➖Meâl➖
Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.
1. De ki: O, Allah’tır, Tektir.
2. Allah Sameddir.
3. Ne doğurdu, ne de doğuruldu.
4. Ne de herhangi bir şey O’na denk oldu.
***
İlk vahyedilen sûrelerden olan bu sûre dört âyettir, adını konusundan alır.
Fâtiha Sûresi gibi bu sûre-i celîlenin de birçok adları vardır.
En meşhurları “İhlâs” ve “Kul hüvallahü ehad”dır.
Bu sûre, dinin temel ilkesi olan tevhîdi en hâlis ve en güzel şekilde dile getirdiği için “ihlâs” adını almıştır. Bundan dolayı “esâs” adıyla da anılır.
Yüce Allah, âyetü’l-kürsî ile bu ihlâs sûresinde olduğu kadar, Kur’ân’dan başka hiçbir kitapta, İslâm’dan başka hiçbir dinde böylesine güzel tarif olunmamıştır.
Bu sûre şirkin her çeşidini pek özlü bir şekilde reddetmektedir.
Ayrıca bu sûreye “Tevhît Sûresi”, “Tefrîd Sûresi”, “Tecrîd Sûresi”, “Necât Sûresi”, “Velâyet Sûresi”, “Ma’rifet Sûresi” dahi denilmiştir. Çünkü bu sûrenin içeriğini tam kavramakla Allah tanınmış olur.
Bu sûreye “Nisbe Sûresi” de denilmiştir. Çünkü müşrikler Resûlullah’a “Bize Rabb’inin nesebini söyle.” (Tirmizî, Tefsîru Sûre 112, 1, 2; Müsned, V, 134.) demeleri üzerine bu sûre nâzil olmuş ve Yüce Allah’ın nesepten, (soy-soptan) münezzeh olduğunu bildirmiştir.
İhlâs sûresine “Samed Sûresi” ve “Muavvize Sûresi” dahi denilmiştir.
Abdullah ibn-i Üneys şöyle demiştir; Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) göğsüme elini koydu da bana قُلْ “Söyle” dedi. Ben ne diyeceğimi bilemedim. Sonra قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ buyurdu. Ben de söyledim bitirdim.
Sonra قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ buyurdu, onu da söyledim, bitirdim.
Sonra قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ مَلِكِ النَّاسِ buyurdu, onu da söyledim, bitirdim. Bunun üzerine Resûlullah buyurdu ki: “İşte böyle teavvüz et (Allah’a sığın), teavvüz edenlerin hiçbiri bunlar gibisiyle teavvüz etmemiştir.” (Nesâî, İstiâze 1; Müsned, III, 417; IV, 144, 153)
İbn-i Abbâs’tan gelen rivâyette kabir sıkıntılarına mani olduğu için “Mânia Sûresi” denilmiştir. Bir hadîs-i şerif’te “Her şeyin bir nûru vardır, Kur’ân’ın nûru da قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ ’dır”, diye geldiği için buna “Nûr Sûresi” dahi denilmiştir. (Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, XXX, 266)
Bu sûrenin dile getirdiği tevhît olmayınca, iman tam olmayacağı için, “Îman Sûresi” de denilmiştir.
Kâfirûn Sûresi ile bu sûre, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللّٰهُ tevhît kelimesinin nefiy ve ispatı menzilesinde anlam bakımından birbirlerine bağlı oldukları için bu ikisine, daha önce ifade edildiği gibi “İhlâseyn Sûresi” denilmiştir.
➖Nüzûl vakti➖
Mekkî veya Medenî olması hakkında iki görüş vardır. Nüzûl sebebi ile ilgili karşıt iki hadisten dolayı iki ayrı görüş vardır; bazıları nüzûlünün tekerrür ettiğini söyleyerek bu iki hadisin arasını bulmuşlardır. Karşıt iki hadis de, nüzûl sebebinin müşrikler veya Yahudiler ve Hıristiyanlar olması hakkındaki iki ayrı rivâyettir.
➖Nüzûl Sebebi➖
Müşriklere cevap olarak indi diyenler, şöyle rivâyet etmişlerdir; Müşrikler: “Bize Rabb’inin nesebini söyle.” dediler. Yüce Allah da ihlas sûresini inzâl buyurdu.
- İkrime’den: Müşrikler Resûlullah’a
صِفْ لَنَا رَبّكَ مَا هُوَ وَ مِنْ اَيّ شَيْئٍ هُوَ؟ أَخْبِرْ عَنْ رَبِّكَ
“Rabb’inden bize haber ver, Rabb’ini bize özellikleriyle tarif et, O nedir ve nedendir?” Yani mahiyeti nedir ve neden meydana gelmiştir, dediler. Yüce Allah da bu sûreyi (ihlas) indirdi.
- İhlâs Sûresi, Yahudilerin sorusundan dolayı indi diyenler, şöyle bir rivâyet zikretmişlerdir:
Allah Resûlü’ne Yahudilerden bir heyet geldi, “Yâ Muhammed! Bu Allah mahlukâtı yarattı, peki Allah’ı kim yarattı?” dediler. Peygamber Efendimiz öfkelendi, hatta rengi değişti, Rabb’i için böyle sormalarından dolayı onlara öfkelendi ve şiddetle çıkıştı. Derken Cibrîl geldi, O’nu teskîn etti ve şöyle dedi: “Kanatlarını üzerinde tut!”, yani sakin ol ya Muhammed! Onların sorularına Allah’tan قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ cevabı geldi.
- Katade’den de:
Yahudilerden birtakım kimseler Allah Resûlü’ne gelip أَنْسِبْ لَنَا رَبَّكَ “Bize Rabb’inin nesebini söyle.” dediler. Bunun üzerine قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ sûresi nâzil oldu. (Suyûtî, Dürrü’l-Mensûr, VIII, 670.)
- Râzî’nin nakline göre üçüncü bir görüş de,
İhlâs Sûresi Hıristiyanların soruları üzerine nâzil olmuştur. (Fahru’r-Râzî, et-Tefsîru’l-Kebîr, Beyrut ts., XXXII, 175.)
- İbn-i Abbâs’tan şöyle rivâyet edilmiştir:
Necran heyeti geldiği zaman: Bize Rabb’ini özellikleriyle anlat, “O ne şeyden, hangi cevherdendir?” demişlerdi. Resûlullah Efendimiz de: “Rabbim bir şeyden değildir. O, şeylerin yaratıcısıdır.” dedi. Bunun üzerine قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ sûresi nâzil oldu.
Rivayetlerde de görüldüğü gibi; Efendimiz’e hem Mekke’de müşrikler, hem de Medine’de Ehl-i kitap: “Bize Rabbini vasfet” demelerine karşılık o da Kulhüvallahu ehad diyor. Yani her ikisine de İhlâs Sûresini okuyarak cevap vermiş. O açıdan belki bazıları İhlâs Sûresinin hem Mekke’de hem de Medine’de nâzil olduğunu söylerler; fakat esbab-ı nüzul açısından bu türlü meselelerde genel bir görüş vardır. O da; nüzule sebep bazı şeyler olabileceği gibi, böyle bir hâdise münasebeti ile Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) onu yeniden okuması da mümkündür. Sahâbî efendimiz zannediyor ki o hâdise münasebeti ile ilgili olarak o âyet nâzil olmuştur. Oysa ki o hâdise münasebeti ile Peygamber Efendimiz o sûreyi tekrar okumuştur.
Nesih söz konusu olmayan böyle âyetler ve sûrelerde yerin ve zamanın da çok önemi yoktur. Nüzûl sebebi açısından Mekkî veya Medenî olduğunun bilinmesi, bundan çıkacak sonucu ve hükmü değiştirmez. Bu gibi sûrelerde nüzûl sebebini bilmek, yalnızca nüzûlün oluş yerini tanımak ve durumu açıklamak için ziyade bilgiler kabilinden malumat olarak söz konusu edilir. Binaenaleyh sûrenin, bütün şirk çeşitlerini olduğu gibi, Hıristiyanların teslîs inancını da reddettiğinde şüphe yoktur.
➖Tefsîr➖
قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ
1. “De ki: O, Allah’tır, Tektir.”
Bu hitap öncelikle Resûlullah Efendimize ve dolayısıyla hitap olunabileceklerin hepsinedir. Emrin böyle açıkça ifade edilmesinde, bu tarifin bilhassa ilahî beyan olduğunu ve bunun aynen söylenmesi ve böylece tebliğ edilmesi gerektiğine tembih vardır. Yani, Allah’ın bu sûrede bildirdiği bu hakîkatlerin, Hak kelâmı olduğunu şeksiz, şüphesiz kalbinle tasdik ve dilinle ikrar ederek, kendi kendine söylediğin gibi, başkalarına da tebliğ et ve açıkça söyle. Herkes de böyle söylesin.
Gerçek mabut olan Allah ehad’dir, birdir, ikincisi olmayan bir tektir, biriciktir.
“Ehad” lafzı bir demek olan “Vâhid” anlamında dahi kullanılır ise de, aslında aralarında önemli fark vardır. Vahdet’in kendisinden başkasını nefyetmek demek olan esas mânâsında ehad sözü en beliğ olan ifadedir.
Vâhid kelimesi izafî ve itibarî de olabilir ve sayısal bir anlam da ifade eder. Ehad ise, zatın ne bölünme ve izafiyet, ne de başka birisi şeklinde hiçbir sayıyı kabul etmeyen, hiçbir şekilde iki olması veya ikinci birinin bulunması ihtimali olmayan gerçek birdir, hep bir ve daima bir demektir. Vâhid ile Ehad eş anlamlı kelimeler değildir.
Ehad, ferd, yani tek demektir. Ehad Allah’ın sıfatlarından bir sıfattır ki, yalnızca kendisine mahsustur. Onda O’na hiçbir şey ortak olamaz.
Hâsılı “Allah birdir” demek; gerek zâtı, gerek sıfatları, gerek isimleri hangi açıdan ele alınırsa alınsın hep birdir, hiçbir şekilde ortağı olmayan bir tek hakîkattir. O’nun için ilâhlık O’na mahsustur. Allah’ın birliği, sayı olarak ikinin yarısı anlamına gelen bir cinsinden, yani sayısal anlamda bir demek değildir. Yüce Allah’ın birliği, ne içinde, ne dışında çok ve benzer bulunmayan, her bakımdan ortaklığı ve bölünmeyi reddeden bir birliktir.
O her bakımdan bir, hep bir, hep tektir. “Allah var, ve O’nunla birlikte başka bir şey yoktu. Şimdi de olduğu gibidir”. İmam-ı A’zam, Fıkh-ı Ekber adlı eserinde: “Yüce Allah, sayısal yönden değil, eşi benzeri olmaması yönünden birdir.” demekle bu anlamı dile getirmiştir.
اَللّٰهُ الصَّمَدُ
2. “Allah Sameddir.”
Yani; Allah her şeyden müstağni ve her şey O’na muhtaçtır. Gerçekte en mükemmel ve tek samed ancak O’dur.
Samed kelimesinin manası hakkında Ebû Hüreyre’den “Herkesten müstağnî ve herkes kendisine muhtaç.” dediği rivâyet edilmiştir. (Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, XXX, 274)
- Samed’in daha başka anlamları da vardır:
1. Samed, her hususta kendisine başvurulan, sığınılan, emri olmaksızın hiç bir iş yapılamayan, mutlak itâat edilen,
2. Kimseye muhtaç olmayan, yemeyen, içmeyen,
3. İç boşluğu olmayan, sert, somut, deliksiz, gediksiz,
4. Olgunluğun doruğunda bulunan, pâdişahların pâdişahı, gibi.
اَللّٰهُ الصَّمَدُ cümlesinde اَلصَّمَدْ kelimesi mârifedir. (*)
《(*) اَللّٰهُ الصَّمَدُ cümlesinde kasr vardır. Zira اَلصَّمَدْ kelimesi mârifedir. Arapça cümle yapısında isim cümlesini meydana getiren unsurlar, Mübtedâ ve Haberdir. Bu cümlede Mübtedâ Allah, Haber de es-Samed’dir. Aynı zamanda Haber’e Müsned, Mübtedâ’ya da Müsnedün İleyh denilir. Böyle bir cümlede, âyette olduğu gibi Müsnedin marife olması da kasr ifade eder. Bunun mânâsı sizin samed denince anladığınız, tanıdığınız, kasdettiğiniz hakîkat, bütün yönleriyle sadece Allah’a mahsustur, demek olur. Bu takdirde Allah’tan başkasına es-Samed denilemez.》
Yani أَحَدٌ ehad kelimesinde olduğu gibi ال elif-lamsız değildir. Bu durum ona şöyle bir mana kazandırmıştır: Sizin samed denince anladığınız, tanıdığınız, kastettiğiniz hakîkat, bütün yönleriyle Allah’a mahsustur, demek olur. Bu takdirde Allah’tan başkasına es-Samed denilemez.
Samed kelimesi nekre olarak, es-Samed, değil de, sadece Samed (Türkçe yazılışıyla Samet) şeklinde insanlar hakkında da kullanılabilir. Böylece Allah’tan başkasına da herhangi bir yönden samed denilebilir. Kavmin reisi anlamına “samedü’l-kavm” denilmesi de bu yüzdendir. (*)
(*) Âyette cevabı verilmesi gereken bir soru vardır: Niçin ehad nekre (belirsiz), es-Samed marife (belirli) olarak gelmiştir? Bazıları demişlerdir ki; nefiy ve adedin dışında “ehad” Allah’tan başkası için kullanılmadığından dolayı bu anlamda marife hükmünde olduğundan, onu harf-i ta’rif ile marife yapmaya lüzum yoktur. Lakin “samed” öyle değildir, çünkü Allah’tan başkaları için de kullanılır.
لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ
3. “Ne doğurdu, ne de doğuruldu.”
Doğurmadı, yani kendisi başkasını doğurmadı.
Doğurulmadı, yani kendisi bir başkası tarafından doğurulmadı, başkasından da doğmadı.
O kadîmdir, sonradan olma (hâdis) değildir.
Doğuran bir baba Allah veya doğuran bir ana Allah olmadığı gibi, doğurulmuş bir oğul Allah veya doğurulmuş bir kız Allah değildir.
Böyle doğmuş ve doğurmuş Allah olmadığı gibi, olması da mümkün ve muhtemel değildir, mümtenîdir. Çünkü başkasını doğuran, fânî ve muhtaç olacağı gibi, başkası tarafından doğurulan da kadîm ve lizâtihî vâcibü’l-vücûd olamaz.
لَمْ يَلِدْ “doğurmadı” âyeti, baba ve analığı reddediyor. Yani Allah, herhangi bir ana-baba gibi bir çocuk doğurmadı, onun için O, kimsenin ana-babası değildir.
وَلَمْ يُولَدْ “doğurulmadı” âyeti de oğulluğu nefyediyor. Yani diğer insanlar gibi bir ana-baba tarafından doğurulmadı, onun için O’nun bir ana-babası yoktur.
Bu âyet, Allah’a evlât nisbet edenlerin hepsini reddeder. Meselâ, “Üzeyir, Allah’ın oğludur.” (Tevbe, 9/30) diyen bazı Yahudileri, “Mesih Allah’ın oğludur.” (Tevbe, 9/30) diyen Hıristiyanları ve “Melekler Allah’ın kızlarıdır.” (Nahl, 16/57) iddiasında bulunan Arap müşriklerini reddeder. Yüce Allah, kendisinin çocuğunun olmadığını bildirerek bunların hepsini reddetmiştir. Çünkü çocuğun, babanın cinsinden olması lâzımdır. Allah ise ezelî ve kadîmdir. O’nun bir benzeri yoktur. O’nun için bir çocuk olması imkânsızdır.
Bir de, ancak eşi olanın çocuğu olur. Yüce Allah’ın eşi yoktur. Çünkü O’nun cinsinden, benzerinden kimse yoktur ki O’na eş olsun ve çocukları olsun. Nitekim “O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. O’nun eşi olmadığı halde, nasıl çocuğu olabilir?” (En’âm, 6/101) meâlindeki âyetiyle buna işaret etmiştir. O, ne bir babanın, ne de bir ananın oğlu olmuştur. Çünkü doğan her şey sonradan olur. Yüce Allah ise kadîm ve ezelîdir, evveli yoktur. Ne doğurması, ne de bir babasının olması doğru olur.
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ
4. “Ne de herhangi bir şey O’na denk oldu.”
كُفُو küfüv, bir şeye miktar ve değerde beraber olmaktır, yani eşit ve eşdeğer demektir ki, bu da dengi ve benzeri demek olur.
Şan ve değer bakımından da Allah’a eşdeğer olacak hiçbir şekilde hiçbir denk mevcut değildir. Ne zâtında, ne sıfatında, ne de fiillerinde hiçbir eşiti, hiçbir benzeri, ne zıt, ne benzer şekilde hiçbir eş, arkadaş, ortak veya rakip olmamıştır ve olamaz. Yani ezelde olmadığı gibi, bundan sonra da olmayacaktır. O’ndan başka bir “Vâcibu’l-vücûd” yoktur. Ezelde olmayınca sonradan olması da muhaldir. Çünkü sonradan olanlar hâdis ve mahluk olacağı için zaten O’na denk ve eşit olması mümkün değildir. Çünkü sonradan olanda ne kadar kemal farz edilirse edilsin yine de mahluktur. Bundan dolayı bütün kâinat, bütün âlem ve içindekiler, yani gökler ve yer, âfâk ve enfüs, ruh ve cisim, madde ve sûret, mekan ve zaman, kürsî ve arş, dünya ve âhiret hepsi birden yine O’na eşit ve denk değildir. Çünkü bütün bunlar yokken, O var idi ve hepsini yarattı.
Her şeyin bir eşi veya zıddı ve benzeri olabilir. Nitekim “Biz her şeyden birer çift yarattık.” (Zâriyat, 51/49) buyurulmuştur. Ancak Allah’ın eşi ve dengi yoktur, olmamıştır ve olamaz.
Kutsî hadiste Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Âdemoğlu beni yalanladı. Halbuki buna hakkı yoktu. Bana sövdü. Oysa onun buna da hakkı yoktu. Beni yalanlamasına gelince, o şöyle diyerek beni yalanladı: Allah beni yarattığı gibi, aslâ tekrar diriltmeyecektir. Oysa, onu yoktan yaratmak, bana tekrar yaratmaktan daha kolay değildir. Bana sövmesine gelince, o da ‘Allah, çocuk edindi.’ demesidir. Oysa Ben, Tek’im, Samed’im. Çocuk edinmeyen, doğmayan eşi ve dengi olmayan İlâh’ım.” (Buhârî, Tefsîru Sûre 112, 1-2; Nesâî, Cenâiz 117)
Bu sûrede, Allah’ın vasfı hakkında sorulan soruya öyle geniş izahlarla değil de çok net ve kısa bir şekilde cevap verilmiştir. Bizzat Allah kendisini vasfetmiştir… Esasen bizi alakadar etmeyen, ufkumuzu aşan, bilgi ile hiç bir zaman ulaşamayacağımız gerçeklerden detayları ile bahsetmeye kalktığımız zaman belki karıştırabiliriz. Oysa ki beşer ufkunun belli bir sınırı vardır, o meseleyi tam olarak düşünemez. Meselâ, insan sınırlı, mahdut aklıyla yer ve göklerin yaratılışı hakkında bir şeyler söyleyince Allah da onlar hakkında şöyle buyuruyor:
مَا أَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلاَ خَلْقَ أَنفُسِهِمْ
“Ben onları göklerin ve yerin yaratılışına tanık etmediğim gibi, bizzat kendi yaratılışlarına da şahit kılmadım.” (Kehf, 18/51) Teferruata girince insan hata eder, onun için bazı şeylerde icmalî/kısa, özet bilgi daha yararlıdır.
Aynı zamanda bir muhakkik için, bir mütedebbir için de İhlâs sûresinde seçilen kelimeler ve muhteva tastamamdır. Kelimeler çoğaldıkça o değişik ihtimal hesaplarında olduğu gibi daha çok yorum ihtimalinin ortaya çıkması açısından da çok ciddi bir zenginlik meydana gelir. Fakat öyle bir zenginlik ki çok basit, çok mübtedi bir kimsenin bile zihnini karıştırmıyor. Yaratıcıdan sual ederken, onu öğrenmek isterken tam cevabını alıyor.
➖İhlâs Sûresi’nin fazîletine dair hadisler➖
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) İhlâs Sûresi’nin Kur’ân’ın üçte birine denk olduğunu haber vermişlerdir:
“Bir gecede Kur’ân’ın üçte birini okumaktan herhangi biriniz âciz midir?” buyurdu. Bu ashâb-ı kirâm’a zor geldi. Sonra buyurdu ki, “Bir kimse قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ sûresini okursa, okuduğu Kur’ân’ın üçte birine muâdil (denk) olur.” (Buhârî, Eyman 3, Fedâilü’l-Kur’ân 13, Tevhît 1; Müslim, Müsâfirîn 259, 261)
Başka bir rivâyette Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlardır: “Her kim, bir kere قُلْ هُوَ اللّٰهُ أَحَدٌ sûresini okursa Kur’ân’ın üçte birini okumuş gibidir, iki kere okursa Kur’ân’ın üçte ikisini okumuş gibidir, üç kere okursa bütün Kur’ân’ı okumuş gibidir.” (Müslim, Müsâfirîn 259)
Buna benzer bir çok rivâyet vardır. Biz bu iki rivâyetle iktifâ ediyoruz. Şu halde buna benzer hadîslerin yorumu nedir? Bu hususta müfessirlerin ve din âlimlerinin iki görüşü vardır:
1. Bir kısım âlimler burada maksat, sevabı itibarıyla değil, mânâsı itibarıyla üçte birine muâdil/denk olmasıdır, demişlerdir. Çünkü Kur’ân’ın mânâları üç ilme râcî olur: Bunlar tevhît ilmi, şerîat ilmi ve ahlâk ilmidir. Bu sûre ise hem teşrî, hem de ahlâk ilminin temeli olan tevhît ilmini en açık ve en güzel şekilde ifade etmektedir. Ayrıca denilmiştir ki, Kur’ân’daki ilimler üçtür: Allah’ın birliğini gösteren âyetler, ahkâm âyetleri ve kıssalar. Bu sûre, Allah’ın birliğini gösteren âyetleri kapsadığı için Kur’ân’ın üçte biri sayılır.
2. Bir kısım din âlimleri de sevap bakımından Kur’ân’ın üçte birine denk olmasıdır demişlerdir. Hadislerin zâhirinden anlaşılan mânânın bu olduğunu söylemişlerdir. Kur’ân sûrelerinin birine diğerinden daha fazîletli demeyi caiz görmeyen, aralarında fazîlet farkını inkar edenler olmuşsa da, bu konuda Peygamber Efendimizden gelen hadislerin çokluğu karşısında fazîlet farkını inkâr edene şaşılır. Çünkü İhlâs sûresinin içerdiği, meselâ vahdâniyet ve ilahî sıfatlara delâlet gibi anlamlar, meselâ, Tebbet sûresinde mevcut değildir. Binaenaleyh bir sûrenin, diğer bir sûreden daha fazîletli olması ancak mânâ yüceliği ve çokluğu iledir.
Allah’ın yüce isimlerini ve sıfatlarını beyan eden, azâmet ve celâline delâlet eyleyen âyetlere, böyle olmayanlara göre, kadri daha yüce, şânı daha yüksek mânâsına daha fazîletli denilebilir.
Bir de şu bakımdan bir sûre bir sûreden efdal denilir ki; Yüce Allah, onun kırâatini, diğerlerinin kat kat kırâati gibi kılmış ve ona diğerlerine vermediği sevabı vermiştir. Her ne kadar onun bu dereceye ulaşmasına sebep olan mânâ bizce bilinmese bile… Aynı şekilde bazı zamanlar, diğer zamanlardan (üç aylar ve kandil geceleri gibi) ve bazı mekânlar da diğer mekânlardan (Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ gibi) daha fazîletlidir. Bu fazîleti de bizzat Allah veya O’nun Elçisi (sallallahu aleyhi ve sellem) bildirmişlerdir.
Hâsılı, Kur’ân sûrelerinin birbirlerine olan fazîleti hangi yönden olursa olsun, hepsinin Allah kelâmı olması bakımından taşıdığı eşitliğe ve aynı özelliği taşımalarına aykırı olmaz.
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), her namazda bu sûreyi okuyan bir sahâbîsine: “Senin onu sevmen, seni Cennet’e götürür.” demiştir. (Buhârî, Sıfatu’s-Salât, 24; Tirmizî, Fezâlilü’l-Kur’ân 11)
Kaynak : Kısa Sûrelerin Tefsîri Işık Yayınları