Kullukta Derinleşme Ve İçimizdeki Derinliklere Yolculuk: İtikâf 

“Kullukta Derinleşme Ve İtikâf”

İnsan, İlâhî irade ile kul olarak yaratılmıştır; ama kendi iradesiyle kulluğunu ve o kulluktan hoşnut olduğunu ortaya koymalıdır. Yani gayr-i iradî kulluğunu, iradî kullukla derinleştirmelidir. Çünkü insan, ancak iradesiyle ortaya koyduğu ameller sayesinde kullukta derinleşir ve Allah’ın rızasını kazanır. Kullukta derinleşme azmi içinde olmayanlar zamanla hiç farkına varamayacakları şekilde sığlaşırlar. Dolayısıyla insan, sürekli derinleşme peşinde bulunmalıdır. İbadette derinleşme kullukta da derinleşmenin en emniyetli yoludur. Onun için de ibadet derinlik açısından farklı mertebelere ayrılmış ve aynı kökten gelseler de ibadet, ubudiyet ve ubûdet gibi farklı isimlerle anılmıştır. [bkz: Kalbin Zümrüt Tepeleri, I, 120.]. Durum böyle olunca da kişi, ibadet ve taatinde her gün yeni mertebeler kazanma gayretinde olmalı ve her yeni gün, “Rabbim, bugün Seni dünden daha derin duyuyorum; keşke dün de bana bunu duyursaydın” diyebilmeli ve duymadaki derinliğini her zaman bir perde daha yükseltmeli, ertesi gün daha derin, sonraki gün biraz daha derin olmaya çalışmalıdır. Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) günde yetmiş veya yüz defa istiğfar etmesindeki sır da, terakkideki seyrinin bu şekilde olmasındadır. O (sallallahu aleyhi ve sellem), devamlı yükseldiğinden dolayı, her an arkada bıraktığı dûn mertebelere bakmış ve her basamakta bir önceki için “estağfirullah” demiştir.

Peki, kullukta derinleşmenin temel unsurları nelerdir ve bunların ne kadarı, kısmen de olsa, itikâfla gerçekleşebilir? Bundan sonraki satırlarda bunların birkaç tanesinden söz etmeye çalışacağız. Ama önce âkifin içinde bulunduğu mânevî hâl ve günlük ibadet programını kısaca tasvir etmek istiyoruz:

Âkifin mânevî atmosferi ve ibadet programı

İtikâfa giren kişi (âkif), sadece Allah’ın rızasını kazanmak kasdıyla, kadîmden gelen ve Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) de terk etmediği bir sünneti ikame etmek üzere bir nevi Allah’a (celle celâluhu) misafir olarak O’nun evine kapanır; nazar, gıybet, yalan, su-i zan, malâyani ile uğraşma, el ve dille başkasına zarar verme başta olmak üzere, birçok günahtan uzaklaşır; bütün lâtifelerini ilâhî varidata açık tutmak için dünya ile irtibatını, muvakkaten de olsa, en aza indirir ve başta zikirle tefekkür olmak üzere, geniş mânâsıyla sadece ibadetle meşgul olmaya gayret eder. İtikâf boyunca bütün vakit namazlarını, bir işe yetişmek, bir görevi üstlenmek gibi kaygılar taşımadığı için aceleye getirmeden, gayet sakin, bütün adabına riayet ederek, huzurlu ve huşû içinde cemaatle ikame ettiği gibi, namaz sonrası tesbihatı da hiç aksatmaz. Cemaatle yaptığı tesbihata hem salâvat ve Esma-i Hüsna’yı ekler, hem de Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) nakledilen sabah ve akşam dualarını da terk etmez. Farz namazlar ve onlara tabi olan sünnetlerin yanı sıra yine gayet sakin, bütün adabına riayet ederek, huzurlu ve huşû içinde günün belli vakitlerine serpiştirilmiş işrak, duhâ, evvabin, tesbih, hacet, istihare, tövbe ve teheccüt namazlarını da ikame eder. Gündüzleri oruçlu geçirir; oruçlu olmadığı saatlerde de evdeki gibi yemek ve içmekle uğraşmaz.

Her gün programladığı kadar Kur’ân okur, dua eder, salâvat getirir, tevbe ve istiğfarda bulunur ve evrad kitaplarından, yine programladığı kadar, evrad u ezkar okur. Bu arada gecenin karanlıklarında, hayatın mânâsı, dünyaya geliş gayesi, Cenab-ı Hakk’ın esma, sıfat ve şuunatı, İslâm âleminin ve insanlığın içinde bulunduğu vahim durum vb. konular üzerinde tefekkürde bulunur. O güne kadar yaptıkları hataları ve kaçırdıkları iyilikleri düşünerek kendisini muhasebe ve sorguya çeker. Bu arada cami içinde yalnız başına ve karanlıkta kendini mezarda hissedip rabıta-i mevt yapması onu ayrı mânevî derinliklere ulaştırabilir. Beş vakit namaz kılınan caminin mânevî atmosferinde insan-i kâmil olma yolunun pratikleri ve meyveleri olan inziva, üns billah, uzlet, çile, halvet ve murakabeye; kıllet-i menam, kıllet-i taam, kıllet-i kelama ve uzlet ani’l-enam da eklenince kişinin melekî yanları gelişmeye başlayabilir. Aslında itikâf bu sayılanların, yani bütün unsurlarıyla tasavvuftaki seyr u sülûkün, herkes tarafından ve bir mürşidin gözetimine ihtiyaç duymayacak şekilde, uygulanabilecek temel kaynaklarındandır. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)“İ’tikâfa giren, günahlardan uzak kalır ve kendisine tüm iyilikleri işleyen gibi iyilikler yazılır.” (İbn Mace, Sıyam, 67) buyurmaktadır.

Ayrıca itikâf iradî bir yalnızlıktır. Yalnızlık, insan fıtratında olan bir duygudur. Zîrâ her insan hem mükemmel, hem özel yaratılmıştır. Zaman zaman yalnız kalıp tefekküre dalmak, Rabbiyle âdeta baş başa kalıp O’na içini şerh etmek, engin ibadet vadilerinde dolaşmak, kalbinin kapılarını O’ndan gelecek varidâta açmak… dünya zindanında kıstırılmış her ruhun fıtrî olarak ve özlemle beklediği yalnızlık anlarıdır. Bu ruhlar, manen günde beş defa namaz ve tesbihatta dakikalarca, hem mânen, hem maddeten her gece ibadetinde saatlerce, senede bir defa da olsa itikâfta günlerce, bazıları da inzivada aylarca bu yalnızlığı iradî olarak yaşarlar. Ayrıca biz hissetmesek de bazı nadide şahsiyetler bulundukları makamda ve yaşadıkları hâller itibariyle, halk içinde yaşamakla beraber hep Hakk’la beraberdirler ve bir mânâda hep yalnızdırlar. Kalbin Allah’a konsantre olması, sadece O’nunla uğraşması, bütün gaye ve himmeti O’nun rızasına teksif etme, O’nu daha iyi hissetme, O’nunla ünsiyet kurma, sadece O’na güvenip O’na itimad etme… gibi hususlar ancak bu yalnızlık anlarında kâmilen elde edilebilir. İşte itikâf bunun için adeta biçilmiş kaftandır denilebilir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) genellikle Ramazanın son on gününde itikâfa girdiği için, bu sünneti de ihya etmek üzere bu günlerde itikâfa giren kişi, Ramazan ayının son on gününün mânevî varidat ve bereketinden istifade edebileceği gibi, bin aydan daha hayırlı olan kadir gecesini de ihyâ etme ihtimali gayet yüksektir. İtikâfa çekilen kimse, burada geçirdiği bütün vakitlerini namazda geçiriyor gibidir. Çünkü fiilen namaz kılmadığı vakitlerde de, cami içinde namazı bekler bir hâldedir. Bu şekildeki bir bekleyiş de Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ifadesiyle namaz hükmündedir. O şöyle buyuruyor: “Kılacağı namaz sizden birini yerinde tuttuğu, ailesine dönmesine engel olduğu sürece, o kişi namazda sayılır.” (Buhârî, Ezân, 36; Müslim, Mesâcid, 275). “Sizden biriniz, abdestini bozmadan namaz kıldığı yerde oturduğu müddetçe, melekler kendisine: ‘Allah’ım! Bunu bağışla, buna rahmetinle muamele et, diye dua ederler.’” (Buhârî, Ezân, 36.). Ve bütün bunları yaparken Allah’ın (cc) evinde ve O’nun misafiri olma edebi ve titizliği içinde hareket eder. Hayalinden geçenler dâhil, her düşünce ve davranışına dikkat eder ve her mümin için temel ideallerden olan ihsan ufkunu yakalamaya çalışır.

Kullukta Derinleşmenin Bazı Temel Unsurları ve İtikâf

“Nazarî-amelî İrtibatı”

Bilindiği gibi dinî meselelerin nazarî yanında bir icmal hâkimdir; matlup olan, onların amelî plânda tafsile ulaştırılmalarıdır. Sadece fikir hâlinde bulunan ve tatbik sahasına çıkarılmamış olan bir bilgi, pratiğe dökülmedikçe ve fiilî olarak ortaya konulmadıkça asıl tesirini icra edemez ve semeredâr olamaz. Gerçi nazarînin bir kısmı çok kıymetlidir. Meselâ, iman pek değerli bir nazarîdir; fakat onun da bir inkişaf alanı vardır. O alan sâlih ameldir; onun derinliği ise ihsan şuuruna ulaşmaktır. İman çok ehemmiyetli olsa da, onun vadettikleri ancak amelle bilinir; iman, amel sayesinde inkişaf ettirilmeyince, duyulması lazım gelenler duyulamaz, sezilmesi gerekenler sezilemez ve imanın hakiki tadına varılamaz. Bu itibarla, önce iman amelle tafsile ulaştırılmalı, sonra sâlih amelde sebat edilmeli ve derinleşme peşine düşülmeli; akabinde ise, canlılığın hep korunması ve hiç heyecan yorgunluğu yaşanmaması için o amele sürekli yenilenmeler, renkler ve farklı desenler katılmalıdır. Namaz, Kur’ân okuma, evrad u ezkâr, tefekkür, muhasebe, rabita-i mevt vb. birçok ibadetin beraber yapıldığı adeta paket bir ibadet programı olduğundan itikâfta amel bir nevi zirveye çıkar. İtikâfta elde edilen bu seviye belli bir ölçüde de olsa diğer zamanlarda muhafaza edilirse kullukta derinleşme adım adım gerçekleşebilir.

“Temadî”

Diğer taraftan kullukta temadi çok önemlidir. Samimâne ve şuurluca ortaya konan ibadet ile arınma ve kurbet kazanma birbirini takip eder; bu şekilde kullukta temâdî sağlanmış olur. İbadetin şuurluca yapılmasıyla onun temâdîsi (sürüp gitmesi, devamlı olması ve kalıcı tesirler bırakması) arasında ‘salih daire’ söz konusudur. Çünkü her şer aynı zamanda başka bir şerre çağrı ve her kötülük sonraki bazı kötülüklerin mukaddimesi olduğu gibi; her hayır da, diğer bir hayrın davetçisi ve her güzel amel başka iyiliklerin vesilesidir. Devam ve temâdî kalb ve ruh hayatında derinleşmeyi temin eder; derinleşme de, şuurda ve vicdanda ayrı bir enginliğe kapı aralar; insanı farklı bir marifet ufkuna ulaştırır. Şayet Efendimiz’in (sav) itikâf sünneti süre açısından da aynen yerine getirilirse, on gün boyunca yoğun bir şekilde devam edecek olan bu paket ibadet kişiye ibadette temadi adına ciddi bir fırsat sunmuş olacak ki, itikâftan sonra da bunu kısmen de olsa sürdürmek mümkün olacağından kullukta derinleşmeye ciddi katkı sağlar.

“Nafile ibadetler”

Kullukta derinleşmenin ve Cenab-ı Hakk’a daha çok yaklaşmanın bir yolu da farz ibadetlere ek olarak nafile ibadetlere devam etmektir. Efendimiz (sav) bir kudsî hadislerinde, farz ibadetlerin yanı sıra insanı Allah’a yaklaştıracak, dostluğuna ve sevgisine mazhar kılacak dolayısıyla kullukta derinleşmeye vesile olacak nafile ibadetlerin önemine işaret etmişlerdir (Buharî, Rikak, 38). İtikâf mutlak mânâda nafile bir ibadet olduğu gibi, şayet gereğine uygun ikame edilirse, yukarıda işaret ettiğimiz gibi bünyesinde birçok nafile ibadet de barındırmaktadır. Tabir yerinde ise itikâf nafile ibadetler mahzenidir.

Allah Rızası

Zahiren önemsiz ve küçük gibi görünse de her müspet davranışı bir ganimet bilip ona sarılarak Allah’ın rızasını arama azmi ve gayreti de kullukta derinleşmenin yollarındandır. Zîrâ Allah rızasının ve ona terettüp eden af, mağfiret ve kurbetin hangi amelde olduğu bilinmemektedir. Bu hususa dikkat çekmek üzere Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisine tavsiyede bulunmasını isteyen bir sahabiye şöyle buyurur: “Allah’a karşı muttaki ol ve iyilik adına hiçbir şeyi küçük görme. (Müsned, 32/148). Diğer bir hadîslerinde: “Bir hurmanın yarısıyla da olsa, bunu da bulamazsanız bir güzel sözle kendinizi ateşten koruyun” (Buharî, Zekât, 10) buyurur. Elbette bunun zıddı da söz konusudur, yani sıradan bir kötülük veya yanlış davranışımız bizleri Allah’ın rızasından uzaklaştırarak gazabına duçar kılabilir, neticede ebedî hüsrana uğrayabiliriz. Nitekim Efendimiz (sav), susamış bir köpeğe su veren kötü yola düşmüş bir kadının affedildiğini, buna mukabil bir kediyi eve hapseden bir mü’mine kadının da Allah’ın gazabına uğrayarak Cehennem’e gittiğini misâl olarak belirtmişlerdir (Buharî, Bed’ü’l-Halk, 17). İtikâf ibadeti ve ihtiva ettiği diğer ibadetlerin tamamı ihlâslı, samimi ve şuurlu bir şekilde Allah rızasını kazanmaya müteveccih bir karakter arz ederler. Zîrâ bunlar, riyâ başta olmak üzere, ibadete halel getirecek unsurların hemen bir çoğundan uzak ibadetlerdir. Şayet iradenin hakkı verilip ucuptan da korunabilirse, âkif itikâfıyla sadece Allah rızasına müteveccih olma imkânı yakalayabilir.

Muhasebe, Murakabe ve Tefekkür

Muhasebe, murakabe ve tefekkür de kullukta derinleşme yolları ve pratikleridir. Hesap görme, hesaplaşma, kendi kendini sorgulama diyebileceğimiz muhasebe; [bkz: Kalbin Zümrüt Tepeleri 1] mü’minin, iyi-kötü, yanlış-doğru, günah-sevap yaptığı her şeyi gözden geçirip, hayırları, güzellikleri şükürle karşılaması; inhirafları, günahları istiğfarla gidermeye çalışması; yanlışlıkları ve kötülükleri de tevbe ve nedametle düzeltmeye gayret göstermesi adına çok önemli bir cehd ve insanın kendini isbat etmesi mevzuunda da ciddî bir teşebbüs sayılır. İnsanın, kendi kendini ledünnî yanlarıyla, iç derinlikleriyle, mânâ ve ruh enginlikleriyle keşfedip tanıması, tanıyıp yorumlaması diye de ifade edebileceğimiz muhasebe, gerçek insanî değerlerin ortaya çıkarılması, bu değerlere esas teşkil eden duyguların geliştirilmesi ve korunması yolunda bir ruh cehdi ve düşünce sancısıdır. Herhangi bir mevzuda, geniş, derin ve sistemli düşünme mânâlarına gelen tefekkür [Kalbin Zümrüt Tepeleri, I] ise, hâdiselerden ibret alma ve çeşit çeşit netice çıkarmanın çerağı, tecrübelerin altın anahtarı, hakikat ağaçlarının fideliği, kalb nurunun da gözbebeğidir. Onun içindir ki, her güzel şeyde olduğu gibi tefekkürde de zirveleri tutan Ufuk İnsan: “Tefekküre denk ibadet yoktur; öyle ise gelin Cenâb-ı Hakk’ın nimet ve kudret eserlerini tefekkür edin! Ama zinhâr Zât-ı Bârî’yi tefekküre kalkışmayın; zîrâ o, insan düşüncesini aşan bir mevzudur.“ [et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 6/250] mealindeki sözüyle, düşünebileceğimiz sahanın sınırlarını belirler ve bize, güç, imkân ve iktidarlarımızın hudutlarını ihtar eder.

Gözetme, mülâhazaya alma, intizarda bulunma, kontrol etme ve kontrol edildiği şuuruyla yaşama mânâlarına gelen murakabeye [bkz: Kalbin Zümrüt Tepeleri, I] gelince, o hâl ehlince, Allah’tan gayrı her şeyden alâkayı keserek kalben Cenâb-ı Hakk’a yönelmek, ilm-i İlâhî’nin her şeyi kuşatmış olduğu inanç ve mülâhazasıyla nefsini menhiyâta karşı gemleyip hayatını Allah’ın emirleri ışığı altında dizayn edip yaşamaktan ibaret görülmüştür. İtikâf, âkifin kabiliyetleri ölçüsünde muhasebe, murakabe ve tefekkürün adeta zirve yapabileceği bir ibadet ve fırsattır. Elbette bu konularda önceden bazı bilgiler edinmek meseleyi daha da verimli hâle getirecektir. Âkif“Tefekkür nasıl yapılır, murakabede nelere dikkat edilir, muhasebenin verimli hale gelmesi nasıl gerçekleşir?” sorularının cevabına asgari düzeyde de olsa âşina olmalıdır. Aksi takdirde verimsiz hayalvari düşüncelere dalmak mümkün olabileceği gibi, muhasebe neticesinde ümitsizlik eşiğine gelmek de mümkündür.

Evrad u Ezkar ve Rabita-i Mevt

Başta tasavvuf ehl-i olmak üzere insan-i kâmil olma yolunda mesafe almak ve kullukta derinleşmek isteyen hak dostları, temelde iki metot uygulamışlardır: Evrad u ezkâr ve rabıta-i mevt… Girişte işaret ettiğimiz gibi, şayet programlı ve hazırlıklı bir şekilde yapılırsa itikâf, başta Kur’ân olmak üzere birçok evrad u ezkara beşiklik yapabileceği gibi, caminin mânevî atmosferini gecenin lahutî sessizlik ve derinlikleriyle birleştirerek İlâhî varidata mazhar kılacak bir rabıta-i mevt yapmak mümkündür.

Seyr u Sulûk

Nefsi kirlerden arındırma gayreti de kullukta derinleşme yollarındandır ki bu, ancak tasavvuf erbabının ‘seyr u sülûk’ adını verdikleri nefsle mücahede ameliyesiyle mümkün olabilir. ‘Seyr u sülûk’ ifadesi, belli bir usûl dairesinde hayvanî ve cismanî arzulardan uzaklaşıp kalb ve ruhun hayat çizgisinde gönül ayağıyla Allah’a yürümenin, O’na vâsıl olma yollarını araştırmanın ve böyle bir vuslata erebilmek için ‘mesâvi-i ahlâk’ da diyebileceğimiz fenâ huylardan uzaklaşmanın ve Kur’ânî ahlâkla ittisaf etmenin unvanıdır. [bkz: Kalbin Zümrüt Tepeleri, II] Allah Resûlü (sav) bir hadîs-i şerîflerinde bunun bazı temel prensiplerine şöyle işaret etmiştir:  “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şeyler: Karın büyüklüğü (göbek bağlamak), çok uyku, tembellik ve yakîn (iman) azlığıdır.” [Suyuti, Fethu’l-Kebir, I, 58] Daha sonra gönül ehli, seyr u sülûkün temel unsurlarını geniş anlamıyla zikir, kıllet-i menam, kıllet-i taam, kıllet-i kelâm ve uzlet ani’l-enam şeklinde formüle etmişlerdir ki, bunların tamamı itikâfta bir araya gelmektedir. Elbette iradenin hakkı verilir, hazırlık yapılır ve bu konularda önceden bir miktar bilgi elde edilirse nefsi arındırma, ruha mertebe kazandırma dolayısıyla kullukta derinleşme imkânı elde edilebilir.

Netice

İtikâf cami bir ibadet olarak birçok mânevî faydasının yanı sıra kullukta derinleşme adına da kaçırılmaması gereken peygamberler sünnetidir. Şayet Ramazan ayının son on gününde bu ibadet ikame edilirse, manen elde edilen mertebeyle birlikte, içinde bulunulan zaman (Ramazan ve muhtemelen Kadir gecesi) ve mekânın (Allah’ın evi mescid) kutsiyeti kişinin elinden tutar ve adeta vahyin Hirâ Sultanlığındaki ilk nüzulüne benzer şekilde, Kur’ân’ı Hz. Cebrail’den dinliyor gibi bir hal yaşanabilir. Elbette iradenin hakkı verilerek bunun ruh ve vicdandaki tesirleri sonraki günlerde de kısmen devam ettirilebilir. (Kaynak: Yeni Ümit Dergisi, Sayı: 104, Prof. Dr. Abdülhakim Yüce @HikmetNet99)

İçimizdeki Derinliklere Yolculuk: İtikâf

Hayatlarını ruhun enginliklerinde, kalbin derinliklerinde ve her zaman vicdan eksenli sürdürebilenler hep “a’lâ-yı illiyyîn”e doğru yürürler.

Modern hayat, rahat yaşama imkânı ve çeşitli kolaylıklar sağlamakla birlikte, hırsa ve yarışa dayalı bir hayat tarzını da adeta dayatarak, insanın huzurunu kaçırmıştır. Medya ile bütün dünyaya yayılan popüler kültür, insana her geçen gün çok daha fazla şeye ihtiyacı olduğu hissini aşılamaktadır. Geçmişte hayal yahut bilimkurgu sayılan cihazlar, bugünün vazgeçilmez eşyaları arasındadır. Bugünün insanı, her yıl daha gelişmişi çıkan bu cihazları satın alabilmek için sürekli çalışmak zorunda kalmaktadır. Bu koşuşturma ve rekabet içinde baş döndürücü bir hızla gelişen maddî yanımıza karşılık, kendi içimize yönelmeye vakit bulamaz hale geldiğimiz de inkâr edilemez bir hakikattir. Daha kötü olanı ise, modern hayat ve popüler kültürün, böylesi bir içe yönelişin gerekliliğini dahi bizlere unutturuyor olmasıdır. Çünkü maddeci anlayışın hâkim olduğu günümüzde değer verilen tek şey, maddî dünyamız olmaya başlamıştır. Popüler kültürün yoga ve meditasyon gibi uygulamalarla ilgilenmesi de, bunları strese bağlı bazı rahatsızlıkların tedavisi olarak görmesinden ileri gelmektedir. Yani bunlara da, asıl hedefi olan maddî hayata yardımcı olmaları itibariyle değer vermektedir.

İnsan madde ve mânâsıyla bir bütündür ve ancak her iki yönüne de ehemmiyet verir ve geliştirirse, gerçek kemale erişebilir. Hümanist psikolojinin öncülerinden Abraham Maslow, insanın ihtiyaçlarını bir hiyerarşi içinde sıralamış ve en alta yemek-içmek gibi en temel maddî gereksinimleri koymuştur. Bu sıralamanın en tepesine ise “Kendini bilme/özünü keşfetme” ve dinî mânâdaki “vecd” hâllerini yerleştirmiştir. Ona göre, insanların pek azı “kendini bilme” derecesine çıkar ve aşkın (transandantal) bir hayat formuna ulaşabilir. [Maslow AH. Religions, values, and peak-experiences. New York: Penguin Books, 1976] Aslında Maslow’un bahsettiği bu kişiler, kendi içlerindeki sırlı seyahate muvaffak olmuş inanç erleridir. Onlar bu seyahat sayesinde eşyanın hakikatini olduğu gibi görebilir; muttasıl vecd hâllerine mazhar olarak her dâim haşyet-şükran hisleriyle meşbû bulunurlar. Unvan ve aidiyetleri ne olursa olsun, bütün insanlara derinden alâka duyar ve başkaları için yaşamayı hayatlarının biricik gayesi hâline getirirler. Tabiî ki hayatın sürdürülebilmesi için yemek, içmek vb. maddî ihtiyaçların karşılanması zarurîdir. Bunların bir adım ötesinde sosyal ve psikolojik ihtiyaçlar gelir. Ancak insanı diğer canlılardan ayıran en temel özellik; bu maddî ve sınırlı ihtiyaç çemberini aşarak mânevî ve sınırsız bir boyutta ilerleyebilme kapasitesidir. Bu, insanın bu konudaki fıtrî donanımıyla da doğrudan ilgilidir. Zîrâ insan mânevî açıdan kendini geliştirmeye meyilli olarak yaratılmıştır. Ve ancak mânevîyata yönelmekle tam itminanı elde eder. Bu basamakları tırmanmadığı müddetçe insanın içindeki boşluğu ve sıkıntıyı doldurması da mümkün olamayacaktır.

İnsan fıtratına dercedilmiş bu gereksinim, maddî meşguliyetler ve eğlence ile geçici olarak bastırılmaya çalışılsa da, yaşanacak ilk büyük maddî kayıp ânında hayatın tekrar mânâsızlaşması kaçınılmazdır. İşte bu noktada, Allah Resûlü’nün (sav) en mühim Sünnetlerinden biri olan itikâf, modern hayatın boğucu meşgaleleri içinde kaybolup gitme ve böylece kendi iç âleminden hızla uzaklaşma tehlikesiyle yüz yüze bulunan günümüz insanın imdadına bir kurtarıcı olarak yetişmektedir.

İtikâf“; kelime olarak “kişinin kendini bir yerde bekletmesi, engellemesi ve bir şeye yönelip ona devam etmesi” mânâlarına gelir. Terim olarak ise, “bir camide veya cami hükmünde olan bir yerde itikâf niyetiyle bir müddet kalmak” demektir. İtikâfla kişi, yüksek bir maksat uğruna dünyevî zevklerden uzaklaşır, yeme-içme gibi temel ihtiyaçlarına sınırlama getirir ve dünyevî meselelerle alâkalı konuşmayı bırakır. Kadı Muhammed Semerkandi’nin dediği gibi; “kalp bir ayna gibidir ve karşısına gelen şeyleri gösterir. Kalbden maddî âleme ait şeyler silinip atıldığı zaman kalb, tamamen Allah’a (celle celâluhu) yönelebilir.” İtikâfa giren insan, dünyaya ait işlerine ara vermiş ve bunları arkasında bırakmıştır. Artık dünyevî kazanca ait bir gayret içerisinde değildir. Aklını gereksiz bilgilerle ve zihnî meşguliyetlerle dolduran başta medya ve malayânî sohbetler olmak üzere bütün kanalları kapatmıştır. İtikâftaki kişi kendini zikir, ibadet ve tefekküre vererek ruhunun derinliklerine doğru mânevî bir yolculuğa çıkar ve sadece ruhunun ilhamlarına kulak verir.

Bu durumdaki kişi bütün benliği ile Allah’a (celle celâluhu) yöneldiği için sahip olduğu her türlü yetenek ve donanım da O’dan (cc) gelen ve kalbin derinliklerinden yankılanan ilhamları almaya yardımcı olur. Artık bütün fani ümitlerin, sevgilerin, kaygıların, korkuların ve hırsların yerini bir tek gerçek hakikat alır. İtikâf sırasında, özellikle de gece vakti herkes itikâfa girilen mescitten el etek çektiği ânda kişi, mezardaki gibi yalnızdır; dostları, sevdikleri, mal ve mülkü geride kalmıştır; yalnızca kendisi olarak sevap ve günahlarının yüküyle oradadır. İnanan kişi itikâfta kaldığı müddetçe kendi iç âlemini temaşaya dalarak Allah’a (cc) teveccühünü artırma gayreti içine girer. Bu mukaddes gayretin bir neticesi ve ikramı olarak dinî terminolojide istiğrak ve vecd diye adlandırılan ve insan ruhunu çepeçevre saran bazı mânevî/psişik hâllerin meydana gelme ihtimali hemen her zaman söz konusudur. Sözlüklerde “bir şeyin içine gömülme, o şeyde boğulma manalarına gelen istiğrak”; ıstılahî olarak “kendinden geçme, dünyayı unutma, kalbi dünyevî endişelerden temizleyip bütünüyle Allah’a (cc) yönelme ve neticede de vecde gelerek bir mânâda kendi benliğinden sıyrılıp hayrete dalmak” demektir. İstiğrak hâlindeki kişi, iç ihsas ve ihtisaslarıyla Hakk’ı (cc) duyar ve O’nu azametiyle müşahede eder. Her inananın bu mertebeye çıkması beklenmese de içine sıkıştığı maddî âlemin sınırlarını zorlaması yaratılış gayesinin bir gereğidir. [bkz.Kalbin Zümrüt Tepeleri-2]

İtikâfta insanın kendi iç âlemini müşahedesine örnek olması açısından İmam Gazali’nin Şam Ümeyye Camiî’nde uzun süre yaşadığı uzlet hayatı itikâfa benzemesi itibariyle -zîrâ bu uzletteki niyetin itikâf olduğunu bilemiyoruz- büyük önem arz etmektedir. O, kendi ve hayatıyla alâkalı yaptığı tefekkür ve iç hesaplaşmaları şöyle anlatmaktadır: “Kendi hâllerimi düşündüm. Bir de baktım ki, dünya alâkalarının içine dalmışım. Bu alâkalar beni her taraftan sarmış. Yaptığım işleri gözümün önüne getirdim. Onların en güzeli tedris ve ta’lim idi. Burada da ehemmiyetsiz, ahiret yoluna pek faydası olmayan birtakım ilimlerle meşgul olduğumu anladım. Sonra tedris hakkındaki niyetimi yokladım. Onun da Allah (cc) rızası için olmadığını, mevki sahibi olmak, şan, şeref ve şöhret kazanmak peşinde olduğuma kanaat getirdim. Uçurumun kenarında bulunduğumu gördüm. Tez elden hâlimi düzeltmekle meşgul olmazsam, ateşe yuvarlanacağımı yakin derecesinde anladım.” (Gazali. El Munkızu Mined Dalâl. İstanbul: Çağaloğlu Yayınevi, 1984.)

Hakkıyla yerine getirilen itikâf, maddenin dar kalıpları içinde sıkışan insanı, mânânın engin deryalarında dolaştıran bir ibadettir. İnsan itikâfla öyle mânevî hâllere mazhar olur ve kendi ruh dünyasındaki sırları keşfetme imkânı elde eder ki; bu haz ve imkânların madde âleminden karşılığını bulmak imkânsızdır. İtikâftan çıktığı zaman kişi, çevresini sanki yeni görüyor gibidir. Her zaman gördüğü ve yaşadığı şeyler onun için yeni mânâlar kazanmış, bazıları da eski boğucu mânâlarından sıyrılıvermiştir. İtikâfa girmeden önce kendisini bunaltan şeyler onun gözünde artık eski hâl üzere değildir. O artık Hakk’ın (cc) kendine bahşettiği basiretle varlık ve kâinatı kendi hakikatlerine uygun olarak müşahede eder hâle gelmiştir. Bugünkü ilmî veriler de belli ölçülerde yukarıda zikredilen bu hakikati tasdik eder. Zîrâ yapılan akademik bir araştırmada, [Nia IS. The Relationship between Religious Identity, Religious Attitude, Psychological hardness and Mu`takifs’ Mental Health. Biquarterly Journal of Studies of Islam and Psychology 7(4), 2011.itikâf yapanların toplumun geneline kıyasla psikolojik olarak daha güçlü ve dengeli fertler olduğu tespit edilmiştir. (Kaynak: Yeni Ümit Dergisi, Sayı:  105, Prof. Dr. İlhan Yargıç @HikmetNet99)

Bu yazı 61 kez okundu