muvatta, Cihad 6) “Mü’min bir kalbe” denilmekle imanın gereği olan gönül huzuru ve sabra da işaret vardır.

فَإِذَا فَرَغْتَ فَانصَبْ

7. “O halde bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş.”

Boşaldığın vakit, yani her zorluğa bir kolaylık vurgulanarak vaat edilmiş olduğu için bir görevi, bir ibadeti bitirip bir zorluktan bir kolaylığa geçtiğin, biraz dinlendiğin, meselâ aldığın vahyi yerine ulaştırdığın, farzlarını yerine getirdiğin vakit yine yorul, iş bitti diye rahata düşüp kalma da yine zahmeti tercih edip diğer bir ibadet için kalk, çalış, yorul; farz bittiyse nafileye geç, namaz bittiyse duaya geç ki, kolaylık da artsın, şükürde devam etmiş olasın. Bu emir de, sadece Allah Resûlü için değil, her bir Müslüman içindir.

Bu âyet-i kerime, İslâm’da çalışmanın önemine işâret eden en önemli âyetlerden birisidir. Çünkü Müslüman’a önemli bir hareket felsefesi ve bir hayat düsturu sunuyor. Evet mü’min her zaman hareket halinde olmalıdır. Çalışırken hareket, dinlenirken de hareket.. bir diğer ifadeyle o, mesaisini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında hiç boşluğa yer kalmamalıdır. Gerçi insan olmanın gereği, dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda dinlenecektir ama, böyle bir dinlenme de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmelidir.


Meselâ, dimağı okuma ve yazma ile meşgul olan ve yorulan biri, yatarak dinlenebileceği gibi, pekâlâ meşguliyet değiştirerek dinlenebilir; Kur’ân okuyabilir, namaz kılabilir, kültür-fizik yapabilir, sohbet, hatta yerinde şakalar yapabilir. Bunlarla yorulduğunda da döner, tekrar kitabı mütalâaya koyulur. Kısaca, sürekli hareket; mesâisini, sürekli bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçme şeklinde sürdürme.. böylece, “çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla hareket etme, mü’mince bir davranış olsa gerek.

وَإِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ

8. “Hep Rabbine yönel, O’na yaklaş!”

Arapça cümle yapısına göre normalde bu âyet فَارْغَبْ إِلٰى رَبِّكَ olabilirdi. Ancak mef’ul (tümlec) olan وَإِلٰى رَبِّكَRabb’ine” kelimesinin fiilden önce getirilmesi “ancak” ve “sadece” mânâsını ifade etmek içindir. Yani ancak Rabb’ini iste ve arzula, her ne istersen ondan iste. Onun dışındaki sebep ve illetlerde veya gayelerde duraklayıp kalma, başka maksada bağlanma da bütün çalışmalarında ancak ona yönel, durmadan ona doğru yürü.

Kaynak :

| Kısa Sûrelerin Tefsîri | Işık Yayınları |

Bu yazı 66 kez okundu