Zikir Ehli ve Şeytanın Tasallutu

Zikir Ehli Olmayanları Bekleyen Tehlike”

وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْر۪ي فَاِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَعْمٰى (١٢٤) قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَن۪ٓي اَعْمٰى وَقَدْ كُنْتُ بَصِيرًا (١٢٥)

Ama kim Ben’im zikrimden yüz çevirirse kitabımı dinlemez ve Ben’i anmaktan gaflet ederse, ona sıkıntılı bir hayat vardır ve Biz onu kıyamet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz.” (124) “Ya Rabbî,” der, “ben gözleri gören biri olduğum halde neden beni kör olarak haşrettin?” (125) [Tâhâ Sûresi]

Ayette geçen “zikir” kelimesini hem Kur’an hem Allah’ı anmak olarak anlamak mümkündür. Yani Kur’ani emir ve ilkelere uymadan maddi, manevi genişlik gelmez.

İkinci olarak yani Allah’ı anmak manasıyla baktığımızda dahi Allah’ı hatırlamadan, emirlerini gözetmeden yaşayan insanların velev maddi imkanlara sahip olsalar dahi hırs, açgözlülük ve tatminsizlik hastalıkları sebebiyle sürekli darlık hissiyle mutlu olamayacağı anlaşılabilmektedir.

Müslüman olsalar dahi Kur’an’ın dürüstlük, faize bulaşmama, kul hakkı yememe, işini güzelce yapma vs hükümlerine uymayanlar geçim darlığına düşmesi tabiidir. Bununla beraber, zengin olsa dahi Allah’la irtibatı olmayanların tatminsizlik ve ruhi darlıkla yaşamaları meşhurdur…

Yine DAR Geçimden kastedilen şunlar olabilir;

-Zor ve huzursuz bir hayat..
-Göğsünde genişleme olmadığı için hadiselerin altında ezilme..
-Olayları yanlış okuyup, yanlış anladığı için oluşan gereksiz kaygı ve korkular..
-Anlamsız davranışların getirdiği iticilik..
-Rahmette zahmeti görüp hayatı zindan etme..
-Kalbi saflaşmadığı için hayatı bulanık görme..
-Menfaatlerini kaybetme korkusu ve buna bağlı çevresel korkular.

Evet, Kur’ani ilkelere, Allah’ın zikrine arkasını dönenler manen âmâ oldukları için ahirette de o şekilde yani yine kör olarak diriltilecekler. Allah hepimizi muhafaza buyursun ve istikamette sabit kadem eylesin (Amin)

Bu ayetle ilişkili  olarak Allah Zuhruf süresinde ;

36. Kim, (takvaya bedel) Rahmân’ı hatırlayıp anmaktan bile bile yüz çevirir, (sanki O mevcut değilmiş ve kendisini görmüyormuş gibi bir hayat sürerse), ona bir şeytan sardırırız da, artık o şeytan, onun ayrılmaz yoldaşı olur.

Şerh: Âyette sözü edilen şeytan, cin veya insan şeytanı olabilir. Her iki tür şeytanlar da, düşünce ve hayatlarında Allah’a yer vermeyenlere ve diledikleri gibi bir hayat yaşamak isteyenlere yakın durur ve onları sürekli günaha sürüklerler. “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim.” atasözü, bu noktada hem bir gerçeği ifade etmekte, hem de konuya açıklık getirmektedir.

37. Bu şeytanlar onları (Allah’a giden) yoldan alıkoyar ve buna rağmen onlar, kendilerini doğru yolun üzerinde zannederler.

Şerh: Doğru yol, Allah’ın Kur’ân’la ortaya koyduğu yol, hidayet de bu yolda yürümek demektir. Bu bakımdan, bu yolda gitmeyen her kim olursa olsun ve kendisini ne kadar doğru yolda sanırsa sansın, dalâlette, yani doğru yolun dışındaki yollardadır. Kur’ân, dalâlette oldukları halde, bu şekilde doğru yolda olduklarını sananları, sürekli yanlış yaptıkları halde doğru yaptıklarını zannedenleri şiddetle ikaz eder: (Ey Rasûlüm,) de ki: “Yaptıklarıyla en çok kayba uğrayanların kimler olduğunu size haber verelim mi? Onlar, (dünya hayatını yegâne hayat edinen ve) dünya hayatındaki bütün çalışmaları, (özellikle âhiretleri hesabına) boşa giden, fakat buna rağmen güzel işler yaptıklarını zannedenlerdir.” (bkz: Kehf Sûresi/18: 103–104.)

38. Fakat huzurumuza geldiklerinde ise o yanından ayrılmaz yoldaşına, “Keşke aramızda iki doğu (en uzak doğu–batı) mesafesi kadar (*) mesafe olsaydı! Meğer sen ne kötü bir yoldaşmışsın!” der.

Şerh: (*) Bu tipik ifade, yerin yuvarlaklığını ortaya koymaktadır. Bilindiği gibi, güneşin bir yarımkürede battığı nokta diğer yarımküredeki doğuş noktasıdır. Bu ise, yerin yuvarlaklığını ortaya koyar. Dolayısıyla ve görünür, müşahede edilir gerçeğe göre ifadenin manâsı, “doğu ile batı arası”dır. Çünkü “iki doğu” aynı zamanda “iki batı” ve “doğu ile batı” da demektir.

39. “(Bu pişmanlık ve temenniniz) bugün size hiçbir fayda vermeyecektir; çünkü (dünyada iken) birlikte zulmettiniz (Allah’a şirk koştunuz). Burada da azabı birlikte çekeceksiniz.”

40. Gerçek bu olmakla birlikte, yine de sağırlara söz işittirebilir veya körleri ve apaçık bir sapıklık içinde boğulup gitmişleri doğru yola iletebilir misin?

41. Ama Biz seni vefat ettirip yanımıza alacak bile olsak, hiç kuşkusuz onlara hak ettikleri cezayı yine veririz;

42. Veya onlara va’dettiğimiz (azabı, mağlûbiyeti sen hayatta iken kendilerine tattırırız da, onu) sana da gösteririz; hiç şüphesiz Biz, onlara dilediğimizi yapabilecek güçteyiz.

43. O halde sen, sana vahyedilen (Kur’ân’a) sımsıkı sarıl. Hiç şüphesiz sen, her hususta dosdoğru bir yol üzerindesin.

Şerh: Bu âyetler indiğinde mü’minler Mekke’de olabildiğince zayıf, yardımsız ve korumasız haldelerdi. Mekke ileri gelenleri Allah Rasûlü’nü öldürme planları yapıyorlardı. Eğer Allah Rasûlü (s.a.s.) ölse idi, Allah onları şüphesiz cezalandıracak, belki hepsini helâk edecekti. Ama Allah (c.c.), Rasûlü’ne hicret yolunu açtı ve neticede küfrü ve kâfirleri bozguna uğratıp, önde gelenlerinin Bedir, Uhud, Hendek gibi savaşlarda canını alırken, İslâm’ı kemale erdirerek mü’minler üzerindeki nimetini tamamladı. Dolayısıyla 41’inci âyet kısmen, 42’nci âyet ise bütünüyle tecelli etti. O halde her zaman için mü’minlere düşen, 43’üncü âyette ifade buyurulduğu gibi, Rasûlüllah’ın izinde Allah’ın dinine sımsıkı sarılmak ve O’nun va’d ve kudretine tam itimatla neticeyi O’na bırakmaktır.

44. Ve (sana vahyedilen bu Kur’ân, dünyada ve Âhiret’te) hem senin, hem de milletinin şeref ve saadetine sebep bir öğüt, bir mesajdır. Elbette bir gün gelecek, ondan sorguya çekileceksiniz.

Kaynak : “Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli / Ali Ünal”

***

“ZİKİR/DUÂ VE SOHBET-İ CÂNÂN MECLİSLERİ”

Zikir denince sadece tesbih çekerek Cenab-ı Hakk’ı zikretmeyi anlamamalıyız. Ulûhiyet ve Rubûbiyete ait meselelerin müzâkere edildiği ve zikir, fikir ve tefekkürün beraberce yapıldığı yerler de birer zikir meclisidir. (***)

Ebû Hureyre radıyallahu anh demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’ın “Tavvâfûn” denilen melekleri vardır ki, bunlar insanların dolaştıkları yerlerde dolaşırlar ve EHL-İ ZİKR-İ ARAŞTIRIRLAR. Öyle bir topluluğu buldukları zaman “Gelin!Gelin! Aradığınız kimseler burada!” diye birbirlerine seslenirler. Buldukları bu ehl-i zikri dünya semasına varıncaya kadar kanatlarıyla gölgelendirir ve etraflarını kuşatırlar. Allah mutlak ilmiyle her şeyi bildiği halde meleklerine sorar: “KULLARIM NE DİYORLAR?” Melekler: “Ya Rabb, Seni tesbih, tekbir, tahmîd ve temcid ediyorlar.

(Yani اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ، سُبْحَانَ اللّٰهِ ve اَللّٰهُ اَكْبَرُ gibi ifadelerle Seni tazim ediyorlardı.
Onlar Senin kusursuzluğunu ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu düşününce, kalp ve gönülleri dolu dolu سُبْحَانَ اللّٰهِ; tepeden tırnağa, onları, nimetlerinle perverde etmene mukabil اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ; âfâkî ve enfüsî delillerle azamet ve kibriyanı müşâhede ettiklerinde ise hayret ve hayranlıkla اَللّٰهُ اَكْبَرُ diyor ve zikrediyorlardı)” derler.

(Sonra Cenâb-ı Hak ile melekler arasında şu muhavere gerçekleşir):
– “Peki onlar BENİ GÖRDÜLER Mİ?”
– “Hayır, vallahi Seni görmediler.”
– “Ya görselerdi?”
– “Şayet Seni görselerdi Sana daha çok ubudiyette bulunur, Seni tazim ve tesbih ederlerdi. (Yani, o zaman delicesine ve en şiddetli iştiyakla bunları söyleyeceklerdi)”
– “KULLARIM NE İSTİYORLAR?”
– “Senden CENNETİNİ istiyorlar.”
-“ Peki onu gördüler mi?”
– “Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cenneti görmediler.”
 “Ya görselerdi?”
– “Eğer cenneti görselerdi onu çok daha şiddetli bir şekilde isterler, ona girebilmek için ellerinden geleni yaparlardı.”
 “Onlar HANGİ ŞEYDEN SIĞINIYORLAR?”
– “Cehenneminden.”
– “Peki onu gördüler mi?”
– “Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cehennemi görmediler.”
– “Ya görselerdi?”
– “Tabii, şiddetle ondan kaçar ve korunmak için çok daha fazla yalvarırlardı.”
Meleklerin bu cevapları üzerine Cenâb-ı Hak:
“Meleklerim, sizler de şâhid olun, Ben ONLARIN HEPSİNİ affettim.” buyurur.
Meleklerden biri sorar: “Ya Rabbi, ONLAR ARASINDA BİRİSİ daha vardı ki, o, BU MECLİSE BAŞKA BİR İŞ İÇİN GELMİŞTİ; niyeti zikir değildi.”

Cenâb-ı Hakk buna rağmen şöyle ferman eder: “O mecliste oturan kişiler öyle kâmil insanlardır ki, onların arasında bulunan şaki (talihsiz ve bedbaht) olmaz.” [Buhari, Deavât 66] [Muhtasar RiyazüsSalihin]

***

“KÂİNAT SARAYI VE SAHİBİNİ ANLAMAK”

“Ey ahali!

Şu kasrın meliki olan efendimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla, kendini size tanıttırmak istiyor.

Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımağa çalışınız. Hem şu süslemelerle kendini size sevdirmek istiyor.

Siz dahi onun eserlerini takdir ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanlar ile, size muhabbetini gösteriyor.

Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen ni’met ve ikramlar ile, size şefkatini ve merhametini gösteriyor.

Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu mükemmel eserleriyle, manevî cemalini size göstermek istiyor.

Siz dahi onu görmeğe ve teveccühünü kazanmağa iştiyakınızı gösteriniz.

Hem bütün şu gördüğünüz süslü eserler üstünde birer hususî ve taklit edilmez mühür koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eseri olduğunu ve kendisinin tek ve yekta olduğunu size göstermek istiyor.

Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, benzersiz tanıyınız ve kabul ediniz.”

(Sözler, On Birinci Söz)

***

“DİRİLMEK İÇİN”

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

 يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْ

“Ey iman edenler! Allah sizi, hayat verip dirilteceği gerçeklere çağırdığında, siz de O’nun ve Resûlü’nün çağrısına icabet ediniz.” (Enfâl sûresi, 8/24.)

Demek ki bizim dirilişimiz Allah ve Resûlü’nün çağrısına icabet etmemizle yani Kur’ân’ın hükümlerine tâbi olmamızla gerçekleşecektir. Bu çağrıya kapalı kalanların diri kalmaları da mümkün değildir. Çağrıya tam mânâsıyla icabet edebilmenin yolu ise insanın her türlü önyargıdan, ülfet ve ünsiyetten, şartlanmışlıktan kurtularak duygu safvetiyle Kur’ân’a bakabilmesi ve aynı zamanda ihtiyaçlarının farkında olarak bunları onunla gidermeye çalışmasıdır.

Farklı bir tabirle, dirilebilmeniz için mutlaka Kur’ân’dan istifade etmeniz gerekir. İstifade edebilmek için de ondan bir şeyler yudumlamanız, onu duymanız, hissetmeniz, tam mânâsıyla içinize sindirmeniz, tabiatınıza mâl etmeniz, biraz daha sade Türkçeyle söyleyecek olursak onu içtenleştirmeniz gerekir. Öyle ki aklınız ve mantığınızla Kur’ân’ın içine girdiğiniz zaman aksine ihtimal vermeyecek şekilde onun Allah kelâmı olduğunu kabullenmelisiniz. Bu, Allah’tan isteyeceğimiz en önemli şeylerden birisidir.

Çocukken bize öğretilen saf ve basitçe bir akideyle Kur’ân’a bakma değil, bilakis, Kur’ân’a olan imanımızı aklımıza, mantığımıza, hislerimize, latifelerimize kısaca mahiyetimize öyle sindirmeliyiz ki aleyhte bir şeyle karşılaştığımızda düşünmeden ve farkında olmadan buna reaksiyon gösterebilmeliyiz. Kur’ân’ı müdafaa noktasındaki tepkimiz bizde tabii hâle gelmeli. Dıştan gelen yanlış, ters ve sapık fikirler tabiatımızın tepkisiyle ters yüz edilmeli. Eğer bu konuda içimizde şüpheler beliriyor ve sarsıntı yaşama sath-ı mailinde duruyorsak bu, Kur’ân’ı anlamamıza engel olacaktır. [Kur’ân’dan hakkıyla istifade edebilmenin Yolu /İstikamet çizgisi]

Bu yazı 59 kez okundu