Zübeyr Gündüzalp

-Nur’a Adanan Bir Ömür ve Bir Dava Adamının Notları_1-2 adlı eserlerden özetlenmiştir-

ZÜBEYİR ABİ NÛR’A ADANAN BİR ÖMÜR”

KİTABINDAN ÖZET NOTLAR
Necmettin Şahiner

Zübeyir Gündüzalp, cereyan eden hadiselerde, haklıya “haklı,” haksıza da “haksız” derdi. Münakaşa eden veya dövüşen iki-üç kişinin hepsine de “haklısınız” demezdi.

Zübeyr Gündüzalp Atıldığı hapishane ve karakollarda kendisine zulmeden zalimleri, metanetiyle perişan ve pes ettirmişti. Yüksek ruhundaki iman ateşi, ömrü boyunca alev alev yanmıştı.

İslâmiyetin fedaîsi Zübeyir Gündüzalp, 1948’deki karanlık devrin son zamanlarında, arkadaşları ve Nur Üstadıyla birlikte Afyonkarahisar’ın karanlık zindanlarına atılmıştı. Afyon Ağır Ceza Mahkemesindeki hâkimlerin önünde –bir mahkeme gününde– haykırarak yaptığı bir müdafaada şunları söylüyordu:

1970’lerde Ermenek bağlarında, Haydar Gündüzalp Abiyle birlikte. Sorgu hâkimliğinde, “Sen, Risale-i Nur’un talebesi imişsin!” denildi. “Bediüzzaman Said Nursî gibi bir dâhinin şakirdi olmak liyakatini kendimde göremiyorum. Eğer kabul buyururlarsa, iftiharla ‘Evet, Risale-i Nur şakirdiyim!’ derim.”

Merhum, mağfur Zübeyir Gündüzalp müdafaasının tam bu kısmını söylerken, Bediüzzaman Said Nursî ayağa kalkarak: “Evet, evet, binine bedeldir.” diye, mahkemenin önünde, savcının karşısında, bu kahramanlar kahramanı talebesi Mehmed Zübeyir Gündüzalp’in bin Nur talebesine bedel olduğunu, âdeta bin talebe kuvvetinde olduğunu haykırıyordu.

Roman ve düşünce kitaplarını çok okuyordu. Gazete ve dergileri de imkânı ölçüsünde takip ediyordu. Konya’nın “Babalık” gazetesinde çocuk terbiyesiyle alâkalı yazılar yazıyordu. Bir gün Zübeyir Gündüzalp’in babası Mehmed Efendi, Ermenek’teki bağlarının üzümlerinin sarılıp yükselmesi için, oranın tabiriyle “barana” yaptırmak için parayla işçi tutmak istiyordu. Genç Gündüzalp, annesi Seyyide Hanıma: “Ana! Babama söyle, parayı başkasına vereceğine, bu barana işini ben yapayım da ücreti bana versin, ben de bu parayla gazete, kitap ve dergi alarak okumak istiyorum.” demişti. Bu barana işinden kazandığı, yani pederinden aldığı paraları, okumak, ilim irfan öğrenmek yolunda harcamıştı. Bu OKUMA SEVDASI onu Nur Risalelerine götürmüştü.

Zübeyir Abi, 1946 senesinde Emirdağ’ın yoluna düşerek, Nur Üstadını bulmuştu. Üstadı ilk ziyaretinde, bu heybet ve haşmet karşısında Zübeyir Abiyi müthiş bir gözyaşı fırtınası tutmuştu. Üstad ismini sorduğunda, “Ziver” şeklinde cevap vermişti. Bu, üç defa tekrarlanmıştı. Nur Bediüzzaman ise kendisine her defasında, “Zübeyir!” şeklinde hitap ediyordu. Henüz dünyada iken Cennetle müjdelenen sahabe Hazret-i Zübeyir’in yoluna ve nuruna giren Ermenekli Ziver [Zeyver], artık aradığı nurları yüzlerce roman ve felsefe kitabında değil de Nur Risalelerindeki İlâhî hakikatlerde görmüş  ve bulmuştu. Bahadır alperenlerden Zübeyir Abi, daha ilk ziyaret ve ilk mülâkatta ilk Nur dersini alınca, hemen Nur Üstada şunları ifade ediyordu“Müsaade buyurursanız, postahanedeki memuriyetten ayrılıp, sizin yanınızda Nur’lara hizmet etmek istiyorum!” Üstad Bediüzzaman ise bu coşkun ruhun yüksek fedakârlığına şöyle cevap vermişti: “Memuriyetteki vazifene devam et; Konya’da daha çok hizmet edersin. İnşaallah ileride seni yanıma alırım; o zamanlar daha çok Nur hizmetinde bulunursun.”

Kardeşi Haydar Gündüzalp, Üstadı ziyaret ettiği zamanlarda, “Sen anne babana, Zübeyir de bana hizmet edecektir. Zübeyir’in Nur’lara hizmetinde senin de hissen vardır!” müjdesini almıştı. Mehmed Zübeyir Gündüzalp, Kafkasyalı dedelerine çekmişti; onlar gibi bahadır bir yiğitti.

  • “Göre” Kelimesini Kim Kullanır?

Bazı yazarlar, İslâmî-dinî bahisleri anlatırken veya kitaplarında yazarken “göre” kelimesini kullanırlar. Peygamberimizden, Kur’an-ı Kerimden, âyetlerden, hadislerden veya diğer peygamberlerden, din büyüklerinden bir söz, bir kıssa, bir mesele ve bunlar gibi ebedî hakikatleri yazarken, “Kur’an’a göre”, “Âyete göre”, “Peygambere göre”, “Hadis-i şerife göre”, “Falan zâta göre” derler. Nur deryasının serdar kaptanlarından Zübeyir Abi, bu durumları gördüğü zaman çok celâllenirdi: “Kardeşim! Bu ‘göre’ kelimesini inanmayanlar, müsteşrikler ve Avrupalılar kullanırlar. ‘Göre’ dediğine göre, peki sen nesin? Sen tarafsız bir müsteşrik misin? İnanan, iman eden bir ehl-i iman, BİRİLERİNİN içimize attığı bu yanlış kelimeyi kullanmaz! Böyle yanlışlar Nur Risalelerinde hiç bulunmaz. Meselenin aslı, doğrusu, en güzel şekli ve Risale-i Nur’lardan öğrendiğimiz ise şöyledir: “Kur’an-ı Kerimde Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır! Peygamberimiz şöyle ferman buyurmaktadır!”

Bir şahsın, bir insanın ismini hiçbir zaman sadece, yalnız ve çıplak ismiyle söylemezdi. Altı yaşındaki “Eyüb”e bile “Eyüb Kardeş” şeklinde hitap ederdi. Bu inceliği, bu nezaketi ve bu yüce Nur terbiyesini mektuplarda bile söyler, anlatırdı. Yazılan mektup zarfının üzerine mutlaka ve mutlaka “muhterem” sıfatını, “aziz” ismini, hitap kelimesi olarak yazardı.

“Dualarımız esnasında gayet ciddiyet, dikkat ve huzur-huşu içinde olmak; sağa sola değil, sadece önümüze bakmak lâzımdır. Ellerimizle, parmaklarımızla ve tırnaklarımızla asla oynamadan dualarımıza devam etmeliyiz!” derdi..

Tedbir, maslahat ve faydalara da çok dikkat ederdi. “Eğer siz Van’daki polise bir haber vermek, ihbarda bulunmak istiyorsanız, bu haberi, bu işi, bu vaziyeti İstanbul’daki bir kardeşe söyleyin. Bu haberini söylediğiniz havadisi, birkaç gün sonra Van’daki bir polisten duyarsınız.” derdi.

“Bir işin, bir hizmetin veya bir sözün yanlışlığa düşmesi için, bu durumu, yerine, şahsına ve alâkalı insana değil de, bir başkasına söylerseniz veya havale ederseniz, ağızdan ağıza bu haber tamamen aksine ve tersine döner.” diye, havaleciliğin yanlışlığını “havvulü, yuhavvulü” diye hiciv ve şaka tarzında anlatırdı.

✍ Zübeyir Abi, Nur Üstadından aldığı, gördüğü pek çok meseleyi aynen bizlere de aktarıyordu. “Biz ayniyatçıyız kardeşim. Bahislerimiz, meselelerimiz her zaman SADIRDAN değil de, SATIRDAN olması gerekir.” derdi.

 “27 Mayıs 1960 Gece Baskını”nın zulümlerinin devam ettiği günlerde, zulüm görmememiz için, yazdığımız mektup ve yazılardaki isimlerimizi değiştirirdi. Bizim için “Necmi Şahin”, “Seyfi Şahin”, “Seyfettin Cahitoğlu” gibi takma isimlerle yazılarımızı lâhika olarak yayınlardı. Keşan’da sürgün olarak askerlik yapan Nazım Gökçek Abinin sanki fermanlara benzeyen, bana yazdığı çok güzel bir lâhika mektubu vardı. O şahane mektubundaki imzayı da “Nazım Serverir” mahlâsıyla bütün Anadolu’ya o zamanki şartlar içinde, teksir makinesiyle çoğaltarak dağıttırmıştı. Küçük Çamlıca’da çok mütevazi bir evde sık sık kalırdı. İdareciliğin de yine zirvesinde olan aziz abimiz, oranın da ismini “Tuzla” koymuştu. “Zübeyir Abi nerede?” diye soranlara hep “Tuzla’da” denilirdi.

Zübeyir Abi, Nur derslerinde saatlerce diz üstü otururdu. Saatler geçtiği hâlde, ayağını hiç kıpırdatmazdı. Çocuklara Kur’an veya Nur dersi verirken bizlerin de her zaman diz üstü, namazdaki “et-tahiyyat” kısmında oturduğumuz gibi oturmamızı söylerdi.. Karşımızdaki çocuk nasıl oturursa otursun, ona hiçbir şey dememek, ama kendi oturuşumuzdaki ciddiyeti hiç bozmamak gerektiğini de bizlere anlatırdı.

Zübeyir Abi, başkalarının hiç mi hiç dikkat etmedikleri İslâmî meselelerde çok dikkatli büyük bir şahsiyetti. Âyet-i kerime veyahut hadis-i şerifin Türkçesi verileceği zaman mutlaka ve mutlaka, “Âyet-i kerime meâli” veya “Hadîs-i şerif meâli” denilerek, bu şekilde yazılmasını isterdi. “Meâl ve mana, âyetlerin veya hadislerin binlerce, belki de sonsuz manalarından sadece birisidir.” derdi. Türkçe yazarak “Kur’an-ı Kerim” demek yahut da “âyet, hadis” demenin yanlışlarını anlatırdı. “Bunlar İlâhî fermanlar olduğu için muhakkak ‘meâlen’ veya ‘meâlidir’ demek lâzımdır.” derdi ve bu bahse ısrarla dikkatlerimizi çekerdi.

  • Münafık ve İkiyüzlü

“Kardeşim! Birisine kızdığınız zaman ona ‘münafık’ demeyiniz, sadece ‘ikiyüzlü’ deyiniz. Çünkü ‘münafık’ kelimesi, mes’uliyetli bir kelimedir. Sonra, bu kelime çok tehlikelidir; bu tehlikeye düşmemek için, kızdığınız o adama sadece ‘ikiyüzlü’ deyiverin.” dedi.

“İzzet-i nefsime dokundu.” diyenlerin bu tarz konuşmalarını ve mantıklarını da beğenmez: “Hiç nefsin izzeti mi olur? Olsa olsa, nefsin zilleti olur!” derdi. Nefse hiçbir zaman makam-mevki ve hele hele izzet gibi bir derece ve yükseklik vermezdi.

  • Yirmi Bir Yaşındaki Fatih

Haftalık İttihad gazetesi, at üzerinde Topkapı’dan şehre giren, başta Fatih olmak üzere büyük ilim adamları, hocalar ve mutlu fethin ordusunun renkli resmini basmıştı. Bu resim, meşhur bir fetih tablosudur. At üzerindeki Fatih’i temsil eden kumandan, siyah ve gür sakallı, 40-50 yaşlarındaki birisini andırmaktadır.
Zübeyir Abi:
“Siz mekteplisiniz, bunu bilirsiniz.” diye sordu, “Fatih, İstanbul’u kaç yaşında fethetti?”
Bir üniversiteli arkadaş hemen bu sualin cevabını verdi:
“Yirmi bir!”
Zübeyir Abi, istediği ve aradığı cevabı bulmuştu.
“Hah, işte şimdi oldu!” dedi.
“Pekâlâ, bu İttihad’daki resimde görülen kumandan kaç yaşlarında göstermektedir?” sorusunu sordu bu defa. Bizler Topkapı’dan şehre giren büyük fetih ordusunun kumandanı olarak görülen resimdeki siyah sakallı şahsın 40-50 yaşlarında gösterdiğini söyledik. Merhum Zübeyir Abi, burada gülümseyerek: “Bu resmi yapanlar, fetih mucizesini küçültmek istiyorlar. Kırk-elli yaşlarındaki bir kumandanın bir zafer kazanması, bir beldeyi fethetmesi normaldir, kolaydır ve olağandır; ama 21 yaşındaki bir delikanlının böyle büyük bir fethi harikadır. Yirmi bir yaşındaki bir delikanlının henüz sakalı bile bu resimdeki gibi böylesine gür olmaz. Fatih, Efendimizin (a.s.m.) bin yıl evvel haber verdiği fetih mucizesinin mazharıdır. Bu resimdeki yaşlı adamla, İslâmiyetin düşmanları, bu büyük fetih mucizesini küçültmek istiyorlar; 21 yaşındaki genç Fatih Mehmed’in heybet ve ihtişamını basite döndürmek istiyorlarİşte biz sâfi kalp Müslümanlar da böylesine bir düzene aldanmaktayız.” diyerek, bizim tarihimiz dâhil bütün varlığımızın düşmanlarının hilesini bizlere ders vermişti.

  • “Bu, Bektaşîliktir Kardeşim!”

Bir mübarek kandil gecesinde Gece saat iki-üç sıralarında çok yorulmuştum.
Çok şiddetlice uykum da gelmişti. Üst kata çıkarak, Zübeyir Abinin odasının yanındaki odada yorganların üzerine uzanmıştım. Tam bu esnada Mehmed Emin Birinci Abi odaya girerek, bana:
“Ne yapıyorsun?” diye sitemli bir sual sordu.
Ona cevaben:
“Aşağıda bütün kardeşlerimiz ibadet ve dua ediyorlar. Nasıl olsa manevî şirketimiz var!  Bütün onların da yerine, birazcık yatıp uyumak istiyorum! Aşağıdaki şirket-i maneviye maşaallah durmadan çalışıyor, onların namına ben de burada uyumaya çalışıyorum!” derken, açılan kapıdan Zübeyir Abi de:
“Bu ne diyor?” şeklinde az önce kendilerine söylediklerimi söylüyordu.
Zübeyir Abi ise şefkatle gülerek bana hitaben: “Kardeşim… Bu senin yaptığına Bektaşîlik derler. Şirketlerde herkes çalışır. Yatarak uyuyarak ortaklık olur mu?” demişti. (N. Şahiner)

✍ İstanbul’da yaşayan bir mü’min veya bir abi, bir Anadolu şehrine, misafir olarak gelecek olsa, Anadolu’daki mü’min insanlar, “Üç gün sonra Ahmed Abi, Mehmed Abi, Ali Abi, Veli Abi bizim şehrimize gelecek.” diyerek günlerce önce hazırlıklara başlarlar. “Aman, geliniz! Misafir abiyi veya kardeşimizi nerede yatıralım, neler ikram edelim, ne yedirelim, ne içirelim?” diyerek çok öncelerden hazırlıklar yaparlar. Neticede gelen misafiri, ya terminalden veyahut da hava alanından karşılayıp, gerek bağırlarına basmak, gerekse de ellerini öpmek için sanki sıraya girerler. Anadolu’dan, İstanbul’a bir misafir gelmişse, İstanbullu veyahut kendisini İstanbullu zannedenler, bu misafire bir “Hoş geldiniz.” bile demezler. Bırakınız karşılamayı, el sıkmayı, kucaklaşmayı; şayet “Hoş geldiniz.” derlerse bile, bu büyük bir hadisedir! Bütün bunları âdeta bağrı yanık bir şekilde gören ve duyan Zübeyir Abi, bizlere, hepimize veyahut da İstanbul’da yaşadığını zannedenlere hitaben: “Kardeşim! Hiç olmazsa gelen misafire bir ‘Hoş geldin.’ deyin ve en azından kardeşimize bir çay ikram edin; tâ ki gelen misafirin ziyareti mezar ziyaretine dönmesin!” diyerek ikaz etmeye çalışırdı.

Merhum Zübeyir Abi, unutkanlık ve “unuttum” bahanesine karşı: “Bir insan, değer vermediği, ehemmiyetle üzerinde durmadığı, hiç aldırmadığı işleri, durumları ve meseleleri unutur. Günlük yaşayışımızda, öbür saatleri içinde bir insan yemek yemeyi, su içmeyi, uyumayı hiç unutur mu? Yine bunlara benzeyen, sabahleyin evinden çıkarken bir insan, hiç ayakkabısını giymeyi unutur mu, çorap giymeyi hiç unutur mu? Bir insan, ancak hiç aldırmadığı, önemsemediği hâlleri, işleri ve konuşmaları unutur.” dersini verirdi.

✍“Para kazanmak lâzım, paralanmak gerekli; ama hiçbir zaman parelenmemek, parça parça olmamak için dikkatli olmamız lâzımdır.”

BEN HİZMETİN PARASINI YEMİŞSEM!

Ahmed Gümüş anlatıyor: “Bir zaman Zübeyir Abiyle birlikte Ankara’daydık. Mustafa Türkmenoğlu Abi de vardı. Bu sırada bir kendini bilmez, ‘Siz hizmetin paralarını yiyorsunuz!’ şeklinde, hem de Zübeyir Abi gibi bir iman-irfan sahibi zata karşı söylüyordu. O esnada Zübeyir Abi celâlle ve hiddetle elini kaldırdı: ‘Ben hizmetin parasını yemişsem Allah beni kahretsin, değilse diyeni kahretsin, diye dua edeceğim; kaldır elini!’ dedi. Bu sefer münasebetsiz adam elini kaldıramadı, kaçıp gitti!

Ali Çakmaktan naklen :“Zübeyir Ağabey demişti:

Risale-i Nur’ların tevhidî kısmını okuyan, tahkikî iman sahibi olur. Amelî kısımlarını okuyan müttakî olur. Lâhikaları okuyan Nur talebesi olur.” (Mustafa Öztürkçü, Yeni Asya gazetesi, 18 Eylül 2003)

 “Üstada Zübeyr b. Avvam misali havarîlik yapmış olan âbid, sâcid, müttaki Zübeyir Abi, bir gün: “Üstadım, âkıbetimden çok korkuyorum!’ deyince, Üstad birden sert bir sesle ona, ’Korkma, titre!’ cevabını verir. “Evet, ahiret çok pahalıdır. Onun için sadece bir korkma yetmez, titremeli!” (Zaman gazetesi’nden)

✍ “Çok mübarek ve kıymettar ve sevgili babam ve anama…
Her zaman mektup yazamıyorum. Sebebi, her zaman size Risale-i Nur mektupları, Nur Risaleleri gönderiyorum. Onlar benim sizlere hakikî mektuplarım hükmündedir. Risale-i Nur mektuplarını, Nur kitaplarını okuyanların, dinleyenlerin içleri nurla dolar; kalpleri Kur’an nuruyla nurlanır, ruhları İslâmiyet nuruyla yıkanır; dünyada, ahirette mes’ut olur, iman-ı kâmili kazanır; son nefesinde iman-ı kâmille ahirete göç eder, Allah’a kavuşur, Peygamberimize erişir.

“Ben Varım!”

1960’lı senelerin sonlarında bir Müslüman yazar, gazetesinde ümitsizlikler içinde bir yazı yazmıştı. Yazar bu yazısında şimdi hiç İslâm kahramanı kalmadı, diye üzüntüsünü ve bundan duyduğu ıstırabı anlatıyordu. Bu bahsi geçen ümitsiz gazetecinin yazısını Zübeyir Abiye getirip gösterdikleri zaman, merhum abi çok sinirlenmiş, celâdet ve kahramanlık içinde: “Ben varım!” diyerek şimşekler gibi gürlemişti. Arkasından da, Üstad Bediüzzaman’dan aldığı şecaat dersiyle: “Getirin bir tabanca, onunla tavana imzamı atayım!” diyerek haykırmıştı. Onun kahraman RUHU, ÖDLEKLİĞE, KORKAKLIĞA ve ÜMİTSİZLİĞE hiç mi hiç dayanamazdı.

“Zübeyir Ağabey, Üstad Hazretlerinin vefatından sonra ortaya çıkan meselelere ışık tutmak amacıyla sık sık Üstadın hizmet tarzını bildiren mektuplar neşreder, bunların çeşitli hizmet mahallerine ulaşmasını temin ederdi.

Yine bir gün bu manada bir lâhika mektubu hazırlamış, çeşitli vilâyetlerdeki Nur talebelerine göndermek üzere zarflara koymuş, zarflar üzerine de adresleri yazmıştık. “Gecenin ilerleyen saatlerinde bu hizmeti tamamladıktan sonra, Zübeyir Ağabey, odanın bir kenarına koyduğumuz bu mektupları oradan alıp SAKLAMAMIZI söyledi. Biz ise sabah erkenden bunları götürüp atacağız, diye düşünerek diğer taraftan bu ifadesini Zübeyir Ağabeyin ÇEKİNGENLİĞİNE YORUMLAYARAK bu hizmeti ihmal ettik. “Fakat ertesi sabah erkenden dershanemiz aramaya maruz kaldı. Türkiye’nin her tarafına gönderilmek üzere hazırlanan yüzlerce zarfı gören birinci şube elemanları, bunların kime ait olduğunu, kimin yazdığını sordu. Hepimizin bu mes’uliyeti üzerine almaktan çekindiğimiz ve sustuğumuz bir anda Zübeyir Ağabey, hasta hâliyle odasından dışarı çıktı. Eliyle bütün odayı işaret ederek, ‘Burada ne görüyorsanız hepsi benim şahsıma aittir!’ dedi. “Hepimizi siyasî şubeye götürerek ifadelerimizi aldılar. Fakat herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı için serbest bıraktılar. Sonuçta Zübeyir Ağabeyle biz, aynı muameleye maruz kaldık; fakat tabiî ki o, fevkalâde cesareti sebebiyle çok, hem pek çok kazandı. “Fakat bu arama vesilesiyle Türkiye’nin her yerindeki adreslerin ellerine geçmesi, ehemmiyetli zarar oldu. Her tarafta arama ve takipler mühim sıkıntılara yol açtı. Böylece Zübeyir Ağabeyin tedbirli davranmak isteyişindeki hikmeti de anlamış olduk. (Mustafa Türkmenoğlu Hatırası )

  • Bir Kahramandan, Kahraman Avukata…

Av. Bekir Berk, ilk defa Nur davalarına girmek için, Nur talebelerinin vekâletnamelerini almak üzere Ankara zindanlarındaki bahtiyar Nur şakirtleriyle görüşmeye gitmişti. Bekir Abi, Nur talebelerine hitaben: “Sizlerin bir an önce tahliye edilmeniz için, ben sizleri mi, yoksa inancınızı, fikirlerinizi, tek kelimeyle davanızı mı müdafaa edeyim?” der. Demir parmaklıkların arkasındaki Nur talebeleri ve onların namına muhatap olan Zübeyir Abi, genç avukata şunları söylemişti: “Bizlerin burada ne zamana kadar kalmamız hiç mühim değildir. Siz Nur Risalelerini müdafaa ediniz! Siz, bizlerin inancını ve davamızı mahkemede müdafaa ediniz!” Zübeyir Abinin bu kahramanca sözleri, Nur davalarına, belki de 20 sene devam edecek olan Nur mahkemelerine bir başka kahraman daha kazandırıyordu: Bekir Berk! Bu kahraman sözlerden sonra tâ 1973 sonlarına kadar Av. Bekir Berk Abi, Edirne’den Van’a kadar bütün vatan sathında binlerce Nur mahkemesine girerek hep beraat kararları almıştı.

  • “Beni Öldüremeyecekler! Nur’ları Cihana İlân Edeceğim”

“Son Şahitler”den Konyalı Hüsmen Hüseyin Duran anlatıyor: “1948 senesinde Afyon hapsinde Üstad Bediüzzaman’ın kaldığı koğuşun pencere camları kırık, kapısı ise kilitli idi. Soba var, ama yanmıyordu. Bizlerin de içeriye girmesine kat’iyen müsaade etmiyorlardı. Camdan, Üstadın koğuşuna baktım ki, sanki namaz kılıyor, ettahiyyatta gibi dizüstü oturuyordu. Ama bu duruşu sanki cansız gibiydi! Çok dehşetli bir soğukta Afyon kışını yaşıyorduk. Üstad Bediüzzaman abdest almış, yüzündeki, bıyıklarındaki ve kaşlarındaki abdest suları donmuştu! Sanki buzlar içerisinde donmuş gibi bir hâli vardı. Kapıyı açamayınca, omzumla kapalı kapıya dayandım ve anahtarı kırarak içeriye daldım. Nur Üstadın ellerine, eteğine kapanıp:
“Üstadım, diye haykırarak ellerini öpmeye başladım.
“Hazret-i Üstad bana:
“’Kardeşim, korkmayınız! Bunlar beni öldüremeyecekler. Ben Nur’ları bütün cihana ilân edeceğim!’ dedi.
“Tam bu esnada çok zalim olan gardiyanlar geldiler. “Sen nasıl olur da buraya gelir ve girersin! Sen nasıl kilidi kırarsın, diyerek öfkeyle beni alıp aşağıdaki gardiyanların odasına götürdüler, falakaya yatırıp saatlerce vurdular. Ama ben Allah diyordum, vur vur, diye haykırıyordum. Sizler de şayet böyle bir duruma düşerseniz, Allah deyin; hiç acı duymazsınız!”

  •  Zübeyir Abiden, Kore’nin Kahraman Gazisi Bayram Yüksel Abiye
    ……

“Evet kardeşim! Kâinatta hiçbir şey yoktur ki Cenab-ı Hakkın idare ve tedbiri dairesinden hariç kalsın. Zerreden şemse kadar bütün mevcudat, Kadir-i Zülcelâl’in emir ve iradesi tahtındadır. Bu hakikate binaen, sana Kore kur’asının isabet etmesi tesadüfî değildir. Demek, ‘Risale-i Nur’un geniş fütuhatına sebep olmak’ gibi büyük bir nimet ve şeref-i İlâhî sana ihsan edilmiş. Demek, seni Risale-i Nur gönderiyor. Şu hâlde orada imanî bir vazife var.

Üstad’dan Zübeyir Abi’ye: ‘Zübeyir, ben seni daha üç yaşında bir çocukken manevî himayeme, tasarrufuma almıştım’

Bir zaman Isparta’da Hazret-i Üstadın huzurunda, Nur’un dersinde idik. Hizmet-i Kur’aniyede sadakat ve Allah’a güvenmek, itimat etmek gibi meseleler münasebetiyle Hazret-i Üstad buyurdular ki:

“Kardeşlerim! Meselâ İngiliz, Fransız, Rusya, üçü ittifak ederek Londra’da toplansalar ve karar verseler ki, ‘Bu Said Nursî, Anadolu’da bizim mesleğimizin revacına meydan vermiyor. Dini ortadan kaldırmak davamızı, eserleriyle kırıp esasından bozuyor. Ne yapıp yapmalıyız, bu Said’in vücudunu ortadan kaldırmalıyız.’ diye karar verip ve benim de şimdi Isparta’da olduğumu kat’î haber alarak bulunduğum bu evi bombalamak için tayyarelerini buraya doğru gönderseler, ben de şimdi kat’î haber alsam ki geliyorlar –bu esnada Üstad bacak bacak üstüne atıp– ‘Zübeyir, bana bir kahve yap, diyeceğim. Onları burada bekleyeceğim, kaçmayacağım!’ demişti.”
Bu suretle harika sadakatin ve fedakârlığın, maddî harika bir tesir icra ettiğini ifade buyurmuşlardı.

Ve Allah (c.c.), KENDİ DAVASI ve RIZASI uğrunda cansiperane GAYRET ve SADAKAT gösterenlerin bu FİİLÎ DUALARINI reddetmeyeceğini, bu fıtrî kanunun her şeye rağmen yaşayacağını, MAĞLUP EDİLEMEYECEĞİNİ, ihlâs ve samimiyet ile bir hakikate gönül verenlerin, bahusus o hakikat kâinatta cereyan eden İlâhî kanunlar gibi makul, müspet ve müdellel hikmet düsturları olsa, hiçbir cihetle sökülemeyeceğini; ÇÜNKÜ Kur’an-ı Hakîmin, kâinatta cereyan eden hadiselerin ve zamanın satırlarında yazılan fıtrat eserlerinin dile gelmiş bir ifadesi olduğunu, hatta ve hatta şimdi “müspet ilim ve fen” dedikleri meselelerin esaslarının da Kur’an-ı Hakîmin lisan-ı semavîsiyle kâinatta daima ilân edildiğini, Nur Risalelerinin ihtiva ettiği bahis ve mevzuların güneşin vücudu gibi kat’î ve ziyası gibi parlak ve harareti gibi hayatbahş olduğunu ve talebelerin de gayet muhkem ve sağlam hakikatlere dayandıklarını beyanda bulunmuşlardı. (Mustafa Sungur)

Hazret-i Üstadın hafif bir işaretinde karşısında bir emirber nefer gibi anında hazır olup her hizmete yıldırım sür’atiyle koşan fedakâr ağabeyimiz, kendini bu stratejiye uydurmak için gözlerine uykuyu haram etmiş, tabiî olan birçok ihtiyacından rahatça feragat etmiştir. Feragatte dahi Üstad Hazretlerinden sonra büyük bir örnek olan ağabeyimiz, gerçekten bir kurban, ama öyle bizim bildiğimiz koç kurban değil, manevî bir şehit idi. Son nefesinde “Ağabey, ateşiniz gittikçe artıyor.” diyen doktora, “Kardeşim, bütün dünya ateş içinde, bu ateş yanında benim ateşim bir şey ifade etmez.” diyerek asıl dert ve ızdırabını ifade eden dertli bir gönül insanı…(20 Nisan 1971 tarihli İttihad gazetesinden..)

Nur’ları DEVAMLI DİKKATLE okuması, onun gerçek ulviyet ve mahiyetini –şu FELÂKET ve HELÂKET asrında, şu BELÂLAR ve ŞAŞKINLIKLAR devrinde– beyin yıkayıcı çevre tesirlerinden azade olarak tam manasıyla kavraması, herkese, hepimize örnek ve ibret olacak bir husustur. Kur’an hakikatlerini, iman derslerini gerçek hüviyetiyle tanımak ve anlamak için, onun gibi, tefessüh etmiş cemiyetin kıymet hükümlerinden, serseri sosyal baskılardan arınmak zarurîdir. Asgarî idrak şartı, şu bozuk düzenin İslâmî ve Nur’ları anlamada şu ahlâksız ve yalan hayat felsefe ve ahlâkının dışına cesaretle çıkmak ve İslâm’a tam manasıyla teslim olmaktır. (20 Nisan 1971 tarihli İttihad gazetesinden…)

GENÇ İHTİYAR BİLMEZ ECEL. Sırası geleni alır götürür. Nereye? İlk durak kabir. Orası da hadis-i şerifin beyanına göre ya Cennet bahçelerinden bir bahçe ya da Cehennem çukurlarından bir çukur. Son durak ise Cennet veya Cehennem.

✍Allah Resulü, “Ayağı Allah yolunda tozlanan kimseye Cenab-ı Hak, Cehennem ateşini haram kıldı.” (Buhari-Tirmizi) buyurmuşlardır.

Herkes “abi” derdi ona. Bu sadece yaş itibarıyla bir abilik değil, iman hizmetinde daha çok çalışmış ve eskimiş olmaktan dolayı bir ağabeylik… Bu sebeple kendisinden yaşlılar da ona “abi” derlerdi. Öyle bir abilik, kardeşlik ki Kur’an-ı Kerim’de beyan buyurulan “Mü’minler ancak kardeştirler.” fermanının sırrının tecellisinden ileri geliyor. Abi, kardeşine karşı kardeşinden daha fazla mütevazi, daha fazla hürmetkâr, daha fazla bağlı… (25 Mayıs 1971 tarihli İttihad gazetesi)

ZÜBEYR GÜNDÜZALP irsiyet itibarıyla evlâdı yok ve evlât yetiştirmemiş, ama pek çok memleket evlâdının hem memlekete muzır birer fert olmasını önlemiş, hem de onların ebedî Cehennem azabından kurtulmalarına vesile olmuş. Bu sebeple binler, on binler evlât ve torunları var. Ömrünü böyle kudsî bir hizmete vakfetmiş.

Ne mutlu ona! Ne sadakat o ki Afyon Mahkemesi müdafaasında mahkeme huzurunda şöyle diyor:

Sayın hâkimler! “TEESSÜR ve ISTIRAP KARŞISINDA KALPTEN BİR PARÇA KOPSAYDI, bir genç DİNSİZ olmuş haberi karşısında o KALBİN ATOM ZERRATI ADEDİNCE paramparça olması lâzım gelir.

“Bir milletin gençliği ne zaman Kur’an ve ondan lemean eden ilimlerle teçhiz ve tahkim edilmiş ise, o vakit o millet terakki ve teâli etmeye başlamıştır. Gençlik, iman ve İslâmiyet ihtiyacıyla yanan ruhlarını Kur’an tefsiri füyuzat ve envarıyla doldurmaya başlamıştır. Böylelikle tahkikî bir imana sahip olacak gençliğimiz, dinsizliğe, komünistliğe karşı mücadele edip vatanlarını İslâm düşmanlarına asla sattırmayacaklardır. Bunun için, eğer komünistler mürekkep ve kâğıdı yok etmek imkânını da bulsalar, benim gibi birçok genç ve büyük fedaî olup hakikat hazinesi olan neşri için, mümkün olsa derimizi kâğıt, kanımızı mürekkep yaptıracağız!” Mahkemeden önce hazırladığı müdafaa müsveddesini Üstada gösterdiği zaman, Üstad, yukarıdaki ibarenin altına kendi el yazısıyla şöyle yazıyor: “Evet, evet, evet; binler defa evet!” (On Dördüncü Şua, “Temyiz mahkemesi lâyihasından bir parçadır” kısmının sonlarından.)

“Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayr istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı Bâki isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i Sermed isterim. Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı birden isterim!” (Sözler)

✍Bir gün birisi, “Risale-i Nur’ları bir kere okumak kâfidir. Niçin tekrar tekrar okuyorsunuz?” demişti. Bunu Zübeyr Gündüzalp abiye naklettiğimiz zaman cevaben, “Tuğlaları üst üste koymak tekrar değil, tesistir. İnsan yalnız akıldan ibaret değildir. Akıl, kalp, sır, hayal, bütün hissiyat-ı insaniyenin Nur’lara ihtiyacı var.” demişti. Bu veciz cümlesi zihnime nakşolmuş, hiçbir zaman unutmamıştım.(Necmeddin Şahiner)

Zübeyir Gündüzalpin Başbakan Süleyman Demirel’e yazdığı mektuptan bir bölüm.

Z. Sertel: “Bediüzzaman Said Nursî sağ kaldıkça ve eserlerinin intişarına zecrî tedbirlerle set çekilmedikçe bu memlekette bizim ideolojimizin halk tarafından kabullenip gelişmesine imkân ve ihtimal yoktur kanısındayız.”

H. A. Yücel: “Bediüzzaman’ın yaydığı dinî fikirler, eski hocalar softalar gibi ürkütücü, korkutucu, Cehenneme batırıp batırıp çıkarıcı değildir. ‘Kâle-kıle’lerle dini yayıcı eski kitaplara muhalif olarak, akıl ve mantığın kandırılabileceği, güya Kur’an’dan ilham ve feyiz alıp ispat ve izahat metodunu takip ederek millet ve gençliğimizi aldatarak onları ‘din’le zehirleyen risalelerdir. Bundan dolayı bizim için tek tehlike ve engel, bakkal defterlerine Arap harfleriyle yazılarak yayınlanan o karanlıklı kitaplardır. O İslâmcı şahsın kitaplarının okul ve halk muhitinde yayılması, biz aydınların aydın fikirleri vatanımıza yerleştirme çabasında en büyük bir engel teşkil etmektedir. Bu zorunlu durumun ortadan kaldırılmasından başka bir hâl çaresi yoktur kanısındayım. Hükûmetin, gizli olarak faaliyet hâlinde bulunan bu din yayıcılığının muhakkak surette durdurulması yolunda aktif icraatlara acilen girişmesi gerektir intibaındayım.”

***

Bediüzzaman Hazretleri’nin has talebelerinden biri olan merhum Zübeyr Gündüzalp Ağabey, Gaziantepteki diğer bir nur talebesi olan merhum Nazım Gökçek Ağabey’e yazdığı bir mektupta hizmet insanının vasıflarını şöyle anlatıyor:

AZİZ MUHTEREM KARDEŞİM! Mademki İslâm’ın her derdine razı olduğunu bildiriyorsun, bu müjdenle bize aşk ve şevk veriyorsun, o halde iyi dinle: Vazifen: Dikenler arasında güller toplayacaksın. Ayağın çıplaktır, batacak. Elin açıktır, ısıracak. Buna sevineceksin! Firavunlar kucağında büyüyen çocuk Mûsâları safına alacaksın. Aldığın için dövecekler. Konuştuğun için zindana koyacaklar; sevineceksin! Çöllere sürülürsen, kanınla ağaç yetiştireceksin. Kutuplara sürülürsen, vücut ısınla sebze yetiştireceksin. Yeşilliği sevmeyenler olacak. Yakacaklar, yıkacaklar. Sen bunu sabırla seyredeceksin! Karanlık zindanlara atarlarsa, ışık; paslı vicdanları görürsen, ümit; imansız kalplere rastlarsan, Nur vereceksin. Sen verdiğin için, suç; sen getirdiğin için, ceza; sen konuştuğun için, mahkûm olacaksın. Ve buna şükredeceksin! Anadan, yardan, serden ayrılacaksın. Candan, gönülden Kur’an’a sarılacaksın. Damla iken deniz, nefes iken tayfun olacaksın. Derdini yazmak için derini kâğıt, kanını mürekkep edeceksin. Kimse ile görüştürmezlerse, Mecnun olup çöllere düşeceksin. Leylâ arar gibi Nur arayanları bulacaksın. Bulamazsan üzülmeyeceksin! Makamlar, servetler verirlerse, nefsini unutacaksın… Yalan, iftira, çamur fırtınasına tutulursan, hissiyatını terk edeceksin… Önünde demirden set yaparlarsa, dişinle deleceksin. Dağları toptan oymak gerekirse, iğne ile oyacaksın. Unutma, nerede olursan ol, küfrün ve cehlin ta temelini çürüteceksin! Bir gün, Kur’an etrafındaki surların yıkıldığını görürsen; hemen kemiklerini taş, etlerini harç, kanını da su edeceksin. Etrafına ilimden, irfandan, faziletten, ahlâktan kaleler dikeceksin. Kaleler, fedailer ister. Nasıl olsa sen de içinde fedai olacaksın. Bu mektubu okuyunca, Mesnevi’yi okuyan Yunus Emre gibi “Uzun olmuş” diyeceksin. O’nun gibi ben olsa idim: “Ete, kemiğe bürünürdüm, Yunus diye görünürdüm.” derdim dediği gibi, sen de ne lüzum vardı uzun uzun saymaya… Kısaca “Kur’an talebesi olacaksın!” deseydin yeterdi, diyeceksin. Haklısın. Zira İslâm yoluna giren bilir ki, bu yol kıldan ince, kılıçtan keskindir. Her kişinin değil, er kişinin yoludur. Seni bütün ruhu canımla kucaklar, gözlerinden öper, dualarına mukabele eder, Allah’ın rızası dairesinde buluşmak üzere mektubuma son verirken, dalâlete düşen din kardeşlerimin, kısa bir zamanda sizin gibi hidayete ermelerini Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd olan Hazret-i Allah’tan niyaz eylerim. Âmin.

-Zübeyir Gündüzalp-

***

Zübeyir Gündüzalp Abinin hazırlayıp Yazdığı BİR DAVA ADAMININ NOTLARI_1-2 ADLI ESERİNDEN SEÇME NOTLAR

Risâle-i Nur’da merhaleler vardır. Bunlar:
1. ŞEVK DEVRESİ:

Ruhun hakikatleri kavrama ve kapsamasıyla olur.

2. MUHABBET DEVRESİ:

Risâle-i Nur kalbde mekân tutar. Bu devrede tehlike yoktur. Evinde tavuk pişer, fakat o medresede çorbaya koşar. Evinde kuş tüyü yatak vardır, o dershanenin kırpıntı yatağına gelir.

3. SEBAT DEVRESİ:

Tehlikeli olan devredir. Ülfet ile sebatın kırıldığı görülür. Enaniyet ve süflî arzular çok olur. Bu devre sebatı güçlendirmek gerekir. Gaye en az zayiatla bu dönemi atlatmaktır. İrtibat azalır, içtimâî meseleler aklını kurcalar. Sebat: Günahlardan çekinmek ve Risâle-i Nur’un kutsiyetine inançla, Nurlarla meşguliyetle, derslere devamla olur.

4. SADÂKAT DEVRİ:

En son merhaledir. Arabistan’dan Kutb-u âzam da dâvet etse, hürmet eder, fakat Risâle-i Nur’a koşar.

5. SIDDIKİYET MAKAMI:

Niyet ve nazar ile olur.

***

01-) Fenalık ve iftiralara ne kadar feci bir surette maruz kalınırsa kalınsın, mukabele-i bilmisil etmemek, tövbe ve istiğfara devam etmek, sabır ve tahammüle çalışmak, öyle hâdiselerden ibret ve ders almak, mütecaviz ve müfterilerle uğraşmamak, yüksek bir ahlâk ve kemâlatın şiârındandır. Enbiyâlar, velîler, sulehânın ahlâkı ile ahlaklanmaktır.

02-) Kendi nefsini daima kötülemek, kendi küçük kusurlarını büyük görmek, başkalarının büyük kusurlarını küçük görmek, yüksek bir fazilettir.

03-) İyi olmanızı istiyorsanız, evvelâ kötülüğünüze inanınız. Kusurlardan kurtulmak istiyorsanız; evvelâ kendi kusurunuzu görüp, kendinizi kusursuz zannederken, kusurlu olduğunuzu müşahede ediniz.

04-) Kusurlu, hatalı bir arkadaşınızın yanlışlarını yumuşaklıkla, hürmet ve tevazu ile yalnız kendisine söyleyiniz. Kabullenmezse dahi, ikinci bir kimseye onun hakkında gıybet etmeyiniz. Birisinin kusurunu, kusuru düzelteceğim diye etrafa yaymak, şahsî kin, garaz, nefsin karışması gibi hallerin zorlamasının neticesidir. Veyahut fayda veriyorum zannıyla zararların üremesine sebep olan bir safdillik ve cahilliktir. Başkalarına yaymak değil, daima ve daima ona söylemektir. Söylerken de, “Acaba, hakikaten ve bizzat nefsü’l-emirde hata mıdır? Yoksa benim fikrime, görüşüme göre mi hatalıdır?” diye insan kendini murâkabe etmelidir.

05-) Nefsine itimat ederek mesai arkadaşlarını yetersiz görenin sonu tehlikelidir. İstişare esnasında kendi fikrine saplanarak vereceği cevabı düşünen; arkadaşlarının fikirlerini küçümseyen, hatadan kurtulamaz.

06-) Yanlış hatt-ı harekette giden, zararlı hali olan bir kimseye her zaman, “İyi gidiyorsun.” demek, onu gaflete düşürmek ve ona zulmetmek olur.

07-) Acı nasihat, faydalı şerbettir.

08-) Bir ve beraber olduğun hizmet ve dava arkadaşlarının gönlünü kırma. Senin gönlünü kıran olursa, “Buna benim nefsim müstahaktır.” de… Ve gönlünü kıranın gönlünü hoşnut eyle.

09-) Böyle bir zamanda, böyle kudsî bir iman hizmetinde çalışanlara karşı durumumuz şudur: Bir zerre hizmet, bir dağ; bir dirhem hizmet, bir batmandır. Bu Nur hizmetinde -az dahi olsa- bulunanlar, çok hürmet, muhabbet ve şefkate lâyıktır.

10-) Dâne taşıyan bir karıncayı bile incitme.

11-) Mü’mine eziyet haramdır.

12-) Mesai arkadaşlarına hürmet ve sevgi BESLEMEYENLER, dava ve idare adamı olamazlar. Sevgi, şefkat, müsamaha, hürmet; müdebbir ve muvaffakiyetlere namzet bir dava adamının mümtaz hasletleridir.

13-) Bilseniz ki, gayret ne kadar kıymettardır, bir dakika boş durmazdınız.

14-) Ezberlemek hâfızayı açar.

15-) Tenkit için okuyan, istifade edemez. Başkası için okuyan, istifade edemez. Kendi nefsi için okuyan, istifade eder.

16-) Hizmet için değil, nefsimi ıslah için okumalıyım.

17-) Şimdi oku, kabirde okuyamazsın. Hususî okumanı terk etme.

18-) Büyük zatların sözünde bazen yetmiş mana bulunur.

19-) Tuğlaları üst üste koymak tekrar değil, tesistir.

20-) Bir mücâdelede mağlup düşmek, bir ahd ve gayrette muvaffakiyetsizliğe uğramak, mücâhede ve gayretin icaplarındandır. Gayeye erişmek ve yükselmek isteyenlerin “beklemeye mecbur oldukları” faydalı bir imtihandır.

21-) “Üç şey kalbe nasihati tesir ettirmez: UYKU sevgisi, RAHAT sevgisi, TAAM sevgisi.” (Hadis meali)

22-) Menfi bir şey duyunca, iç âleminde müdâfaat ile onun şuur altına ve üstüne tesirini izale et.

23-) Her sohbette dinleyici ol. Daima öğrenmeye çalış. Yetişmeye muhtaç olduğun şuurunu muhafaza et. Mevzu hakkında fazla malumatın olsa da sus.

24-) Dinleyiniz, hitap ettiğiniz kimseye ehemmiyet veriniz, zarif iltifatta bulununuz.

25-) Kendinizden bahsetmeyiniz. Sizi dinleyen kimseye, onu ilgilendiren şeylerden bahsediniz.

26-) Her insanın iki ciheti vardır. Bir cihetini gören insan kördür.

27-) Düşün, söyle. Evvel düşün, sonra söyle. Muhakemesiz sözler, kırıcı ve dağıtıcıdır.

28-) Önüne çıkan her insana sırlarını söyleyen, hoşsohbet değildir.

29-) Her şeyi bildiğini iddia edenler cahildir.

30-) Münakaşa ile hiçbir dava halledilmez. Münakaşadan yavaşça çekil, öyle şeyler muvakkattir.

31-) Büyük zatlar bunda müttefiktir ki; “Başkalarıyla uğraşan yolundan kalır.” (Dinsizlerin ve şeytanın ehl-i hizmeti başka şeylerle meşgul ederek, hizmete mani olma planı vardır.)

32-) Çok kere olur ki, hatası kendisine söylenmeyen bir kimse, hatasını hüner sayar.

33-) Ruh haletinizi değiştirmekle, müptelâ olduğunuz dertten kurtulabilirsiniz.

34-) Bir âlimin sohbeti, yaralı kalbleri tedavi eder. Fakat bir arifin sohbeti, ölmüş kalbleri diriltir. Risâle-i Nur’un sohbeti: Sohbet-i arifindir.

35-) Uhuvvet risalesini okuduğu halde münakaşa eden, tartışan adam ibâreyi anlamıştır, hakikatini anlamamıştır. Çünkü hakikatini anlayan insan kardeşiyle çatışmaz.

36-) Kardeşin seni tahkir ettiği halde, sen ona muhabbet gösterebiliyorsan, işte o zaman sırr-ı uhuvvet tezahür eder.

37-) Konuşmalarda en küçük bir alaylı kelime dahi kullanmaktan sakınınız. İstihza, alay edilende kapanmaz bir yara açar. Kalpler kırılınca ruhta kin ve adavet başlar.

38-) Sağırların en beteri, kusurunu işitmek istemeyen insandır.

39-) Günlük evrada, azami ihtimam göstermek gerekir. Evrad hizmetin zevk ve tesirini çoğaltır.

40-) Tarih insanın idrakini, edebiyat nükte ve mizacını, matematik dikkatini, dinî eserler fikir ve ruh derinliğini artırır.

****

Bu yazı 97 kez okundu