1-) Hayâtü-s-Sahâbe (Allah-Peygamber-Sahabe)

1. Allah ve Resûlüne İtaati Bildiren Âyet Ve Hadisler
•Peygamber Efendimizin Risalet Vazifesi
•Allah’a ve Resûlüne İtaat
•Peygamber, İtaat Edilsin Diye Gönderilir
•Allah’a ve Resûlüne İtaat Edenler, Neler Kazanacak?
•Allah’a ve Resûlüne İtaat Etmeyenleri Neler Bekliyor?
•Resûlullah ile Ümmeti Arasındaki Münasebet
2. Hazreti Peygamber ve Ashabı Hakkındaki Âyetler
•Dengeli ve Hayırlı Bir Ümmet
•Dengeli ve Hayırlı Bir Ümmetin Peygamberi
•O’nun Sahabilerinin Özellikleri, Tevrat ve İncil’de de Yazılıdır
•Sahabenin Kur’ân Nezdindeki Mertebesi
•Sahâbe: İmanda Sadakat ve Samimimiyet Âbideleri
3. Allah Resûlünün Şemâili
4. Sahabenin Özellikleri

1. ALLAH VE RESÛLÜNE İTAATİ BİLDİREN ÂYET VE HADİSLER

Peygamber Efendimizin Risalet Vazifesi”

“Ey şanlı Peygamber! Biz, seni insanlar hakkında şahit, müjdeci, uyarıcı, Allah’ın izniyle O’nun yoluna davet eden bir peygamber ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzâb, 33/45-46)

“Ey Resûlüm! Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lakin insanların ekserisi bunu bilmezler.” (Sebe’, 34/28)

“Biz, seni sadece müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Furkan, 25/56)

“Biz, seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik.” (Enbiyâ, 21/107)

“Allah, Resûlünü, diğer bütün dinlere üstün kılmak için, hidayet ve hak dini ile göndermiştir. İsterse müşrikler bundan hoşlanmasınlar.” (Saf, 61/9)

Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın kelâmında şöyle tavsif edilir: “Şüphe yok ki, Allah hem sizin hem de benim Rabbimdir; öyleyse yalnız O’na ibadet edin. İşte, doğru yol budur.” (Âl-i İmrân, 3/51)

“De ki: Rabbim beni doğru yola, İbrahim’in dimdik ayakta duran, batıldan uzak, tamamen Hakk’a yönelmiş tevhid dinine iletti. O, asla müşriklerden olmamıştı. De ki: Benim namazım da, her türlü ibadetlerim de, hayatım da ölümüm de hep Rabbulâlemîn olan Allah’a aittir. Eşi, ortağı yoktur O’nun. Bana verilen emir budur. O’na ilk teslim olan da benim.” (En’âm, 6/161-163)

Allah’a ve Resûlüne İtaat

“Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Kur’ân’ı ve Resûlullah’ın öğütlerini işitip dururken ondan yüz çevirmeyin.” (Enfâl, 8/20)

“Allah’a ve Resûlüne itaat edin, sakın birbirinizle ihtilaf etmeyin; sonra korkuya kapılıp zaafa düşersiniz, rüzgârınız (kuvvetiniz) gider.” (Enfâl, 8/46)

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Resûlüne ve sizden olan ulü’l-emre de itaat edin. Eğer Allah’a ve âhirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilafa düştüğünüz meseleyi Allah’a ve Resûlüne arz ediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisâ, 4/59)

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah’a isyan etmiştir.” Yine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “İmtina edip diretenler hariç, bütün ümmetim cennete girecektir!” buyurmuşlardı. “Diretenler de kim?” diye soranlara “Kim bana itaat ederse cennete girer, kim âsi olur (itaat etmezse) o diretmiş demektir!” buyurdular. (Buharî, Sahîh, 6/2655 (6851))

“Haklarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve Resûlüne davet edilen müminlerin söyledikleri tek söz: ‘Hay hay! Baş üstüne!’ demek olmuştur. İşte felaha erenler, onlar olacaklardır. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat eder, Allah’ı tazim edip O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte ebedî başarı ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır.” (Nur, 24/51-52)

“Mümin erkeklerle mümin kadınlar birbirlerinin velileri, yardımcılarıdır. Onlar iyilikleri teşvik edip kötülükleri menederler. Namazı hakkıyla yerine getirir, zekâtı verir, Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte; onları Allah geniş rahmetine mazhar edecektir. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir (Üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Tevbe, 9/71)

Peygamber, İtaat Edilsin Diye Gönderilir

“Peygamber size ne verirse onu alınız, O sizi neden menederse onu terk ediniz. Allah’a karşı gelmekten sakınınız. Muhakkak ki, Allah’ın cezası pek çetindir.” (Haşr, 59/7)

“Biz hiçbir peygamberi, Allah’ın izni ile kendisine itaat olunmaktan başka bir gaye ile göndermedik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri vakit sana gelip de Allah’tan af dileselerdi, sen de Resûl olarak onların affedilmelerini isteseydin, elbette Allah’ı tövbeleri kabul eden, pek merhametli bulacaklardı.” (Nisâ, 4/64)

Allah’a ve Resûlüne İtaat Edenler, Neler Kazanacak?

“De ki: Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. Eğer sırtınızı dönerseniz bilin ki Peygamber kendi görevinden, siz de kendi yükümlülüğünüzden sorumlu olursunuz. Ama O’na itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Yoksa peygamberin görevi, açıkça tebliğ etmekten başka bir şey değildir. Allah, içinizden iman edip makbul ve güzel işler işleyenlere kesin olarak vaad buyurur ki: Daha önce müminleri dünyada hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacak, kendileri için beğenip seçtiği İslâm dinini tatbik etme gücü verecek ve yaşadıkları korkulu dönemin arkasından, kendilerini tam bir güvene erdirecektir. Çünkü onlar, yalnız Bana ibadet edip hiçbir şeyi Bana şerik yapmazlar. Artık bundan sonra kim küfrâna saparsa, işte onlar yoldan çıkıp Allah’a karşı gelmiş olurlar. Öyleyse ey müminler, siz namazı hakkıyla ifa etmeye devam edin, zekâtı verin, Peygambere itaat edin ki merhamete mazhar olasınız.” (Nur, 24/54-56)

“Allah’a ve Resûlüne itaat edin ki merhamete nail olasınız.” (Âl-i İmrân, 3/132)

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve hep doğru söz söyleyin ki Allah da işlerinizi ve hâllerinizi düzeltsin, günahlarınızı affetsin. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, pek büyük bir mutluluk ve başarıya nail olur.” (Ahzâb, 33/70–71)

“Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar ettiği nebîler, sıddîkler, şehitler, salih kişilerle beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaşlar! Bu, Allah’tan bir lütuftur. Bu lütfa layık olanların kadrini Allah’ın bilmesi yeter de artar!” (Nisâ, 4/69-70)

“İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse Allah onu, içinden ırmaklar akan cennetlere ebedî kalmak üzere yerleştirir. İşte en büyük başarı da budur.” (Nisâ, 4/13)

“Ey Resûlüm, de ki: Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafûrdur, rahîmdir (çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir) .” (Âl-i İmrân, 3/31)

“Hakikaten, Allah’ın Resûlünde sizler için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir numune vardır.” (Ahzâb, 33/21)

“De ki: Ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim. O ki, göklerin ve yerin hâkimiyeti O’na aittir. O’ndan başka ilâh yoktur. Hayatı veren de, ölümü yaratan da O’dur. Öyleyse siz de Allah’a ve O’nun bütün kelimelerine iman eden o ümmî Nebî’ye, o Resûle inanın. O’na tâbi olun ki doğru yolu bulasınız.” (A’râf, 7/158)

Hazreti Enes’ten rivayet edildiğine göre, Resûlullah (aleyhisselâm) buyurdular ki: “Kim, benden sonra öldürülmüş olan bir sünnetimi ihya ederse beni seviyor demektir. Beni seven de, benimle beraberdir.” (Taberânî, Mu’cemu’s-Sagîr, 2/100 (856))

Yine: “Sünnetime sımsıkı tutunan cennete girer.” (Tirmizî, Sünen, 5/46 (2678)) “Kim ümmetimin bozulduğu dönemde, benim sünnetime tâbi olursa yüz şehit sevabı alır.” (Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, 1/41 (65)) “Kim sünnetimi ihya ederse, beni sevmiş olur, beni sevenle de cennette beraberiz.” (Taberânî, Mu’cemu’s-Sagîr, 2/100 (856)) “Ümmetin ihtilafa düştüğü dönemde, Hazreti Peygamberin sünnetine tâbi olmak, avucu içinde bir kor tutanın durumu gibidir.” (el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 1/328 (937))

Allah’a ve Resûlüne İtaat Etmeyenleri Neler Bekliyor?

“Ey iman edenler! Allah ve Resûlü size hayat verecek hakikatlere sizi davet ettiğinde O’na icabet edin. Bilin ki, Allah insan ile kalbi arasına girer (dilediği takdirde arzusunu gerçekleştirmesini önler) ve siz dönüp O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (Enfâl, 8/24)

“De ki: Allah’a ve Resûlullah’a itaat ediniz. Şayet yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 3/32)

“Kim de Allah’a ve Resûlüne isyan eder ve Allah’ın sınırlarını aşarsa, Allah onu da ebedî kalmak üzere ateşe koyar. Hem onu zelil ve perişan eden bir azap vardır.” (Nisâ, 4/14)

Allah Resûlü gelecekte olan hadiselerden bahisle buyurdular ki: “Benî İsrâîl üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan aleni olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim Benî İsrâîl yetmiş iki millete (mezhep ve fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmiş üç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.” Resûlullah’a “Bu fırka hangisidir?” diye sorulunca Resûlullah “Benim ve ashâbımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!” buyurdular. (Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 8/152 (7659))

Sahabeden İrbâz İbn Sâriye anlatıyor: Bir gün, Resûlullah Efendimiz bize namaz kıldırdı. Sonra yüzünü cemaate çevirerek çok beliğ, çok manidar bir vaazda bulundu. Öyle ki, dinleyenlerin gözleri yaşla, kalpleri de heyecanla doldu. Cemaatten biri: “Ey Allah’ın Resûlü, sanki bu, bir veda konuşmasıdır, bize ne tavsiye ediyorsunuz?” dedi. Resûlullah şöyle buyurdu: “Allah’a karşı takvada bulunmanızı; başınızda Habeşli bir köle olsa bile onun emirlerini dinleyip ona itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira sizden hayatta kalanlar, benden sonra nice ihtilaflar görecek. Öyle ise; size sünnetimi ve hidayet üzere olan hulefâ-i râşidînin sünnetini hatırlatırım, bunlara uyun ve dört elle sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da, son derece dikkatli ve uyanık olun. Zira, sünnette bulunana zıt olarak her yeni çıkarılan şey bir bid’attır, her bid’at de dalalettir, sapkınlıktır.” (Ebû Dâvud, Sünen, 2/610 (4607))

Resûlullah ile Ümmeti Arasındaki Münasebet

Allah ile Muhammed ümmeti arasındaki durum şu kimseye benzer: Biri yeni bir ev yaptırır, o evde bir ziyafet düzenler, bu ziyafete çağırmak için de bir davetçi gönderir. Davetçinin çağrısına icabet eden eve girer, ziyafet sofrasından yer. Davetçinin davetine gelmeyen de, ne eve girer ne de ziyafetten yer. Temsilin hakikati şudur: O ev cennettir, ev sahibi de Allah, davetçi de Muhammed’dir (aleyhisselâm). Ona itaat edip davetine icabet eden, Allah’a itaat etmiştir. Ona karşı gelen de, Allah’a isyan etmiştir. Hazreti Peygamber (aleyhisselâm), (inananla inanmayan) insanlar arasına bir fark koymuştur. (Buhâri, Sahîh, 6/2655 (6852))

Yine Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Benim misalimle Cenab-ı Hakk’ın benimle göndermiş olduğu davetin misali şu adamın misali gibidir: Bir adam kendi kavmine gelip: ‘Ben gözlerimle düşman ordusunu gördüm, tehlikeyi haber veriyorum, tedbir alın!’ der. Kavminden bir kısmı adamın tavsiyesine uyup, geceleyin telaşa düşmeden oradan uzaklaşır. Bir kısmı da, bu haberciyi yalanlar ve yerinden ayrılmaz. Ancak, sabahleyin ordu onları yakalar ve imha eder. İşte; bu temsil bana itaat edip getirdiklerime uyanlarla, bana isyan edip Cenab-ı Hakk’tan getirdiklerimi tekzip edip yalanlayanları göstermektedir.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/60 (20624))

Aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Benim misalimle sizin misaliniz, şuna benzer: Bir adam ateş yakmıştır. Ateş etrafı aydınlatınca, gece kelebekleri ve aydınlığı seven bir kısım hayvanlar bu ateşe hücum edip kendilerini ateşin içine atmaya başlarlar. Adamcağız, onları kurtarıp engel olmaya çalışır. Ancak hayvancıklar baskın gelerek topluca ateşe girerler. Ben, tıpkı o adam gibi ateşe düşmemeniz için eteklerinizden çekiyorum, ancak siz ateşe karşı adeta koşuşuyorsunuz.” (Buhâri, Sahîh, 5/2379 (6118))

2. HAZRETİ PEYGAMBER ve ASHÂBI HAKKINDAKİ ÂYETLER

“Muhakkak ki: Biz, seni bir şahit, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik ki Allah’a ve Resûlüne iman edesiniz, ona destek olup saygı gösteresiniz ve Allah’ı da sabah akşam tesbih ve tenzih edesiniz.” (Fetih, 58/8-9)

Dengeli ve Hayırlı Bir Ümmet

“Gün gelir, her ümmetten kendilerine birer şahit getiririz. Seni de ümmetin üzerine bir şahit olarak getirip dinleriz. Ey Resûlüm, işte sana bu kutlu kitabı indirdik ki her şeyi açıklasın, doğru yolu göstersin, Allah’a teslimiyetle itaat edecek olanlara, rahmetin ve müjdenin ta kendisi olsun.” (Nahl, 16/89)

“Böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki, insanlar nezdinde Hakk’ın şahitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şahit olsun.” (Bakara, 2/143)

“Allah yolunda gereği gibi cihad edin. Sizi, insanlar içinde bu emanete ehil bulup seçen O’dur. Din konusunda, size hiçbir zorluk da yüklemedi. Haydin öyleyse babanız İbrahim’in milletine ve yoluna! Bundan önce de, bu Kur’ân’da da, size Müslüman adını veren O’dur. Tâ ki Resûl size şahit olsun, siz de diğer insanlar nezdinde Hakk’ın şahitleri olasınız. Haydin namazı hakkıyla ifa edin, zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı bağlanın. O sizin biricik mevlânız, efendinizdir. O ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.” (Hac, 22/78)

Dengeli ve Hayırlı Bir Ümmetin Peygamberi

“Gerçekten Allah, kendi içlerinden birini, onlara âyetlerini okuması, onları her türlü kötülüklerden arındırması, kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesi için Resûl yapmakla, müminlere büyük bir lütuf ve inâyette bulunmuştur. Hâlbuki, daha önce onlar besbelli bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân, 3/164)

“Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 9/128)

Hazreti Peygamberin yanında bulunan insanlara yumuşak davranması da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydı, insanlar onun etrafından dağılıverirlerdi. Hazreti Peygamber (aleyhisselâm) onların kusurlarını affetti, onlar için mağfiret diledi ve işleri onlarla müşavere etti. Bkz. Al-i İmran 3/159.

O’nun Sahabilerinin Özellikleri, Tevrat ve İncil’de de Yazılıdır

“Sahabi ki, yanlarındaki Tevrat ve İncillerde vasıfları yazılı o ümmî Peygambere tâbi olurlar. O Peygamber ki, kendilerine meşru şeyleri emreder, kötülükleri yasaklar, kendilerine güzel ve hoş şeyleri mübah, murdar şeyleri ise haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O’na iman eden, onu destekleyen, ona yardımcı olan ve onunla beraber indirilen nûra tâbi olanlar var ya, işte felaha erenler onlardır.” (A’râf, 7/ 157)

“Muhammed Allah’ın Resûlüdür. O’nun beraberindeki müminler de kâfirlere karşı şiddetli olup kendi aralarında şefkatlidirler. Onları rükû ederken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve rıza ararken görürsün. Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır. Bunlar, Tevrat’taki sıfatları olup İncil’deki meselleri ise şöyledir: Öyle bir ekin ki filizini çıkarmış, sonra da onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da artık gövdesi üzerinde doğrulmuş. Öyle ki; ekicilerin hoşuna gider, kâfirleri de öfkelendirir. İşte böylece Allah, onlar gibi iman edip makbul ve güzel işler yapanlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Fetih, 48/29)

Sahabenin Kur’ân Nezdindeki Mertebesi

“İslâm’da birinci dereceyi kazanan Muhacirler ve Ensâr ile onlara güzelce tâbi olanlar yok mu? Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razı oldular. Allah, onlara içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırladı. Onlar, oralara devamlı kalmak üzere gireceklerdir. İşte en büyük mutluluk, en büyük başarı!” (Tevbe, 9/100)

“Gerçekten Allah, (Hudeybiye’de) o ağacın altında sana biat ettikleri zaman, müminlerden razı oldu. Onların kalplerindeki ihlâsı bildiği için üzerlerine sekîne, huzur ve güven indirdi. Onları hemen yakında gerçekleşen bir zaferle ve alacakları birçok ganimetle mükâfatlandırdı. Allah azîz ve hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir) .” (Fetih, 48/18-19)

“Allah, Peygamberini savaşa katılmayanlara izin verdiğinden ötürü affettiği gibi, içlerinden bir kısmının kalpleri kaymaya yüz tutmuşken, o güçlük anında, Peygambere tâbi olan Muhacirlerle Ensârı da tövbeye muvaffak buyurdu ve sonra onların bu tövbelerini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı raûftur, rahîmdir (pek şefkatli ve pek merhametlidir). Allah, savaştan geri kalan ve haklarındaki hüküm ertelenen o üç kişinin de tövbelerini kabul buyurdu. Çünkü onlar öylesine bunaldılar ki, dünya bütün genişliğine rağmen başlarına dar geldi. Vicdanları da kendilerini sıktıkça sıktı. Nihayet, Allah’ın cezasından, yine Allah’ın kapısından başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anladılar da, bundan sonra, önceki iyi hâllerine dönsünler diye, Allah onları tövbeye muvaffak kıldı. Çünkü Allah tevvâbdır, rahîmdir (tövbeleri çok kabul eder, tövbe edenleri sever ve pek merhametlidir).” (Tevbe, 9/117-118)

Sahâbe: İmanda Sadakat ve Samimimiyet Âbideleri

“Allah’ın nasip ettiği bu ganimet malları, o hicret eden fakirlere aittir ki, onlar Allah’ın lütfunu ve rızasını talep etmek, Allah’ın dinine ve Resûlüne destek vermek için yurtlarından ve mallarından edildiler. İşte; imanlarında sadık ve samimi olanlar ancak onlardır. Bunlardan önce Medine’yi yurt edinip imana sarılanlar ise, kendi beldelerine hicret edenlere sevgi besler, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde bir kıskanma veya istek duymazlar. Hatta kendileri ihtiyaç duysalar bile o kardeşlerine öncelik verir, onlara verilmesini tercih ederler. Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte felah ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır.” (Haşr, 59/8-9)

“Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi, kimi de şehitliği gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler. Allah, böylece sadık kalanları, doğruluklarına karşılık ödüllendirecek, münafıkları da dilerse azaba uğratacak veya tövbe nasip edip tövbelerini kabul buyuracaktır. Çünkü Allah gafûrdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhameti ve ihsanı boldur) .” (Ahzâb, 33/23-24)

3. Allah Resûlünün Şemâili

Rivayetlerde, Nebîler Nebîsinin şemâili genelde şöyle tarif edilir: O iri yapılı idi ve O’nun heybetli bir görünümü vardı. Vücut azaları birbirine münasip, ahenkli ve ölçülü idi. (Müslim, Sahîh, 11/491 (4308)) Yüzü, dolunay gibi parıl parıl parlardı. Şişkin yüzlü olmadığı gibi, ablak ve aşırı dolgun da değildi. Yalnızca yüzünde hafif bir yuvarlaklık vardı. İnsanların en güler yüzlüsü idi. Resûlullah’ın gölgesi yoktu. Güneşe durduğu zaman, onun aydınlığı, güneşin ışığını bastırırdı. (Peygamber Külliyatı, 2/41) Kâinatın Efendisi sevindiği zaman onun yüzü ışıldar, sanki ay parçası gibi olurdu. Sevinçli olduğu bundan anlaşılırdı. (el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 7/50 (17807)) Uzun boylu değil, orta boyu az aşkındı. Yürüdüğü zaman orta boylu görünürdü. Yanlarına uzunca biri geldiği zaman, kendileri ondan daha uzun olduğu hissini verirdi. Omuzları birbirinden uzaktı. (el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 7/50 (17807))

Eklem yerleri ve omurgası iri idi. Yeleği omuzlarından alındığında sanki kalıba dökülmüş gümüş gibi görünürdü. (el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 7/314 (18535)) İki omuz küreği arasında, sol küreğinin üstünde ay hâlesine veya güvercin yumurtasına benzer, cildiyle aynı renkte, yumruk gibi duran bir nübüvvet mührü vardı. (Buhârî, Sahîh, 1/81 (187)) Efendimizin göğsü genişti ve karnı ile göğsü aynı hizadaydı. Büyük karınlı değildi. Böğrü ne çok şişkin ne çok zayıf idi. Göbeğinde üç kıvrım vardı. Göğsünün üst kısmından göbeğine kadar ince bir çizgi hâlinde inen tüyler vardı. Göğsünde ve karnında bundan başka kıl yoktu. Yalnız omuz başları, pazuları ve sinesinin en üst taraflarında da kıl mevcut idi. (el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 7/314 (18535)) Resûlullah’ın parmakları gümüş çubukları gibi uzun, uçları kalınca, el ayası geniş, el ve ayak kemikleri de düz idi. Pazuları dolgun, kol kemikleri uzunca, eklemleri de dolgun idi. Büyük ayaklı idi. Ayaklarının ökçesi az etli idi. Ayaklarının altı çukur, üstü yumuşak ve düzgün idi. Baldırlarında incelik vardı. (el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 7/314 (18535))

Kâinatın Efendisi’nin başı büyük, saçları ne düz ne de kıvırcıktı; ikisinin ortası, dalgalı idi.. Saçları bazen kulaklarının yarısına kadar iner, bazen de iki kulağının arasından omzuna dökülürdü. (Taberanî, Mu’cemu’l-Kebîr, 22/155 (414)) Bazen saçını ortadan ikiye ayırır, kâkülünü de iki gözünün arasına salardı. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 6/20) Saçlarına dört örgü yapardı. İki örgü sağ kulağının kenarından, diğer ikisi de sol kulağının yanlarından aşağı sarkardı. Siyah saçlarının arkasından görünen kulakları, inci gibi parlayan yıldızları andırıyordu. (Peygamber Külliyatı, 2/24) Saçı, tarakla tarandığı zaman, rüzgârın kumda açtığı yollar veya durgun suda oluşturduğu dalga gibi olurdu. (Peygamber Külliyatı, 2/22) Resûlullah’ın saçı koyu siyahtı. Fahr-i Kâinat, açık ve geniş alınlıydı ve onun teni pürüzsüzdü. (Tirmizî, Şemâil, 1/36)

Kaşları ince ve gözlerinin ucuna doğru uzanmış olup bitişik, çatık değildi. Kaşlarının arasında, öfkelendiği zaman kabaran bir damar vardı. (Taberanî, Mu’cemu’l-Kebîr, 22/155 (414)) Saçlarının arasından alnı ortaya çıktığında veya geceleri insanların huzuruna teşrif ettiğinde, alnı sanki yanan kandil gibi parlar ve ışıldardı. Gözlerinin siyahı tam siyah, beyazı tam beyazdı; kırmızıyla karışık bir beyazdı. (Müslim, Sahîh, 4/1820 (2339)) İri gözlü idi. Kirpikleri kıvrık ve uzundu. (Tirmizî, Sünen, 5/599 (3638)) Gözleri önünü gördüğü gibi arka tarafını da görürdü. (el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 7/1063 (20069)) Resûlullah tam olarak işitirdi. Bazen normal insanların görmediklerini görür, işitmediklerini işitirdi. (Tirmizî, Sünen, 5/599 (3638)) Kâinatın Efendisi’nin burnu uzun, burnunun ortası yüksek, ucu zarif, ahenkli ve ince idi. Onu ilk gören, burnunun yüksek ve kavisli olduğunu zannederdi. Yanakları kabarık ve çıkıntılı değildi. Düz yanaklı idi. Eti az, cildi zarifti. (Tirmizî, Şemâil, 1/36)

Resûlullah’ın ağzı büyükçe, genişçe ve ölçülü idi. Ön dişleri seyrek, beyaz, berrak ve keskindi. Dişleri, dolu tanesi gibi görünürdü. (Taberanî, Mu’cemu’l-Kebîr, 16/27 (17868)) Söz söylerken sanki dişlerinden nur süzülürdü. Ağzının yaşı, bütün bir keramet ve mucize mevzuuydu. Ağzı, güzel kokular gibi kokardı. Bir kuyuya ağzının yaşından döktüler, misk gibi koku yayıldı. (Tirmizî, Şemâil, 1/38) Vücudunu sivilce kaplayan Utbe b. Ferkad’a, ağzının yaşından sürmüş; bundan sonra Utbe hiçbir koku sürünmemesine rağmen hayatı boyunca hep güzel koku yaymıştı. (Taberanî, Mu’cemu’l-Kebîr, 12/65 (13774)) Enes b. Malik’in evindeki kuyu da, aynı temasla Medine’nin en tatlı suyuna depo olmuştu. Sakalı gür, sık ve büyükçe idi. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/152 (646)) Alt dudağı ile çenesinin arası açıktı. Bu kısmın etrafındaki ağarmış üç beş tüy, sanki inci beyazıydı. Saçında ve sakalında üç beş tüy kadar beyaz kıl vardı. Resûlullah saçlarını hiç boyamadı. (Müslim, Sahîh, 4/1821 (2341)) Onun saçları hiç ağarmadı. Allah, onu beyaz saçlarla hiç çirkinleştirmedi. Sakalındaki aklar ise çene üstündeydi. (Peygamber Külliyatı, 2/24)

Resûlullah’ın teni zarifti. Cildi ipekten daha yumuşaktı. Teri misk ü amberden daha güzel kokardı. (Müslim, Sahîh, 4/1814 (2330)) Kâinatın Fahri çok terlerdi. Ümmü Süleym, bazen bu terleri bir şişede toplar; güzel kokulara daha güzel koksunlar diye karıştırır ve ondan güzel koku yapardı. (Müslim, Sahîh, 4/1816 (2332)) Güzel koku ister sürünsün ister sürünmesin, Resûlullah’ın eli attar gibi kokardı; Resûlullah’ın tokalaştığı kimsenin eli, akşama kadar güzel kokardı. Efendimiz (aleyhisselâm), çok hızlı yürürdü; sanki yer ayaklarının altında dürülürdü. (Ahmed, Müsned, 2/350 (8588)) Arkasından koşan kimse ona yetişemezdi. (İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ, 1/100) Güneşte de, aylı gecede de gölgesi yoktu. “Ya Rabbi! Beni nur eyle!” duası kabul olmuştu. (Müslim, Sahîh, 1/525 (763)) İftihar Tablosu’nun sesi gürdü ve ses tonu güzeldi. (Müslim, Sahîh, 1/336 (457)) Sahabe diyor ki: “Bize Mina’da hitap etti; kulaklarımız açıldı. Hatta evlerimizden bile bu sesi duyuyorduk.” (Peygamber Külliyatı, 2/ 86) Bazen Medine’de uzak evlerin çardaklarında, Mescid-i Nebevî’den gelen Resûlullah’ın kıraatı duyulurdu. (İbn Mace, Sünen, 1/429(1349)) Arapların içinde en fasih konuşanıydı.

4. Sahabenin Özellikleri

Allah’ın Resûlüne lütfettiği ve seçtiği sahabe, ümmetin en hayırlı fertleridir. Kur’ân-ı Kerim de, Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ümmetinin en hayırlı ümmet olduğunu ifade etmiştir: “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği yayar, kötülüğü önlemeye çalışırsınız, çünkü Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da buna iman etseydi, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler varsa da çoğu dinden çıkmış fâsıklardır.” (Âl-i İmrân, 3/110)

Rivayet edildiğine göre, hilafeti döneminde Hazreti Ömer söz konusu âyeti açıklarken şunu söylemiştir: “Allah Teala dileseydi âyette geçen (siz idiniz) lafzı yerine, (sizsiniz) sözcüğünü kullanır ve ümmet olarak herkes bu âyetin muhtevasına girerdi. Ancak (siz idiniz) ile, âyette sadece Sahabenin kastedildiği görülmektedir. Bundan dolayı kim onlara benzer, onların yaptığı gibi yaparsa insanlar içinde seçilmiş, en hayırlı ümmet olma şerefine erer.”

Başka bir rivayette, Hazreti Ömer bir hac mevsiminde insanların tavırlarında gördüğü bazı olumsuzluklardan dolayı, zikri geçen âyeti okuyup şöyle der: “Ey insanlar, size okuduğum şu âyetin tanımladığı ümmetten olmak kimin hoşuna giderse Allah’ın öyle bir ümmet için ortaya koyduğu şartları yerine getirsin.” Böylece o ümmetine, gerek iyiliği emretmek, gerekse kötülükten nehyetmek konusunda ve gerekse başka hususlarda sahabileri örnek almalarını ve onlara benzemelerini tavsiye etmiştir. (el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 2/492 (4289))

Hak Teâla, kullarının gönüllerine bakıp Kâinatın Efendisi Hazreti Muammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) seçerek risalete münasip gördü. Ardından yine kullarının kalplerine nazar edip Fahr-i Kâinat’a münasip olan Sahabeyi seçti ve İslâm dininin ilk yardımcılarını, Allah’ın yüce dininin en üst düzeyde temsil edilmesi için bunlardan meydana getirdi. Bu nedenle Allah katında, bu Müslümanların güzel gördükleri güzel, çirkin buldukları da çirkindir. (Ebû Nuaym, Hilye, 1/375)

Önde gelen sahabilerden Abdullah b. Ömer, sahabiyi şu hayranlıkla anlatır: “Doğru bir yol tutmak isteyenler, daha önce geçenlerin yolunu tutsunlar. Onlar, Hazreti Muhammed’in dava arkadaşları sahabilerdir. Onlar, bu ümmetin en hayırlılarıdır. Onlar, ilim bakımından en engin, gönülleri tertemiz ve tekellüfsüz insanlardır. Onlar öyle üstün bir topluluktur ki, Allah onları, seçkin Nebîsi için ihtiyar buyurdu. Dinini bu mübarek toplulukla temsil ettirdi. Öyle ise, haydi siz de onların ahlâkını ahlâk edinin, onların yolunda yürüyün. Zira Onlar, başka değil Hazreti Muhammed’in (aleyhisselâm) ashâbıdır. Kâbe’nin Rabbine yemin olsun onlar dosdoğru bir yolda yürümüşlerdi.” (Ebû Nuaym, Hilye, 1/305-306.)

Efendimizin evine teklifsiz girebilecek kadar O’na yakın olan büyük ilim âbidesi Abdullah b. Mesud, çok kesin bir şekilde tâbiine şunu tembihler: “Siz tâbiin olarak belki sahabeden daha çok oruç tutabilir, daha çok namaz kılar, daha çok yorulabilirsiniz. Hâlbuki, onlar sizden daha hayırlıdırlar.” Bunun sebebi sorulunca, der ki: “Çünkü dünyaya karşı (kalben) ilgisiz, ahirete ise çok düşkün idiler.” (Ebû Nuaym, Hilye, 1/136.) O gün sahabenin hangi büyük âlimine sorsaydınız, hep aynı cevabı alırdınız. Hep parmaklar, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer kabirlerini gösterirdi. (Ebû Nuaym, Hilye, 1/307)

Bir gün Hazreti Ali (radıyallahu anh), namaz kılıp selam verdikten sonra şöyle içini dökmüştü: “Ben Resûlullah’ın ashabını gördüm, tanıdım. Bugün onlara benzeyen hiç kimse görmüyorum. Vallahi onların (çok namaz kılıp secde etmekten) benizleri atar, saçları, başları dağılır, yüzleri gözleri toz içinde kalırdı. Sabahlara kadar ya Kur’ân okur ya namaz kılarlardı. Yanlarında Allah anılınca, rüzgârda ağaçların salındığı gibi salınırlardı. Gözlerinden yağmur gibi yaş boşalırdı, vallahi gözyaşlarıyla elbiseleri ıslanırdı. İnan vallahi, bana öyle geliyor ki, bugün insanlar gecelerini gaflet içinde geçiriyorlar.” (İbn Kesîr, el-Bidâye, 8/6)

Bunları söyledikten sonra, Hazreti Ali kalktı gitti ve Hazreti Ali’nin; Allah düşmanı fâsık İbn Mülcem kendisini şehit edinceye kadar güldüğü görülmedi.

-Muhtasar Hayâtü-s-Sahâbe-

Bu yazı 7 kez okundu