A- Teorisi, Hedefi ve Dinamikleriyle Fethullah Gülen’in Aksiyonu
B-Fethullah Gülen’de Aksiyon Düşüncesi
C-Fethullah Gülen’in Aksiyonunda Hedef
D-Aydınların Değerlendirmeleri
E-Cihad ve veya Tebliğ
F-Aksiyon adına bir takım temel ilkeler
a. Hedefe Sadece Allah’ın Rızasını Yerleştirme: İhlâs
b. Görevi Yapıp, Neticeyi Allah’a Bırakma
c. Gaye ve Vasıtayı Çok İyi Belirleme
d. Müsbet Hareket ve Aksiyoner Olma
e. Kolektif Şuur ve Meşveret (Danışma)
f. Doğruluk ve Güvenilirlik
g. Fetanet
h. Günahlardan Uzak Durma ve Tevbe
i. Aksiyonun Mayası Aşk
j. Düşüncede ve Davranışlarda Bütünlük ve Disiplin
k. Kuvvet
l. İhtiyat, Tedbir ve Sebeplere Riayet
G-Gülen’in Aksiyonunda Ana Dinamikler
a. Diğergâmlık
b. Sevgi, Ümit ve Merhamet
c. Hoşgörü ve Af
d. Sabır ve Sebat
e. Vefa ve Sadakat
f. Kendini Yenileme
g. Çile ve Izdırap
h. İstiğfar ve Gözyaşı
H-Aksiyonun Önündeki Engeller
a. Şöhret ve Makam Düşkünlüğü
b. Bencillik Girdabı
c. Rahata Düşkünlük
d. Zıtlıklar
FETHULLAH GÜLEN: BİR AKSİYON İNSANI
Fethullah Gülen, Türkiye’de önce ve öncelikle bir âlim, bir vaiz, özellikle belli bir çevre tarafından bir yazar, şair, mütefekkir ve ve eğitim gönüllüsü olarak tanındı. Daha sonra, hakkında hoşgörü-diyalog faaliyetleri münasebetiyle bilgi edinmeye başlayanlar tarafından ayrıca bir entelektüel ve tüm ülke tarafından, eğitim ve hoşgörü-diyalog teşebbüsleri ön planda bir aksiyon insanı olarak bilinmeye başladı. Bu aksiyon, onu bütün dünyada tanınır ve dikkate alınır bir insan haline getirdi. Dolayısıyla Fethullah Gülen’in aksiyonunu, ilmî ve İslâmî-manevî eğitimciliği ve bununla paralel olarak veya birbirini destekler mahiyette önce Türkiye içinde, daha sonra tüm yeryüzü sathında yürüyen eğitim seferberliği, bir de özellikle Türk toplumunun farklı kesimleri ve hem Türkiye içinde hem bütün dünyada büyük dinlerin mensupları arasındaki hoşgörü-diyalog çalışmaları oluşturur. Fethullah Gülen’in aksiyonunun hedefi, bu aksiyonda takip ettiği yol, bu yolun prensipleriyle birlikte ana dinamik ve malzemeleri üzerinde tahlillerde bulunmak yerinde olacaktır. Fakat önce, Fethullah Gülen’in aksiyona yüklediği anlam ve muhtevaya bakmamız gerekiyor:
Teorisi, Hedefi ve Dinamikleriyle Fethullah Gülen’in Aksiyonu
Fethullah Gülen’de Aksiyon Düşüncesi
Fethullah Gülen, aksiyon ile düşünceyi birlikte ele alır; fakat belki çoklarından farklı olarak, önceliği aksiyona verir. Ona göre, “hakikî var olmanın yolu aksiyon ve düşünceden geçer; kendini ve başkalarını değiştirebilecek mahiyetteki bir aksiyon ve düşünceden.” Gülen, “Hayatımızın en önemli, en zarurî hadisesi aksiyondur. Sürekli aksiyon, sürekli düşünce ile bir kısım sorumluluklar altına girerek sürekli hareket etmek mecburiyetindeyiz. Eğer kendimiz olarak hareket etmezsek, başkalarının hamle ve aksiyon dalgalarının, düşünce ve plan girdaplarının tesirine girer ve onların hareket fasıllarını temsil etme zorunda kalırız.” der. Onun bu düşüncesi son derece önemlidir. Çünkü İslâm’a çağımızda siyaset ve ideoloji penceresinden yaklaşıp, aksiyonlarını bu temele oturtanlar, büyük oranda reaksiyoner olmaktan kurtulamamışlardır. Mevcut gündemi genel-geçer kabul ederek ona göre tavır belirlemek zorunda kalmışlar, dolayısıyla İslâm’ı sürekli olarak bu gündemin peşinden koşturmuşlardır. Bu reaksiyonerliğin getirdiği yenilgi ve başarısızlıklar, görüşlerinde sürekli revizyona yol açtığı gibi, İslâm’ın da yanlış anlaşılıp, yanlış tanınmasına sebep olmuştur. Oysa Gülen’in düşüncesinde aksiyon esas olup, bu da, “kendimiz olarak,” yani yolunu belirlemiş, düşüncesini sağlam blokajlar üzerine oturtmuş, mevcut siyasetin dışında, dini ideolojiye indirgemeden hareket etmek demektir.
Gülen, bir adım daha atar ve aksiyonu, yaratılışın gayesini yerine getirme eylemi olarak görür. Bu anlamda aksiyon, ona göre, insanın hayatının tamamı gibidir; düşünce de, bir iç aksiyon olarak, bu hayatın bir boyutudur: “Daha enfes bir yaklaşımla aksiyon; insanın, en samimi ve içten kararlarla bütün varlığı kucaklaması, onu tahlile alması ve onun içindeki koridorlardan sonsuza yürümesi, sonra da Nâmütenâhi’den (Sonsuz’dan) aldığı bir sır ve kuvvetle zekâ ve iradesinin bütün gücünü kullanarak, kendi âlemini, hilkatle (yaratılışla) hedeflenen gerçek yörüngesine yerleştirmesidir. Düşünceye gelince, o da bir iç aksiyondur. Sistemli ve hedefli düşünce, varoluş vetiresinde (süreç) karşımıza çıkan bütün muammaları yine kâinattan sorarak, her şeyin cevabını ondan almaktır… Düşünce sayesinde insan ruhu, âlemle sarmaş-dolaş olur ki, sürekli kendi içinde derinleşir… Düşünce, insanın kendi derinliklerinde metafizik tecrübelere yer hazırlamak için yine kendi içinde boşalmasıdır. Bu, düşüncenin ilk basamağı ise, o merdivenin son basamağı da, hareketli düşünmektir.”
Gülen, insanın özüne erme ve başkalarının ermesi için de çalışma olarak gördüğü aksiyonun bu fonksiyonu yerine getirebilmesi için İslâm temelli olması gerektiğini vurgular. Çünkü İslâm, insanı maddenin ve bedenin hayat seviyesinden kalb ve ruhun hayat seviyesine yükselten yol olması hasebiyle aksiyonu gerçek yörüngesine oturtur. Denebilir ki aksiyon, bu manada İslâm’ı yaşamanın adıdır. Böyle bir yöneliş ve öze eriş, insanın mahiyetindeki istidatları inkişaf ettirdiği gibi, varlık ve bekasının da teminatı olmuştur. Gülen, bütün bir toplum planında din, ilim, felsefe, sanat kanatlarıyla yürümesi gereken aksiyonun, nesilleri âvârelikten kurtarıp, yarının fikir, hüner, marifet ve zanaat sahipleri yapacağı inancındadır. Ona göre, “Bu sayede bütün sokaklar, mektep koridorları gibi irfanla tütecek.. hapishaneler birer ilim yuvası haline gelecek.. yuvalar da birer cennet köşesi gibi tüllenecektir. Her yerde din ile ilim el ele yürüyecek.. iman ile akıl sarmaş-dolaş her yere meyvelerini saçacak.. istikbal ümit, emel ve azmin bağrında, ütopyalarda olduğundan daha rengin ve daha zengin göğerip gelişecek.. televizyonlar, radyolar, gazeteler, mecmualar çevreye feyiz, bereket ve ışık yağdıracak.. ve bir takım tarih dışı kalmışlardan başka herkes, her gönül, Cennet’e benzeyen bu baharda kevser yudumlayıp dolaşacaktır…” (Ruhumuzun Heykelini Dikerken, 52–9)
Fethullah Gülen’in Aksiyonunda Hedef
Fethullah Gülen’in hedefi, ne yapmak ve nereye varmak istediği konusunda Türkiye ve Türkiye dışında bazı maksatlı spekülasyonlar üretilse de o, pek çok yazısında ve sohbetlerinde, bütün maksadının Allah’a kullukla O’nun rızasını kazanmak olduğunu açıklıkla ifade eder. Çünkü ona göre “insan bir seyyah, kâinatlar da, onun mütalâasına takdim edilmiş rengârenk meşherler, zengin ve rengin kitaplardır. Seyyah, bu kitapları okumak, irfanını arttırmak ve insanlığa yükselmek için bu âleme gönderilmiştir.” Dolayısıyla Gülen’in hedefi, her insanın da hedefi olması gereken seyahattir; “eserleriyle kendini bize tanıttırmak isteyen, gözlerden gizli o Zât’ın yolunda” O’na varmak gayesi taşıyan bir seyahat. “Çünkü” der Gülen, “biz ve her şey, O’nu tanımak ve tanıtmak üzere buraya geldik ve bundan daha yüce bir vazife de bilmiyoruz. Biz hepimiz, O’nun varlığının gölgeleri, O ise, her şeyin menbaı ve merciidir.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 17-18) Fethullah Gülen’e göre, işte bu seyahatin adı kulluktur. Peygamberlerin gönderiliş gayesi, yani dinden gaye de, insanların Allah’ı tanıyıp, O’na kulluk yapmalarını sağlamaktır. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de: “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk yapsınlar diye yarattım” (Zâriyât/51: 56) buyurarak, bu gerçeğe işaret etmektedir.
Fethullah Gülen’in arzu ettiği dünyayı ve hayallerindeki yarını görmek de, onun aksiyonundaki hedef konusunda bize net bilgi verebilir. O, bu konuda şunları yazar: “Gözlerimi yummuş, iman, ümit ve hayallerimin resmedip belirlediği çerçevede geleceği, insanî değerlerin katlanıp derinleştiği, duyguların bütünüyle uhrevîleştiği, bedenin aynı ruhî değerleri paylaştığı ve öteden beri his dünyamızda arayageldiğimiz “yitirilmiş cennet”in tasavvurlarımızı aşan en nadide parçalarından meydana getirilmiş zamanın enfes bir altın dilimini gönül gözlerimle temaşa ediyor ve onun varidatının gelip gelip hülyalarıma, rüyalarıma aktığını duyar gibi oluyorum… Öyle ki, ümit ve iman dünyamda tüllenen bu yeni baharda… bütün varlıkla kucaklaşır, bütün canlıları şefkatle selâmlar, bütün insanları muhabbetle bağrıma basar ve kendi kendime: “Yaratan’ın kâinatları var etmedeki gayesi de bu olsa gerek” derim. Evet bu dünyada, hoyratlık, kabalık, hırs, tûl-i emel, münakaşa, cidal, hıyanet, yalan, gadir, zulüm, irtikap, ihtilas yoktur. Bu dünyada civanmertlik, incelik, dirilme azmi, yaşama sevgisi, mülâyemet ve diyalog, hakka karşı saygılı olma, emanet duygusu, vefa hissi, doğruluk ruhu, adalet ve istikamet düşüncesi vardır. Bu dünyanın insanları hakikî manadaki kin, nefret ve kavgayı lügatlerinden söküp atmış, hayatlarını sevgi, yumuşaklık ve insanlarla münasebet üzerine kurmuşlardır.” (Yeşeren Düşünceler, 88-90)
Aydınların Değerlendirmeleri
Fethullah Gülen’in hedefi konusunda, ideolojik ve ön yargılı düşünüp davranan küçük bir azınlığı dışarıda bırakacak olursak, Türk aydınlarının çok büyük çoğunluğu, esasen farklı bir düşünce içinde değildir. Meselâ, Profesör Ali Yaşar Sarıbay’a göre Fethullah Gülen hareketi, “bir sivil toplum hareketi olup, bu hareket, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesine katkıda bulunabilir. Laik milliyetçilik etnik temele dayandığı için birleştirici değil, parçalayıcı bir fonksiyon icra ederken, Gülen hareketi, toplumda dinî değerler vasıtasıyla bütünleşmeyi ve toplumun bir arada ve beraber yaşamasını büyük ölçüde kolaylaştırabilir. (Milliyet, 18.10.1995)
Şahin Alpay, Fethullah Gülen hakkındaki düşüncelerini şöyle ifade eder: “Görebildiğim kadarıyla Hocaefendi, İslâm’ın siyasî bir ideoloji, bir parti felsefesi olarak kullanılmasına, toplumun inananlar ve inanmayanlar diye iki kutba bölünmesine karşı çıkıyor. Farklı inanan ve farklı düşünenlerin birbirlerine saygılı, hoşgörülü olmalarını, toplumda barış ve uzlaşmayı savunuyor. Hocaefendi’nin yaptıklarına saygı gösterilmeli.” (Milliyet, 29.07.1995)
Sosyolog Nilüfer Göle, Gülen hareketini, “geçmişle gelecek, gelecek ile modernlik arasında ilintiler kuran muhafazakârlığın manalandırdığı modernlik” olarak niteliyor. Göle, şöyle diyor: “Fethullah Gülen’in düşüncesi, bireyin tanımında tevazuu, toplumsal dokuda muhafazakârlığı, medeniyet kurulmasında da İslâm’ı cazip kılmaktadır. Geleneksel bastırılmışlık ile modern taşkınlık arasında örselenmiş bireye Allah ile münasebetini kaybetmemiş insanların tevazuu ve hoşgörüsünü örneklemektedir. Batı bireyinin akılcı küstahlığı ve yalnızlığı karşısında, imanı ve marifeti ‘kalp kültürü’nde birleştiren ‘muhabbet’ insanlarını müjdeleyerek, yeni bir özgüven kapısı açmaktadır. Türkiye’de ilk defa muhafazakâr düşünce ile siyasi liberal hoşgörünün derin bir terkibine şahit oluyoruz.” (Ergün, 97–8)
“Cemaatler, tarikatlar bu toplumun ve demokrasinin birer gerçeği. Çatışmayı, kutuplaşmayı değil, hoşgörü ve diyalogu savundukları sürece de toplumsal barış ve yumuşamada önemli bir yere sahip olurlar.” diyen Hasan Cemal’e göre, siyasî İslâmî çizgiyi benimseyenlerin totalci bir anlayış geliştirmesine karşılık, Fethullah Gülen, şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınan çoğulcu bir çizgiye sahip. (Sabah, 14.02.1995)
Ünlü televizyon programcısı Mehmet Ali Birand, Fethullah Gülen’in “çok muhtaç olduğumuz bir Türkiye’nin nasıl olması gerektiğini” gösterdiğini belirtiyor. Birand’a göre Fethullah Gülen, gerçek dindarlara saygı gösterilen bir Türkiye istiyor; yoksa dini kullanarak siyasî bir hedefe yürümek gibi bir niyeti asla taşımıyor. (Sabah, 11.05.1997)
Ünlü sinema eleştirmeni Atilla Dorsay, uzun yıllar Fethullah Gülen’i herhangi bir tarikat lideri gibi görüp, onu zararlı bir kişi olarak takdim eden bir gazetede (Cumhuriyet) çalıştığını ve bu sebeple onun hakkında kuşkular beslediğini belirttikten sonra, “Fakat daha sonra Hoca’yı izledim ve onu kendisini hep geri planda tutma mahviyetkârlığı içinde ve çeşitli dinlerden cemaat liderlerini onurlandıran barıştırıcı ve diyalogcu bir tutum içinde gördüm.” diyerek, Gülen hakkındaki nihaî kanaatını ifade eder. Ayrıca, Türkiye”nin, manevî ve bilge kişiliğiyle Fethullah Gülen’e ihtiyacı olduğunun altını çizer. (Yeni Yüzyıl, 02.02.1997; Zaman, 23.06.1995)
Cenk Koray, “Fethullah Gülen denince insanın aklına müthiş bir terbiye, inanılmaz bir edep, özümsenmiş bir tevazu ve okyanuslarca hoşgörü geliyor.” (Akşam, 13.03.1998)
Eski başbakanlardan Bülent Ecevit, Gülen’in “derin din bilgisi, zengin bir felsefe, tarih ve sanat kültürünü birbiriyle birleştirdiği”ni belirtmektedir. Ecevit, Gülen’i ayrıca, “Ulusal kimliğimizden kopmaksızın Batı’ya açılabileceğimizi, ancak Batı’ya açılırken Asya ile bağlantımızı da güçlendirmemiz gerektiğini vurgulayan” biri olarak da takdim etmektedir. (Ergün, 96–7)
Çetin Altan’ın değerlendirmesi ise şöyle: “Hoca, dünya egemenliği peşinde koşan bir insan değil. İslâm’ı gerçek manada yaşamak istiyor. Bu haliyle daha verimli, daha boyutlu ve daha üst düzeyde bir görünüm sunuyor… Küçük Asya, zaman zaman evrensel boyutlarda insan yetiştirmiştir. Müslümanlık, dünya ile ters düşmez. Önemli olan, insanın gerçek insan olması, Müslüman’ın gerçek Müslüman olmasıdır. İslâmiyet, bazılarının zannettiği gibi gelişmeye, ilerlemeye hiçbir şekilde engel değildir. Fethullah Hoca, dünyayı gerçekleriyle kavramış bir insan. Müslümanların problemlerini doğru kavramış ve ona çözümler üreten evrensel söyleme sahip bir kişilik. Hazineden geçinen insanlar, devrimci olamazlar. Emeği olmayan insanlar, yaşamayı ve yaşama yön vermeyi beceremezler. Onların öyle bir problemleri de yoktur. Fethullah Hoca emeği olan bir insan, hazineden de geçinmiyor.” (Ergün, 98–9)
Fethullah Gülen’le önemli bir röportaj geliştiren antropolog Nevval Sevindi, Fethullah Gülen’de “çilekeşlik, iç dünya ve sevgi ile yaşamı anlamlandırma”nın temel bir yer işgal ettiğini, bununla birlikte, onda büyük bir direncin köklerinin de kendini hissettirdiğini belirtiyor. Ona göre Gülen, bireye inanıyor ve insanın kendi içinde derinleşmeden, hesaplaşmadan, kafa ve kalb bütünlüğünü sağlayamayacağını düşünüyor. “Gazali’nin aydın semasında Pascal unutulmasın, Mevlâna ile semaa kalkarken Pastör’ü laboratuvarda selâm-lama eksik bırakılmasın” diyerek, Türkiye için oldukça önemli bir kültür sentezi gebeliğine işaret ediyor. Nevval Sevindi’ye göre Gülen, kendini yenilemeyi devamlı var olabilmenin tek şartı olarak görüyor. O’nun dünyasında eğitimle kalkınma kol kola ve gelecek için ekonomik olanla kültürel olanın beraberliği esas. Cehalete karşı ilim dinamiğini, yoksulluğa karşı çalışmayı ve zenginliği, içte tefrikaya karşı hoşgörü, diyalog ve dayanışma ve öneriyor.
“Ulusal kültür sentezini üretemeyen, Selçuklu/Osmanlı sentezini inkâr eden aydınlar asla halka ulaşamadılar. Tabanı olmayan, şabloncu bakış onları hep savurdu. Onlar sömürge valisi zihniyetini atamadıkları için, doğan ve yükselen Türk burjuvazisine ideoloji üretemediler. Bu ülkenin kendi tarihinden, koşullarından ve kültüründen sentez üretemeyen aydınlar ve bürokrasi hep dayatmacı oldu. Kendi dışında her şeyi küçümsedi.” diyen Nevval Sevindi, Fethullah Gülen’in şabloncu olmadığını, elindeki malzemeden yeni bir değer üretebilmiş ve bilgiyi bir taş yığını olarak değil, bir bina oluşturacak zihnî faaliyet ve süreç şeklinde gören biri olarak, modern Türkiye’de kültürel İslâm’ın sentezini ortaya koyduğunu vurguluyor. (Fethullah Gülen’le New York Sohbeti, Ergün, 103-104)
Cihad ve veya Tebliğ
Bugün, gerek tarihte uğradıkları anlam kayıp ve kaymalarından, gerek Müslümanların onları yanlış anlayıp yanlış temsil etmelerinden, gerekse İslâm’a karşı ve düşman çevrelerin, bu arada ve özellikle son asırlarda oryantalistlerin onları farklı görüp, farklı göstermelerinden dolayı, pek çok temel İslâmî kavram yanlış anlaşılmaktadır. Bu türden yanlış anlayışa kurban giden en önemli kavramlardan biri cihaddır. Rahatlıkla diyebiliriz ki, Fethullah Gülen’in aksiyonunun adı da cihaddır. İslâm’da ve onun terminolojisinde cihadın ne anlama geldiğine geçmeden önce, Fethullah Gülen, neden cihad ve tebliğ kelimelerini ön plana çıkarmaktadır, bu konu üzerinde kısaca durmakta yarar var. Önce şu hususu hemen belirtmek gerekir ki, Fethullah Gülen, dinî kimliği ön planda olan bir aksiyon insanıdır. O, ülkesine ve insanlığa hizmeti birinci derecede, dinî değerlerin yerli yerine oturması ve insanların hayatında kendilerine özgü gerçek fonksiyonu yerine getirmesinde görmektedir. Dolayısıyla onun dinî kavramlarla konuşması gayet normaldir.
İkinci olarak, her ilmin, her mesleğin kendine ait kavramları vardır. Bu kavramlar bilinmeden veya yerlerine başka kavramlar konarak o ilim anlaşılamaz; anlaşılamadığı gibi, yanlış da anlaşılır. Bunun yanısıra, birden fazla ilim ve meslek dalında kullanılan kavramlar da vardır ki, bunların her ilim ve meslek dalındaki anlam ve muhtevaları bilinmeden, yine o ilim ve meslek dalı yanlış anlaşılmaktan kurtulamaz. Bu bakımdan, eğer İslâm’ı doğru anlamak gerekiyorsa, o kendi kavramlarıyla takdim edilmeli, bu kavramlar anlam ve muhtevalarıyla çok iyi bilinip yerli yerinde kullanılmalıdır. Dolayısıyla Fethullah Gülen’in bir aksiyon olarak cihad ve tebliği ön plana çıkarması, normal olmanın ötesinde bir zorunluluktur. Bu kısa açıklamanın ardından, cihadın ne manaya geldiğine ve Fethullah Gülen’in onu nasıl değerlendirdiğine bakabiliriz: “Cihad, Arapça cehd veya cühd kökünden isim olup, takat nisbetinde bir çabayı ifade eder. (İsfahanî, 101) Dolayısıyla cihad, bizzat Fethullah Gülen’in tarifiyle, her türlü meşakkat ve zorluğa göğüs gerip çalışmak, çabalamak ve gayret etmek gibi manalara gelir. Cihad, yine Gülen’e göre ve terim anlamıyla, insanın kendi özüne ermesi ve insanların özlerine erdirilmesi işidir.” (İ’lâ-yı Kelimetullah veya Cihad, 13; Asrın Getirdiği Tereddütler, 3: 186)
Gülen, cihadla ilgili açıklamalarına şöyle devam eder:
“Peygamberlik, Allah tarafından bazı müstesna insanlara verilen bir paye, bir meslektir. Onların vazifesi, Allah’ın anlatılması ve getirdikleri dinin tebliğ edilmesidir. Bu vazife, peygamberlik mesleğinin gereğidir. Bu meslekte hedef şudur: Allah’ın tanıtılması ve insanlığın O’nu tanımakla sonsuzluğu yakalaması, dünyaya gelirken iniş kavsiyesi (helezonik iniş çizgisi) çizen insanın, yeniden dönüp bir arşiye (helezonik çıkış çizgisi) çizerek Allah’a ulaşmasıdır… İşte insan, böyle bir ebede namzet olarak gelmiştir ve insanda bu düşünce, duygu ve mahiyetindeki bu hakikatı tahakkuk ettirenler de ancak nübüvvetin manasını taşıyan ve nübüvvet vazifesini yerine getiren peygamberlerdir. Dolayısıyla peygamberlik mesleği, Allah yanında en nezih, en kudsî bir meslektir. İşte böylesine kudsî bir mesleğin en kudsî vazifesi de cihaddır.” (İ’lâ-yı Kelimetullah veya Cihad, 39-40; Asrın Getirdiği Tereddütler, 3: 188–89)
Cihadı peygamberlik mesleğinin adı olarak değerlendiren ve bunun hedefini de, “Allah’ın tanıtılması ve insanlığın O’nu tanımakla sonsuzluğu yakalaması” şeklinde tanımlayan Gülen, bir hadis-i şeriften hareketle, cihadı büyük cihad ve küçük cihad olmak üzere iki kategoride ele alır ki, bu ayrım, cihadın anlam ve muhtevasını bilmek için son derece önemlidir. Allah Resûlü’nün ifadesiyle büyük cihad, nefisle cihaddır; insanlığın temizlenmesi, saflığa ermesi, Allah katında arzu edilen niteliği kazanması, yani, ayetlerle zihnin yanlış kabullerden, yanlış düşüncelerden ve batıl inançlardan, ibadet, istiğfar, riyazet (az yeme, az içme, az uyuma…) gibi kendine özgü amellerle de kalbin günahlardan arınması, arınmış kalb ve zihinle Kitab’ın ve Hikmet’in öğrenilmesi ve gerekli daha başka bilgilerin kazanılması eylemidir. (İ’lâ-yı Kelimetullah, 19-35; Asrın Getirdiği Tereddütler, 3: 194, 198-200)
İnsanın sadece kendisiyle meşgul olması bencillik olup, o, başkalarını da aynı hedefe yönlendirmeli ve bu konuda hem malıyla, hem de bizzat uğraşarak elinden geleni yapmalıdır. Bu ikinci iş ise, küçük cihaddır. Yani küçük cihad, büyük cihad yolunu başka insanlara da göstermek ve tanıtmak, onların bu yolda yürüyebilmeleri için gereken gayreti göstermektir. Bu manada, niyetinde samimi ve Allah için öğrencisine insanlığa giden yolları öğreten bir öğretmen ile bu gayeye yönelik okul yaptıran insan da cihad yapan insandır. Bu her iki cihad şeklini yerine getirebilen insan, gerçek ve olgun insandır. Bunlardan büyük cihadı yerine getirmeyip, dini hep başkalarına anlatılacak kurallar mecmuası gibi görenler kaybetmişlerdir. Çünkü onlar, eylemlerinde samimi, ayrıca başarılı da olamazlar.
Buna karşılık, sadece kendisiyle meşgul olup, “kendisi için istediğini başkaları için de istemeyen”, dolayısıyla onların iyiliği için de çalışmayan, bir bencildir; zamanla büyük cihadında başarıya ulaşamaz ve yosun tutan durgun sular gibi pas bağlar. Küçük cihadın önemli bir şekli, gerektiğinde cephelerde, dış düşmana karşı verilir ki, bu, bir insanlık realitesidir. İslâm, savaşı reddetmemiş, fakat onu sınırlamış, onun için kurallar getirmiş ve onu mukaddes bir hedefe bağlamıştır. Bu hedef ise, insanlarla Allah arasındaki, yani insanla hür vicdanı ve kalbi, iradî tercihi arasındaki engelleri kaldırmak, inanç hürriyetini yerleştirmek, Allah’a giden yolları açık tutmaktır. Bundan başka, fakat bunun boyutları olarak, bozgunculuğa meydan vermemek, adaleti sağlamak, vatanı savunmak; mal, can, aile sahibi olma ve akıl sağlığı gibi, temel insan hakları ve özgürlüklerini garantiye almak da, aynı hedefe dahildir. Aksi halde savaş, bir ayaklanma olur, bozgunculuk olur ve İslâm, yeryüzünde bozgunculuğun olmamasını ister.
TEBLİĞ
Fethullah Gülen’in, aksiyonuna ad olarak kullandığı bir diğer kavram ‘tebliğ’dir. Cihad gibi, bu kavram da tamamen Kur’ânî bir kavram olup, İslâmî terminolojide önemli bir yere sahiptir. Tebliğ, sözcük olarak, “gerek yer, gerek zaman, gerekse nitelik açısından maksada ulaşmak, sona varmak, nihayete ermek” manalarına gelen Arapça ‘Be-Le-Ğa’ fiilinden türemiş bir masdardır. (İsfahanî, 60) Kavram olarak ise, Allah’ın vahyini insanlara en mükemmel ve onların en iyi derecede anlayıp idrak edecekleri ölçüde ulaştırmak demektir.
Fethullah Gülen, tebliğ üzerinde hassasiyetle durur. Ona göre tebliğ, bir açıdan cihadın bir boyutuyla eş anlamlı olarak her peygamberin varlık gayesidir. Peygamberler, Biz neyiz? Nereden geliyor ve nereye gidiyoruz? Bu yolculuğumuzda rehberimiz kimdir? şeklinde bütün filozofları ve düşünürleri meşgul eden soruları cevaplandırmış, bize hayatın gayesini, ölümün hakikatını öğretmiş ve bunlarla ilgili olarak bütün endişe ve korkularımızı gidermişlerdir. İşte onların bu gerçeklerle ilgili mesajları insanlara iletmeleri, varlıklarının gayesi olup, bu yaptıkları işe tebliğ diyoruz. (Sonsuz Nur, 1: 200-201)
Tebliğ’in önemli bir cephesi veya boyutunu “emr-i bil-maruf, nehy-i anil-münker”, (yani, toplumda iyilikleri yayma, kişileri bu iyiliklere teşvik etme ve kötülüklerin önünü alma ve kişilerin onlardan uzaklaşmasını sağlama) görevi oluşturur. Fertlerin ve toplumların hayatiyeti için son derece önemli olan bu görev ihmal edilirse, toplumda kötülükler yayılırken, iyilik ve güzellikler kaybolmaya yüz tutar. Şüphesiz bu görevi yerine getirmenin kendine has usulü olup, Osmanlılardaki ihtisap müessesesi gibi, tarihte bu maksatla kurumlar oluşturulmuştur. Bu görevi yerine getirmenin çok önemli bir yolu veya boyutu nasihattır ki, bir hadis-i şerifte, “Din nasihattır, din nasihattır, din nasihattır.” buyurulur. Yani din, fertlerin ve toplumun hayatında nasihatla hayatiyetini koruyabileceği gibi, fertler ve toplum da sürekli nasihata, hatırlatmaya muhtaç olup, ancak bu şekilde pörsümeden canlı olarak kalabilir. Hadisin devamında, nasihatla başka bir gaye ve herhangi bir menfaat güdülmeyip, onun Allah ve Resûlü için yapılması ve onunla Allah ve Resûlü’nün insanlara anlatılıp sevdirilmesi gerektiği, ayrıca, idareciler dahil herkese nasihatta bulunulabileceği, bulunulması gerektiği ifade edilir. (Buhari, “İman”; Müslim, “İman”, HN: 82)
HİCRET
Kur’ân-ı Kerim, pek çok ayetinde iman-hicret-cihad şeklinde üçlü bir aksiyondan söz eder ve hayatları, bu aksiyondan ibaret olanları över. (Bakara/2: 218; Enfâl/8: 72, 74, 75; Tevbe/9: 20) Bunlar, Allah’ın rahmetini umabilecek kimseler olduğu gibi, Allah katında dereceleri yüksek mü’minlerdir. İman, hicret ve cihad, bir manada, yüksek mefkûre sahibi her insanın en tabiî hayatıdır. Bir bütün olarak insanlığın hayatına ve tarihe de bu üçlü aksiyon yön vermiştir. İşte Fethullah Gülen, iman gibi, cihad gibi, hicreti de bu en geniş, daha doğrusu, kavramın bütün manası içinde ele alır. Ona göre, insanoğlu sürekli muhacir, yani sürekli göç halindedir. Bu göç, her ferdin hayatında ruhlar âleminden anne karnına, oradan çocukluğa, çocukluktan delikanlılık ve olgunluğa, derken yaşlılık ve ölüme, oradan da ahiretteki nihaî makamına kadar daha ötelere uzanır. Nasıl güneş aydınlatmak ve ısıtmak için varsa ve güneş için, “neden aydınlatıyor, neden ışık saçıyor?” denemez, dememenin de ötesinde, ondan aydınlatma ve ışık saçma beklenirse, aynen bunun gibi, varlıklar içinde hususî bir yeri olan insanın yüksek bir mefkûre (ideal) peşinde koşması, bu maksatla aklın araştırması, kalbin inanması ve inanan insanın da, kalbleri bir güneş gibi aydınlatan imanı, onun ışığında aklı nurlandıran ilmi başkalarına taşıması da o kadar tabiîdir. Şu kadar ki bu, iradesini doğru yolda kullanan, fıtratını fıtrata ters davranışlarla örtmeyen, yanlış şartlanmalara kurban gitmeyen ve insanî özünü koruyabilen insanlar için böyledir.
İşte, Fethullah Gülen’e göre, herkes için gerekli olan hicret bu noktada başlar. “İnsan için, içinde bulunduğu durumdan olması gerekli olan duruma, hareketsizlik ve dağınıklıktan aksiyon ve sisteme, donmuşluk ve bozulmuşluktan kendini yenilemeye, bin bir günahın boğucu atmosferinden ruh ve kalbin hayat derecesine yükselme gibi.. hususların hemen hepsinde bir hicret manası vardır ve bu manalarda o, hep hicret edip durmaktadır.” (Sızıntı, Ekim 1985) Dolayısıyla, insanın hayatı bir bakıma baştan sona hicret aksiyonundan ibarettir ve bu hicretin olmaması demek, insanın hareketsizleşmesi ve yosun tutmaya aday hale gelmesi, aslî özünü kaybedip, varlıklar arasındaki müstesna yerinin ve konumunun gereğini yerine getirmemesi demektir. Oysa insanın gerçek insanlığı, onuruna ve kendine yakışan bir hayat sürmesinde yatmaktadır ve bu da ancak hicretle mümkündür. İçlerinde bu hicreti sürekli yaşayanlar, hareketli bir cismin her halükârda etrafını etkilemesi gibi, duranları da harekete geçirirler.
Bu sebeple, onların hayatında şu çizgiler, âdeta birer ortak noktadır: Önce iman ve aşk, sonra yığınları saran yanlışlık ve inhiraflara karşı durmak, sonra da gerekirse insanlığın mutluluk ve saadeti uğrunda, yurt-yuva her şeyi feda ederek, başka âşina gönüller aramak üzere yollara dökülmek… “Sosyologların tesbitine göre, yeryüzündeki medeniyetlerin hemen hepsi göç eden fert ve cemaatler tarafından kurulmuştur. Toynbee, göçebelerin kurduğu yirmi yedi medeniyetten bahseder ki, bu da, hemen hemen çağlar boyu yeryüzünde göçebe hakimiyeti demektir.” (a.y.) diyen Fethullah Gülen’e göre, ölümden dirilişe, kokuşmuşluktan harekete giden her yolda iki esas veya aksiyon çok önemlidir. Bunlardan biri büyüğüyle ve küçüğüyle cihad, diğeri de hicrettir. Büyük cihad ile küçük cihad arasında nasıl bir münasebet varsa, ferdî planda ruhta, kalbde, zihinde, davranışlarda gerçekleşen, gerçekleşmesi ve ömür boyu devam etmesi gereken hicretle, maddî planda bir yerden başka bir yere göç şeklinde gerçekleşen hicret arasında da aynı münasebet vardır. İç hicretiyle kendini inşa eden insan, dış hicretiyle ilk çevresinin değerlendirmelerinden de kurtulacak, “hicretle gerçekleştirilen yeni çevrede, pırıl pırıl hâli, tertemiz düşünceleri, başdöndürücü fedakârlıklarıyla devamlı takdir edilen biri olacağı” gibi, artık bu yeni çevrede geçireceği “hayatının her lâhzasında, göçe sebep teşkil eden yüksek gayenin baskısını vicdanında hissedecek ve hayatını bu yüksek duyguya göre düzenleme mecburiyetini duyacaktır.” (Sızıntı, Haziran 1995)
Fethullah Gülen, aşağıda ayrı başlıklar halinde ele alınacağı gibi, ister eğitim alanında, ister hoşgörü-diyalog alanında, isterse zihnî ve kalbî eğitim alanında olsun, aksiyon adına bir takım temel ilkelerin üzerinde önemle durur. Bunları, belli başlıklar altında şu şekilde özetleyebiliriz:
a. Hedefe Sadece Allah’ın Rızasını Yerleştirme: İhlâs
“İnanan insanlar, her şeylerini Allah’ın rızasını kazanma etrafında bir dantela gibi işlemelidirler. Kaldı ki, zaten aksi düşünce, (haşa) Allah ile pazarlık manasına gelir. Yani “ben bu şekilde çalışırsam, idarî sistem de böyle böyle olur ve olmalı” gibi, kulluk anlayışına olabildiğince ters, yakışıksız şeyler içine girilir. Ve tabii ki, bir kere böyle bir fasid daireye giren insanın da artık ondan kurtulması çok zordur” (Prizma, 1: 84–5) diyen Fethullah Gülen’e göre insan, yaptığı her işte Allah’ın rızasını kazanmayı hedef almalı; yani her yaptığını Allah için yapmalı, ondan dünya adına en küçük bir çıkar, tanınıp-bilinme, kendisinden bahsedilme gibi gayeler beklememelidir. Bunun adı ihlâstır. Eğer, özellikle din adına yapılan bir işte ihlâs yoksa, yani o işte sadece Allah’ın rızası gözetilmiyorsa, o işle beklenen gayeye ulaşılamayacağı gibi, o işte başarılı bile olma, kişiye ahireti adına hiçbir şey kazandırmayacaktır. (Fasıldan Fasıla, 2: 30-31)
b. Görevi Yapıp, Neticeyi Allah’a Bırakma
Fethullah Gülen, insana düşenin, neyi yapması gerekiyorsa halis niyetle onu yapması ve neticeyi Allah’a bırakması olduğu üzerinde de hassasiyetle durur. Ona göre, yapılan işlere şahsî kaprisler ve arzular karışmamalı, yapılması gereken ne ise ve nasıl yapılması gerekiyorsa o iş o şekilde yapılmalıdır. Eğer insan, işe kendi arzu ve kaprislerini karıştırırsa hataya düşebilir, niyetindeki duruluk bozulabilir ve neticede ortaya bir kaos çıkar. İkinci olarak, başkalarına hidayet verme, onların düşünce, davranış, inanç ve yaşayışlarını değiştirme insanın elinde değildir. Kalbler, Allah’ın ‘Eli’ndedir; hidayet eden, insanları doğruya yönelten O’dur. Fakat burada insana düşen bir görev vardır ki o, doğru olan mesajı başkalarına götürmek için meşru olan her yolu kullanmalıdır. Bundan sonrası Allah’a kalmıştır: O, dilerse, karşıdakilerin kabiliyeti varsa, mesajı onlara kabul ettirir; karşıdakilerin kabiliyeti, o konuda bir iç yönelişi yoksa kabul ettirmez. Kur’ân-ı Kerim’de, bu konuda Peygamber Efendimiz’e bile, “Sen, sevdiğine hidayet veremez, onu doğruya iletemezsin; fakat Allah, dilediğine hidayet verir” (Kasas/28: 56) buyurulur. Evet, insan kendine düşeni yapmalı, Cenab-ı Hakk’ın işine karışmamalıdır. (Fasıldan Fasıla, 1: 102)
c. Gaye ve Vasıtayı Çok İyi Belirleme
Fethullah Gülen, her işte ve hamlede önce hedef ve maksadın çok iyi belirlenmesi gerektiğini belirtir. Yukarıda ifade edildiği gibi, her insanın hedefinde öncelikle Yüce Yaratıcı ve O’nun hoşnutluğu olmalıdır. Hakk’ın hoşnutluğu istikametinde yapılan işlerin zerresi güneş, katresi derya ve bir ânı ebedler kıymetindedir. Vesile ve vasıtaların kıymeti, maksada ulaştırıcılığı ve ulaştırmadaki arızasızlığı ölçüsündedir. İslâm, gayeye giden her yolu meşru görmez; gaye meşru olduğu gibi, ona giden yol da meşru olmalıdır. Gayr-ı meşru yol, insanı hedefin aksine götürür. Dolayısıyla bir Müslüman, hedefe varacağım diye her yolu deneyemez. Önemli olan, gerekeni gerektiği şekilde ve meşru çerçevede yapmaktır. Vasıta, meşru olmanın da ötesinde, hakka saygıyı ve hakikat düşüncesini geliştirici özellikte de olmalıdır.
Ayrıca, zamanla gayenin unutulup, vasıtalarda boğulma, onları gaye haline getirme de söz konusu olabilir ki, bu, yolda yürüme adına büyük bir tehlikedir. Hedef ve kuruluş gayesi unutulmuş mabetler, yuvalar, okullar, tıpkı yaratılış gayesini unutan bir insan gibi, kendi zararına ve ters bir çizgide işler durur. Gülen’in üzerinde önemle durduğu bir diğer nokta, insan, düşünce tekelciliği ile doğruyu yalnızca kendinde ve kendisiyle aynı düşüncede olanlarda görmemeli, başka düşüncelere de hayat hakkı tanıyıp, onları da mutlaka nazara almalıdır. Özellikle, aynı inanç, aynı duygu ve düşünceyi paylaşan insanlara karşı duyulan kin ve nefretler, hedef ve gaye düşüncesinden mahrumiyetten başka bir anlam ifade etmez. Kâinatın çarkının kendi bozuk hendesesine göre dönmesini düşünenler, nefsin âzat kabul etmez kölelerinden başka bir şey değildirler. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 203-205)
d. Müsbet Hareket ve Aksiyoner Olma
Fethullah Gülen, reaksiyonerliğe, yani tepkiciliğe şiddetle karşıdır. Ona göre, reaksiyoner hareketler, karşı tarafın nefretiyle oturup-kalkmaya, buğz ve kinle hareket etmeye sebep olur. Bu hareketler, birer gayr-ı memnunlar hareketi olup, arkada ancak hasret, hicran ve enkaz bırakır.
Gülen, “Bu milletin bugünü ve yarını adına ne yapılırsa yapılsın, tahrip hesabına olmamalıdır ve ne olursa olsun, bu ülkenin birlik ve dirliğine zarar vermemelidir. Yani yapalım derken, nesiller boyu tamir edilemeyecek yıkmaların içine girilmemelidir. Aksi takdirde, hem maksadımızın aksiyle tokat yer, hem gelecek nesillerin lânet ve nefretine uğrar, hem de ukbâ adına çok şeyleri kaybedebiliriz.” uyarısında bulunur.
Reaksiyoner veya tepkici değil aksiyoner olmanın, bir başka ifade ile, yapılması gerekeni yapma, inşa ve tamir ile meşgul olup, asla tahriple uğraşmamanın adı “müsbet hareket”tir. İşte bu esas, Gülen’in aksiyonunun en önemli özelliklerinden biridir. O, sık sık, “Ey iman edenler! Size düşen, kendinize bakmanız, ne yaptığınızı, ne ile meşgul ve ne durumda olduğunuzu kontrol etmenizdir. Siz, doğru çizgide olduğunuz sürece, sapıp gidenlerin sapması size zarar vermez.” mealindeki Maide Suresi 105’inci ayeti okuyarak, müsbet davranışı hatırlatır ve “Önemli olan ve yapılması gereken, karanlığa sövmek değil, bir mum yakmaktır.” der. (Prizma, 1: 83–4; Ruhumuzun Heykelini Dikerken, 33)
e. Kolektif Şuur ve Meşveret (Danışma)
Fethullah Gülen için kolektif şuur ve meşveret (danışma), herhangi müsbet bir hareket adına vazgeçilmez öneme sahiptir. O, kolektif şuuru, şahsî çıkarları yerine toplumun menfaatlerini düşünen, toplumun bugünü ve yarınıyla bütünleşmiş, ümit, vefa, ihlâs ve samimiyet üzere yürüyen, şöhret yerine mahviyet, tevazu ve hacaleti ve kendini düşünme yerine başkalarını düşünmeyi esas alan görev ve ideal insanlarının ortak aklı olarak değerlendirir. Bu akıl, her işinde Allah’a dayanmakla beraber, giriştiği her işte tedbir hatası yapmayan ve gerekli bütün sebepleri yerine getiren, çevresinde olup bitenler karşısında son derece duyarlı, ne dünyevî ne de ahiretle alâkalı işlerde duygusal davranan, hamle ve hareketlerini Allah’ın hoşnutluğu terazisinde tartan, eşya ve hadiselerle zıtlaşmayan, hayat ve kâinatla ilgili bilimlerin konusu olan ilâhî kanunlara uygun hareket eden bir akıldır. (Yeşeren Düşünceler, 99-102)
Meşvereti “en hayâtî bir vasıf, en esaslı bir kural” olarak gören Gülen’e göre danışma, herhangi bir hususta verilecek kararların isabetli olabilmesinin ilk şartıdır. “İyiden iyiye düşünülmeden, başkalarının fikir ve tenkitleri alınmadan fert ve toplumla alâkalı verilen kararlar, çok defa hüsran ve fiyasko ile neticelendiği görülmüştür.” diyen Gülen, kendi düşüncelerine kapalı ve başkalarının fikirlerine de saygılı olmayan birinin, üstün bir fıtrat, seviyeli bir dimağ, hatta dâhi bile olsa, her düşüncesini meşverete sunan sıradan ve düz bir insana göre daha çok yanılmalara maruz kalacağı görüşündedir. O, en akıllı insanın, meşverete en çok saygılı ve başkalarının düşüncelerinden de en çok yararlanan insan olduğunu savunur.
Gülen, daha da öte gider ve “İş ve planlarında kendi fikirleriyle yetinen, hattâ onları zorla diğer insanlara da kabul ettirmeye çalışanlar, önemli bir dinamizmi elden kaçırdıkları gibi, çevrelerinden de sürekli nefret ve istiskal görürler. Evet, bir insanın teşebbüs ettiği herhangi bir işinde en güzel neticelere ulaşmasının ilk şartı meşveret olduğu gibi, onun kendi gücünün kat kat üstünde önemli bir kuvvet kaynağına sahip olmasının yolu da başka değil yine meşverettir. Bir işe başlamadan önce gerekli olan her danışma yapılıp tedbirde kusur edilmemelidir ki, sonra etrafı suçlama ve kaderi tenkit etme gibi musibeti ikileştiren yanlış davranışlara gidilmesin.” der. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 162–63; Ruhumuzun Heykelini Dikerken, 38–9)
Bazıları, Fethullah Gülen’in çevresinde bir hiyerarşinin olduğunu ve bu hiyerarşide ferdî düşüncelere yer olmadığını iddia etmektedirler. Oysa bu, doğru değildir. Danışmayı sürekli vurgulayan Gülen, dönemin ferdî dehalar değil, kolektif şuur dönemi olduğu üzerinde hassasiyetle durur. O, ancak kişilere mal olmuş, zihinlere ve kalblere yerleşmiş düşünce ve niyetlerin uygulanabileceğine inanır ve kendisiyle ilgili meselelerde bile etrafına, bilgi ve samimiyetine güvendiği kişilere mutlaka danışır. Dolayısıyla, fikri olan herkes, onun karşısında fikrini söyleyebilir. Kaldı ki, Gülen’i en çok rahatsız eden hususlardan biri, hiyerarşi düşüncesi, kişilerin başkalarından üstün oldukları vehmi, “önde veya abi olma” duygusudur.
f. Doğruluk ve Güvenilirlik
Fethullah Gülen, “Doğruluk, peygamberliğin mihveridir.” der. Peygamberlik, doğruluk yörüngesi üzerinde hareket eder. Peygamberler, gerçek dışı hiçbir söz söylemedikleri gibi, aldatma, kandırma türünden bayağı huy ve davranışlar da onların semtine uğramaz. Dolayısıyla, doğru olma, doğrularla beraber bulunma, aksiyonun en önemli ve aslî temellerinden biridir. Doğruluk gibi, emanette emin ve emniyet insanı olma da, hem İslâmî-insanî bir haslet, hem de aksiyonda temel prensiplerden biri olarak, yine çok büyük öneme sahiptir. Fethullah Gülen’in düşüncesinde ve gerçekte mü’min, inanan ve emniyet telkin eden insan demektir. Kur’ân-ı Kerim, peygamberleri birer emniyet insanları olarak ön plana çıkarır ve onların emniyet insanı olmalarını birinci vasıfları olarak anar (Şuarâ/26: 107, 125, 143…) Bu bakımdan, mü’min, tam bir güven kaynağıdır. O, kimseyi çekiştirmez, eliyle ve diliyle kimseye zarar vermez; kimsenin gıybet ve dedikodusunu yapmaz; kimsenin malına, ırzına ve namusuna göz dikmez. Güvenilir olma, Kur’ân-ı Kerim’i Peygamber Efendimiz’e getiren Hz. Cebrail’in de en önemli sıfatıdır. Gerçek bir aksiyon da, dolayısıyla emniyet üzerine kurulmalı, onda yalan ve aldatma, kısaca emniyeti suiistimal edecek en küçük bir söz ve davranış yer almamalıdır. (Sonsuz Nur, 1: 99-101; 174–76)
g. Fetanet
Fetanet, peygamberliğin en önemli sıfatlarından biri olduğu gibi, bir aksiyon için de vazgeçilmez sıfatlardandır. Fetanet, kuru akıl ve mantığa takılı kalmama, aklı vahyin ışığında kullanıp, kuru akıl ve mantığı vahye dayalı akılla aşma demektir. Bu akılda ruh, kalp, his ve bütün zihnî melekeler (fakülteler: mantık, muhakeme, tefekkür, düşünce vb.) bir arada ve bir bütünlük halindedir. Bu aklın en önemli bir boyutu hikmettir, daha doğrusu hikmet, yani eşya ve hadiselerin nedenini, niçinini kavrama, her durumda doğru düşünüp doğru karar verebilme gücü, bir bakıma bu akılla özdeştir veya onun bir başka adıdır. Evet, fetanet kuru akıl ve mantık olmadığı için İslâm’ı kuru akıl ve mantığa hapsetme anlamında “İslâm akıl dinidir” iddiası boş bir iddiadan ibarettir.
İslâm, öncelikle vahye dayanır, fakat akla hitap eder ve kendisini, yukarıda sözünü ettiğimiz akla kabul ettirir. Onun bu akla ters gelen hiçbir kuralı, hiçbir hükmü yoktur. Fakat bu, her akıl onu tam olarak anlayabilir ve onu yargılayabilir demek değildir. Aklı öncelikle yönlendiren, ona yol gösteren, ışık tutan ve onu kalb, his ve bütün zihnî melekelerle bütünlük içinde dinamik bir güç haline getiren İslâm’dır. İşte bu potada erimiş akıldır ki, İslâm’ı gerçek manada anlayabilir ve ona itiraz edecek hiçbir nokta bulamaz. Yine eşya ve hadiseleri gerçek yörüngesinde değerlendirebilen, onlardaki manaları çıkarabilen, kâinatı gerçek mesajıyla okuyabilen de ancak bu akıldır. İşte, ‘fetanet’ dediğimiz ve peygamberliğin de önemli bir sıfatı olan bu akıl, aksiyonun da en önemli temellerindendir. (Sonsuz Nur, 1: 253–54)
h. Günahlardan Uzak Durma ve Tevbe
Fethullah Gülen, pek çok yazı ve sohbetlerinde günah ve tevbe, tevbenin ötesinde inabe ve evbeden söz eder. Tevbede duygu, düşünce ve davranışlarda ilâhî emirlere muhalefetten onlara uymaya yöneliş söz konusu olmasına mukabil, inabede insanın bu uyma ve uygun hareket etmesini bile sorgulaması, en iyi davranışlarında bile bir kusurun, ihlâssızlığın olabileceği endişesiyle burkuntu duyup Allah’a yönelmesi; evbede ise, günahların neticesinde ceza görme korkusuyla Allah’a sığınma, manevî makam ve dereceleri koruma gayretiyle Allah’ta fani olmanın ötesinde, Allah’tan başka her şeye, her mülâhazaya kapanma söz konusudur. (Kalbin Zümrüt Tepeleri, 1: 22)
“Günah bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıtlaşmadır. Günah, iradenin yüzüne atılmış bir tükrük ve ruha içirilmiş bir zakkumdur. Günah, insana bahşedilen bilumum istidat ve yüce duyguları söndüren bir fırtına ve kalbî hayatı çepeçevre saran zehirli bir dumandır.” diyen Gülen, “Günaha giren kimse, kendini vicdanî azaplara ve kalbî sıkıntılara bırakmış ve bütün rûhî meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir zavallı ve talihsizdir. Bir de o günahı işlemeye devam ederse, bütün bütün ipi elden kaçırır ve artık ne bir irade, ne bir direnme, ne de kendini yenilemeye mecali kalır.” ikazında bulunur.
İnsanın ebediyet yolculuğunda önünü adım başı kobra gibi günahların kesebileceğini belirten Fethullah Gülen, bir hadis-i şeriften hareketle, Yaratıcı’ya eş ve ortak koşmayı, haksız yere cana kıymayı, anne ve babanın hukukunu çiğnemeyi, yalan yere şahitlikte bulunmayı, cepheden kaçmayı, iffetlilerin iffetiyle oynamayı en büyük günahlar olarak sayar. Bununla birlikte o, vatanın sağa-sola peşkeş çekilmesini, ormanların ve bağların bozulup çöle çevrilmesini, Müslüman bir milletin kendi özünden uzaklaştırılıp, ruhuna yabancı düşüncelerle mihrabının yıkılması ve minberinin yerinin değiştirilmesini, nesilleri inançtan, düşünceden, hak ölçüsünden ve istikametten mahrum hedefsiz, idealsiz birer yığın haline getirip milletin nefsine, nesline, dinine ve malına saldırtmayı, sonra da bunları cezalandırma adına sehpalar kurmayı da, tarih karşısında ve Hakk Divanı’nda bağışlanmayacak günahlar arasında zikreder. Ardından da, “Bütün bunlardan daha büyük bir günah vardır ki, o da, ortalığı yangına ve sele veren bu büyük mücrimlerin, edip eylediklerini günah bilmemeleridir. Evet, Allah ve tarih karşısında affı kabil olmayan tek günah varsa, işte o da budur: Günahın günah olduğunu bilmeme, günahtan ürpermeme günahı.” der ve bu en büyük günah sezilip, muhasebenin demir pençesine teslim edileceği âna kadar toplumun kendini yenilemesi, hattâ ayakta kalmasının zor olduğu ikazında bulunur. (Çağ ve Nesil, 125–28)
i. Aksiyonun Mayası Aşk
“Gönlünü Allah’a iman ve O’nun marifetiyle onarmış, donatmış bir insan, derecesine göre bütün insanlara, hattâ bütün varlığa karşı derin bir muhabbet ve engin bir aşk duyar; duyar da bütün ömrünü, topyekün varlığı kucaklayan aşkların, vecdlerin, cezbelerin, incizapların ve ruhanî zevklerin gel-gitleri arasında yaşar.” diyen Gülen’e göre, aşk olmadan neticesi itibariyle kalıcı hiçbir hamle ve hareketi gerçekleştirmek mümkün değildir. Özellikle ukbâ (ahiret) ve öteler boyutlu hareketler, mayasında aşk olmadan istenilen sonuca ulaşamaz. “Allah karşısında var eden ve var olan münasebetler içinde yerimizi belirlemek, varlığımız O’nun varlığının, ziyasının gölgesi olması itibariyle yaratılmış olmanın hazlarını duymak, O’nun hoşnutluğunu yaratılışın gayesi kabul edip, hep o hoşnutluğu avlamaya çalışmak çerçevesiyle sunacağımız ilâhî aşk, sınırsız ve sırlı bir güç kaynağıdır.” Aksiyon insanları bu kaynağı ihmal etmemeli, onu köpürte köpürte yaşamalıdırlar. (Fasıldan Fasıla, 2: 127)
j. Düşüncede ve Davranışlarda Bütünlük ve Disiplin
Fetanetin bir diğer boyutu veya Gülen’in aksiyonunda ayrı bir aksiyon dinamiği ya da malzemesi, kafa-kalp bütünlüğüne ulaşma, zihni gerçek yörüngesine oturmuş bilimlerle Allah’ın eşya ve hadiselerdeki icraatını kavrayarak aydınlatma, kalbi dinî ilimlerle ve saffet, samimiyet, ihlâs ve günahlardan uzak durma ile temiz tutma, bu şekilde komple insan olup, küllî düşünebilmedir. Bunun yanısıra Fethullah Gülen için, hem düşüncede hem aksiyonda disiplin de önemlidir.
Şüphesiz uzmanlaşmayı reddetmeyen, fakat ona ancak bütünden kopmadan ve bütün çerçevesinde, bütünün parçaları hakkında daha öte bilgi ve tecrübe sahibi olmak şeklinde değer veren küllî düşünme yerine parçalı düşünme, modern düşüncenin en büyük eksiklik ve hatalardan biridir. Bu düşünce, kâinatı, insanı ve hayatı parça parça ele almakta ve dolayısıyla parçalar arasında bütünlük de kuramadığı için, parçalar üzerinde nicelik yönünden, yani bilgi yığını itibariyle çok ileri gitse de, kalite ve nitelikte alabildiğine sığ kalmaktadır. Oysa komple insan, küllî düşünebilen, eşya ve hadiseleri, insanı ve kâinatı bütünlüğü içinde kavrayıp, parçalara bu bütünlük içinde yer veren ve aralarındaki bağı görebilen insandır. Ancak böyle insanlardır ki, istenen manada gerçek aksiyonun yönlendiricisi olabilirler. İslâm dünyası, son asırlarda bu bütünlükten, kafa-kalp birlikteliğinden uzaklaştığı, medreseden bilimleri uzaklaştırıp, okula din ve maneviyatı sokmadığı için yıkılmaktan kurtulamadığı gibi, istenen anlamda bir dirilişi de gerçekleştirememiştir. (Fasıldan Fasıla, 3: 121; Prizma, 1: 126–27, 190)
k. Kuvvet
Fethullah Gülen, özellikle aksiyon adına ‘kuvvet’ üzerinde de durur. O, kuvvetin de bir yaratılış hikmeti bulunduğunu, dolayısıyla asla göz ardı edilemeyeceğini, ama kuvvetin ilim, mana ve hikmete, bir diğer açıdan hakka ve hukuka bağlı olması gerektiğini vurgular. Hakkın kuvvette değil, kuvvetin hakta olduğunu belirten ve aksi durumda ortaya çılgın bir kuvvetin çıkacağı uyarısında bulunan Gülen, “Çılgın ve bütün meseleleri kendisinin çözebileceğine inanan bir kuvvet aklı da, mantığı da, muhakeme ve dehayı da dinlemez.” der.
Ona göre, insanlığın şu son çağı böyle bir kuvvetin zulümlerine şahit olmakta ve çılgın kuvvet, teknolojik imkânları kin, nefret ve hırslarının emrine vererek, geçmiş dönemlerde bir asra sığıştırılamayan yakıp yıkmaların en korkuncunu birkaç güne sıkıştırabilmekte ve bir hamlede en sağlam sistemleri yerle bir edebilmekte, bir nefhada rejimleri değiştirip yerlerine yeni rejimler getirebilmekte ve kaş-göz arasında en köklü düşünce tarzlarını, en metin anlayışları toz-duman ederek yığınları dayanaksız bırakabilmekte, inançlara had koyup düşünce hürriyetini sınırlayabilmekte, bilhassa son zamanlarda medyanın gücünü de yanlarına alarak hakkı bâtıl, bâtılı hak göstererek toplum çapında bir değerler kargaşası meydana getirebilmektedir. Bu sebeple kuvvet başıboş bırakılmamalı, asla yok sayılıp ihmal de edilmemeli, fakat hakkın elinde, mantık ve muhakeme rehberliğinde, ışıktan düşünceleri sevgiyle tüllenen ve hareketlerinde dünya sulhünü esas alan gerçek kahramanlar tarafından kullanılmalıdır. (Sızıntı, Aralık 1995)
l. İhtiyat, Tedbir ve Sebeplere Riayet
Fethullah Gülen’in aksiyon adına üzerinde durduğu hususlardan biri de tedbir, ihtiyat ve sebeplere riayettir. Ona göre, dünyada hiçbir hareket, hiçbir iş, hiçbir hedef mucizelere, Allah’ın yardımları beklentisine bina edilmez. Allah, karşılıklı-karşılıksız yardım edebilir; umulmadık kapılar açabilir. Fakat dünya hikmetler yurdudur; burada sebepler geçerlidir ve Allah burada her işi, her başarıyı bir sebebe bağlamıştır. O bakımdan, her işe kendi sebepleriyle yürünür ve bu sebepleri eksiksiz yerine getirmek, sonra da neticenin beklentisi içinde Allah’a tevekkül etmek, her işte şarttır ve başarının kaynağıdır.
Gülen, sık sık, “Dünyada sebeplere o kadar sarılmalı ki, görenler, ‘bunlar birer esbapperest (yani bütün bütün sebeplere bağlı)’ demeli; sebepleri yerine getirdikten sonra da Allah’a o kadar tevekkül etmeli ki, görenler bu defa, ‘bunlar tevekkülden başka bir şey bilmiyor’ demeli!” hatırlatmasında bulunur.
Gülen, aksiyonun sıhhati adına ihtiyat konusunda şu görüşleri serdeder: “İhtiyat, bir iş ve hamlede zarar ihtimallerine karşı ve maruz kalınan musibetler neticesinde âh u vâha düşmemek için ehemmiyetli bir davranıştır. Sebep ve vasıtalara sarılmada gerektiği gibi hazırlanamamış nice müteşebbis vardır ki, neticede ya dizini döver veya kadere taş atar. Onlar, önce tedbirde kusur ederler, sonra da kaderi tenkitle hataya düşerler. Teşebbüsler gibi tedbirler de, Hakk’ın inayetine arz edilmiş birer davetiyedir. Ve aynı zamanda bunlar, bir hakikatın iki yüzünden ibarettir. Bunlardan birinde meydana gelecek kusur, çok defa inayetin kesilmesine ve dolayısıyla da muvaffakiyetsizliğe sebebiyet verecektir. Arızasız yol ve yürüyüş ise, her lâhza basiret üzere olmakla kabildir.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 206, 209)
Gülen’in AKSİYONUNDA ANA DİNAMİKLER
Fethullah Gülen’in aksiyon anlayışında belli başlı ilkeler üzerinde durduktan sonra, şimdi de onun aksiyonundaki ana dinamiklere kısaca bir göz atabiliriz:
a. Diğergâmlık
Fethullah Gülen’e göre aksiyonun çok önemli bir unsuru, “yaşatma zevkiyle yaşamaktan vazgeçme” anlamına gelen diğergâmlıktır. Fedakârlık, hasbîlik ve diğergâmlık duyguları ile gönlü dopdolu olan fertler ve böyle fertlerden oluşan bir çoğunluk meydana gelmedikçe, bir toplumun ve milletin ciddî manada dirilmesi mümkün değildir. “Sadece kendini düşünen, ya hiç insan değildir veya eksik bir varlıktır. Gerçek insanlığa giden yol, başkalarını düşünürken gerektiğinde kendini ihmal etmekten geçer.” diyen Gülen, diğergâmlığın, hepsi de aynı sonuca çıkan farklı boyutlarını şöyle ifade eder: “İnsan, kendi ayıpları karşısında savcı, başkalarının kusurları karşısında da onlar hesabına avukat olmalıdır. Olgun insan ve gerçek dost, Cehennem’den çıkışta ve Cennet’e girişte bile “buyurun” demesini bilendir. Hakikî insan, şartlar ne olursa olsun, kendi kovasına süt sağarken, başkalarının kovasını da boş bırakmaz.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 128)
“İnsanın Hakk katındaki yüceliği, himmetinin yüceliğiyle ölçülür. Himmet yüceliğinin en bariz emaresi ise, insanın, başkalarının mutluluğu adına şahsî haz ve zevklerinden fedakârlıkta bulunmasıdır. Bilmem ki, toplumun selâmeti uğruna haysiyet ve şerefini ayaklar altına almak, hattâ kükremesi gerekli olduğu yerlerde dahi öfkesini yutarak dayanmasını bilmek, şahsî saadetinin bahis mevzûu olduğu her yerde isteklerine hacir koymaktan daha büyük bir fedakârlık tasavvur edilebilir mi?” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 208)
b. Sevgi, Ümit ve Merhamet
Fethullah Gülen’in aksiyonun ana malzemeleri içinde sevgi, merhamet ve ümidin ayrı bir yeri vardır. Fethullah Gülen’e göre sevgi, insanoğlunu varlığa uyaran ilk nağme ve içinde sallandığı ilk beşik olup, geleceğin aydınlık ve mesut dünyalarını ancak muhabbetle şahlanmış sevgi kahramanları kuracaktır: “Dudaklarında muhabbetten tebessüm, gönülleri sevgiyle harman, bakışları insanî duygularla buğu buğu; herkese ve her şeye şefkatle gamze çakan; doğup-batan güneşlerden, yanıp-sönen yıldızlardan hep muhabbet mesajları alan sevgi kahramanları”. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 202-203)
Gülen’e göre sevginin yeryüzünde yenemeyeceği hiçbir hasım yoktur. Sevgi, evvelâ bütünleşebildiği her ruhu yükseltir ve ötelere hazırlar. Sonra da bu ruhlar, sonsuzluk adına doyup duydukları şeyleri bütün gönüllere hakim kılma yoluna girerler. Bu yolda ölür ölür dirilir; ölürken “sevgi” der ölür, dirilirken de sevgi soluklarıyla dirilirler. Gülen, “Sevmeyen ruhların olgunlaşıp insanî semalara yükselmelerine imkân yoktur.” der. Ona göre, böyleleri yüzlerce sene yaşasalar dahi olgunluk adına bir çuvaldız boyu yol alamazlar. Sevgiden mahrum sineler, bir türlü egonun karanlık labirentlerinden kurtulamadıkları için kimseyi sevemez, sevgiyi sezemez ve varlığın sinesindeki muhabbetten habersiz olarak kahrolur giderler. (Yitirilmiş Cennete Doğru, 96)
Fethullah Gülen’e göre, sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olmak, inançla coşan bir kalbin en ayırt edici vasfıdır. Herkesten nefret ise, ya gönlü şeytana kaptırmışlık veya bir cinnet eseridir. O, “Sen insanı sev, insanlığa hayran ol!” der. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 107)
Gülen’in hem İslâm anlayışında, hem de aksiyonunda merhamet ve ümidin de çok önemli yerleri vardır. “Sonbaharda dalından bir yaprağın düştüğünü görsem, kolum kopmuş gibi acı duyarım.” diyen, bunun için odasındaki çiçeklerin solmasına, kurumasına ve yapraklarını dökmesine asla tahammül edemeyip, odasında bu duruma gelmiş çiçek bulundurmayan, karınca gibi bir hayvanın bile ayak altında kalıp ölmesine tahammül edemeyen Fethullah Gülen’e göre, gökler ötesinden gelen merhamet mesajlarıyla yer düzene kavuşmuş, sema tesviye görmüştür. Makro âlemden mikroâleme kadar her şey, hayranlık uyaran bu âhenge ve çelik çavak işleyişe merhamet sayesinde ermiştir. Bu âlemde her şey merhamet düşünür, merhamet konuşur ve merhamet vadeder. Bu itibarladır ki, kâinata, bir merhamet senfonizması nazarıyla bakılabilir.
Gülen, kâinattaki bütün merhamet ve şefkatlerin oluşturduğu esrarlı koroya hükmeden, her şeyi çepeçevre sarmış en geniş ve nihayetsiz rahmeti, yani Hakk’ın rahmetini sezip hissedemeyenleri talihsiz ruhlar olarak niteler ve şöyle der: “Bütün bu olup bitenler karşısında insan, şuur ve iradesiyle, idrak ve düşüncesiyle “konsantre” olarak bu engin rahmeti kavrama ve soluklarıyla ona kendi nağmesini katma sorumluluğu altındadır. İçinde yaşadığı topluma, insanlığa, hattâ bütün canlılara, bir insanlık borcu olarak merhamet etme mükellefiyetindedir. O, bu yolda merhamet ettiği nisbette yücelir; gadre, zulme, insafsızlığa düştüğü ölçüde de horlaşır, hakirleşir ve insanlığın yüzkarası olur.” (Sızıntı, Kasım 1980)
Gülen için ümit ise, her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nisbetindedir. Bu itibarladır ki, sağlam inanç mahsulü çok şeyler bazılarınca harika zannedilmektedir. Aslında ümit, azim ve kararlılık, iman dolu bir kalbe girince beşerî normlar aşılmış olur. Bu seviyede gönül hayatına sahip olamayanlar ise, bunu fevkalâdeden sayarlar. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikden asla söz edilemez.
Fethullah Gülen’e göre ümit, insanın kendi ruhunu keşfetmesi ve ondaki iktidarı sezmesinden ibarettir. Bu sezişle insan, kâinatlar ötesi Kudreti Sonsuz’la münasebete geçer ve onunla her şeye yetebilecek bir güç ve kuvvete ulaşır. Bu sayede zerre güneş, damla derya, parça bütün ve ruh kâinatın bir soluğu haline gelir. ‘Solmayan renge, sönmeyen ışığa, batmayan güneşe’ dilbeste olan bir ruhtur ki, gecesi sabah aydınlığında, gündüzü Cennet bahçeleri gibi rengârenktir. Böylelerinin karanlık bilmeyen ufuklarında güneşler kol gezer ve değişen mevsimler, farklı manzaraların büyüleyici meşherleri gibi birbirini takip eder durur. Sonsuza bağlanmış ve ümitle dolu bu gönüller, bahar demez yaz demez; hazan demez, kış demez, kucak kucak meyvelerle gelir ve kendilerinden bekleneni yerine getirirler. (Çağ ve Nesil, 1-3)
c. Hoşgörü ve Af
“İyileri iyilikleriyle alkışlama, inanmış gönüllere mürüvvetli olma, inkârcılara yumuşak yaklaşıp, kinlerini ve nefretlerini eritme ve Mesih gibi diriltici soluklara sahip olma” manasında hoşgörü ve müsamaha, Gülen’in terminolojisinde ayrı bir derinliğe sahiptir. Ayrıca, kötülükleri iyilikle savma, görgüsüzce muamelelere aldırış etmeme, töre-bilmezlere karşı âlicenap olma da, müsamaha veya hoşgörünün diğer şartları veya boyutlarıdır. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 101)
Gülen, aksiyon insanının müsamaha veya hoşgörüsünü anlatırken, şu çok çarpıcı ifadeleri kullanır:
·“Aç herkese açabildiğin kadar sineni, ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül..!
·İyileri iyilikleriyle alkışla; inanmış gönüllere mürüvvetli ol; münkirlere öyle yumuşak yanaş ki, kinleri, nefretleri eriyip gitsin ve sen, soluklarında daima Mesih ol..!
·Yolların en renklisinde ve beyanların en çarpıcısıyla, göklerle alışverişinde bir Yüce Rehber’in arkasında olduğunu unutma! Unutma ve bu hususların bir tekine bile sahip bulunmayanları düşünüp insaflı ol.!
·Kötülükleri iyilikle sav; görgüsüzce muamelelere aldırış etme! Herkes, davranışlarıyla karakterini aksettirir. Sen müsamaha yolunu seç ve töre-bilmezlere karşı âlicenap ol..!
·Sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olmak, inançla coşan bir kalbin en mümeyyiz (ayırt edici) vasfıdır. Herkesten nefret ise, ya gönlü şeytana kaptırmışlık veya bir cinnet eseridir. Sen insanı sev; insanlığa hayran ol..!
·Sakınıp, bir kere dahi olsa nefsin hakemliğine düşmemelisin; zira ona göre senden başka herkes mücrim, her fert de talihsizdir. Bu ise, en doğru sözlünün beyanında şahsın helâki demektir. Sen, nefsine karşı oldukça sert, başkalarına karşı da yumuşaklardan yumuşak ol..!
·Hakk’ın sana karşı muamelesini ölçü kabul edip, halka karşı öyle davranmalısın. O zaman, halk içinde Hakk’la beraber olur, her iki yalnızlığın vahşetlerinden de kurtulursun…
·Yaratıcı’nın nazarında ne olduğunu, gönlünde O’na ayırdığın yer ile, halk katındaki mevkiini de, onlara karşı olan tavırlarınla tartıp değerlendirebilirsin. Hakk’dan bir lâhza gafil olma! Ve, “insanlar içinde insanlardan bir insan ol..!”
·Hasılı, insanlar içinde sevgi ve itibarını korumak için, Hakk için sev! Hakk için nefret et! Ve, gönlü Hakk’a açık bir insan ol..!” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 107-108)
Gülen, her zaman düşüp günaha girme istidadındaki insanın en büyük arzu ve beklentisinin af ve hoşgörü olduğunu söyler. Ona göre, af dileme, af bekleme ve kaçırılan fırsatlar için inleme, bir idrak ve şuur işi olması itibariyle nasıl kıymetli ise, affetme de o kadar, hattâ ondan da ileri bir yücelik ve fazilet işidir. Affediliş, bir tamir, bir öze dönüş ve yeniden kendini buluş demektir. Bundan ötürüdür ki, Rahmeti Sonsuz’un katında en sevimli davranış, bu dönüş ve arayış hafakanları içinde sürdürülmüş olandır. Affedenler, affa mazhar olur. Bağışlamasını bilmeyen bağışlanmaz. Bir kere olsun, kendi günahının muhasebesiyle iki büklüm olmamış af bilmez hoyratlar, hiçbir zaman affedicilikteki yüce zevki idrak edemeyeceklerdir. (Sızıntı, Mart 1980)
d. Sabır ve Sebat
Gülen’in düşüncesinde aksiyonun olmazsa olmaz bir diğer boyutu, sabır ve sebattır. Onun için gerçeği bulma ve ona gönül verme ne kadar ehemmiyetli ise, bulduktan sonra vefalı olup o yolda sebat göstermek de o kadar önemli ve üzerinde titizlikle durulmaya değer bir husustur. Sık sık ahd ü peymanını bozarak kararsızlığa düşenler, gün gelir kendilerine karşı da güven hissini kaybederek yavaş yavaş başkalarının tesirine girerler. Zamanla bütün bütün şahsiyetlerini de yitiren bu meflûç ruhların artık ne kendilerine ne de cemiyete herhangi bir yararı olabilir. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 213). Gülen’in sabır anlayışının, Allah’ın emirlerini yerine getirmede gösterilmesi gereken sabır, günahlara karşı direnme ve Allah’ın yasaklarından kaçınmada gösterilmesi gereken sabır, aceleci olmama ve zamanın, şartların getirdiği olumsuzluklar karşısında ümitsizliğe düşmeme manasında sabır, Hakk’ın kaza ve kaderine rıza gösterme, dolayısıyla başa gelen musibetlere hiç şikayetsiz dayanma manasında sabır ve dünyanın çekiciliklerine kapılmama anlamında sabır olarak, bir takım boyutları vardır. (Kalbin Zümrüt Tepeleri, 1: 142–43)
Fethullah Gülen, sebat ve dayanma konusunda, onun gerek İslâm ve insanlık anlayışını, gerekse aksiyonunu tanımamıza yardımcı olacak daha başka farklı ve çoklarında görülmeyen mütalâalarda da bulunur. Ona göre, Hakk’a gönül vermiş bir insan, ahiret yolundaki hizmetlerin mükâfatını dünyada isteme ve halkın teveccühünü büyüklük emaresi sayıp da, kendisini büyük görme gibi görgüsüzlüklere düşmemelidir. Ayrıca, kimseden hürmet beklememeli, milletine karşı verdiği hizmetleri, başkalarına yaptığı iyilikleri onların yüzüne çarpma gibi küçüklüklere girmemelidir; çünkü yapılan bir görevdir ve her insan, bu görevi yerine getirme sorumluluğu altındadır.
Gülen’e göre, aksiyon sürecinde insan, bir takım güzelliklerle karşılaşabileceği gibi, bir takım olumsuzluklarla da karşı karşıya gelebilir. İstemeden kendisine mükâfatlar da verilebilir; ceza, tevbih ve kınama da görebilir. Gerçek aksiyon insanı, mükâfatı da, cezayı da, bu sahada Allah’ın lütfunu da kahrını da bir bilmelidir. Ayrıca, yaptığı hizmetleri asla anlatmamalı, bu hizmetler sonucunda bir takım müsbet sonuçlar ortaya çıkarsa, bunları Allah’a vermeli, arkadaşlarının gayretlerine terettüp etmiş ilâhî birer lütuf olarak görmelidir. Gülen, bu mütalâalarını son olarak, şöyle bağlar: “İlmim, izzetim, onurum deyip nefis türküleriyle düşmanlarını memnun, dostlarını da dilgîr etme! Varsa meziyetin, bırak öbür âlem için sümbül versin, başak bağlasın! Ve senin hayatının destanları, meleklerin ebedî nağmeleri olarak kalıp gitsin.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 212)
e. Vefa ve Sadakat
Fethullah Gülen’in düşüncesinde vefa ve sadakat, sıhhatli bir aksiyonun en önemli dinamik ve malzemelerindendir. Vefa ve sadakatin, Allah’a karşı kullukta ısrar, O’nun kapısından bir an bile ayrılmama, sürekli O’nun rızasını ve hoşnutluğunu kollama ve bir de, insanın gönül verdiği hedefe doğru yolda sapmadan yürüme şeklinde iki boyutu vardır. Gülen, “Vefayı, insanın gönlüyle bütünleşmesi şeklinde tarif edenler de olmuştur.” der ve kalbî, ruhî hayatı olmayanlardan vefa ve sadakat beklenemeyeceğini belirtir. Çünkü ona göre, kin, nefret ve kıskançlık gibi duygular vefayı öldüren birer zehir olduğu gibi, konuşurken doğru beyanda bulunma, verilen sözlerde, edilen yeminlerde durma, vadi ve ahdi yerine getirme, ancak gönül hayatına bağlıdır.
Gülen, vefanın önemi konusunda şunları da ilâve eder: “Fert, vefa duygusuyla itimada şayan olur, yükselir. Yuva, vefa duygusu üzerine kurulmuş ise devam eder ve canlı kalır. Millet, bu yüce duygu ile faziletlere erer. Devlet, kendi vatandaşına karşı ancak bu duygu ile itibarını korur. Vefa düşüncesini yitirmiş bir ülkede ne olgun fertten, ne emniyet vadeden yuvadan, ne de istikrarlı ve güvenilir devletten bahsetmek mümkündür. Böyle bir ülkede fertler birbirlerine karşı kuşkulu, yuva kendi içinde huzursuz, devlet vatandaşa karşı uğursuzlardan uğursuz ve her şey birbirine karşı yabancıdır. Gönül hayatını öldüren, dolayısıyla vefa ve sadakat duygularını çökerten, içte değişikliğe uğramadır. İçte değişikliğe uğramanın önemli bir emaresi de, evrâd ü ezkârı, yani kişinin günlük okuduğu dua, zikir ve münacatları terketmesidir. Bu bakımdan, içte değişikliğe uğramamak ve dolayısıyla vefa ve sadakati korumak için evrâd ü ezkâra devam etmek, Rabb’le münasebeti güçlü tutmak, zihinleri sürekli ilim ve hikmetle, gönülleri de yakîn ve doygunlukla beslemek gerekir.” (Fasıldan Fasıla, 1: 114–15; 2: 114–15)
f. Kendini Yenileme
Kendini yenileme, Fethullah Gülen’in hem düşüncesinde, hem de aksiyonunda ayrı bir yere sahiptir. O, kendini yenilemeyi, devamlı var olabilmenin ilk şartı ve en mühim esası olarak görür. Ona göre, sırası geldikçe kendilerini yenileyemeyenler, güçlü de olsalar, er geç tükenip gitmeye mahkûmdurlar. Her şey, kendini yenileyerek canlı kalır ve varlığını sürdürür. Yenilenme durunca da canı çekilmiş ceset gibi çürümeye, heba olup dağılmaya terk edilmiş olur.
Gülen, “Kendini yenileme, yenilik hayranlığı ve moda düşkünlüğü ile de karıştırılmamalıdır.” der ve şöyle devam eder: “Bunlardan biri, yani yenilik hayranlığı ve moda düşkünlüğü, her şeyiyle delik deşik olmuş yığınların yüzüne boya çalıp, yarıkları kapama ameliyesi ise, diğeri, yani gerçek yenilenme, Hızır çeşmesinden getirilen ‘âb-ı hayât’la topluma ölümsüzlük kazandırma aksiyonundan ibarettir. Gerçek yenilenme, kök ve çekirdekteki saffeti koruyarak ve veraset yoluyla geçmişten süzülüp gelen bütün kıymetlerin, hâlihazırdaki düşünce ve irfan buğularıyla sentezleri yapılarak daha yeni, daha berrak tefekkür iklimlerine ulaşmaktır. Yoksa yenilik ve eskiliği bir cepken ve feracede, bir frak ve briyantinli saçta görmek, düpedüz bir aldanmışlık ve öyle göstermeye kalkışmak da bir illüzyonizm ve hokkabazlıktır. İlimlerin gelişip inkişaf etmesini, teknolojinin yeni yeni imkânlar hazırlayıp istifademize sunmasını en iyi şekilde değerlendirerek, elimizdeki menşûru (mercek) sık sık kalbimize çevirip, yeni baştan kanaat, düşünce ve tasavvurlarımızı yoklamak, gönlümüzdeki irfan peteğine her gün başka başka şeyler ilave etmek ve her lâhza birkaç defa bütün kâinatları ruh prizmasından geçirerek dimağlara “efor” yaptırtmak, işte gerçek yenilenme budur.” (Sızıntı, Nisan 1982)
g. Çile ve Izdırap
Fethullah Gülen’in aksiyonunda en önemli dinamiklerden biri de çile ve ızdıraptır. Çile ve ızdırap, bir bakıma onun varlığının mayası gibidir. Kendisini Allah’a kulluğa ve O’nun rızasına, dolayısıyla bu çerçevede O’nun adını herkese duyurup, mümkün ve ilâhî meşietin izni olsa, bütün insanların iman edip ebedî Cehennem azabından kurtularak Cennet’e girmesine, ayrıca, “yitirilmiş cennet”in, altın bir çağın beşerin ferdî ve sosyal hayatının ufuklarında tulûuyla, herkesin faziletlerle bezeli mutlu bir hayat yaşamasına adamış bir insan olarak Fethullah Gülen, bütün varlığı çile ve ızdırapla yoğrulmuş tam bir çile ve ızdırap insanıdır. Buna, onu az da olsa yakından tanıyanlar şahit olduğu gibi, yazılarına az göz atıp, sohbetlerine az kulak verenler, çile ve ızdırabın onun hayatında nasıl bir yer tuttuğunu görebileceklerdir.
Çile, Gülen’e göre, yüce hedeflere varmanın ve yüksek neticeler elde etmenin tek yoludur. Hakikat yolcusu, çile ile günahlardan arınır; onunla saflaşır ve onunla özüne erer. Çilenin olmadığı yerde ne olgunlaşmadan, ne de ruhla bütünleşmeden bahsetmek mümkündür. Ruh, çile ile kemale erer. Gönül, çile ile inkişaf eder. Çile görmemiş ruhlar ham, gönüller de kolu kanadı kırık ve ölgündür. Çile, çalışmaya ve o yolla elde edilen şeylere kat kat değer kazandırır. Çilesiz elde edilenler ise, mirastan gelen mal gibidir. Gelişi emeksiz, gidişi de üzüntüsüz olur. Ancak binbir ızdırapla kazanılan şeylerdir ki, muhafazası uğrunda canlar feda edilir… Bir millet ve bir medeniyet büyük muzdarip ve çilekeşlerin öncülüğünde kurulmuş ise sıhhatli, istikrarlı ve gelecek adına ümit vericidir. Aksine, hayatında bir kere olsun ağlamamış, inlememiş ve sancı çekmemişlerin elinin altında doğmuş ve gelişmişse, zayi olmaya namzet ve talihsizdir. Bir kere olsun, sahip olduğu şeyler uğrunda aç-susuz kalmayan, yurdunu, yuvasını terk etmeyen, belli bir dönemin zarurî sarsıntılarına, sıkıntılarına maruz kalmayan ızdırapsızlardan, hayatlarını madde ve konforun levsiyatı içinde geçiren ham ruhlardan hiçbir fedakârlık beklenemez. Fedakârlığın olmadığı yerde de sıhhatli bir aksiyondan bahsedilemez. (Buhranlar Anaforunda İnsan, 7-10)
h. İstiğfar ve Gözyaşı
İslâm’a Allah’ın gönderdiği bir din olarak bütün derinliğiyle inanıp bağlanan ve onu öncelikle kalp ve ruh seviyesinde yaşamaya çalışan bir insan olarak Fethullah Gülen’in hem hayatında, hem de aksiyonunda istiğfar (Allah’tan günahların, hataların bağışlanmasını dileme) ve gözyaşı apayrı bir öneme sahiptir. Çile ve ızdırapla beraber gözyaşı, bir de istiğfar ve dua, onun için sorumlu bir mü’minin hayatını özetleyebilecek birkaç önemli ve sırlı kelimedir. İmanının, insanlığının, hayatın anlamının ve sorumluluğunun şuurunda bir mü’min, hayatını bu kelimeler, onların mana ve muhtevası üzerinde örgüler ve denebilir ki o, bir çile olur, ızdırap olur, istiğfar olur, gözyaşı olur, dua olur.
Fethullah Gülen, İslâm’a da insana da, İslâm’ın ve insanlığın manasına da bu pencerelerden bakar. Onun için gözyaşı, Hakk rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır; dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın çiçekleşmesi üzerinde birer jaledir; ihlâs ve samimiyet sahibi, bağrı yanık ve ciğeri kebap insanlar için bir boşalma eylemidir; dünyada dayanılmaz hale gelen aşk ateşinin ızdırabını bir nebze dindirirken, ahirette de Cehennem’in alevlerini söndürecek tek iksirdir. Onun içindir ki, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Mahşer’de, Cehennem kıvılcımlarının insanları kovaladığı hengâmda, Cebrail Aleyhisselâm elinde bir bardak suyla görünür. Ona, ‘Bu ne?’ diye sorarım ve bana şöyle cevap verir: “Bu, mü’min kulların Allah korkusuyla ağlayıp gözlerinden döktükleri gözyaşlarıdır ve şu korkunç kıvılcımları söndürecek tek şeydir.” buyurmuştur. Yine onun içindir ki, Cennet hûrilerinin kulaklarındaki küpeler, göz damlalarının yanında pek değersiz kalır..! (Çağ ve Nesil, 39; Fasıldan Fasıla, 2: 29-30)
Gülen, gözyaşı için aksiyon açısından ise şunları söyler ve insanları şu sözlerle ağlamaya çağırır:
“Şimdi sizler, ey bütün bir tarih boyunca ağlamayı unutmuşlar! Gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hallerine gülenler! Gelin, şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım! Cehaletimize ağlayalım! Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım! Kusurdan bir heykel haline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım! Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, tasmalı ve prangalı büyük imtihanda, en büyük merasimde fevc fevc geçecek olan mazinin şanlıları arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım! Daldan kopan bir meyve gibi yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişimize, rahmetten cüda kalışımıza ağlayalım..! Yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırpalım ve çok yükseklerde öyle bir “âh” edelim ki, ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulutları harekete getirsin. Sonra ateşimizi söndürecek o damlalar, yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin ve ateşimizi söndürsün! Kin ve nefret ateşini. Bütün dünya ve ukba ateşini… Allah’ım! Sen’den diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat! Merhamet etmen için, Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat! Gönlün şak şak oluşuna, ağyar ateşine yanışına, öyle ağlat ki, sineler kebap olsun; ondan bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin.” (Sızıntı, Eylül 1979)
Gülen, bazı ayetleri misal vererek, gözyaşının Kur’ân’da da takdir edilip övüldüğünü anlatır: Mü’minleri överken, “Onlar Allah’ın ayetlerini duydukları zaman çeneleri üstü yere kapanırlar” (İsrâ/17: 107) diyen Kur’ân, günahları kendilerini kuşatmış olanlara ise, “Az gülsünler, çok ağlasınlar.” (Tevbe/9: 82) ihtarında bulunur. Peygamber Efendimiz de, “Ürpermeyen kalbden, yaşarmayan gözden Sana sığınırım Allahım.” diye yalvarır. Samimi gözyaşları kalb inceliğinin ve hassasiyetin de ifadesidir. Kalbleri kaskatı olmuş, duyguları örümcek bağlamışlarda gözyaşı görülmez. (Fasıldan Fasıla, 2: 30)
AKSİYONUN ÖNÜNDEKİ ENGELELER
Sağlıklı bir aksiyon için, bazıları üzerinde yukarıda kısmen durduğumuz prensipler getiren ve onun dinamiklerini nazara veren Fethullah Gülen, böyle bir aksiyonun önündeki engellere ve aksiyon yolundaki tehlikelere de dikkat çeker. Bu engel veya tehlikeler içinde de daha çok bedenî zevklere mağlûbiyet, makam ve rahat düşkünlüğü, bencillik, kanıksama (ülfet), sebatsızlık ve günahlara dalma gibi, her biri tek başına fertleri de toplumları da yutabilecek çukurlar üzerinde durur.
a. Şöhret ve Makam Düşkünlüğü
Gülen’e göre, insanda pek çok iyi şeylerin özü ve çekirdekleri, meselâ hasbîlik, samimiyet, diğergâmlık, istiğna gibi güzel huylar bulunduğu gibi, bunların yanısıra, bir kısım faydalar için kötü şeylerin esasları, sözgelimi, makam sevgisi, mansıp düşüncesi, görünme arzusu nevinden kalbi öldüren, ruhu felç eden kötü hasletler de onda mevcuttur. Samimiyet ve ihlâs, yani din ve ülke adına yapılan bir işin yürekten ve karşılık beklemeden yapılması, o işin ruhu ve Allah katında kabul edilmesinin şartı olmakla birlikte, hemen her insanda az-çok bulunması tabiî olan kötü hasletler eğer meşrû şekilde tatmin edilmezse, kendilerini bunlardan kurtaramayanlar, hem kendilerine, hem de içinde yaşadıkları topluma çok zararlı olabilirler. Gülen, bu objektif tesbitini bir misalle açar ve meselâ, sesinin güzelliğini ve müzik kabiliyetini şöhret ve kazanç adına kullanmak isteyen birinin, müstehcen parçalarla etrafına ‘sis ve duman püskürteceğine’, onun ilâhî gibi, kaside gibi veya daha başka zararsız türlere yönlendirilmesinin yerinde olacağını belirtir. Gülen, daha sonra asıl gerçeği ve olması gerekeni bir arzu olarak ortaya koyar: “Keşke gönüller, Yüce Yaratıcı’nın verdiğine ve vereceğine kanaat ederek, her bucakta O’nun hoşnutluğunu arayabilselerdi.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 226–28)
b. Bencillik Girdabı
Fethullah Gülen, önce şu sözleriyle, insandaki enaniyetin, yani ben düşünce ve bilincinin, insan benliğinin, asıl mahiyet ve fonksiyonuna dikkat çeker: “İnsana bahşedilen benlik emaneti, en büyük gerçeği tanıyıp bulma yolunda ona verilmiş mukaddes bir armağandır. Fert, onunla Yüce Yaratıcı’yı, O’nun kudretinin, ilminin, iradesinin sonsuzluğunu, eksiklik ve kusurların O’nun semtine sokulamayacağını idrak edecek, sonra da sinesinde tutuşturduğu marifet ve muhabbet ateşiyle onu eritip bitirecek, sadece Yüce Yaratıcı’nın varlığıyla bakıp görecek, O’nunla düşünüp O’nunla bilecek ve sadece O’nunla soluyacaktır.” Ama bu armağan, bir bencillik ve enaniyet kaynağı haline getirildiğinde ise kabarır, şişer ve sahibini yutacak bir ifrit haline gelir.
Gülen’e göre hep bencil olarak kalıp gitme, Hakk’ı görüp bilememenin, sonsuzluk yolunda mesafe alamamanın ve gözleri bağlı aynı yerde dönüp durmanın ifadesidir. Devamlı benlik hesabına düşünenler, benlikle oturup kalkanlar, aradıklarını “ego”nun karanlık atmosferinde arayanlar, yıllarca dere-tepe demeden aşıp gitseler de, bir çuvaldız boyu yol alamazlar. Yapılan işler işlerin en ağırı, en yorucusu dahi olsa, benlik hesabına yapıldığı takdirde katiyen fazilet vadetmez ve ilâhî Dergâh’ta kabul görmez.
Gülen, “Benliğin ilimden kaynaklananı, servet ve iktidarla ortaya çıkanı, zekâ ile, güzellik ile şişip büyüyeni ve daha birçok çeşidi vardır. Bu sıfatlardan hiçbiri, insanın zâtî malı olmadığından, bu husustaki her iddia, hakiki Mal Sahibi’nin gazabına bir vesile ve davetiye sayılmış ve bu mağrur ruhların helâkiyle neticelenmiştir.” dedikten sonra şu ikazı yapar ve ardından da gerçek insanlığın portresini çizer: “Her fırsatta kendini etrafa anlatma ruh haleti, fertte bir eksiklik ve aşağılık duygusunun ifadesidir. Böyleleri, iyi bir ruh terbiyesiyle varlıklarını gerçek Mal Sahibi’ne feda edecekleri güne kadar da bu durum sürer gider. Bunların her işi bir çalım, her ifadeleri gürül-gürül benlik, her mahviyet ve tevazuları da ya bir riya, ya da kendilerini başkalarına anlattırabilme yatırımıdır. Bir insanın insanlığa yükselmesi, onun tevazuu ile, tevazuu da, makam, mansıp, servet ve ilim gibi halkın itibar ettiği şeylerin onu değiştirmemesiyle belli olur. Anılan hususlardan biriyle düşünce ve davranışlarında değişikliğe uğrayan bir şahsın ne tevazuundan, ne de insanlığa yükselmesinden bahsedilebilir. Alçak gönüllülük, hemen bütün güzel huyların anahtarı mesabesindedir. Onu elde eden, diğer güzel huylara da sahip olabilir. Ona malik olamayan ise, çoğunlukla diğer huylardan da mahrum kalır.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 229–31)
c. Rahata Düşkünlük
Fethullah Gülen, çok yerde ‘tenperverlik’ olarak nitelediği rahata düşkünlüğü insanın çürüyüp gitmesinin en önemli bir sebebi olarak görür ve şöyle der: “Akıcılığını kaybedip hareketsiz kalan sular kokuşup bozulduğu gibi, kendini rehavete terk eden tembel kimselerin de çürüyüp zayi olması muhakkaktır. İnsanda rahat etme arzusu, ilk ölüm alarmı ve işaretidir. Ancak fert, hissiyatıyla felç olmuşsa, ne bu alarmı duyacak, ne de bu işaretten bir şey anlayacaktır. Tabiî, dostların ikaz ve uyarılarından da…”
Gülen, tembellik ve tenperverliğin her türlü zillet ve mahrumiyetin en başta gelen sebeplerinden olduğu ve kendilerini rahat ve rehavetin kucağına salıveren ölü ruhların, bir gün zaruri ihtiyaçlarının dahi başkaları tarafından karşılanmasını bekleme gibi bir zillete düçar olacakları uyarısında bulunur. Ona göre, bu rahat ve rehavet düşkünlüğüne aşırı haneperestlik, yani eve düşkünlük de eklenince, artık hizmet hattının terk edilmesi kaçınılmaz olur. Hizmet hattını terk edenler de, suçluluk ruh haletiyle, kendilerini savunmaya ve çalışıp, hizmet veren arkadaşlarını ise değişik bahanelerle eleştirmeye girişirler. Azim, irade ve gayretleriyle felce uğramış bu tür kimselerin, etraflarındaki insanların cesaret ve kuvve-i maneviyeleri (moralleri) üzerinde de önemli olumsuz tesirleri görülür. Böyleleri, düştükleri bu çukurdan kendi hata ve kusurlarını içten itirafla çıkmadan, katiyen kendilerine gelemezler. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 223–25)
d. Zıtlıklar
Fethullah Gülen, sağlıklı bir aksiyonu felç eden rahata düşkünlük, bencillik ve şöhret ve makam düşkünlüğü gibi ‘hastalıklar’a dikkat çektikten sonra, düşünce mekiğini paradoksal bir biçimde, aksiyon ve kişinin olgunluğu adına olumlu ile olumsuz kutuplar arasında dokur ve şunları söyler:
“Duygu ve düşüncede saflaşıp özüne ermeyi, insanî melekelerini geliştirip Rabbânîleşmeyi düşünüyorsun; cismanî zevklerden sıyrılıp, behimî arzulara başkaldırmadan nasıl olacak ki..! Gönül hayatında “tevhid”e ulaşmayı ve ruhanî zevklere gömülüp gitmeyi arzuluyorsun; içinde binbir kötü duygu kol gezerken ve sen her dönemeçte bedenî hazlarına “evet” derken nasıl olacak ki..! Kanatlanıp pervaz etmeyi, yükselip gökler ötesi âlemlere varmayı hayal ediyorsun; bir çocuk gibi şu dünyanın çamur ve balçığına bağlı kaldıktan sonra nasıl olacak ki..! Ufkunda hep yeni şafakların sökün edip tüllenmesini bekliyorsun; yüce ideallerle gönlünü donatmadan, kükreyip eski yerini almadan ve bir çığlık olup dünyanın bağrında inlemeden nasıl olacak ki..!” Asırlardan beri üst üste yığılmış problemlere çözüm getirmek istiyorsun; azim deyip, ümit deyip o yolda yıllarca, asırlarca beklemeye kararlı olmadıktan sonra nasıl olacak ki..! Gönlünce varlığa ermeyi ve duygu dünyan itibarıyla hayattan kâm almayı özlüyorsun; gün batıncaya kadar orucunu bozmadan bu bezmi devam ettirmezsen nasıl olacak ki..! Kendini eksiksiz ve kusursuz görüyor ve herkesin de bunu böyle bilmesini istiyorsun; her gün sırtında bin günah cemiyet içinde ve davranışlarındaki oynaklıkla nasıl olacak ki..! (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, 217–18)
Eser: Bir Portre Denemesi