- Tehlike ve Tedbir
- Kur’an ve Tedbir
- Efendimiz ve Tedbir
- Üstad BEDÎÜZZAMAN ve Tedbir
- Elinizden Geldiği Kadar
- Niçin Tedbir
- Tedbirle Mükellefiz
- Pırlanta Müellifi ve Tedbir
- Zübeyr Gündüzalpten bir hatıra
- Ölçü veya Yoldaki Işıklar” adlı eserde “İhtiyat”
Tehlike ve Tedbir
Tehlike ile tedbir kavramları, birbirinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan iki kavramdır. Tehlike varsa tedbir şarttır. Tehlikenin büyüklüğüne göre de önemi artar. Eğer korunması gereken farz ise tedbir de farz olur. Müslümanlık, ortaya çıktığı ilk günden itibaren tedbirle yayılmış ve genişlemiştir.
Kur’an ve Tedbir
Tedbir bizzat Allah’ın emridir. Aşağıdaki şu âyet-i kerimelerde bunu açıkça görmek mümkündür:
ﻭَﺧُﺬُﻭﺍ ﺣِﺬْﺭَﻛُﻢْ ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠّٰﻪَ ﺍَﻋَﺪَّ ﻟِﻠْﻜَﺎﻓِﺮِﻳﻦَ ﻋَﺬَﺍﺑًﺎ ﻣُﻬِﻴﻨًﺎ
“…Yine de tedbirinizi alın. Şüphesiz Allah, kâfirler için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.” (Bakara: 102)
<ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ ﺧُﺬُﻭﺍ ﺣِﺬْﺭَﻛُﻢْ ﻓَﺎﻧْﻔِﺮُﻭﺍ ﺛُﺒَﺎﺕٍ ﺍَﻭِ ﺍﻧْﻔِﺮُﻭﺍ ﺟَﻤِﻴﻌًﺎ
“Ey iman edenler! Tedbirinizi alın; bölük bölük savaşa çıkın, yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın.” (Nisa: 71)
Efendimiz ve Tedbir
Efendimizin, daha vahyin ilk yıllarından başlamak üzere her zaman tedbire riayet ettiğini, hattâ bunda hiç kusur etmediğini görüyoruz. Aşağıdaki hadis-i şerif bunun önemini belirtirken, Onun bu tedbirlerinden bazılarına da altındaki örnekler verilebilir: “Yâ Eba Zer, ne tedbirli olmak gibi bir akıllılık, ne haramdan kaçmak gibi bir Allah’a bağlılık, ne de güzel ahlak sahibi olmak gibi bir dindarlık söz konusu olabilir.” (İbn-i Hibban.)
Uygulamadan Örnekler
a) Üç sene tebliğin gizli yapılması, açıktan yapılmasını emreden ayetlerin nazil olmasına kadar ancak en güvenilir yakınlarla sınırlı tutulması.
b) Herkesin uyanık ve ortalıkta dolaştığı gündüz namazlarında kıraatin sessiz yapılması. Bu uygulama sonra bu şekilde bırakılıp vacip hükmünü almıştır. Bunun hâlâ devam ediyor olmasını, tedbirle ilgili bir mesaj olarak algılamak yanlış olmasa gerek.
c) Toplanma yeri olarak, Safâ tepesinin eteklerinde bulunan ve nisbeten gözlerden uzak olan dâr’ül Erkam’ın seçilmesi,
d) Hicret gecesinde Hz. Alinin, Efendimizin yatağına yatırılarak Onun hareketinin fark ettirilmemesi.
e) Manevî tedbir olarak evden çıkarken yâsîn suresinin okunması,
f) Mağaraya gizlenip üç gün orada beklenilmesi,
g) Geceleri mağaraya gelerek muhacirlerin ihtiyaçlarını getiren Hz. Ebubekirin oğlunun ayak izlerini yok etmek için, çobanının sürüyü oradan geçirerek izleri yok etmesi,
h) Geçtikleri yollarda karşılaşıp Hz. Ebubekir’i tanıyanlardan bazıları,
i) “Ey Ebu Bekir! Kimdir şu önündeki zât?” diye ona soruyorlar, o da: “Kılavuzdur! Bana yol gösteriyor!” diyerek tevriye (başka anlama da gelen söz) yapıyordu. Yani o bu sözü ile: “O bana hayır yolu gösteriyor!” demek istiyordu.
Efendimizin, hayatının her karesinde tedbirin izlerini bulmak mümkündür. Hattâ fütuhat döneminde bile, hangi kabile üzerine yürüdüğü bilinmesin diye bunu kimseye söylememesi, bununla da yetinmeyip, önce başka bir tarafa yönelerek sonra güzergahına dönmesi de bu örneklerdendir.
Üstad ve Tedbir
Üstad Hazretleri, tedbirin yanında iki hususa daha dikkat çeker: Bunlar, zekâvet (zekîlik-kurnazlık) ve tesanüd’dür. Buradaki zekâvet, herkesin doğuştan sahip bulunduğu zekilikten daha çok, dikkatli olmak, düşünerek hareket etmek olsa gerek. Şöyle söylüyor Üstad Hazretleri: “Kardeşlerim! Sizin zekâvetiniz ve tedbiriniz, benim tesanüdünüz hakkında nasihatıma ihtiyaç bırakmıyor. Fakat bu âhirde hissettim ki, Risale-i Nur şakirdlerinin tesanüdlerine zarar vermek için birbirinin hakkında sû’-i zan verdiriyorlar, tâ birbirini ittiham etsin. Belki filan talebe bize casusluk ediyor, der; tâ bir inşikak düşsün. Dikkat ediniz; gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız. Fenalığa karşı iyilikle mukabele ediniz. Fakat çok ihtiyat ediniz, sır vermeyiniz. ZÂTEN SIRRIMIZ YOK, FAKAT VEHHAMLAR ÇOKTUR. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor; ıslahına çalışınız, perdeyi yırtmayınız. Sizin, hususan Isparta medresesindeki tesanüdünüz; hem Risale-i Nur’u, hem şakirdlerini, hem bu memleketin yüzünü ak etmiş. Ve her tarafta Risale-i Nur’a çalıştıran ehemmiyetli bir sebeb, tesanüdünüzdür ve şevk ve gayretinizdir. Cenab-ı Hak sizleri bu hizmet-i imaniyede daim ve muvaffak eylesin, âmîn âmîn. Umum kardeşlerime taife taife, birer birer selâm ve dua; ve dualarını rica ediyoruz. (Emirdağ Lahikası-1)
“Kardeşlerim! Ata et, arslana ot atmayınız. Yani her risaleyi herkese vermeyiniz; tâ, bize taarruz edilmesin…” (26. Lem’a.)
Üstadımızın tedbirdeki hassasiyetini göstermesi bakımından şu olay da çok manidardır. Üstad Hazretleri bir talebesine saklaması için bir kitap veriyor. Talebesi kitabı sakladıktan sonra gelip; “Üstadım, filan yere sakladım, mümkün değil bulamazlar” mealinde bir ifadede bulunuyor. Bunun üzerine Üstad diyor ki: “Keçeli, bana niye söyledin, git yerini değiştir.”
Demek ki bir taraftan tedbir almak şart ve yerine göre farz iken, diğer taraftan tedbir bahanesiyle evhama kapılıp herkesten şüphe eder duruma gelmek, yani tesanüde zarar vermek, şeytanın tedbirsizlikten daha büyük bir tuzağına düşmeye sebep olabiliyor.
Elinizden Geldiği Kadar
Tedbirin de bir sınırı var mıdır? Elbette vardır. O sınır, tedbiri bahane ederek iman ve kuran hizmetini bırakmamaktır. Îmana ve kur’ana Hizmet olmayınca zaten tedbir de söz konusu değildir. Bu sınırın dışında, “ne kadar ihtiyatlı tedbirler varsa” diyor
Üstad: “Sâlisen: Zülfikar’ın makine ile hitama yaklaşması, Nurcular belki bütün memleket için bir saadettir. Bu saadeti elden kaçırmamak için, ne kadar ihtiyatlı tedbirler varsa yaparsınız. Eğer farz-ı muhal olarak, -inşâallah olmaz- Âyetü’l-Kübra’ya yapılan tecavüz gibi bir arama olsa, bütün nüshalar tecavüze maruz kalmasın. Gerçi şimdi tecavüz etmezler ve edemezler, belki musalahaya çalışıyorlar; fakat gizli zındıklar, kendilerini istikbalin lanetinden kurtarmak için, elbette bahaneler arıyorlar ve hüküm ellerinde bulunanları aldatıyorlar. Onun için, hıfz ve inayet-i İlahiyeye tam itimad ederek ihtiyat edilmeli. İnşâallah Zülfikar kendini tecavüzden muhafaza edecek ve mütecavizlerin başını dağıtacak veya imana getirecek.” (Emirdağ Lahikası-1)
Niçin Tedbir
“YANLIŞ İŞLER YAPMIYORSANIZ NEYE GİZLİYOR, TEDBİR YAPIYORSUNUZ?” sorusuna da bu toplum yabancı değil. Seviye olarak basit olan bu sorunun cevabını vermek zor ama, biz yine de Üstad Hazretlerinin şu cevabını buraya alalım: “Dördüncü Meraklı Sual: Diyorlar ki: Madem sizin elinizdeki nurdur, topuz değildir; nura karşı muaraza edilmez ve nurdan kaçılmaz ve nurun izharından zarar gelmez. NEDEN ARKADAŞLARINIZA İHTİYATI TAVSİYE EDİYORSUNUZ? Çok nurlu risaleleri halklara gösterilmesini men’ediyorsunuz? Bu suale karşı cevabın muhtasar meali şudur ki: Başlardaki başların çoğu sarhoş, okumaz. Okusa da anlamaz. Yanlış mana verip ilişir. İlişmemesi için, aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzım geliyor. Hem çok vicdansız insanlar var ki, garaz veya tama’ veyahud havf cihetiyle nuru inkâr eder veya gözünü kapar. Onun için kardeşlerime de tavsiye ediyorum ki: İhtiyat etsinler, nâ-ehillerin eline hakikatları vermesinler. Hem ehl-i dünyanın evhamını tahrik edecek işlerde bulunmasınlar.
(Haşiye: Ciddî bir mes’eleye vesile olabilecek bir latîfe: Dünkü gün sabahleyin bir dostumun damadı Mehmed yanıma geldi. Mesrurane, beşaretkârane dedi ki: “Senin bir kitabını Isparta’da tab’etmişler, çoklar okuyorlar.” Ben dedim: “O, yasak olan tab’ değil, belki müstensihle bazı nüshalar alınmış ki, hükûmet ona birşey demez.” Hem dedim: “Sakın bunu senin dostun olan iki münafığa söyleme. Onlar böyle birşey arıyorlar ki, bahane etsinler.” İşte kardeşlerim, bu adam çendan bir dostumun damadıdır; o münasebetle benim de ahbabım sayılır. Fakat berberlik münasebetiyle vicdansız muallim ve münafık müdürün dostudur. Orada kardeşlerimizden birisi bilmeyerek öyle söylemiş. İyi oldu ki, en evvel geldi, bana haber verdi. Ben de tenbih ettim, fenalığın önü alındı. Ve teksir makinesi binler nüshaları bu perde altında neşretti.)” (16. Lem’a)
Ayrıca, ister özel hayat olsun, ister meslek ve meşrep, ister siyasî bir parti, ister herhangi bir cemaat veya tarikat, isterse koskoca bir millet, yeryüzünde mahremiyeti bulunmayan tek bir kişi veya topluluk yoktur. Bu hayatın gerçeklerinden birisi de budur. Bu duruma saygılı olmak insan olmanın gereğidir ve bu konu hukukun teminatı altındadır. Yeter ki diğerlerinin aleyhine olacak bir takım gizli hesaplar olmasın.
Tedbirle Mükellefiz
Tedbir disiplininin değişik yönleri var. En önemlisi de, manevi değerlerimizin korunması açısından bununla mükellef oluşumuzdur. Tedbir, Nur hizmetinin karakteristik özelliklerinden birisidir. Buna, Hz. Ali (r. anh) Efendimizin bir talimatı da diyebiliriz. Şöyle ki: “Bu hâdisede sıkıntı çeken masumlar ve üstadları bilsinler ki; ağır şerait altında bir saat nöbet, bir sene ibadet ve hakikî tefekkür-ü imaniye ile bir saati, bir sene taat hükmüne geçtiği gibi, inşâallah onların sıkıntıları da öyle sevaba medar olur. Onlar da, merak ve teessürle değil, ferah ve sürurla karşılamalı. Fakat Hazret-i Ali’nin (R.A) iki defa ﺳِﺮًّﺍ ﺑَﻴَﺎﻧَﺔً ﺳِﺮًّﺍ ﺗَﻨَﻮَّﺭَﺕْ (gizli aydınlanma) demesine binaen, biz her vakit tam ihtiyat ve tam sakınmak vaziyetini muhafaza etmekle mükellefiz.” (Kastamonu Lâhikası)
HE ve Tedbir
Büyük Hak dostu, bizzat yaşadığı hadiselerle, iman ve kur’an hizmetinin başka yönleriyle beraber tedbirin de farklı bir yönüne dikkat çekerek şunları söylüyor: “Hizmet gönüllüleri, yerlerinde kalmaya kararlı olmalılar ama tedbir ve temkinde de kusur etmemeliler; zira zâlimin işini kolaylaştırmak, Allah nezdinde büyük bir vebaldir. Evet, geriye dönelim: Yerinde kalmaya kararlı, her şeye rağmen yerinde kalmaya kararlı insanların, tedbir ü temkinde kusur etmemeleri lazım. Antrparantez burada bir şey söyleyeyim: İster içte, isterse dışta bulunan zalimlerin işlerini kolaylaştırmamak esas olmalıdır. Zâlimlerin en güçlüsü, İslam dünyasında içte. Irak’ta en büyük zalimler, içte idi; Libya’da da en büyük zalimler, içte idi; şimdi de dünyanın değişik yerlerinde zalimler içte. “Zalim” demek de tam ifade etmez; “ezlam”, müzâaf veya mük’ab zalimler içte. İçte veya dışta, zalime yardım etmek, zulme iştirak sayılır. Hatta yardım etmek değil, onun işini kolaylaştırmak da aynen zulmü paylaşma demektir.
Kıtmîr, 27 Mayıs’ta derdest edildi; fakat o zaman gençtim, askerlik yapmamıştım. Ne taviz verdim, ne de onların işini kolaylaştıracak tavır, davranış ve beyanda bulundum. Sizin en küçüğünüz.. içinizde bulunmak suretiyle kendisini de Allah’ın affedeceğine inanan, sizlerin en küçüğü.. “sizlerin Kıtmîri” de diyebilirim zira her türlü iddiadan uzak insanım. 12 Mart’ta da içeriye aldılar; hiçbir şeyi inkâr etmedim ama onların işlerini kolaylaştıracak ifadelerde de bulunmadım. Belki -bir yönüyle- kendimizi orada tam ifade etme imkânı oldu ki, bunu utanarak söylüyorum, oradaki mahkeme başkanı, “Tavır ve davranışlarıyla bize insanlık dersi verdi!” dedi. “Tavır ve davranışlarıyla…” Yalan söylemiyorum. Ama işlerini kolaylaştırmadım. “Salın bizleri; içeride tutmak için işlediğimiz bir cürüm, bir günah yok!..” Nedir bize isnad edilen şey: Kendi kendimize bazen Hazreti Bediüzzaman’ın -Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân, ziyâ-i himmet, Hazreti Üstad’ın- kitaplarını okumak. İddianameye giren şey: “Lem’alar’daki İsm-i Kuddûs mü, İsm-i Kuddûs’ün Lem’aları mı? Bunları okumuşsunuz. 163’ün birinci fıkrasına girer: İktisadî, siyasî, kültürel, devletin temel nizamlarını dinî esaslar üzerine oturtma maksadıyla cemiyet kurma.” Madde, aynı. Ama hiçbir arkadaş da orada zalimin işini kolaylaştırmadı; aynı mağduriyeti yaşayanlar taviz vermediler, durdukları gibi dimdik durdular.” (15.10.17. ***)
Tedbirsizlik bazen ihanete eş zararlara yol açabilir. 1970’li yıllarda, İzmirde öğrenci olarak hizmeti ilk tanıyan abilerimizden birisinin, okulunu bitirdikten sonra gittiği yerdeki bir tedbirsizliği için Rahmetli Büyüğümüzün; “Seni iyi tanıyor olmasaydım bu yaptığına hainlik derdim” dediğini, yine o yıllarda İzmir’de bulunan arkadaşlarımızın çoğu bilirler.
“Zübeyir Abi Nur’a Adanan Bir Ömür” Necmettin Şahinerin eserinden bir hatıra
“Zübeyir Ağabey, Üstad Hazretlerinin vefatından sonra ortaya çıkan meselelere ışık tutmak amacıyla sık sık Üstadın hizmet tarzını bildiren mektuplar neşreder, bunların çeşitli hizmet mahallerine ulaşmasını temin ederdi. Yine bir gün bu manada bir lâhika mektubu hazırlamış, çeşitli vilâyetlerdeki Nur talebelerine göndermek üzere zarflara koymuş, zarflar üzerine de adresleri yazmıştık. “Gecenin ilerleyen saatlerinde bu hizmeti tamamladıktan sonra, Zübeyir Ağabey, odanın bir kenarına koyduğumuz bu mektupları oradan alıp saklamamızı söyledi. Biz ise sabah erkenden bunları götürüp atacağız, diye düşünerek diğer taraftan bu ifadesini Zübeyir Ağabeyin çekingenliğine yorumlayarak bu hizmeti ihmal ettik. “Fakat ertesi sabah erkenden dershanemiz aramaya maruz kaldı. Türkiye’nin her tarafına gönderilmek üzere hazırlanan yüzlerce zarfı gören birinci şube elemanları, bunların kime ait olduğunu, kimin yazdığını sordu. Hepimizin bu mes’uliyeti üzerine almaktan çekindiğimiz ve sustuğumuz bir anda Zübeyir Ağabey, hasta hâliyle odasından dışarı çıktı. Eliyle bütün odayı işaret ederek, ‘Burada ne görüyorsanız hepsi benim şahsıma aittir!’ dedi. “Hepimizi siyasî şubeye götürerek ifadelerimizi aldılar. Fakat herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı için serbest bıraktılar. Sonuçta Zübeyir Ağabeyle biz, aynı muameleye maruz kaldık; fakat tabiî ki o, fevkalâde cesareti sebebiyle çok, hem pek çok kazandı. “Fakat bu arama vesilesiyle Türkiye’nin her yerindeki adreslerin ellerine geçmesi, ehemmiyetli zarar oldu. Her tarafta arama ve takipler mühim sıkıntılara yol açtı. Böylece Zübeyir Ağabeyin tedbirli davranmak isteyişindeki hikmeti de anlamış olduk. (Mustafa Türkmenoğlu Hatırası)
Hizmet tarihimiz boyunca belki tedbire en çok muhtaç bulunduğumuz günleri yaşıyoruz. Çünkü önceki zalimlerin kendilerine göre ‘kanunları’ vardı. Bunlar ise hiçbir kanun ve kural tanımıyorlar. Herşey nefsani, şeytanî ve keyfî. Tek kriterleri var ‘kayıtsız şartsız biat.’ Fakat bizim de dünyalara değişmeyeceğimiz bir hizmetimiz var. Öyleyse bugün bize düşen vazife: “Bir taraftan tedbirde kusur etmemek, bir taraftan da her şeyi göze almak” şeklinde özetlenebilir.
“Ölçü veya Yoldaki Işıklar” adlı eserde “İhtiyat” ile ilgili bölümle dersimizi bitirelim
🎯İhtiyat, bir iş ve bir hamlede zarar ihtimallerine karşı ve mâruz kalınan musibetler neticesinde âh u vâha düşmemek için ehemmiyetli bir davranıştır. Sebeplere tevessülde gerekli hazırlığı yapamamış nice müteşebbis vardır ki, neticede ya dizini döver veya kadere taş atar. Evet, onlar, önce tedbirde kusur ederler, sonra da kaderi tenkitle ikinci hataya düşerler.
🎯Bir hamle ve teşebbüste hedef alınan netice ne kadar büyükse, o uğurda gerekli görülen tedbirlere riayet de o nispette ehemmiyetlidir. Binaenaleyh, bir şahıs, üzerine aldığı mükellefiyetin büyüklüğü ölçüsünde, fayda ve zararları da hesap ederek ona göre işini düzene koymazsa, o, ya teşebbüs ettiği şeylerde gayriciddî bir maceracı veya safderûn bir ahmaktır. Böyle ahmakların hamlesi, ataletlerinden daha zararlıdır.
🎯Bir insanın umduklarını elde etmesinde tedbir ve ihtiyat büyük bir sermayedir. Bu hususta gösterilecek küçük bir gevşeklik veya ihmal ise, neticede suçlamalara sebebiyet verecek büyük hatalardandır. Akıllı insan, meydana gelmesi muhtemel mazarratlar daha ortaya çıkmadan, onları bertaraf etmek için çareler bulup, yerli yerine yerleştiren insandır. Evet, atalarımızın da dediği gibi, “Hırsız seni çarpmadan, mutlaka sen hırsızı yakalamalısın.” ki, hırsız ve kaderi suçlama arasında gidip gelmeyesin.
🎯İnsan, her işi bir ön plân ve tedbirle ele almalıdır. Netice itibarıyla da maddî-mânevî bir fayda ve fazilet vaadetmeyen şeylerden kat’iyen sakınmalıdır. Böyle bir ilk tedbirle ele alınmayan her teşebbüs bir abestir ve abesle iştigal ise, o kimsenin aklının noksanlığına ve çocukluğunu yaşamasına delâlet eder.
🎯Bir şahıs, kendi kadir ve kıymetini, çetin imtihanlar ve nâmüsait şartlar karşısında elde edeceği muvaffakiyetlerle ispat eder ve ortaya kor. Böyle ağır şartlar altında verilen hizmetteki muvaffakiyet ise, her şeyden önce sağlam bir plân ve o plâna göre hareket etmeye vâbestedir. Buna göre, bir ferdin kadir ve kıymeti onun muvaffakiyetleriyle, muvaffakiyetleri ise, teşebbüslerinden evvel alacağı kararlarla mebsuten mütenasip(doğru orantılı)tir.
🎯İhtiyatlı olma, korkup geriye durmaktan tamamen farklı olduğu gibi, tedbirsizce davranışların da, cesaret ve yiğitlikle hiçbir alâkası yoktur. Vâkıa, birinci şıkta ifrata varıldığı takdirde bir kısım zararların gelmesi bahis mevzuu olabilir; ama bunlar, kat’iyen mevziîdir ve çaresi bulunabilecek zararlardandır. Tedbirsizliği kahramanlık sayanların ulu orta hareketleri ve Donkişotça davranışları ise, her zaman tehlikeli ve rizikoludur.
🎯Her kötü haslet gibi, sırf bir aldatmaca olan kitle ruh hâletiyle yine kitle avına çıkmak, Batının bize armağan ettiği şeylerdendir. Bu sakat ve nesebi gayrisahih düşünceyi benimseyenlere göre, bir yumurtanın başında bir sürü “gak gak gıdak” normal görülse de, bize göre her millî mesele, bir mercan sabrı ve sessizliği içinde, en kuytu yerlerde ve mercan kuluçkalarının ızdıraplı, fakat gürültüsüz hâllerine uygun bir çizgide cereyan etmelidir.
🎯İnsanın Hak katındaki yüceliği, himmetinin yüceliğiyle ölçülür. Himmet yüceliğinin en açık emaresi ise, insanın, başkalarının mutluluğu adına şahsî haz ve zevklerinden fedakârlıkta bulunmasıdır. Bir insan için, bilmem ki, toplumun selâmeti uğruna kendi haysiyet ve şerefini ayaklar altına almak; hatta kükremesi gerekli olduğu yerlerde dahi öfkesini yutarak dayanmasını bilmek ve şahsî saadetinin bahis mevzuu olduğu her yerde isteklerine hacir koymaktan daha büyük bir fedakârlık tasavvur edilebilir mi?
🎯Fatih orduların bütün muvaffakiyetlerini atılganlığında görüp de, erkân-ı harpçe plânlara ehemmiyet atfedilmemesi nasıl bir akılsızlık ise, bütün muvaffakiyetleri âmiyâne cesaretlere bağlayıp, tedbire değer vermemek de öyle bir hamakattır.
🎯Teşebbüsler gibi tedbirler de, Hakk’ın inayetine arz edilmiş birer davetiye ve aynı zamanda, bir hakikatin iki yüzünden ibarettir. Bunların birinde meydana gelecek kusur, çok defa inayetin kesilmesine ve dolayısıyla da muvaffakiyetsizliğe sebebiyet verebilir. Arızasız yol ve yürüyüş ise, her lâhza basiret üzere olmakla kabildir. Ne mutlu bunu idrak edenlere..!
Hâsıl-ı kelâm, bu hizmet bizim namusumuzdur, ona gelebilecek en ufak bir zarar, bizi kendi namusumuzun ihlalinden daha çok üzmüyor ise, ona gerektiği gibi inandığımız söylenemez.