2-) Hayâtü-s-Sahâbe (Hakk’ı Anlatma Sevdası-Resûlullah’ın İslâm’a Çağrısı ile Müslüman Olanlar)

1. BÖLÜM

1. Hakk’ı Anlatma Sevdası
✍️Resûlullah’ın, Amcası Ebû Tâlib’in Vefatı Esnasında Kavmini İslâm’a Daveti
✍️Resûlullah’ın ve Sahabenin İnsanları Hakk’a Çağırmadaki Israrı
✍️Hazreti Fâtıma’nın, Resûlullah’ın Tebliğ Esnasında Çektiği Zorluklar Nedeniyle Ağlaması
✍️Resûlullah’ın Hakem b. Keysan’ı İslâm’a Davet Ederken Gösterdiği Sabır
✍️Hazreti Hamza’yı Şehit Eden Vahşî’nin Müslüman Oluşu
2. Resûlullah’ın İslâm’a Çağrısı ile Müslüman Olanlar
➖Hazreti Ebû Bekir’in Müslüman Olması
➖Hazreti Ömer’in Müslüman Olması
➖Hazreti Osman’ın Müslüman Olması
➖Hazreti Ali’nin Müslüman Olması
➖Amr b. Abese’nin Müslüman Oluşu
➖Hâlid b. Saîd b. el-As’ın Müslüman Oluşu
➖Hazreti Dımâd’ın Müslüman Oluşu
➖İmrân’ın Babası Husayn’ın Müslüman Oluşu
➖el-Hüceymî Kabilesinden Birinin Müslüman Oluşu
➖Muâviye b. Hayde’nin Müslüman Oluşu
➖Adiy b. Hâtim’in Müslüman Oluşu
➖Zülcevşen’in Müslüman Oluşu
➖Beşir b. Ma’bed’nin Müslüman Oluşu
➖Beladeviyye Kabilesinden Birinin Müslüman Oluşu
➖Ebû Kuhâfe’nin Müslüman Oluşu
3. İkişer İkişer İslâm’a Davet Edilenler
➖Ebû Süfyan ve Ebû Süfyan’ın Eşi Hind
➖Resûlullah’ın, Osman ve Talha b. Ubeydullah’ı İslâm’a Daveti
➖Ammar ve Suheyb’in Müslüman Oluşu
➖Es’ad b. Zürâre ile Zekvân b. Abdikays’ın İslâm’a Davet Edilmesi
4. Resûlullah’ın İslam’a Davetine Olumsuz Cevap Verenler
➖Ebû Cehil
➖Velîd b. Muğîre

“ALLAH’A VE RESÛLÜNE DAVET”

Allah’a ve Resûlüne davet, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâbına, nasıl her şeyden daha çok sevimli geldi? İnsanların hidayet bulmaları, Allah’ın dinine girmeleri ve Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine gark olmaları için nasıl arzulu idiler? İnsanları, Hakk’la buluşturma uğrunda nasıl gayret sarf etmişlerdi?

1. Hakk’ı Anlatma Sevdası

Resûlullah’ın Bütün İnsanların İnanması İçin Mumlar Gibi Erimesi

Kâinatın Efendisi, bütün insanların iman etmesini ve Hakk’a tâbi olmasını çok istiyordu. Âyette, Cenab-ı Hak onun bu arzusunu şu şekilde beyan etmişti. “İnsanlar iman etmiyor diye üzüntüden neredeyse kendini yiyip tüketeceksin. Eğer dileseydik onlara gökten öyle bir mucize indirirdik ki, onun karşısında ister istemez boyun bükerlerdi.” (Şuarâ, 26/3-4)Lakin, Allah (Celle Celalühü), şu âyetle beyan etti ki: “İnsanlardan kimi bedbaht, kimi mutludur.” (Hûd, 11/105). Kader planında kimi iman etmeye müsait, kimi ise bundan uzak ve talihsizdir. (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 7/196 (11243))

Resûlullah’ın, Amcası Ebû Tâlib’in Vefatı Esnasında Kavmini İslâm’a Daveti

Ebû Tâlib hastalandığı zaman, Utbe b. Rabia, Şeybe b. Rabia, Ebû Cehil b. Hişam, Ümeyye b. Halef ve Ebû Süfyan b. Harb’den oluşan Kureyşli bir heyet, Ebû Tâlib’in yanına geldi ve Hazreti Peygambere: “Yeğeniniz, tanrılarımızı kötülüyor, onlar hakkında yapmadığını ve söylemediğini bırakmıyor. Bir ikaz edip onu bu işten vazgeçirseniz. Ey Ebû Tâlib! Sen bizdensin. Şu an ölmek üzeresin. Senden endişe ediyoruz. Yeğeninle aramızdaki olayı biliyorsun. Çağırıp ondan söz al. Bizden elini çeksin. Biz de ona ilişmeyeceğiz. Dinimizi bize bıraksın, diniyle uğraşmayacağız.” dediler. Bunun üzerine, Ebû Tâlib Peygamberimize haber gönderdi. Resûlullah gelip içeri girdi. Ebû Tâlib ile gelenler arasında, bir kişinin oturabileceği kadar bir yer vardı. Ebû Tâlib’in yanına Resûlullah oturmasın diye Ebû Cehil, bu boş yere oturdu ve böylece Hazreti Peygamberin (aleyhisselâm) amcasının yanına oturmasına mâni oldu. Şayet Resûlullah buraya oturursa amcası, Resûlullah’a acıyarak belki iman eder diye endişe ediyorlardı. Resûlullah da, amcasının yakınında oturabileceği bir yer bulamayınca kapının yanına oturdu. Ebû Tâlib: “Yeğenim! Nedir kavminin hâli? İlâhların hakkında kötü sözler sarf ettiğini ileri sürüyorlar.” dedi.

Bir başka rivayette Ebû Tâlib, Resûlullah’a şunları dedi ve aralarında hissî bir konuşma geçti: “Bak kardeşimin oğlu! Seni bildim bileli, sen hep bana saygı gösterdin. Hâlbuki senin kavminden bu insanlar gelip, Kâbe’ye giderek kendilerine eziyet verecek şeyleri onlara söylediğini iddia ediyorlar. İstersen gel bu işten vazgeç, ne dersin!.” Kâinatın Fahrı, gözlerini semaya kaldırıp amcasına: “Yemin olsun ki, sizin şu güneşten bir şule koparmağa güç yetiremeyeceğiniz gibi, benim de aldığım bu peygamberlik vazifesini terk etmem, benim yetkim dâhilinde değildir.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid,6/8 (6809))

Bir başka rivayette ise Ebû Tâlib: “Yeğenim! Kavmin gelip bana bir şeyler dediler. Ne olur hem bana, hem kendine acı! Güç yetiremeyeceğimiz bu işi bana yükleme! Kavminin hoş karşılamadığı sözleri söylemekten vazgeç!” Resûlullah, amcasının bu sözlerinden kendisini, artık himaye etmeyeceği, onu yardımsız bırakacağı ve ona destek olamayacağı hissine kapıldı ve: “Amca! Amca! Güneş sağ tarafıma, ay da sol tarafıma konsa yine ben bu davamdan vazgeçmem. Tâ ki, ya Allah bu dinini muzaffer eder, ya ben bu uğurda ölürüm. Sonra Fahr-i Kâinat’ın gözleri yaşardı ve ağladı. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/42)

Bu sırada oradaki Kureyş’in ileri gelenleri, Kâinatın Nebîsi aleyhine birçok söz söylediler. Resûlullah’a, kimileri: “Yahu! Eğer bir ihtiyacın varsa sana mal toplayalım; böylece Kureyş’in en zengini ol! Çok kadınla olmak istiyorsan, Kureyş kadınlarından dilediğini seç, gel istersen seni on tanesi ile evlendirelim!” dediler. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/62)

Utbe b. Rabia: “Bak kuzenim! Seni aramızda aile bakımından orta hâlli; fakat mevki itibariyle en üstün kişi olarak görüyorum. Gel gör ki, hiçbir kimsenin kavmi arasına sokmadığı bir şeyi içimize soktun. Bu söylediklerinle mal temin etmek istiyorsan, kavmin bu konuda üzerine düşeni derhâl yapar ve sen de en zenginimiz olursun. Şeref peşindeysen, sana öyle bir makam veririz ki, kavmin içinde en yüksek makamı elde edersin. Yok şayet cin çarptığı için böyle şeyler söylüyor ve bundan da kurtulamıyorsan, malımızı harcarız, her şeyi bu uğurda feda ederiz ve seni tedavi ettiririz. Hayır, kral olmak istiyorsan seni kral da yaparız.” dedi. Resûlullah ise, bu sözlere cevap vermeyip Fussilet sûresini 37. âyetine kadar okudu. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/62)

Resûlullah, tekrar amcasına döndü ve“Amca! Ben onları, şayet dediğimi kabul edip içten söylerlerse, bütün Arapların kendilerine boyun eğeceği ve Acemlerin de cizye vereceği bir söze davet ediyorum.” dedi. Kureyşli heyet, bu sözle kastedilenin, kelime-i tevhid olduğunu bildiği için, çığlığı basıp, “Bir kelime imiş! O sözü ağzına alma! Baban hakkı için, onun dışında on tane söz üzerinde birleşebiliriz.” dediler. El çırparak protesto ettiler. Ebû Tâlib: “Yeğenim, o hangi sözdür?” diye sordu. Resûlullah: “Lâ ilâhe illâllah.” dedi. Bunun üzerine Kureyşli heyet, panik ve aşırı bir tedirginlik içinde yerlerinden kalktı. Kalkarken: “Tutmuş, bunca ilâhı bir tek ilâh yapmış! Bu gerçekten şaşılacak, çok tuhaf bir şey!” dediler. (Sad, 38/5). (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/123)

Hazreti Peygamberden bir şey koparamayacaklarını anlayınca çekilip gittiler. Ebû Tâlib: “Yeğenim! İnan ki, sen onlara haddi aşan bir söz söylemedin!” dedi. Peygamberimiz, amcasının imana geleceğini düşünüp: “Amca, öyleyse o sözü sen söyle de, kıyamet günü sana şefaat edebileyim.” dedi. Ebû Tâlib de, Efendimizin bu can u gönülden isteğini görünce: “Yeğenim, benden sonra seninle yakınlarına kötülük etmelerinden korkmasaydım ve Kureyş’in, ‘Ölümden korktuğu için bu sözü söyledi.’ diyeceklerinden çekinmeseydim, yalnız seni sevindirmek için bu sözü derdim.” dedi. (İbn Hişam, Sîre, 2/265)

Bir başka rivayette, (Buhârî, Sahîh, 3/1409 (3671)) Ebû Tâlib’in vefatı esnasında, Peygamberimiz, amcasının yanına girdi. Ebû Cehil de orada idi. Resûlullah, “Amca, kelime-i şehadet getir ki, onunla Allah nezdinde seni savunayım.” buyurdu. Ebû Cehil ve diğer müşrikler, Ebû Tâlib’i sürekli “Dininden vaz mı geçiyorsun?” sorusuyla sıkıştırdılar. Bunun üzerine, Ebû Tâlib “Abdulmuttalib’in dini üzere ölüyorum.” deyince yakasını bıraktılar. Bunun üzerine gönlü yaralı Nebî: “Allah’tan bir yasaklama gelinceye kadar, senin için Allah’ın affetmesini dileyeceğim.” buyurdu. Ardından: “Kâfir olarak ölüp cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba bile olsalar, müşriklerin affedilmelerini istemek, ne Peygamberin ne de müminlerin yapacağı bir iştir.” (Tevbe, 9/113) âyeti ile “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin, lakin ancak Allah dilediğini doğruya hidayet eder. O, hidayete gelecek olanları pek iyi bilir.” (Kasas, 28/56) âyeti nazil oldu. (Buhârî, Sahîh, 4/1717 (4398))

Resûlullah’ın ve Sahabenin İnsanları Hakk’a Çağırmadaki Israrı

Resûlullah (aleyhisselâm), Medine’den Hudeybiye’ye doğru sefere çıkmıştı. Onlar bu hâlde iken Büdeyl b. Verkâ, Huzâa kabilesinden bir grupla çıkageldi. Huzâalılar, Mekke civarında ikamet etmiş olan Tihâme kabileleri arasında Resûlullah’ın sırdaşı ve dostu idiler. Büdeyl Resûlullah’a “Ben Mekke’nin Ka’b b. Lüeyy ve Âmir b. Lüeyy kabilelerinin, birçok Hudeybiye sularının başında, beraberlerinde sütlü ve yavrulu develeri olduğu hâlde konakladıklarını gördüm. Onlar seninle savaşacak. Beytullah’ı ziyaretine mâni olacak olmasınlar!” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biz kimseyle savaşa gelmedik. Biz sadece umre yapmaya geldik! Bununla birlikte harp etmek Kureyş’in iliğine işlemiş. Hâlbuki çok da zarar gördüler. Eğer onlar dilerse ben onlarla sulh yapar kendilerine müddet tanırım, onlar da benimle diğer insanların arasından çekilirler. Eğer ben öbürlerine galebe edersem, Kureyşliler de dilerlerse onlarla yapacağım sulha kendi rızalarıyla girerler. Şayet ben galip gelmezsem, Kureyşliler benimle savaşmak zahmetinden kurtulup rahata ererler. Şurası da var ki, eğer Kureyşliler bu teklifime itiraz ederlerse, ruhumu elinde tutan Cenab-ı Hakk’a yemin olsun, bu davam için, başım vücudumdan ayrılıp ölünceye kadar onlarla savaşacağım. O zaman Allah, bana yüklediği misyonu gerçekleştirme hususundaki vaadini mutlaka yerine getirecektir.” (Buhârî, Sahîh, 2/974 (2581))

Şanlı Nebî buyurdular ki: Yazık Kureyş’e. Savaş hırsı onları yiyip bitirmiş. Onlara ne oluyor ki! Keşke kendileri aradan çekilip beni diğer Araplarla bıraksaydılar. Öteki Araplar bana galip gelirlerse, zaten hiç savaş zahmetine katlanmadan istedikleri olmuş olur. Eğer Allah beni onlara üstün kılarsa insanlar toplu olarak İslâm’a girer. Girmezlerse, güçleri olduğu halde savaşa devam eder. Kureyş ne sanıyor? Yemin olsun ki ya Hak Teâlâ, bu İslâm davası uğrunda beni muzaffer edinceye kadar savaşırım ya da bu baş bu bedenden ayrılır. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/323(18930)) Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!”

Hayber Kalesi’nin kuşatılmasında, kalenin fethi uzayınca Kâinatın Efendisi şöyle buyurdu: “Yarın sancağı öyle bir kimseye vereceğim ki, Allah, fethi onun elleriyle müyesser kılacaktır. O, Allah’ı ve Resûlünü sever, Allah ve Resûlü de onu sever.” Bunun üzerine, insanlar o geceyi sancağın onlardan hangisine verileceği hususunu konuşarak geçirdiler. Onların hepsi, sancağın kendisine verilmesini umarak sabaha erişip Kâinatın Efendisinin huzuruna vardıklarında Resûlullah onlara: “Ali nerededir?” diye sordu. Sahabe: “Ya Resûlallah! O gözlerinden rahatsızdır.” dedi. “Ona haberci gönderin!” buyurdular. Akabinde Ali getirildi. Peygamber Serveri, Ali’nin gözlerine ağzının mübarek suyundan sürdüler ve ona dua ettiler. Ali’nin göz rahatsızlığı, sanki kendisinde hiçbir ağrı yokmuşçasına iyi oldu. Efendimiz, bayrağı ona teslim ettiler. Bunun üzerine Hazreti Ali: “Yâ Resûlallah! Hayber Yahudileri ile, onlar da bizim gibi Müslüman oluncaya kadar dövüşürüm.” dedi. Resûlullah da: “Ya Ali! Hayberlilerin sahasına inip karargâhını kuruncaya kadar ağır ol ve sakin davran. Sonra da onları İslâm’a davet et ve İslâm hususunda üzerlerine vacip olan Allah hakkını onlara haber ver. Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın senin sayende bir tek kişiye hidayet vermesi, senin birçok kırmızı develerinin olmasından daha hayırlıdır.” buyurdular. (Buhârî, Sahîh, 3/1096 (2847))

Hazreti Enes (radıyallahu anh) diyor ki: “İran’ın o zamanki büyük şehirlerinden Tüster’in fethi sırasında Ebû Musa el-Eşarî, beni Hazreti Ömer’e gönderdi. O zaman Bekir b. Vâil kabilesinden altı kişi irtidat edip müşriklere katılmıştı. Hazreti Ömer bana: “Bekir b. Vâil’den irtidat eden o grubun durumu nedir?” diye sordu. “Ey Müminlerin Emiri, onlar İslâm’dan dönüp müşriklere iltihak eden bir gruptur. Onları öldürmekten başka bir çare yoktur.” dedim. Hazreti Ömer: “Onları sağ salim yakalamam, güneşin üzerlerine doğduğu altın ve gümüşten daha değerlidir.” buyurdu. “Ey Müminlerin Emiri! Yakalasaydın onlara ne yapardın?” diye sordum. “Çıktıkları kapıdan tekrar geri dönüp içeri girmelerini teklif ederdim. Şayet geri dönerlerse, dönüşlerini kabul ederdim. Aksi takdirde hapsederdim.” dedi. (Beyhakî, Sünen, 8/207 (16665))

Resûlullah’ın Hakem b. Keysan’ı İslâm’a Davet Ederken Gösterdiği Sabır

Mikdad b. Amr anlatıyor: Hakem b. Keysan’ı esir almıştım. Kumandanımız onu öldürmek istedi. Ben de: “Bırak onu Resûlullah’a götürelim.” dedim ve götürdük. Resûlullah, onu İslâm’a davet etmeye başladı. İman etsin diye sürekli ısrar ediyordu. Mikdad b. Amr: “Yâ Resûlallah, ne diye bu kadar uzun konuşuyorsun? Bu adam asla İslâm’a girmez. Bırak onu bana, boynunu uçurayım da cehennemin dibini boylasın!” dedi. Kâinatın Efendisi, Mikdad b. Amr’ın bu teklifine fazla ehemmiyet vermedi. Nihayet, Hakem b. Keysan Müslüman oldu. Mikdad b. Amr, Hakem’in Müslüman olduğunu görünce davranışlarından utanıp kendi kendisine: “Meseleleri benden daha iyi bilen Resûlullah’a nasıl da karşı çıkmışım!” demişti. Mikdad, daha sonra dinî hassasiyetinden dolayı, Resûlullah’a karşı böyle çıkıştığını düşünerek teselli olmaya çalışmıştır. Mikdad b. Amr der ki: “Hakem İslâm’a girdi. Gerçekten çok güzel bir Müslüman oldu. Bi’r-i Meûne’de şehit düşünceye kadar Allah yolunda cihad etti. Resûlullah (aleyhisselâm) ondan çok memnundu ve cennettekiler arasına dâhil oldu.” (İbn Sad, Tabakâtu’l-Kübrâ, 4/ 137)

Hazreti Hamza’yı Şehit Eden Vahşî’nin Müslüman Oluşu

Vahşî, Hazreti Hamza’yı şehit ettikten sonra Mekke’ye döndü. Mekke fethedilince de Taif’e kaçtı. Taifliler de, İslâm’a girmek için Resûlullah’ın yanına gidiyorlardı. Artık Vahşî’nin kaçacak yeri kalmamıştı. Kâinatın Efendisi, Vahşî’yi İslâm’a davet için haber gönderdi. Vahşî ise, Resûlullah’a şu cevabı iletti: “Ya Muhammed! Beni nasıl İslâm’a çağırırsın? Allah’a şirk koşanlar, Allah’ın muhterem kıldığı bir canı haksız yere öldürenler, zina edenler günahlarının cezasını çekerler. Kıyamette, o büyük duruşma gününde cezaları katmerli olur, azap ve zillet içinde ebedî kalır. Hâlbuki ben bunların hepsini yaptım. Daha benim bir kurtuluşum olur mu?” Bunun üzerine Allah (celle celâluhu) şu âyeti inzâl buyurdu: “Ancak şu var ki dönüş yapıp iman edenler, güzel ve makbul işler işleyenler bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir.” (Furkan, 25/70) Bunun üzerine Vahşî: “Ya Muhammed! ‘Dönüş yapıp iman etme, güzel ve makbul işler işleme’ çok çetin bir şarttır. Bana kalırsa ben bu işin altından kalkamam.” Hemen ardından şu âyet nâzil oldu: “Şurası muhakkak ki, Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder.” (Nisâ, 4/48) Yine Vahşî: “Yâ Muhammed! Bu konuda görüşün nedir? Affetmek, Allah’ın hikmet ve iradesine bağlıdır. Bilmiyorum; beni bağışlar mı bağışlamaz mı?” diye sordu. Akabinde hemen şu âyet nâzil oldu: “Ey şanlı Nebî, sen şunu tebliğ et: ‘Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah, dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, gafûr ve rahîmdir, çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Zümer, 39/53)  Vahşî, tam istediği cevabı almıştı. Derhal Müslüman oldu. Bazı insanlar dediler ki: “Yâ Resûlallah! Biz de Vahşî’nin yaptığı gibi yapmıştık. Aynı şartlar bizim için de geçerli mi?” Fahr-i Kâinat, “Bu şartlar bütün Müslümanlar için geçerlidir.” buyurdular. (Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 11/197 (11480))

Hazreti Fâtıma’nın, Resûlullah’ın Tebliğ Esnasında Çektiği Zorluklar Nedeniyle Ağlaması

Ebû Sa’lebe el-Huşenî der ki: “Resûlullah (aleyhisselâm) bir savaştan gelmişti. Hemen mescide girip iki rekât namaz kıldı. Kâinatın Efendisinin, herhangi bir seferden dönünce ilk işi, mescide girip iki rekât namaz kılmak, sonra Fâtıma’ya uğrayıp hâl hatır sormak, sonra da diğer hanımlarının yanına varmak olurdu. Bir kere seferden döndüğünde mescide girip iki rekât namaz kıldı, sonra da diğer hanımlarının yanına uğramadan kızı Fâtıma’nın yanına geldi. Kızı kendisini kapıda karşıladı. Fâtıma, babasının yüzünü gözünü öpüp ağlamaya başladı. Allah Resûlü kızına: “Neden ağlıyorsun?” diye sordu. Fâtıma: “Yâ Resûlallah! Görüyorum ki rengin solmuş, elbiselerin de eskimiş!” dedi. Allah Resûlü: “Kızım, ağlama! Allah, babanı öyle bir dava ile göndermiştir ki, bu dava, yeryüzünde gecenin olduğu her yere, her kıtaya, her kente, her köye, her ova ve obaya ulaşacak. Onlar bu dava sebebiyle ya iman edecek aziz olacaklar, ya da inkâr edip zelil olacaklar. (el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 1/506 (1448))

Sahabeden Temim ed-Dârî der ki: “İnananların aziz olduğu ve inanmayanların da zelil olmasını bizzat ben kendi akrabalarımda müşahede ettim. Onlardan Müslüman olanlar lütuf ve ihsanlara nail oldu, şeref ve güç kazandı. Küfürde direnenler ise, hor ve hakir olarak kaldı, cizye ödemeye mecbur oldular.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/103(16998))

2. Resûlullah’ın İslâm’a Çağrısı ile Müslüman Olanlar

Hazreti Ebû Bekir’in Müslüman Olması

Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) der ki: Bir gün babam evden çıktı. Belli ki, Kâinatın Efendisine gidecekti. İslâm gelmeden önce zaten bir dostlukları vardı. Birbirlerini iyi tanıyorlardı. Hazreti Ebû Bekir bu kadim dostuna: “Ebu’l-Kasım, kavminin meclislerine katılmaz oldun, yokluğun hissediliyor. Seni, geçmişini ayıplamakla itham ediyorlar.” dedi. Resûlullah: “Ben Allah’ın Resûlüyüm. Seni Allah’a çağırıyorum.” dedi. Allah Resûlünün sözleri biter bitmez, Hazreti Ebû Bekir hemen Müslüman oldu. Resûlullah, Hazreti Ebû Bekir’in İslâm’a girmesine o kadar sevinmişti ki, Hazreti Ebû Bekir’in yanından ayrılırken Mekke’yi çevreleyen dağlar arasında Resûlullah’tan daha sevinçli kimse yoktu. Nebîler Nebîsi buyurdular ki: “Kimi İslâm’a çağırdıysam, şüphesiz bir bekleme ve tereddüt dönemi yaşamıştır. Ama Ebû Bekir bundan müstesnadır.” Hatta, Resûlullah, Ebû Bekir’in hiç tereddüt etmeden iman etmesini çok büyük bir kredi olarak görmüş ve bir gün: “Şüphesiz ki, Allah Beni size peygamber göndermişti. Bunu size tebliğ ettiğimde hepiniz bana: ‘Yalan söyledin.’ demiştiniz. Ebû Bekir ise: ‘Doğru söyledin.’ demiş ve bana canı ve malı ile yardımcı olmuştur.” buyurdular ve yine sonra iki kere: “Şimdi sizler benim bu dostumu, bana bırakırsınız, onu üzmezsiniz değil mi?” diyerek ilk önce yanındakilere; daha sonra da bütün ümmete tembihte bulunmuştu. (İbn Hişâm, Sîre, 2/90)

Hazreti Ebû Bekir oradan kalkıp doğru Osman, Talha b. Ubeydullah, Zübeyir b. Avvam ve Sa’d b. Ebi Vakkas’a gitti ve durumu anlattı. Onlar da hemen Müslüman oldular. Ertesi gün Hazreti Ebû Bekir, yine ilklerden Osman b. Maz’un, Ebû Ubeyde b. Cerrah, Abdurrahman b. Avf, Ebû Seleme b. Abdülesed, Erkam b. Ebi’l-Erkam daveti duyar duymaz Müslüman oldular. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/ 29)

Hazreti Ömer’in Müslüman Olması

Hazreti Ömer, risaletin beşinci veya altıncı senesinde yirmi altı yaşında iken Müslüman olmuştu. İslâm’a girişi konusunda farklı rivayetler bulunmaktadır. Hazreti Ömer’in kölesi Eslem der ki: Ömer bize: “Müslüman oluşumu anlatmamı ister misiniz.” diye sordu. “Evet” dedik. Bunun üzerine başladı anlatmaya: “Ben, Resûlullah’a en çok kızanlardan biriydim. Bir gün Kureyş’in ileri gelenleriyle birlikte otururken Ebû Cehil, “Ey Kureyş topluluğu! Muhammed ilâhlarınıza sövdü, akıllarımızın kıt olduğunu söyledi ve ölen atalarınızın cehenneme gittiğini ileri sürdü. Kim Muhammed’i öldürürse, benden 100 tane kızıl ve siyah deve ile şu kadar para ödülü alacaktır.” dedi.

Hazreti Ömer şöyle devam etti: “Hemen kılıcımı kuşanıp sadağımı da alarak çıktım. Kâinatın Nebîsini öldürmeye gidiyordum.” Yolda giderken, kendinden önce Müslüman olan ve henüz Müslümanlığını gizleyen akrabası Nuaym b. Abdullah’a rastladı. Bu zat Hazreti Ömer’e: “Nereye gidiyorsun, ey Hattaboğlu?” diye sordu. Ömer: “Şu Kureyş’in birlik ve beraberliğini bozan, bizi akılsızlıkla itham eden, dinimizi eleştiren, ilâhlarımız hakkında kötü konuşan adamı öldürmeye gidiyorum.” dedi. Nuaym: “Şunu iyi bil ey Ömer! Sen ancak kendi kendini aldatırsın. Muhammed’i öldürdüğünde, Adiyy b. Kâ’boğullarının (Resûlullah’ın sülalesi) senin yeryüzünde dolaşmana müsaade edeceklerini mi sanıyorsun? Ben sana bir şey söyleyeyim. Senin ailen ve eniştenin ailesi Müslüman oldular. Seni ve senin bâtıl dinini bıraktılar?” dedi. Ömer, onun bu sözünü duyunca: “Kim onlar?” diye merakla sordu. “Enişten, amcaoğlun Said b. Zeyd b. Ömer ve kız kardeşin Fâtıma b. el-Hattab.” dedi.

Nuaym, Ömer’in Kâinatın Efendisine zarar vermesini engellemek dolayısıyla hedef saptırmak için böyle yapmıştı. Bunun üzerine Hazreti Ömer, derhâl kız kardeşinin evine vardı ve onların kapısını çaldı. Sahabeden Peygamber âşığı Habbab b. Eret o sırada, Ömer’in kız kardeşine Tâhâ sûresini öğretiyordu. Kız kardeşi Ömer’i görünce bir kötülük yapacağını anladı ve hemen Kur’ân sayfasını sakladı. Habbab ise, evin içinde bir yere gizlendi. Ömer eve yaklaştığında, Habbab’ın onlara bir şeyler okuduğunu işitmişti. Bu nedenle eve girince “İşittiğim bu anlaşılmaz sözler nedir?” diye sordu. “Aramızda konuşulanın dışında, başka bir şey duymadın.” dediler. Ömer, bir şeyler duyduğu konusunda ısrar etti. “Bana ulaştığına göre, Muhammed’in dinine girmişsiniz.” dedi ve eniştesi Said’in üzerine çullandı. Kız kardeşi aralarına girmeye çalışınca, Ömer onu döverek yaraladı. Bunun üzerine kız kardeşi ve eniştesi: “Evet, Müslüman olduk. Allah’a ve Resûlüne inandık. İşte durum bu, haydi ne yapacaksan yap!” diyerek hiç korkmadan karşılık verdiler.

Hazreti Ömer, kız kardeşinin üzerindeki kanı görünce yaptığına pişman oldu ve geri çekildi. Kız kardeşine: “Biraz önce, okuduğunuzu bana getirin bakayım! Bakayım ki, Muhammed ne demiş?” diye sordu. Ömer, okuma yazmayı bilen biriydi. Bunu söyleyince kız kardeşi: “Ona bir zarar vereceğinden korkuyoruz.” diyerek endişesini izhar etti.

Ömer: “Korkma.” dedi ve onu okuyup geri vereceğine yemin etti. Kız kardeşi, onun sayfayı görme konusundaki ciddi arzusunu görünce, Müslüman olacağını ümit etti ve: “Kardeşim, sen hâlen müşrik olduğun için ona dokunamazsın. Ona ancak temiz olanlar dokunabilir.” dedi. Bunun üzerine, Hazreti Ömer kalkıp gusletti. Kız kardeşi Kur’ân’ı ona verdi. Ömer okumaya başladı. Tâhâ sûresinin baş kısmını okuyunca, “Bu ne güzel ve ne kıymetli bir sözdür.” dedi. Ömer’in yumuşadığını gören Habbab az önce gizlendiği yerden ortaya çıktı ve: “Ey Ömer, bana itimadın olsun ki, Allah Resûlünün duasının senin hakkında makbul olmasını ümit ediyorum. Çünkü Yüce Resûlü dün: “Ya Rabbi! Şu İslâm’ı ya Hattaboğlu Ömer ile ya da Ebu’l-Hakem b. Hişam ile aziz kıl.” diye dua dua Allah’a niyaz ederken işitmiştim. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/ 80) Allah Allah, yâ Ömer, ne müthiş bir tevafuk bu!” dedi.

Bir başka rivayette ise, Habbab yukarıdaki sözü söyleyince, Ömer, kendini Resûlullah’a götürmelerini ve Müslüman olacağını söyledi. Resûlullah, bir grup ashâbıyla beraber Safa Tepesi yakınlarında bir evde bulunuyordu. Ömer doğruca Kâinatın Efendisinin yanına vardı. Ömer kılıçlı idi. Ashâb, onu böyle kılıçlı bir şekilde kapıda görünce korktu. Hazreti Hamza da oradaydı ve: “Ona izin verin! Eğer iyi niyetli olarak geldi ise istediğini veririz. Kötü bir niyeti varsa, kendi kılıcıyla onu öldürürüz.” dedi. Resûlullah ise: “Kapıyı açınız. Eğer Cenab-ı Hak Ömer’e hayır murad etmişse onu hidayete erdirir.” buyurdular. Kapı açıldı. İki sahabi, Ömer’in kollarından tutup onu Resûlullah’ın huzuruna getirdiler. Resûlullah: “Onu serbest bırakın!” buyurdu. Fahr-i Kâinat, onu ayakta karşıladı. Ömer’in cübbesinden tutup şiddetli biçimde kendine çekti ve: “Ey Ömer! Niye geldin! Allah’ın senin hakkında da rezil, rüsva edici âyetler indirdiğini görmeyeyim!” buyurdular. Ömer: “Ey Allah’ın Elçisi! İman edip şehadet getirmeye geldim. Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehadet ederim ki, Muhammed onun kulu ve Resûlüdür.” dedi. Bunun üzerine Resûlullah ‘Allahu Ekber’ diyerek tekbir getirdi. Ömer’in Müslüman olduğunu anlayan evdeki ashâb da, hep birlikte tekbir getirdiler. Bu ses, tâ Mekke sokaklarında duyuldu. (Ebû Nuaym, Hilye, 1/41)

Hazreti Osman’ın Müslüman Olması

Hazreti Osman (radıyallahu anh) anlatıyor: Teyzem, Abdulmüttalib binti Erva’yı ziyarete gitmiştim. Birden Resûlullah içeri girdi. Sürekli ona bakıyordum. O gün kendisine sanki bir şeyler olmuştu. Bana döndü ve: “Niye böyle bakıyorsun?” diye sordu. Ben de: “Zat-i âlinize, içimizdeki mevkinize ve hakkınızda söylenenlere hayret ediyorum?” dedim. O da: “Lâ ilâhe illallah” buyurdular. İnan, vallahi bu sözden tüylerim diken diken oldu. Sonra şu mealdeki âyeti okudu: “Kesin inanmak isteyenler için yeryüzünde birçok deliller vardır. Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır. Hâlâ görmeyecek misiniz? Gökte de hem rızkınız (rızkınızın vesileleri) , hem de size vadolunan cennet vardır.” (Zâriyât, 51/22-23) Oradan ayrıldı. Ben de peşinden çıkıp kendisine kavuştum ve Müslüman oldum. (İbn Abdi’l-Berr, el-İstîâb, 4/225)

Hazreti Ali’nin Müslüman Olması

Ebû Tâlib’in ailesi kalabalıktı ve Ebû Tâlib onları geçindirmekte hayli zorlanıyordu. Bunun için Efendimiz onu kendi evine aldı ve Hazreti Ali nübüvvet gelinceye kadar bu evin çocuğu oldu. Sonra bir gün, Allah Resûlü ve kıymetli eşleri Hatice annemiz namaz kılıyorlardı. Her ikisi de tam namazda iken, Hazreti Ali içeri girdi ve: “Böyle ne yapıyorsunuz?” dedi. Allah Resûlü: “Bu, Âlemlerin Rabbinin zatı için seçtiği, bu sebeple peygamberler gönderdiği dinidir. Seni de tek ve eşi bulunmayan Allah’a, O’na ibadet etmeye, Lât ve Uzzâ adlı putları inkâr etmeye davet ediyorum.” buyurdular. Hazreti Ali: “Bu daha önce hiç duymadığım bir şey. Kendi başıma karar veremem. Dur; bir babama danışayım.” dedi. Efendimiz, henüz açık bir şekilde dini tebliğ etme emri almadığı için, bu işin Ebû Tâlib’e haber verilmesini istemedi ve: “Ya Ali! Müslüman olmak için beklesen bile, sakın kimseye bu işi açma!” diye tembih etti. Bunun üzerine Hazreti Ali, o geceyi bunu düşünerek geçirdi. Allah ona da hidayet nasip etti. Sabahleyin Resûlullah’a vardı ve: “Dün bana ne teklif etmiştin?” diye sordu. Efendimiz: “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve O’nun tek ve eşsiz olduğuna şehadet edeceksin. Lât ve Uzzâ’yı inkâr edip reddedeceksin ve şirkten uzak duracaksın.” buyurdu. Hazreti Ali, buna zaten hazırdı ve hemen oracıkta Müslüman oldu. Babasından dolayı duyduğu endişe nedeniyle, Müslümanlığını bir süre gizledi. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/24) Daha sonra, Ebû Tâlib onları namaz kılarken görmüş ve bir şey dememişti.

Amr b. Abese’nin Müslüman Oluşu

Amr b. Abese anlatıyor: “Cahiliye döneminde insanların dalalet üzere olduklarını görür, putlardan hiçbir hayır gelmeyeceğine inanırdım. Mekke’de birinin, önemli haberlerden bahsettiğini duyunca bineğime bindim ve Mekke’ye geldim. Resûlullah o günlerde henüz alenen tebliğ yapmamaktaydı. Bununla birlikte, nübüvvet haberi, Mekkeliler arasında kulaktan kulağa yayılmıştı. Mekkeliler bu yüzden onu abluka altına almışlardı, her an için üzerine musallat olmaya hazırdılar. Ben de gizliliğe önem vererek, onun yanına vardım ve Resûlullah’a: “Siz kimsiniz?” diye sordum. “Ben Allah’ın Nebîsiyim.” diye karşılık verdi. “Allah’ın Resûlü ne demektir?” dedim. “Allah’ın Resûlü, onun buyruklarını getiren elçisi, demektir.” dedi. “ Peki, seni Allah mı gönderdi?” diye sordum. “Evet, beni Allah gönderdi.” diye cevap verdi. “Pekâlâ, Allah’tan neler getirdiniz?” dedim. “Allah bir bilinecek, ona hiçbir şey ortak koşulmayacak, tapılmakta olan putlar kırılacak ve akrabaların hakları gözetilecek, haksız yere kan akıtılmayacak, yol güvenliği sağlanacak.” dedi. “Siz ne güzel şeyler getirmişsiniz! Size hemen iman ediyorum. Seni tasdik ediyorum. Şimdiye kadar bu dediklerini kimler kabul etti?” dedim. “Ebû Bekir ve kölesi Bilâl el-Habeşî.” diye cevapladı. Ben, “Sana tâbi olmak istiyorum.” deyince “Bugün şartlar çok ağır, bana tâbi olarak burada duramazsın. Fakat şimdi ailene dön. İslâm’ı alenen tebliğ ettiğimi ve hakkın ortaya çıktığını görünce gelirsin.” dedi.

Amr der ki: “Müslüman olup aileme döndüm. Allah Resûlü hakkı açıktan neşretti. Medine’ye hicret etti. Sürekli onun hakkında haberler alıyordum. Sonunda Medine’den onu aşkın bir grup geldi. Onlara üstü kapalı bir şekilde: ‘Size hicret eden Mekkeliden ne haber?’ dedim. ‘Kavmi en sonunda onu öldürmek istedi, ama bunu başaramadı. Allah buna izin vermedi. Biz geldik, insanlar iman etmek için hep ona koşuyorlar.’ dediler.”

Amr b. Abese, bunu duyar duymaz bineğine atladığı gibi hızla Medine’ye vardı. Kâinatın Fahrının yanına girdi ve: “Yâ Resûlallah! Beni tanıdınız mı?” diye sordu. Efendimiz: “Evet, sen Mekke’de iken bana gelip tâbi olmak isteyen adam değil misin?” deyince Amr b. Abese, “Evet Yâ Resûlallah! Cenab-ı Hakk’ın sana öğrettiği ve benim de bilmediğim konuları bana öğretiniz.” dedi. (İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb, 2/500)

Hâlid b. Saîd b. el-As’ın Müslüman Oluşu

Kızının anlattığına göre, Hâlid b. Saîd, gördüğü bir rüya dolayısıyla Müslüman olmuştu. Rüya şöyle idi: “Sanki Mekke’yi büyük bir karanlık kaplamıştı. Öyle ki, karanlıktan, insanlar ellerini göremeyecek durumdaydı. Durum böyle iken, zemzemden bir nur çıkıp göğe yükselerek Kâbe’yi aydınlattı. Daha sonra da bu nur, bütün Mekke’ye yayıldı. Arkasından, Yesrib (Medine) hurmalıklarına yönelerek orayı da nurla doldurdu. Öyle ki, ağaçlardaki hurmalar görünüyordu.” Halid b. Saîd, uyanınca rüyayı kardeşi Amr b. Saîd’e anlattı. Amr ileri görüşlü biri idi. Ona: “Kardeşim! Abdulmuttaliboğullarını büyük bir şey bekliyor. Görmüyor musun? Sözünü ettiğin nur, onların babalarının kazdığı zemzem kuyusundan çıktı.” dedi. Hâlid şöyle der: “Allah bu rüya ile beni İslâm’a hidayet etti.” Hâlid’in annesi ise, oğlunun gördüğü bu rüyayı Resûlullah’a anlatınca Resûlullah’ın: “Ya Halid! Vallahi o nur benim ve ben de Allah’ın Resûlüyüm.” dediğini ve Resûlullah’ın teklifi üzerine oğlunun hemen Müslüman olduğunu anlatmıştır. (Hâkim, Müstedrek, 3/277 (5082))

Halid b. Saîd’in gördüğü rüya, başka bir rivayette farklıdır: Şöyle ki: Halid b. Saîd rüyasında genişliğini ancak Allah’ın bildiği bir ateşin kenarında durduğunu, babasının kendisini o ateşin içine itmeye çalıştığını, ateşe düşmemesi için de Resûlullah’ın onu korumaya çalıştığını görür. Korkuyla uyanır ve “Allah’a yemin ederim ki, bu rüya haktır.” der. Hazreti Ebû Bekir’le karşılaşır ve rüyasını ona anlatır. Ebû Bekir: “Allah hayır etsin. Bu, Resûlullah’tır. Acele et ona tâbi ol. Göreceksin, sen yakında ona tabi olacak ve İslâm’a gireceksin. Rüyada seni ateşten korumak isteyen İslâm’dır. Baban ise inanmayacak ve ateşe girecektir.” dedi. Bunun üzerine Halid b. Saîd, Ecyad mahallesinde Fahr-i Kâinat Efendimiz ile karşılaştı ve ona: “Ya Muhammed! Bizi nelere davet ediyorsun?” diye sordu.
Resûlullah: “Sizi tek, eşi ve menendi olmayan Allah’a, Muhammed’in de onun kulu ve elçisi olduğuna inanmaya davet ediyorum. Kendilerine ibadet edildiklerini dahi bilmeyen, ne faydası ne de zararı dokunan; görmeyen, işitmeyen, taştan yapılmış putlara tapmaktan uzak durmaya çağırıyorum.” buyurdu.
Halid b. Saîd bunun üzerine: “Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki sen Allah’ın Resûlüsün.” dedi. Bunun üzerine Efendimiz sevindiler. Babası, Halid’in Müslüman olduğunu duyunca, Halid, babasına görünmeyerek Mekke civarında dolaşmaya başladı. Sahabiler Habeşistan’a ikinci defa hicret ettiklerinde, ilk önce Halid hicret etmiştir.

Halid’in babası Saîd b. el-As b. Ümeyye, onu bulup getirmeleri için Müslüman olmayan çocuklarından biri ile kölesi Rafi’i vazifelendirdi. Bir süre sonra Halid’i buldular ve babalarına getirdiler. Babası: “Muhammed’in kavmine aykırı davrandığını, tanrılarını ayıplayıp atalarını küçük düşüren şeyler yaptığını gördüğün hâlde O’na tâbi oldun öyle mi?” dedi.  Halid’e kızıp bağırdı ve onu tehdit etti. Elindeki sopayla, Halid’in başını yardı. Halid b. Saîd ise babasına: “O doğru söylüyor, vallahi O’na tâbi oldum.” dedi. Babasının öfkesi iyice arttı ve: “Alçak! İstediğin yere git! Artık sana yemek vermeyeceğim.” dedi. Halid ise babasına: “Sen vermezsen rızkımı Allah verir.” dedi. Babası, Halid’i dışarı attı, oğullarına da şu tembihte bulundu: “Onunla kimse konuşmayacak! Aksi hâlde, ona yaptığımı onunla konuşana da yaparım.” Halid, doğruca Resûlullah’a gitti. Resûlullah da onu yanına aldı ve hiç yanından ayırmadı. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/32)

Hazreti Halid’in babası Saîd İbnü’l-As b. el-Ümeyye, bir ara hastalanınca şöyle dedi: “Allah, bu hastalığımdan kaldırırsa -Resûlullahı kastederek- Ebû Kebşe’nin oğlunun tanrısına şu Mekke’nin ortasında bir daha tapılmayacak.” Halid de, “Allah’ım! Ona iyilik nasip etme!” diye beddua etti. O da zaten yakalandığı hastalıktan bir daha kurtulamadı ve öldü. (İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ, 4/95)

Hazreti Dımâd’ın Müslüman Oluşu

Dımâd, Ezdişenûe kabilesindendi. Afsunculuk yapardı. Umre yapmak amacıyla Mekke’ye gelmişti. Mekkeli bazı düşüncesiz insanların Kâinatın Efendisi hakkında “delidir” sözünü duyunca: “O zat nerede? Belki Allah, benim elimle ona şifa verir.” dedi. Kendisi olayı şöyle anlatıyor: “Ebû Cehil, Utbe b. Rebia ve Ümeyye b. Halef’in bulunduğu bir mecliste oturdum. Ebû Cehil, “İşte birliğimizi parçalayan, çizmeyi aşan ve bizi küçük düşüren, geçmişimizi sapıklıkla itham eden ve tanrılarımızı yeren adam” diye içini döktü. Ümeyye b. Halef ise: “Hiç tereddütsüz, bu adam delirmiş!” dedi. Ümeyye’nin sözü beni derinden etkiledi. Kendilerine, “Ben nefes edip tedavi ederim.” diyerek o meclisten ayrıldım. Onu aramaya başladım fakat o gün bulamadım.

Ertesi gün, Mescid-i Haram’da Makam-ı İbrahim’de namazda, tahiyyatta iken buldum. Bekledim. Namazı bitirince yanına oturdum ve: “Ey Abdulmuttalib’in torunu!” diye seslendim. Bana döndü ve: “Ne istiyorsun?” dedi. “Nefesim iyidir. Nefes eder, afsun yaparım. İstiyorum ki, seni de bu yöntemle tedavi edeyim. Ne olur, içinde bulunduğun durumu pek büyütme! Senden daha ağırlarını iyileştirdim. Senin kavminin, şahsın hakkında yakışıksız şeyler söylediğini işittim: Kimi, ‘Çizmeyi aştı, bizi küçük düşürdü!’ kimi ‘Birliğimizi parçaladı!’ kimi ‘Geçmişimizi sapkınlıkla suçladı!’ kimi de ‘İlâhlarımızı ayıpladı!’ diyor. Neden böyle yaptığını sorduğumda, “Delirdi!” cevabını veriyorlar.” dedim. Bunun üzerine Resûlullah: “Hamd, Allah’a mahsustur. O’na hamd ederim ve her zaman O’ndan yardım isterim. O’na iman ederim. O’na tekevekkül ederim. O’nun hidayet buyurduğunu kimse saptıramaz. Her kimi de yoldan çıkarırsa, artık onun bir hidayet edeni bulunmaz. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. O birdir. Eşi ve menendi yoktur.” buyurdu. “Bu sözlerden daha güzelini şimdiye kadar hiç duymadım.” diyerek Resûlullah’tan söylediklerini tekrarlamasını istedim. Bana tekrar anlattı. “Bizi neye davet ediyorsunuz?” diye sordum. Resûlullah, “Allah’a iman etmeye, O’nun bir olduğuna ve eşi benzeri olmadığına, putları hayatından çıkarmaya ve benim Resûlullah olduğuma şehadet getirmeye davet ediyorum.” buyurdu. “Eğer bunları yaparsam, bunun karşılığında bana ne var?” dedim. “Cennet var.” dedi. Dedim ki: “Hiç şüphesiz tam bir içtenlikle şehâdet ediyorum ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. O birdir. Eşsizdir. Putları hayatımdan çıkarıp atıyorum ve artık onlardan uzaklaştım. Yine şehadet ediyorum ki, sen O’nun kulu ve Resûlüsün.” dedim. Allah Resûlüne hem kendi hem de kavmi adına biat eden Dımâd, Resûlullah’ın yanında bir süre ikamet etti. Kur’ân’dan birçok sûre öğrendikten sonra kavminin yanına döndü.

Rivayetlerden anlaşılıyor ki, Allah Resûlü, Dımâd’ın sözlerini çok samimi bulmuş ve onun samimi bir şekilde inandığına kanaat getirmişti. Zira Resûlullah’ın görevlendirdiği silahlı birlik Dımâd’ın kavmine de uğramıştı. Birlik komutanı askerlerine: “Bu kavimden bir şey aldınız mı?” diye sordu. Bir asker: “Evet, bir su tulumu aldım.” dedi. Komutan: “Onu geri ver. Çünkü bunlar, Dımâd’ın kavmidir.” dedi ve alınan şey iade edildi. (İbn Hacer, el-İsâbe, 2/210; İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/36)

İmrân’ın Babası Husayn’ın Müslüman Oluşu

Kureyşliler saygı duydukları Husayn’a geldiler ve: “Şu zatla bizim adımıza bir konuşsanız. İlâhlarımızı diline dolamış, onları lânetliyor.” dediler ve Husayn’ı alıp Resûlullah’a geldiler. Kalabalıktılar. Resûlullah: “Büyüğe yer açın!” buyurdular. Husayn: “İlâhlarımıza lânet ettiğin ve onları dile doladığın söyleniyor. Hâlbuki senin baban akıllı ve dinini, geleneğini koruyan biri idi. Bize ulaşan bu haberlerin aslı nedir?” diye sordu.
Resûlullah: “Ey Husayn! Benim babam da, senin baban da ateştedir. Sen kaç tanrıya inanıyorsun?” buyurdu. Husayn, “Sekiz tanrıya inanıyorum: Bunlardan yedi tanesi yerde, biri gökte.” dedi.

Resûlullah, “Bir zarara uğradığında hangisine yalvarıyorsun, yerdekilere mi göktekine mi?” diye sorunca Husayn, “Göktekine yalvarırım!” dedi. Resûlullah: “Malına bir zarar gelince kime yalvarıyorsun? Yerdekilere mi göktekine mi?” diye sorunca Husayn: “Göktekine yalvarırım!” dedi. Bunun üzerine Efendimiz: “Senin duanı işitip, istediğini veren bir iken, sen ne diye başkalarını O’na ortak koşuyorsun. Şükretmekle, O’nu razı ettiğini mi zannediyorsun? Yoksa sana galebe çalıp senin işlerini zora sokmasından mı korkuyorsun?” dedi. “Bunların hiçbiri değil.” diye cevap verdi Husayn. Husayn, bugüne kadar Resûlullah gibi biri ile hiç karşılaşmamıştı. Bunu iyi idrak etmişti. Bunun üzerine Fahr-i Kâinat söze devam etti: “Müslüman ol ki selamette kalasın.” Husayn: “Akraba ve aşiretim var, onlara ne söyleyeyim?” dedi. Allah Resûlü: “Allah’ım! Hidayet nasip eyle ki, doğru yolu bulayım ve faydası olan ilmi ziyadesiyle nasip eyle.” buyurdu.

Husayn bu duayı yaptıktan sonra bir süre bekledi ve Müslüman oldu. Ayağa kalkınca oğlu İmran; babasını, başından, elinden ve ayaklarından öptü. Kâinatın Efendisi bunları görünce ağladı ve mübarek ağzından şu sözler döküldü: “İmran’ın bu tavrına ağladım. Babası Husayn, kâfir olarak içeri girdiğinde İmran ne ayağa kalktı ne de onun geldiği tarafa baktı. Ama İslâm’a girince babaya gösterilmesi gereken saygıyı ve evlatlık görevini yerine getirdi. Bu incelik beni ağlattı.”

Husayn’ın oradan ayrılma zamanı gelince, Resûlullah arkadaşlarına: “Kalkıp onu evine uğurlayınız.” buyurdular. Husayn, kapının eşiğinden çıkarken onun hâlini gören Kureyş: “Husayn da dinini terk etti!” deyip kendisi ile görüşmeksizin dağıldılar. (İbn Hacer, el-İsâbe, 1/337)

el-Hüceymî Kabilesinden Birinin Müslüman Oluşu

El-Hüceymî kabilesinden biri Resûlullah’a geldi ve: “Allah’ın Resûlü sen misin?” diye sordu. Resûlullah “Evet.” dedi. Adam bu sefer, “Neye davet ediyorsun insanları?” diye sordu. “Bir olan, izzet ve celâl sahibi Allah’a inanmaya davet ediyorum. O öyle bir Allah’tır ki, bir zarar ve sıkıntıya düşsen, yardım istesen seni zarardan kurtarır, sıkıntını giderir. Bir kıtlığa, bir yoksulluğa, verimsizliğe denk gelsen, O’na yalvardığın zaman bütün kıtlığın gider, yoksulluğun bertaraf olur, verimsizlik kaybolur. Issız bir çölde yolunu kaybetsen, O’nun rahmet kapısının tokmağına dua ile dokunduğun zaman yolunu bulursun.” buyurdu. Bu ismi belirtilmeyen Hüceymli zat hemen Müslüman oldu ve: “Yâ Resûlallah! Bana bir nasihatte bulun.” dedi. Allah Resûlü: “Hiçbir şeye sövme!” buyurdular. Hüceymli der ki: “Ondan sonra canlı, cansız; şuurlu, şuursuz hiç kimseye sövmedim.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/138 (13003))

Muâviye b. Hayde’nin Müslüman Oluşu

Muaviye b. Hayde, Resûlullah’ın yanına geldi. Daha önce, Kâinatın Efendisine, şartlar ne olursa olsun hiç gitmeyeceği ve getirdiği dini kabul etmeyeceği konusunda defalarca yemin etmişti. Ama yine de ona hayrandı. Bu hayranlıktan ötürü Resûlullah’a kadar gelmişti ve “Çok önemli bir işten bahsediyorsun ama Allah’ın bana bildirdiğinden başka bir şey bilmiyorum.” demek suretiyle bir açık kapı arıyordu.

Resûlullah’a: “Allah için ne olur söyle, Rabbimiz sizi ne ile gönderdi?” diye sordu. Allah Resûlü: “İslâm dini ile” buyurdu. “Nedir İslâm dini?”diye sordu. Efendimiz: “Yüzümü Allah’a döndüm, O’ndan başka her şeyi bıraktım, diyeceksin. Namazı dosdoğru kılıp, zekâtını vereceksin. Bu arada şunu da bil ki, Müslümanların kanı birbirine haramdır. Hiçbir Müslüman, diğerini haksız yere öldüremez. Müslüman Müslümana kardeştir; Müslümanlar birbirlerinin yardımcısıdır. Allah, Müslüman olduktan sonra şirke giren bir kimsenin amelini, o müşrik kimselerden ayrılmadıkça kabul etmez. Bu durumda olan birini, ateşten kurtarma yetkisi hiç verilir mi bana? Şunu bilin ki, “Rabbim kullarıma hakkı tebliğ ettin mi?” diye beni çağırıp soracak. Ben de: “Şüphesiz tebliğ ettim.” diyeceğim. Şunu da aklınıza iyi koyun. Bu dediklerimi burada olanlarınız olmayanlarınıza ulaştırsın! Her biriniz kulak kesilsin ve iyi dinlesin. Kıyamet günü huzur-i ilâhiye gelirken, konuşmanıza müsaade edilmeyecek. İtiraf etmekten çekindiğiniz şeyleri, diğer organlarınız ifşa edecek.” buyurdu. Muaviye b. Hayde: “Dinimizin muhtevası bunlar mıdır, ey Allah’ın Resûlü?” diye sordu. Allah Resûlü de: “Dininiz budur. Duyduklarını güzelce yaparsan sana yeter.” buyurdular. (İbn Abdi’l-Berr, el-İstiâb, 1/323)

Adiy b. Hâtim’in Müslüman Oluşu

Kâinatın Efendisinin peygamber olduğu haberi iyice yayılınca, bu haber Adiy b. Hâtim’in hoşuna hiç gitmemişti. Hatta bu yüzden, yaşadığı yerden ayrılıp Rum bölgesine gitmişti. Bununla da yetinmeyip Rum melikinin huzuruna çıkmıştı. Fakat, burada da çok sıkılmıştı. Halası, daha önce ona Resûlullah’a gitmesini tavsiye etmişti.

Hadise, bir rivayette şöyle geçer: Adiy b. Hâtim, Mekke’de Akreb denilen yerde bulunduğu sırada Resûlullah’ın süvarileri gelerek halasını ve birçok kimseyi Resûlullah’a götürdüler. Halası, Resûlullah’a: “Yâ Resûlallah! Benimle birlikte bir yardımcım vardı, uzakta kaldı. İhtiyar bir kadınım, bir yardım edenim de yok. Bana bir lütufta bulun ki, Allah da sana yardım etsin.” dedi. Efendimiz: “Yardımcınız kimdi?” diye sorunca kadın “Adiy b. Hâtim.” karşılığını verdi. Resûlullah bunun üzerine, “Şu, Allah’tan ve benden kaçan adam mı?” dedi. Kadın: “Yardımcım şu an yok, öyle ise bana bir yardım et.” diye ricada bulundu. Bunun üzerine, Adiy b. Hâtim’in halasına ihsanda bulunuldu. Kadın yardımları alınca, muhtemelen Hazreti Ali tarafından kadına: “Resûlullah’tan bir de binek iste!” tavsiyesinde bulunuldu. Kadın bir de binek istedi, binek de verildi. Kadın, oradan çok memnun ayrılmıştı. Yeğeni Adiy b. Hâtim’in yanına dönünce, yeğenine: “Sen öyle bir iş yaptın ki, baban bile öyle şey yapmazdı. İster kendi arzunla, isterse gönülsüz, ne olur, şu adama muhakkak git.” dedi.

Adiy b. Hâtim, (kendi kendine) : “Ne olur ki, şu adama gitsem. Yalancı ise zaten bana bir zararı olmaz. Doğru ise, ben gerçeği öğrenmiş olurum.” dedi. Geri döndü, Resûlullah’ın huzuruna çıktı. Allah Resûlü, mescitte oturuyordu. Orada olanlar, “Adiy b. Hâtim geldi.” dediler. Hadisenin devamını Adiyy b. Hâtim şöyle anlatmaktadır: “Hiç kimsenin himayesi olmadan ve elime bir referans almadan direk yanına girmiştim. Huzuruna götürüldüğümde elimden tuttu. Bundan önce de, Fahr-i Kâinat benim hakkımda ‘Allah’tan, onun elini benim elime koymasını ciddi bir arzu ile istemiştim.’ buyurmuştu. Benimle kaldı. Derken beraberinde bir erkek çocuk bulunan bir kadın Resûlullah’ı karşıladı ve ‘Bizim senden bir talebimiz var.’ dediler. Resûlullah onların ihtiyaçlarını görünceye kadar, onlarla beraber ayakta dikildi. Sonra elimden tuttu ve beni evine götürdü. Hizmetçisi, O’na bir minder attı; onun üstüne oturdu. Ben de Fahr-i Kâinatın önüne oturdum.”

Kadınla çocuklar Peygamberimize o kadar yakın oturmuşlardır ki, Adiyy b. Hâtim, O’nun İran ve Bizans hükümdarları gibi olmadığını anlamıştır. Resûlullah, sanki onun içini okuyormuş gibi ona üç defa: “Yâ Adiy! Müslüman ol, kurtul!” buyurdu. Adiy b. Hâtim: “Benim dinim var.” diye cevap verdi. Efendimiz: “Senin dinini senden iyi bilirim.” buyurdu. “Benim dinimi benden iyi mi bilirsin?” diye hayretle sordu Adiyy. Resûlullah, “Evet! Sen Reküsiyye dininden değil misin? [Hristiyanlık ve Sâbilik karışımı bir dinin adı] Kavminin elde ettiği ganimetlerin dörtte birini yemiyor musun?” buyurdu. Adiyy onu tasdik etti. Nebîler Nebîsi devamla: “Aslında bu yaptığın, senin dinine göre de helal değildir.” buyurdu.

Adiy b. Hâtim, denilenlerin hiçbirine karşı çıkmadı. Fahr-i Kâinat sözlerine devam etti: “Senin İslâm’a girmene engel olan sebebi biliyorum. Bana sosyal açıdan zayıf kimselerin ve Arapların bir kenara ittiği yoksulların iman etmesinden dolayı iman etmiyorsun. Hîre kentini bilir misin?” Adiyy b. Hâtim: “Hayır, orayı görmüşlüğüm yok. Fakat duydum.” dedi. Allah Resûlü: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, Allah bu dini tamamlayacak. Hatta bir gün gelecek, devesinin sırtında “hevdec” içinde bir kadın tek başına yol güvenliği içinde Hîre’den [Kûfe yakınlarında antik bir kent] Mekke’ye gelip Kâbe’yi tavaf edecek. İran Kralı Hürmüz’ün hazineleri fethedilecek.” buyurdu. “Ne!! İran Kralı Hürmüz mü?” diye sordu Adiyy b. Hâtim. Resûlullah, “Evet, ondan da öte gelirler o kadar artacak ki, kimse herhangi bir şeye, tenezzül etmeyecek.” buyurdu. Gün geldi, Resûlullah’ın, geleceğe dair verdiği bu haberler bir bir gerçekleşti. Adiy b. Hâtim de bunları bizzat müşahede etti. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 5/66)

Adiy b. Hâtim orada hemen Müslüman oldu. Fahr-i Kâinatın yüzü sevinçten parlıyordu. Yanındaki insanlar ondan bir şeyler istediler. O da Allah’a hamd ve senadan sonra buyurdu ki: “Ey insanlar! İhsanda bulunduğunuz her şey sizin içindir. Kişi; Allah, ister az ister çok ihsanda bulunsun, bu ihsanlarla Allah’a kavuştuğunda, Cenab-ı Hak ona: ‘Ben sana görme duyusu, işitme duyusu vermedim mi? Ben sana mal ve evlat vermedim mi? Haydi söyle dünyada iken, ahiret için önceden ne gönderdin?’ diyecek. O zaman kişi şayet bir şey göndermemişse, bir önüne, bir arkasına, bir sağına ve bir soluna bakacak, ne yazık ki bir şey bulamayacak. O an, Allah’ın rahmetinden başka kurtuluş çaresi bulunmayacak. Bir yarım hurma ile dahi olsa ateşten korununuz. Bu olmazsa bari yumuşak tatlı bir söz olsun. Gerçekten ben, yoksul düşmenizden korkmuyorum. Allah elbette size yardımda bulunacak, size fetihler ihsan edecek. Hatta “hevdec”i içinde bir kadın, Hîre kentinden Medine’ye kadar tek başına yolculuk yapacak da, kimse ona bir şey yapamayacak.” (Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 17/99 (237))

Zülcevşen’in Müslüman Oluşu

Zülcevşen, Bedir Gazası’ndan sonra Resûlullah’ın yanına vardı. Yanında bir de tayı vardı. Resûlullah’a: “Bu tayı size getirdim. Kendiniz için yetiştiriniz.” dedi. Resûlullah, “Benim ona ihtiyacım yok. Ama istersen Bedir’de alınan ganimet zırhlarından biri ile takas edebiliriz.” buyurdu. Zülcevşen, “Bugün sekili atları zırhlara takas etmeye hiç gönlüm yok.” dedi. Resûlullah, “İyi ama senin tayına şu an ihtiyacım yok. Bak Zülcevşen sen onu bırak ben başka bir şey diyeyim: İslâm’a girerek bu işin ilklerinden olmak istemez misin?” dedi. Zülcevşen: “Hayır” diye cevap verdi. Resûlullah, “Peki neden?” diye sordu. Zülcevşen, “Bugün kavminin ısrarla senin peşine düştüğünü görmekteyim. Kavminin seni yalanladığını, yurdundan çıkardığını, senin ile savaştıklarını biliyorum.” dedi. “Peki onların Bedir’de sırtlarının nasıl yere geldiği haberi sana ulaştı mı?” dedi Resûlullah. Zülcevşen, “Evet” diye cevap verdi. Bunun üzerine Efendimiz, “Şimdi onun detaylarını sana anlatırız.” deyince Zülcevşen “Bedir değil, sen Kâbe’yi fetheder ve oraya yerleşince dediklerini kabul ederim.” dedi. Resûlullah, “Ömrün olursa onu da görürsün.” dedi. Bu konuşmadan sonra, Resûlullah (aleyhisselâm) Bilâl-i Habeşî’ye: “Adamın heybesini al, içine Medine hurmasından azık koy.” diye emir verdi. Zülcevşen dönüp giderken, Kâinatın Efendisi, yanındakilere: “Bilmiş olun, bu adam Beni Âmir kahramanlarının en hayırlılarındandır.” buyurdu. Zülcevşen, Mekke fethine kadar Müslüman olmadı. Nebîler Nebîsi Mekke’yi fethettiğinde Zülcevşen: “Hay Allah, tüh be! Resûlullah’ın ’Gel Müslüman ol!’ dediği gün Müslüman olsaydım, şimdi ondan Hîre’yi isterdim. Mutlaka ganimet olarak oradan alırdım!” diye hayıflandı. (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 6/237 (10228))

Beşir b. Ma’bed’nin Müslüman Oluşu

Beşir b. Ma’bed’e, “Hasâsiye” kabilesine izafeten Beşir b. el-Hasâsiye de denmiştir. Beşir, bir gün çıkıp Hazreti Peygambere (aleyhisselâm) gitti. Resûlullah, önce onu İslâm’a davet etti. Sonra “Adın nedir?” diye sordu. O da, “Nezir” yani “korkutucu” diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlullah onun adını “Beşir” yani “müjdeleyici” ismi ile değiştirdi. Daha sonra da onu Suffe’de konuk etti. Fahr-i Kâinat Efendimiz kendilerine bir hediye geldiği zaman yanındakilere de ondan verirdi. Sadaka geldiğinde ise, tamamen yanındaki misafir ve arkadaşlarına dağıtırdı. Bir gece, Kâinatın Efendisi dışarı çıktı. Beşir de arkasından onu izliyordu. Resûlullah, Bakî’ Mezarlığı’na vardı ve kabirde yatanları şöyle selamladı: “Selam sizlere! Ey mümin kavimler yurdunun sakinleri! Biz de, inşallah sizlere kavuşacağız ve biz Allah’a aitiz. Vakit geldiğinde, elbette O’na döneceğiz. Hakikat şu ki, siz bol bir hayra erdiniz. Bu arada, uzun süren bir şerri de geride bıraktınız.” Resûlullah, duayı okuduktan sonra geri dönünce, arkadan kendini takip eden birinin olduğunu hissetti ve “Kim o?” diye seslendi. Adam, “Beşir” diye cevap verdi. Resûlullah bunun üzerine: “Allah’ın, ‘Eğer var olmasalardı yeryüzü, içindekilerle birlikte helak olurdu.’ dediği Rabia kabilesi arasından seni seçip İslâm’a dahil etmesine razı değil misin? Allah’a hamd etmeli değil misin?” dedi. Beşir, “Evet” dedi. Resûlullah, “Peki, seni arkamdan buraya kadar getiren nedir?” diye sordu. Beşir, “Gece şehrin dışına çıkıyorsun, takılıp düşmenden veya haşaratın sana zarar vermesinden korkup, seni korumak için arkandan geldim.” (Ebû Nuaym, Hilye, 2/26) diye hissî bir cevap verdi Beşir.

Beladeviyye Kabilesinden Birinin Müslüman Oluşu

Panayırlardan biri kurulmuştu. Beladeviyye kabilesinden biri Medine’ye geldi ve bir vadide konakladı. İki kişi, aralarında bir keçinin pazarlığını yapıyorlardı. Gerisini bu zattan dinleyelim: “Müşteri, satıcıdan biraz indirim yapmasını istedi. O esnada aniden, karşıdan güzel yapılı, geniş alınlı, zarif burunlu, ince kaşlı ve eski elbise giyinmiş biri çıkageldi ve selam verdi. Ben, ‘Haşimoğullarından halkı saptıran birinden bahsediyorlardı. Bu zat o olmasın!” dedim kendi kendime. Neyse biz de selamını aldık. Müşteri, bu zata: “Yâ Resûlallah! Satıcıya söyle de bana bu keçide biraz indirim yapsın.” dedi. Resûlullah, elini uzattı ve: “Mallarınızın tasarrufu size aittir. Ben isterim ki, kıyamet günü Allah’ın huzuruna varınca, sizden hiçbir kimse ne malına ne canına ne de ırzına haksızlık ettiğime ilişkin bir istekte bulunsun. Allah, alışverişte kolaylık yapana, borcunu öderken kolaylık gösterene, alacağını isterken kolaylık sağlayana merhamet buyursun.” dedi Sonra yoluna devam etti. Ben: “Ne olursa olsun bu adama gidip dediklerini kabul edeceğim. Ne kadar da tatlı sözlü biriydi.” dedim. Arkadan yetiştim ve kendisine: “Ya Muhammed!” diye seslendim. Sadece yüzü ile değil, bütün vücuduyla bana döndü, “İsteğin nedir?” diye sordu. Ben de: “İnsanları dalalete sürüklüyor, onları felakete itiyor, atalarının taptıklarından menediyor.’ dedikleri adam sen misin?” dedim. “Evet.” dedi. “İnsanları neye davet ediyorsun?” diye sordum. “Allah’ın kullarını, Allah’a davet ediyorum.” dedi.
“Daha başka neler söylüyorsun?”
“Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah’ın elçisi olduğuma, O’nun bana indirdiğine inanmanı, Lât ve Uzzâ’yı inkâr etmeni, namazı dosdoğru kılmanı, malının zekâtını vermeni istiyorum.”
“Zekât nedir?”
“Zenginlerimizin fakirlerimize verdiği maldır.”
“Sen ne güzel bir şeye davet ediyorsun!..”
Artık onu çok iyi tanımıştım. Bana döndü: “Davetimi ve beni iyi anladın mı?” dedi.
Ben, “Evet, Yâ Resûlallah!” deyince o zaman bana: “Şimdi Allah’tan başka ilâh olmadığına, benim Allah’ın elçisi olduğuma ve bana indirilene iman ediyorsun.” buyurdu. “Evet, Yâ Resûlallah!” dedim.
Beladeviyyeli der ki: “İnan bana, daha önce, yeryüzünde yaşayanlar içinde O’ndan daha çok nefret ettiğim kimse yoktu. Gel gör ki, şu andan itibaren O; bana anamdan, babamdan, çocuklarımdan ve bütün insanlardan daha sevimlidir.”

Adam, daha sonra gidip kendi obasında kimler varsa hepsini İslâm dinine davet etti. Hepsi gelip Müslüman oldu ve Kâinatın Efendisi de bu zatın başını okşadı ve iltifat etti. (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8/580(14208))

Ebû Kuhâfe’nin Müslüman Oluşu

Mekke Fethi’nin gerçekleştiği gün, Allah Resûlü, huzur ve sükûnet içinde Mescid-i Haram’a girdi. Oturdular. Hazreti Ebû Bekir, babası Ebû Kuhâfe’nin (Osman b. Âmir) elinden tutup onu Resûlullah’a getirdi. Kâinatın Efendisi, bu yaşlı ihtiyarı görünce Ebû Bekir’e: “Ya Eba Bekir! Niçin ihtiyarı kendi yerinde bırakmayıp buraya getirdin. Biz onun ayağına giderdik.” dedi. Ebû Bekir: “Yâ Resûlallah! Senin onun ayağına değil de, onun senin ayağına gelmesi daha doğru olmaz mı?” dedi. Efendimiz, bu yaşlı ihtiyarı önüne oturttu. Mübarek elini kalbine koydu ve: “Müslüman ol, huzur bul.” dedi. O da hemen içtenlikle şehadet getirdi ve Müslüman oldu. (İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ, 5/451)

3. İkişer İkişer İslâm’a Davet Edilenler

Ebû Süfyan ve Ebû Süfyan’ın Eşi Hind

Hazreti Muaviye der ki: “Bir gün babam Ebû Süfyan, terkisine annem Hind’i alarak sahraya çıktı. Ben o zaman delikanlıydım, eşeğin sırtında, onların önlerinden gidiyordum. Birden Nebî’nin (aleyhisselâm) sesini duyduk. Babam bana: “Muaviye, sen in, Muhammed binsin.” dedi. İndim, Allah Resûlü bindi ve yavaş yavaş önümüzde yol almaya başladı. Sonra bize döndü ve: “Ey Ebû Süfyan! Ey Hind! Şüphe yok ki ölecek ve sonra diriltileceksiniz. İyi olan cennete, kötü olan da cehenneme gidecek. Ben size hakikati söylüyorum. Bu hakikatleri, ilk defa toplu olarak sizlere söylüyorum.” dedi. Arkasından Fussilet sûresinin başından on birinci âyetine kadar okudu:

Fussilet Sûresi (1-11): Hâ, Mîm. Bu kitap rahman ve rahîm (olan Allah) tarafından indirilmiştir. Bu kitap; bilen, anlayan kimseler için âyetleri açıklanmış bir kitap olup, Arap diliyle olan bir Kur’ân’dır, okunan bir derstir. Bu kitap, Allah’ın rahmeti ile müjdelemek, cezasını haber vererek uyarmak için gönderildi. Buna rağmen insanların çoğu ondan yüz çevirdiler. Onlar artık dinlemezler. Ve derler ki: “Senin bizi davet ettiğin inançlara karşı kalplerimiz kapalıdır, örtüler içindedir; kulaklarımızda da ağırlık bulunmaktadır. Hem aramızda bir perde çekilmiştir. Artık bu durumda yapacağın bir şey varsa yap, biz de bildiğimiz gibi yapmaya devam edeceğiz!” De ki: “Ben de sizin gibi bir insanım. Yalnız, bana şu vahyolunuyor: ‘Sizin İlahınız, sadece bir tek İlahtır. O halde O’na yönelerek doğru yolda yürüyün, O’ndan af dileyin! O’na eş, ortak uyduranların vay haline!” O müşrikler ki zekât vermez, âhireti de inkâr ederler.  İman edip yararlı işler işleyenlere ise, kesintiye uğramayan bir mükâfat vardır.” De ki: Siz dünyayı iki günde yaratan Allah’ın tek İlah olduğunu inkâr edip O’na birtakım eşler, ortaklar mı uyduruyorsunuz? Halbuki bütün bunları yapan, Rabbulâlemindir. O, yerin üstünde yüce dağlar yarattı, orayı bereketli kıldı ve orada ihtiyaç sahipleri için dengeli olarak gıdalarını düzenledi. Bütün bunlar dört evrede oldu. Sonra iradesi, bir gaz halinde olan göğe yöneldi. Ona ve yere şöyle buyurdu: “İsteyerek de olsa, istemeyerek de olsa emrime gelin!” Onlar da: “Gönüllü olarak geldik.” dediler. [Kur’ân-ı Hakim ve Açıklamalı Meali: Suat Yıldırım]

Babam ona: “Diyeceklerin bitti mi?” dedi. Allah Resûlü “Evet.” dedi ve merkepten indi, ben bindim. Annem babama dönüp (hâşâ): “Şu sihirbaz için mi oğlumu eşeğinden indirip onu bindirdin?” deyince babam “Hayır vallahi, o ne bir sihirbaz ne de yalancıdır.” dedi. (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 6/17(9825))

Resûlullah’ın, Osman ve Talha b. Ubeydullah’ı İslâm’a Daveti

Osman b. Affan ve Talha b. Ubeydullah, Zübeyir b. Avvam’ın ardından Resûlullah’ın yanına gittiler. Allah Resûlü kendilerine İslâmiyet’i anlattı ve onlara Kur’ân okudu. İslâm’daki hak ve sorumlulukları bildirdi. Müslüman olmaları hâlinde, Allah’ın kendilerine vereceği ihsanları anlattı. Bunun üzerine, hepsi birlikte iman edip Resûlü Ekrem’i tasdik ettiler. Hazreti Osman: “Yâ Resûlallah! Maân ile Zerkâ arasında bir yerde idik. Yeni uykuya dalmak üzereydik. Biri, ‘Ey uyuyanlar! Uykudan uyanınız. Zira Ahmed (aleyhisselâm) Mekke’de İslâmiyet ile zuhur etti!’ diye seslendi. Mekke’ye girince de senin nübüvvetinden haberdar olduk.” (İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ, 3/55.) dedi. Hazreti Osman’ın Müslüman oluşu ise, Allah Resûlünün Dâru’l-Erkam’a girmesinden çok daha önceye dayanır.

Ammar ve Suheyb’in Müslüman Oluşu

Ammar b. Yâsir, içeride Resûlullah’ın bulunduğu Darü’l-Erkam’ın kapısında Suheyb b. Sinan’la karşılaştı. Ona: “Burada ne geziyorsun?” dedi. Aynı şekilde o da: “Peki, sen ne arıyorsun” diye sordu. Ammar: “Muhammed’in yanına varıp sözlerini dinlemek istedim.” diye cevap verdi. Suheyb: “Ben de onun için geldim.” dedi. Birlikte içeri girdiler. Fahr-i Kâinat, onlara İslâm’ı anlattı. Onlar da Müslüman oldular. Böylece, onların İslâm’a girmesiyle Müslüman erkeklerin sayısı otuzu geçmiş oldu. (İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ, 3/247)

Es’ad b. Zürâre ile Zekvân b. Abdikays’ın İslâm’a Davet Edilmesi

Medine’de oturan Es’ad b. Zürâre ile Zekvan, bir meseleden dolayı mahkemelik olmuşlardı. Utbe b. Rabîa’nın hakemliğine başvurmak üzere Mekke’ye geldiler. Allah Resûlünden haberdar olunca, fikir değiştirerek doğru O’nun yanına gittiler. Nebîler Nebîsi, onlara İslâm’ı anlattı, Kur’ân’dan âyetler okudu. Onlar da hemen kabul ve tasdik ettiler. Utbe’nin yanına hiç uğramadan Medine’ye döndüler. Bu iki şanlı sahabi Medine’ye Müslümanlığı getiren ilklerden olmuşlardır. (İbn Sa’d, Tabakâtu’l-Kübrâ, 3/608)

4. Resûlullah’ın İslam’a Davetine Olumsuz Cevap Verenler

Ebû Cehil

Muğîre b. Şu’be der ki: “Resûlullah’ı ilk defa, Ebû Cehil’e Müslüman olmasını teklif ederken tanıdım. Mekke sokaklarından birinde Ebû Cehil ile birlikte yürürken Allah Resûlüne rastladık. Allah Resûlü: “Bak Ebu’l-Hakem! Allah ve O’nun Resûlüne, O’nun Kitabına gel! Seni Allah’a davet ediyorum.” diyordu. Ebû Cehil ise: “Ey Muhammed! Tanrılarımızı lânetlemekten vazgeçecek misin? Senin tebliğ ettiğine şehadet etmemizi mi istiyorsun? Şayet dediklerin doğru ise, ben senin, bir peygamber olduğunu bana tebliğ ettiğine dair Allah’ın huzurunda şehadet edeceğim. Söylediklerinin gerçek olduğunu bilsem, zaten sana tâbi olurdum!” dedi.

Muğire diyor ki: Resûlullah oradan ayrılınca, Ebû Cehil bana: “Ne yalan söyleyeyim; onun söylediklerinin gerçek olduğunu biliyorum. Lakin bir şey var, o beni engelliyor: O’nun dedelerinden Beni Kusay, “Kâbe’nin perdedarlığı görevi bize aittir.” dedi, kabul ettik; “Hacılara su ikram etme vazifesi bize aittir.” dediler, kabul ettik; “Harp ve sulh kararlarının verildiği, nikâhların kıyıldığı danışma meclisi bize aittir.” dediler, bunu da kabul ettik; bir yere asker sevk edileceği zaman, “Bayrağın bir yere dikilip muhariplerin de etrafa toplandığı sancaktarlık görevi bizim kontrolümüzdedir.” dediler, buna da bir şey demedik ve kabul ettik. Hem onlar yedirirler biz de yediririz. Sonunda onlarla tam aynı seviyeye gelmişken, şimdi onlar kalkmış “Nebî de bizden çıktı.” diyorlar. Yok, vallahi buna asla tahammül edemem!” dedi. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/64)

Velîd b. Muğîre

Bir gün Velid b. Muğire, Resûlullah’a geldi. Kâinatın Efendisi, ona Kur’ân okudu. Velid b. Muğire, biraz yumuşar gibi oldu. Bu haber, Ebû Cehil’e hemen ulaştı. Ebû Cehil derhâl Velid’in yanına geldi ve ona: “Amca! Kavmin senin için mal topluyor.” dedi. O, “Niçin?” deyince: “Sana verecekler. Çünkü senin, Muhammed’e onun sunduğu şeyi kabul etmek için geldiğin söyleniyor.” dedi.
Velid b. Muğire “Yapma! Kureyş bilir ki, ben varlıklı bir insanım.” diye cevap verdi.
Ebû Cehil: “Bari, bana öyle bir şey de ki, kavminin yanına gittiğimde, senin Muhammed’i kabul etmediğini anlasınlar.” dedi.
Velîd: “Peki, ne diyeyim? İnan ki, sizin içinizde şiiri benden daha iyi bilen yoktur. Yine Arap şiirinin veznini, yedili beyitlerini benden daha iyi kimse bilmez. Seni temin ederim ki, Muhammed’in söyledikleri bunların hiçbirine benzemiyor. Onun söylediklerinde bir tatlılık, bir parlaklık, bir güzellik var. Söz ağacının üst başı meyveli, altı ise derin ve çok esaslı. Gerçek şu ki, o üstün gelecek hiçbir şey ona üstün gelemeyecek. Önüne gelenleri ezip geçecek.” dedi.
Ebû Cehil: “Efendim, böyle derseniz, kavminiz asla sizden razı olmayacaktır!” dedi. Velîd: “Dur öyle ise biraz düşüneyim.” diye cevap verdi.
Velid b. Muğire, nihayet düşündü, ölçtü, biçti ve “Bu büyücülerden nakledilen bir büyüden ibarettir ki, başkasına da sirâyet ediyor.” dedi. (İbn Kesîr, el-Bidâye, 3/60)

Bunun üzerine, şu âyetler nâzil oldu: “Mal ve ailesiz, yapayalnız yarattığım, sonra çok çok mal, servet ve etrafında dolaşan oğullar verdiğim, her türlü imkânı önüne serdiğim o adamın hakkından gelmeyi sen Bana bırak!” (Müddessir, 74/11-14).

-Muhtasar Hayâtü-s-Sahâbe-

Bu yazı 10 kez okundu