●Derse Başlama Duası
●Kur’ânda Okuma, Yazma ve Öğrenme
●Hadis-i şeriflerde Okuma, Yazma ve Öğrenme
●Oku, Ama Nasıl
●Kur’anda İlk Emir
●Dördüncü Sûre Müddessir
●Kainat Kitabını Okumak
●İnsanı Okuma
●Her Hastalığın Çaresi
●Okuduklarıyla Amel Etmek
●Okumama Hastalığı
●Okuma Oranları
●Okuma Kampları
●Ne Okumalı
●Ne Kadar Okumalı
●İnsan Niçin Okur?
●Okumaktan Asıl Gaye Ne Olmalı
●Okumaya Dâir
●Kitapsız Toplum
●Öğretmenlere Saygı
●Okumanın Yaşı Yok
DERSE BAŞLAMA DUASI
اَلْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالمِينَ ، وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ علَى سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
Allah’ım ilim, kâmil iman, eksiksiz kusursuz kulluk, zirvede bir ihlas, şeksiz şüphesiz bilginin ötesinde engin bir yakîn, teslimden tefvize uzanan çizgide derinlerden derin bir tevekkül, gökçek yüzlü kullarına bahşeylediğin üzere kıvamında bir marifet, Zâtına karşı hakiki muhabbet, Sana kavuşma iştiyakı, iffet, ismet, fetânet, hikmet, her meselede maksadı eksiksiz, belâgatli ve düzgün bir şekilde anlatabilme kabiliyeti, ilahi hıfzınla korunuyor olma ihsanı, sürekli Senin zikrinle canlı kalma nimeti, maddi manevi hastalıklardan uzak olma devleti ve kalb-i selim niyaz ediyoruz.
Allahım iman, İslam ve ihsan sırlarını, bu eşsiz hazinelerin kapılarını bize de açmanı diliyoruz.
Allahım bizi hak, adalet, istikamet, iffet, ismet, fetânet ve iz’an üzere sabit eyle.
Allahım bizi değersiz işlerin peşinde sürüklenmekten muhafaza buyur, gönüllerimizi hoşnutluğunu kazanmamıza vesile olacak tavır ve davranışlara yönlendir; sevdiğin ve razı olduğun hallere ve amellere bizi muvaffak kıl; kalblerimizi ve ayaklarımızı sırat-ı müstakime perçinle.
Allahım her işimizde ve her halimizde ihlaslı olmayı ve başka değil sadece Senin rızana ulaşmayı diliyoruz, lütfeyle.
Allahım, hakikatlerin sırlarına bizi vâkıf kıl; ruhlarımızı sır, hafî ve ahfâ ufkuna yücelterek latifelerimizi En Yüce Hakikat olan varlığının esrarına uyandır.
Allahım, bizi bekleyen işler, dünyevî imkânlarla ve sınırlı zamanla olacak türden değil; ne olur, zamanı ve imkânları bizim için genişlet.
Allahım, İslam’ın cihanın her yanına yayılmasını lütfederek gözlerimizi aydınlat.
Allahım, bizi dinde fakîh kıl; dini meseleleri anlaşılması lazım geldiği gibi anlayanlardan eyle. Akıl, kalb ve latifelerimizi telakkiye açık hale getir; bizi Kur’an ilimlerinde ve Efendimiz’in mübarek sözlerinde de anlayışlı, yüksek idrakli kıl.
Allahım, hikmet ve rahmet hazinelerinin kapılarını aç; bizi hikmet ve rahmet şualarınla kuşat ve hep onların gölgesinde yaşat.
Allahım, hayır olan her türlü halimizde ve her çeşit işimizde bize Kendi gücünden güç ve Kendi kuvvetinden kuvvet ver.. ey celal ve ikram sahibi Rabbimiz!..
Allahım, Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun nebi ve mürsel kardeşlerine ve hepsinin nezih, pak ailelerine, eşlerine, ashâbına, diğer salih kullarına –ki Senin rıza ve Rıdvan’ının hepsinin üzerine olmasını dileriz– salât ve selam eyle.. Âmin.
(345.Nağmeden)
OKUMAK
Okuyabilen ve okuyan tek varlık insandır. Henüz yazı icat edilmediği halde ilk insan ve ilk Peygamber Hazreti Adem Aleyhisselam’a 10 sayfalık suhuf verilmesi, son Peygamber Hazreti Muhammed Aleyhisselam’a verilen kitabın da oku diye başlaması, insanın mutlaka okuması gerektiği konusunda çok anlamlı bir mesaj, çok kuvvetli bir işarettir.
Kur’ânda Okuma, Yazma ve Öğrenme
Kur’ân’da okumak manasına gelen kıraat kelimesi ve türevlerinden 87, yazmak manasını ifade eden üç ayrı kelimeden 336, ilim kelimesi ve türevlerinden 780, hikmet kelimesi ve türevlerinden 117, tefekkür kelimesi ve türevlerinden 18, akl kelimesi ve türevlerinden de 49 kelime bulunmaktadır. İlk emrinin oku olmasının yanında ismi ‘Kalem’ olan ve Nûn’a (mürekkepli hokka manasına geldiği de nakledilmiştir) kaleme ve yazıya yeminle başlayan bir sûrenin de varlığı ilmin önemini belirtmesi açısından kayda değerdir. Zira, Kur’ân’da yemine konu olan şeylerin özelliklerinden biri, teşrif (şeref ve kıymetlerine işaret etmek) için kullanılmış olmasıdır. Sözünü ettiğimiz konularla ilgili olarak Kuranı Kerim’de geçen ayeti kerimelerden bazıları işte şunlardır:
* “Allah hikmeti (gerçeğin bilgisini) dilediğine verir, kime hikmet verilmişse, şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır.” (Bakara/269)
* “(Ey Muhammed), de ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer/9)
* “Allah’ın kulları arasında O’ndan (hakkıyla) korkanlar, (ancak) âlimlerdir.” (Fâtır/28)
* “(…) Allah içinizden inanmış olanları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah işlediklerinizden haberdardır.” (Mücâdile/11)
* “Her ilim sahibinden üstün bir âlim bulunur.” (Yûsuf/76)
* “De ki: Rabbim ilmimi artır.” (Tâhâ/114)
* “(Şüpheye en ufak yer yok) O (Kur’ân), kendilerine ilim nasib edilenlerin kalblerini aydınlatan parlak ayetlerdir. Evet, Bizim ayetlerimizi zalimlerden başkası inkâr etmez.” (Ankebût/49)
* “Mü’minler, her defasında topyekün seferber olup savaşa çıkacak değillerdir. İçlerindeki her bir kabile (veya topluluk)tan geride kalacak bir cemaatin seferber olup, Din’i ruhuna tam manâsıyla nüfuz ederek iyice öğrenmesi ve sefere çıkanlar geri döndüklerinde, (yapabilecekleri muhtemel hatalar ve sergileyebilecekleri yanlış tavırlardan) kaçınmaları konusunda onları uyarması gerekmez mi?” (Tevbe/122)
Hadis-i şeriflerde Okuma, Yazma ve Öğrenme
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) pek çok hadislerinde ilmi, âlimi ve ilim öğrencisini övmüş, ısrarla okumaya ve ilme teşvik etmiştir. Hadis kitaplarımız bu çeşit hadislerle doludur. Bu bazıları da şöyle:
* “İlim talebi her Müslümana farzdır.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid)
* “Hikmetli söz müminin yitiğidir. Onu nerede bulursa hemen alsın.” (Tirmizî)
* “Kıyamet günü alimlerin mürekkebi şehitlerin kanı ile tartılır. Alimlerin mürekkebi şehitlerin kanına üstün gelir.” (Münâvî, İbn Abdilberr)
* “Kim ilim talep ederse, bu onun geçmiş günahlarına bir keffaret (affedilme vesilesi) olur.” (Tirmizî)
* “İlim talep etmek niyetiyle evinden çıkan her tâlibin üstüne melekler kanat gererler ve Allah ona cennetin yolunu kolaylaştırır. Alim için semâvât ve arzda bulunan her şey, denizde balığa varıncaya kadar istiğfarda bulunur. Alimin âbid (yani ibadetle meşgul olan) üzerindeki üstünlüğü, dolunay durumundaki ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Alimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler para-pul miras bırakmazlar, ama ilim bırakırlar. Ancak kim de ilim elde ederse nasibin bolunu elde etmiş olur.” (İbn Abdilberr, Tirmizî: İbn Mâce, Mukaddime)
* “Alimlerin yerdeki durumu, gökteki yıldızlar gibidir. Kara ve denizin karanlıklarında onlarla istikamet tayin edilir. Yıldızlar gizlendiği takdirde yolu şaşırmak mukadderdir.” (Müsned, Heysemî, Mecmau’z-Zevâid)
* “İlim öğrenin, çünkü ilim öğrenmek düşmana karşı silahtır. Allah ilimle bir kısım milletleri yükseltir, hayırda komutan ve önder yapar, onların izlerinden gidilir ve fiillerine uyulur…” (İbn Abdilberr, Câmiu Beyân)
* “Alimin âbide (ibadet eden kula) karşı yetmiş derece üstünlüğü vardır. Her iki derece arasındaki mesafe, arzla sema arasındaki mesafe gibidir.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid)
* “İlmin kalkıp cehaletin gelmesi, kıyamet alametlerindendir.” (Müslim)
* “Bizden bir şey işitip, onu aynen işittiği gibi başkalarına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Kendisine bilgi ulaştıran nice insan vardır ki, o, bilgiyi, bizzat işiten kimseden daha iyi anlar ve korur.” (Buharî)
* “Sadakanın en değerlisi, Müslümanın ilim öğrenip, Müslüman kardeşine öğretmesidir.” (Tirmizî, Ebû Davud)
* “Allah, melekler, arz ve semada bulunan her şey, yuvasındaki karıncaya, denizdeki balığa varıncaya kadar (bütün canlılar) halka hayır öğreten muallime dua ederler.” (Tirmizî)
* “İlim adamları ile boy ölçüşmek, ayak takımı ile münâkaşa etmek ve böylece insanların dikkatini kendisine çevirmek için ilim tahsil eden kişiyi Allah cehennemine sokacaktır.” (Tirmizî)
* “İlim tahsili için sefere çıkan kimse, (evine) dönünceye kadar Allah yolundadır. Gurbette ilim tahsil ederken ölen kimse ise şehittir.” (Tirmizî)
* Ukbe bin Âmir el-Cühenî’den: “Biz suffada iken Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bizim yanımıza geldi ve buyurdu ki: ‘Hanginiz her gün hiçbir günaha girmeden ve akrabalık bağlarını kesmeden (Medine yakınındaki) Buthan ve Akîk (denilen yerler)e gidip oradan iki tane iri hörgüçlü dişi deve getirmek ister?’ Biz, ‘Yâ Resulallah! Bunu hepimiz isteriz?’ dedik. Resullullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ‘O halde her birinizin mescide giderek Allah’ın Kitabından iki ayet öğrenmesi veya okuması, onun için iki dişi deveden daha hayırlıdır. Üç ayet onun için üç deveden, dört ayet dört deveden ve her okunacak ayet kendi sayılarınca develerden daha hayırlıdır’ buyurdular.” (Müslim, Ebû Davud)
* “Ya öğrenen ol, ya öğreten, ya bunları dinleyen, ya da seven… Sakın beşincisi olma! (yani ilme karşı bunların dışında bir tavır takınma!) Yoksa helâk olursun.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid)
Oku, Ama Nasıl
Okumak sadece bir yazıyı, bir metni okumak değildir. Gerçek okuma, tekvînî okuma dediğimiz hayatı okuma, varlıkları ve olayları okumadır. Henüz okunacak bir kitabın bulunmadığı Kur’ân-ı Kerim’in nüzulü zamanına dikkat ettiğimizde, bu her iki okumaya nasıl dikkat çekildiği açıkça görülür. Şöyle ki:
Kur’anda İlk Emir
* Birinci Sûre: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti.” (Alâk/1-5) Kur’anın insanlığa bu ilk hitabının üzerinde azıcık düşünülürse, Kur’anın nasıl bir kitab ve şu hususların ne kadar manidar oldukları görülür: a) Henüz Kur’an nâzil olmamış. b) Muhatap Ümmî. c) Emir üç kere tekrar ediliyor. d) Burada ve müteâkip sûrelerin âyetlerinde yaratılıştan söz ediliyor. e) Ve kalemden söz ediliyor. Yani: Bu emir, bizim bildiğimiz basit okumanın çok ötesinde tekvînî okumayı da emrediyor.
İkinci sûre Kalem: Kalem kelimesi, ilk inen ayetlerde de geçmişti. Bu sefer surenin adı da kalem. Kalem demek, insanın okuduklarını, düşündüklerini yazıya geçirmesi demek. Kazanılan bilgilerin saklanması ve korunması demek. “Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun ki, Sen-Rabbinin nimeti sayesinde- mecnun değilsin. Hiç şüphesiz senin için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır. Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem/1-4) a) Kaleme ve yazılanlara dikkat çekiliyor. b) Kendine söyleyecekler konusunda hazırlanıyor. c) Bu işin mükafatını da büyük olacağı ifade ediliyor. e) Ahlâkî olgunluk ve temsilin önemi vurgulanıyor.
Üçüncü sûre Müzzemmil: “Ey örtünüp bürünen (Resûlüm)! Birazı hariç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt. Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı tane tane oku. Doğrusu biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.” (Müzzemmil/1-5) Bu sefer işin ibadet boyutuna geçiliyor. İbadetle derinleşip, çok zor olan bu tebliğ vazifesi için manevi bir takviye ve güç kazanmak için namaz ve Kur’an tilaveti emrediliyor:
Dördüncü Sûre Müddessir: İlk âyetlerin nüzulünden sonra tebliğ faslı başlatılıyor. Sanki, ‘tebliğin ilk malzemesi bilgidir, onsuz bu iş olmaz’ denildikten sonra, meselenin manevî boyutuna geçiliyor, sadece bilgi de yetmez dercesine şunlar söyleniyor: “Ey bürünüp sarınan (Resûlüm. Kalk, ve (insanları) uyar. Sadece Rabbini büyük tanı. Elbiseni tertemiz tut. Kötü şeyleri terket. Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.Rabbinin rızasına ermek için sabret.” (Müddessir/1-5)
İlk nazil olan bu dört sûre, yani Alâk, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir süreleriyle beraber ortaya konulan esaslara baktığımızda, bir merdivenin basamakları gibi şu sıralamayı görüyoruz.
1- Hem ilim, hem bilim emrediliyor. (Ulûm-u diniyye, fünûn-u medeniyye)
2- İnsanlara nahoş gelebilecek kir ve görüntüden uzak olma. (Vizyon)
3- Bütün kirli işlerden de uzak bulunma. (İtimat ve Güven telkini)
4- Okuma – yazmaya, tefekküre ara vermeme. (Entellektüelizm)
5- İnsanî ve ahlâkî açıdan tam bir örnek kişilik ortaya koyma. (Temsil)
Kainat Kitabını Okumak
Çok iyi bir kitap okuyucusu olduğunu bildiğimiz muhterem Hocaefendi’nin -ki yirmi günde ondokuz ciltlik Arapça hadis şerhini okuduğunu biliyoruz-, o ölçüde bir varlık ve insan okuyucusu olduğunu anlamak için aşağıdaki şu sözleri yeterli olabilir: “Oku! emriyle nâzil olmaya başlayan Kur’ân, bizden kâinat kitabının ve ayrıca bir kitap gibi insanın okunmasını ve bu kitapların okunmasında bize rehberlik yapan Hz. Muhammed Aleyhissalâtü vesselâm’ın da tanınmasını ister. İnsanın yaratılışındaki gaye budur. Bakacak, görecek, düşünecek, hergün beynine yeni yeni şeyler yükleyecek ve hep farklı iklimlerde seyahat edecektir o; çünkü budur ulaşması gereken ufuk. Bu ufka ulaşmanın yolu da, dinî ilimlerle müsbet fenlerin izdivacından geçer. Bu itibarla her mü’min, hem dinî, hem de müsbet ilimleri okuyup araştırmalı ve mutlaka ilimle ve irfanla mücehhez (donanımlı) olmalıdır. İş yerinde, evde, dükkânda, yemekte, durakta, arabada ve yolda mutlaka okumalı düşünmeli ve zamanın en küçük parçasını bile israf etmemelidir. Zira, boş bir insanın diğer insanlara verebileceği hiç bir şey yoktur. Fizik, Kimya, Astronomi, Tıp ve Botanik gibi ilimlerin en azından felsefesine, mantık ve düşünce temellerine ve ansiklopedik olarak fezlekelerine vâkıf değilsek, keza, hiç olmazsa aynı seviyede dinî ilimlerde de bilgimiz yoksa, bu takdirde başkalarına birşey anlatıp onları ikna etmek bir yana, dalâlet rüzgarlarına kapılıp gitmemiz bile mukadder olacaktır. O halde, topyekûn bir millet olarak kendimize gelmeli, bir seferberlik başlatmalı ve cehalet denilen yüz karasından kurtulmalıyız.” (İnancın Gölgesinde/2)
İnsanı Okuma
Tekvini okumanın en önemli konusu insandır. İnsanı okuyamayan ne asıl görevinin ne olduğunu bilir, ne varlığın hikmetlerini kavrayabilir, ne hayatı anlayabilir, ne de gerçek anlamda Allah’ı tanıyabilir. İşte yine çok iyi bir varlık ve insan okuyucusu olan Üstad Hazretlerinin insan okumalarından bir misal ve akabinde Hocaefendiden çarpıcı ifadeler:
* “Birinci Nokta: İnsan, üç cihetle esma-i İlahiyeye bir âyinedir. Birinci Vecih: Gecede zulümat, nasıl nuru gösterir. Öyle de: İnsan, zaaf ve acziyle, fakr ve hâcatıyla, naks ve kusuruyla, bir Kadîr-i Zülcelal’in kudretini, kuvvetini, gınasını, rahmetini bildiriyor ve hâkeza pek çok evsaf-ı İlahiyeye bu suretle âyinedarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihayetsiz zaafında, hadsiz a’dasına karşı bir nokta-i istinad aramakla, vicdan daima Vâcibü’l-Vücud’a bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcatı içinde, nihayetsiz maksadlara karşı bir nokta-i istimdad aramağa mecbur olduğundan, vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahîm’in dergâhına dayanır, dua ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdad cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîm’in bârigâh-ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir. İkinci Vecih âyinedarlık ise: İnsana verilen numuneler nev’inden cüz’î ilim, kudret, basar, sem’, mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüz’iyat ile kâinat Mâlikinin ilmine ve kudretine, basarına, sem’ine, hâkimiyet-i rububiyetine âyinedarlık eder. Onları anlar, bildirir. Meselâ: Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve hâkeza… Üçüncü Vecih âyinedarlık ise: İnsan, üstünde nakışları görünen esma-i İlahiyeye âyinedarlık eder. Otuzikinci Söz’ün Üçüncü Mevkıfının başında bir nebze izah edilen insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zahir olan yetmişten ziyade esma vardır. Meselâ: Yaradılışından Sâni’, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerim, Latîf isimlerini ve hâkeza… Bütün a’zâ ve âlâtıyla, cihazat ve cevarihiyle, letaif ve maneviyatıyla, havâs ve hissiyatıyla ayrı ayrı esmanın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmada bir ism-i a’zam var, öyle de o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı a’zam var ki, o da insandır. Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku… Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!” (33. Söz)
* “Bir insana bir şey okumadan evvel yapılması gerekli olan iş, o insanı iyi okumaktır.”
* “Başkaları için okumak suretiyle eserlerin canına okuyacağınıza, nefsinizi muhatap edip kitaplarla can bulmalısınız.” (***)
Her Hastalığın Çaresi
Bediüzzaman Hazretlerinin, islâm dünyasının bütün sıkıntılarının çözümünün okumak ve düşünmekte olduğunu çok veciz şekilde ifade ettiği sözlerinden bazıları şöyle:
* “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.” (Münazarat)
* “…Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı; san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz.” (Tarihçe-i Hayat)
Okuduklarıyla Amel Etmek
İster bu dünya, isterse ahiret hayatımızla ilgili olsun, gereği yerine getirilmeyen hiçbir bilginin faydası yoktur. Kuranı Kerim, bildikleriyle amel etmeyenleri kitap yüklü merkeplere benzetir. Yine aynı mealdeki ayet ve hadislerde ilmi ile amel etmeyenler hakkında şunlar söyleniyor:
* “Tevratın mesajını ulaştırma ve onu uygulama yükümlülüğünü kabul ettikleri halde, sonra bu yükümlülüğü yerine getirmeyenler, tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer. Allah’ın ayetlerini yalan sayan kimselerin düştükleri durum ne feci! Allah böylesi zalim gürûhu, felaha ve hidayete erdirmez.” (Cum’a/5)
* “Onlara, kendisine ayetlerimiz hakkında ilim nasib ettiğimiz kimsenin (Bel’am İbni Baûra) de kıssasını anlat: Evet, o adam bu ilme rağmen o ayetlerin çerçevesinden sıyrıldı, şeytan da onu peşine taktı, derken azgınlardan biri olup çıktı. Eğer dileseydik, onu o ayetler sayesinde yüksek bir mevkiye çıkarırdık, lakin o yere saplandı ve hevasının esiri oldu. Onun hali tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da yine dilini salar solur! İşte bu, tıpkı âyetlerimizi yalan sayan kimselerin misalidir. Sen olayı onlara anlat, olur ki düşünüp kendilerine çekidüzen verirler.” (A’râf/175-176)
* Abdurrahman b. Ganm diyor ki: “Resûlullah’ın sahâbîlerinden on kişi bana şöyle demişti: ‘Bir gün Kubâ mescidinde ilim müzâkere ederken Resûlullah yanımıza çıkageldi. Bize: ‘İstediğiniz kadar öğrenin, vallahi öğrendiklerinizle amel etmedikçe hiçbir fayda göremezsiniz’ buyurdu.” (İbn Abdilberr)
* Ebû Osman en-Nehdî anlatıyor: “Ömer b. Hattâb’dan (radıyallahu anh) dinledim, minberde: ‘Bu ümmete zarar vermesinden en çok korktuğum kimse, bilgin münâfıktır!’ dedi.’ Cemaat: ‘Yâ Emîre’l-Mü’minîn, bilgili münâfık nasıl olur?’ dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer şu cevabı verdi: ‘Dili âlimdir (ağzı güzel lâf yapar); fakat kalbi inanmaz, söylediklerini de uygulamaz!’ dedi.”
* Hz. Ali (ra) şöyle diyordu: “Ey ilim müntesipleri! Bildiklerinizle amel ediniz. Çünkü âlim, öğrenip amel eden, ilmi ameline uyan kimsedir. Yakında bazı topluluklar belirecek, taşıdıkları ilimleri boğazlarından aşağı inmeyecek, içleri dışlarına uymayacak, yaptıkları, ilimleriyle bağdaşmayacak, halka halka oturup birbirlerine karşı övünecekler. Kişi, kendi halkasında oturan birinin bir başka halkaya gidip oturduğunu gördüğünde ona kızacak. İşte böyle kimselerin o meclislerinde yaptıkları ameller, Allah’ın katına yükselmez.” (İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlm)
* Hz. Enes (ra): “Öğrenmek istediklerinizi istediğiniz kadar öğrenin! Öğrendiklerinizle amel etmedikçe Allah, sırf ilminizden ötürü size ecir vermez. Gerçek bilginleri, öğrendiklerini kavrama ve amel etmek ilgilendirir. Beyinsizlerin gayesi de sadece rivâyet (duyduklarını nakletmek)tir.” (İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlm)
* Abdurrahman b. Ganm diyor ki: “Resûlullah’ın sahâbîlerinden on kişi bana şöyle demişti: ‘Bir gün Kubâ mescidinde ilim müzâkere ederken Resûlullah yanımıza çıkageldi. Bize: ‘İstediğiniz kadar öğrenin, vallahi öğrendiklerinizle amel etmedikçe hiçbir fayda göremezsiniz’ buyurdu.” (İbn Abdilberr)
* Hz. Enes (ra): “Öğrenmek istediklerinizi istediğiniz kadar öğrenin! Öğrendiklerinizle amel etmedikçe Allah, sırf ilminizden ötürü size ecir vermez. Gerçek bilginleri, öğrendiklerini kavrama ve amel etmek ilgilendirir. Beyinsizlerin gayesi de sadece rivâyet (duyduklarını nakletmek)tir.” (İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlm)
Okumama Hastalığı
Bütün dünyada, oku diye başlayan ikinci bir kitap yok. Kendi kutsal kitaplarına bu kadar ters düşen bir toplum da yok. Çünkü müslümanlar okumuyorlar. Tabii okumayınca da düşünemiyorlar. İslamın ruhuna yapılan ilk ihanet budur. Hocafendi, okumanın ve buna bağlı olarak gelişen tefekkür mekanizmasının önemini anlattığı pek çok yerlerden bazılarında şunları söylüyor:
* “Ne yazık ki, bugünkü insanımızın en karakteristik bir yanı, okumamak ve düşünmemek. Zannediyorum bizi verimsiz hâle getiren de işte bu. İstisnaları olsa da, bu bir gerçek. Bizim dünyamızın insanı, senede bir kitap okumaz, bir yerde oturup iki saat düşünmez.”
* “Okuyan, düşünen ve karşısına çıkan hayat kitabının her safhasını yeni yeni terkipler şeklinde gören, o terkiplerle irfan hayatına yeni yeni derinlikler kazandıran bir insan, her tarafı çok orijinal şeylerle donatılmış bir yolda yürüyor olacağından daima canlı yaşayacaktır. Dahası, İslâm’a ait her şeyi ter ü taze olarak vicdanında duyacak ve O’nun aşkıyla yaşayacaktır. Düşünmeyen, araştırmayan, tefekkür etmeyen bir insan ise ülfetten kurtulamayacaktır. Pek çoğumuz itibariyle, okuduğumuz kitaplarla bu hususta ders almışızdır. Ama asıl mesele bu dersi tatbik sahasına koyabilmektir.”
Okuma Oranları
Yapılan bütün çalışmalar, verilen oranlarda farklılıklar görünse bile müslümanların en az okuyan insanlar olduklarını gösteriyor. Tabii okuma olmayınca düşünme de olmuyor. Herkesin ezberleri kendisine yetiyor. Böyle olunca da insanlar doğruya ve bilgiye değil inanmak istediğine inanıyorlar. Okuma Oranları konusunda yapılmış çalışmalardan birisinde, yüzde olarak ortaya konan durum şöyle: Fransa %21, İngiltere %21, Japonya %14, Abd %12, Almanya %11, Ispanya %9 ve Türkiye %0.01
Okuma Kampları
Hizmetin orijinal bir uygulaması olan kamplar dışında, kitap okumak ve okutmak için kamp yapıldığını bilmiyoruz. 60. lı yılların sonunda başlayan bu uzun vadeli yatırımın neticesini de artık herkes görüyor. Her zamanki samimi ve edebî üslubuyla kampı ve kamp günlerini anlatan Hocaefendi şunları söylüyor:
* “…Kamplarda geçirdiğimiz o alabildiğine duygulu ve alabildiğine aydınlık dakikalar; bilhassa, ibâdet, sohbet ve ders müzâkereleri esnasında öylesine renklenir, öylesine derinleşirdi ki, hepimiz âdetâ uhrevîlerle kucaklaşır gibi olurduk. Eğer ötelere seyahatımızda, herkese birer hâtıra götürme fırsatı verilseydi, şüphesiz ben, ilklerinden başlayarak, kampların, o bahar çiçeklerine benzeyen pırıltılı, tılsımlı, hülyâlı mâvi hâtıralarını alır götürürdüm. Bir düşünün o eski kampları ki, her gün külliyat’tan 200 sayfa okumak âdiyattandı. Bu kişiler aynı zamanda hususî bir ders de takip ederlerdi. Mesela tefsir ve hadise dair bir kitap da okurlardı. Kampın iki ay civarında olduğu düşünülünce, tek bir kamp boyunca sadece Külliyat’ın baştan sona iki-üç defa bitirildiğini anlayabiliriz. Böyle olunca o dönemin insanları, mevzuları bir fihrist gibi hatırlarında tutar, bütüncül bir nazarla bakabilirlerdi. Dolayısıyla onların terkip kabiliyetleri olurdu. İman-ı billah, mârifetullah, muhabbetullaha dair “falan yerde böyle, filan yerde şöyle geçmektedir…” diyebilir, o konuları zihinlerinde canlı bir şekilde bir araya getirir, terkipler oluşturur, o terkiplerden farklı mânâ ve farklı ufuklara yürür ve yeni açılımlar gerçekleştirirlerdi. Bu açıdan bugün de “vira bismillah” deyip yeniden bir okuma faslı başlatmanız, daha çok okuyup, daha çok müzakerede bulunmak için diğer işlerimizi tâli birer konu hâline getirmemiz gerekiyor…” (Kalb İbresi)
Ne Okumalı
Bütün kitapları okumak ne mümkündür, ne de gereklidir. Beslenmeye ihtiyacı olan bir insanın, imkân nisbetinde yiyeceği şeyleri seçmesi gibi, hem en faydalıları okumak, hem de zaman kaybı olmaması bakımından kitab seçimi çok önemlidir. Günümüz şartlarında hem bizim manevî hayatımızın idamesi, kalbimizin ve ruhumuzun beslenmesi, hem de dünyevi ihtiyaçlarımızı karşılamanın kolaylaşması adına okuma sırası sıralaması şöyle olmalıdır:
1. Kur’anı Kerîm: Bütün bilgilerin kaynağı ve diğer okuduklarımızın doğruluklarının test edilmesi için yegâne kaynak.
2. Hadis-i Şerifler: Kur’an anlayışının Peygambercesi. Efendimizin, bizim sapıtmamamız için bıraktığı iki emanetin ikincisi.
3. Risale-i Nurlar: Klasik ve sistematik anlamda değil, ama Kur’an-ı Kerîmin, asrımızın ihtiyaçlarına göre yapılmış orijinal bir tefsiri.
4. Pırlanta Serisi: Kur’anın, sünnetin ve risalelerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda mükemmel ölçüler veren bir hazine.
5. İlmihâl Bilgileri: Bu temel kaynakların dışında, herkesin mesleği, kariyeri, kabiliyet ve ihtiyaçlarına göre okuması gereken kitaplar da elbette vardır ve olmalıdır.
6. Mesleki Bilgiler: Herkesin yaptığı işle ilgili olarak sürekli yeni bilgiler peşinde olması ve kendini yenilemesi, artık çağımızın olmazsa olmazlarındandır. Yoksa hayatın temposuna ayak uyduramaz.
Ne Kadar Okumalı
Okumanın miktarı da, kişinin mesleğine, imkanlarına ve ihtiyaçlarına göre farklı olsa bile, bu konuda herkes kendisi için bir limit belirlemelidir. Büyüğümüzün, okumaktan bahsettiği bir görüşmemizde söylemiş olduğu şu söz, bazıları için bir ölçü verir kanaatindeyim: “Günde en az elli altmış sayfa okumalı. Ben işittim ki içinizde, otuz sayfa bile okumayan miskinler varmış…”
İnsan Niçin Okur?
İnsan niçin okumalı? Sırf okumuş olmak için okumak, tamamen boşuna olmasa bile yeterli bir okuma gerekçesi değildir. Bu sorunun cevabı olarak sıralayacağımız maddeler okuma çalışmalarına rehberlik edebilecektir.
> Âdet olarak veya alışkanlığın zoruyla: Okumanın âdet olarak kabul edilmesi ve alışkanlığa dönüştürülmesi istenen bir durumdur. Bu seviyeye gelen okuyucu her alanda yazılmış kitapları o alanın ilmi disiplinleri ışığında rahatlıkla okuyabilir.
> Genellikle zaman doldurmak veya öldürmek için: Zamanın her halükarda geçmesi gerektiği bazı mekanlar vardır. İşte oralarda kitap zamana yayılır çeşitli basılı malzeme okumak amacıyla bulundurulur. Bu türden okumaların sıhhatli olmadığının bilinmesi gerekir.
> Güncel olayları anlamak için: Modern zamanlar yaşıyoruz. Günün sosyo-ekonomik olgularının kavranması için okuma çalışmaları elzemdir. Siyasi yapılanmalar, ekonomik askeri yaptırımlar dil ve düşüncede yeni boyutlar açmakta, anın kavranması ve temel bilim dallarının etraflıca bilinmesi zorunluluğunu oluşturmaktadır.
> Profesyonel veya mesleki ilgileri devam ettirmek ve ilerletmek: Bugün hayatımıza hizmet sunan meslekler devamlı yenilenmekte ve eğitim sırasında alınan mesleki formasyonlar verim için yeterli olmamaktadır. Gelişen, farklılaşan dünyamızda insan ilgi ve ihtiyaçlarının da değişimi esas alınarak okuma çalışmalarına hız kazandırmak mümkündür.
> Yaşadığımız ülkenin sosyal gerçeklerini tanımak: Ülkemizde yaşayan fertlerin vatandaş olarak tanımlanması insanlarımızı haliyle sosyal devlet gerçeği ile farklı biçimde tanışmalarını gerektiriyor. Vatandaşlık haklarının bilinmesi, kararların sadece uygulayıcısı olmamak için okumaya devam etmek gerekmektedir.
> Kendini geliştirmek ve ilerletmek için: İnsan biyolojik yapısı itibariyle farklı evreler yaşar. Her evrenin (çocukluk, yetişkinlik ve olgunluk dönemlerinin) farklı psiko-sosyal ihtiyaçları olur. Okuma bu evrelerdeki ihtiyaçlara rasyonel ve şümullü bir tarzda cevap vermek için şarttır.
> Dini ihtiyaçlar: Dini ihtiyaçlar okumanın ülkemizde en büyük motive edici güçlerindendir. Bir dönemdir sadece ihmal edilen… Köklerimizle bağımızı kesen bu anlayış bizleri etkilemiştir. Bunlardan başka kişisel ve sosyal talepler gibi okumak için daha pek çok sebep bulunmaktadır. (Ali Büyükçapar, Kitap Pusulası)
Okumaktan Asıl Gaye Ne Olmalı
İnsan önce kendisi için okumalı. Sırf okuduklarını başkalarına anlatmak için değil. Çünkü bu durumda, hem temsil yönü eksik kalır, hem hazmedilmemiş bilgi onu olgunlaştırmak yerine hamlaştırır, egosunu şişirir, hem de muhatabında hazımsızlık yapar, söyledikleri tepkiye yol açar ve etkili olmaz. Aşağıdaki hadisi şerif ve altındaki değerlendirmeler bu konuda yeteri kadar aydınlatıcı:
* “Kimin ilmi artar da zühdü (takva ve Allah’a olan yakınlığı) artmazsa onun ancak Allah’tan uzaklaşması artar.” (Münâvî, Feyzu’l kadir)
* “Hâfız Ebû Ya’lâ’nın Huzeyfe b. el-Yemân’den rivayet (radıyallahu anh) etmiş olduğu bir hadis-i şerifte Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ‘Sizin için korktuğum şeylerden biri de şudur; bir kişi Kur’ân-ı Kerim’i o kadar okur ki, artık Kur’ân’ın o göz kamaştırıcılığı onun bütün tavırlarına yansır. İslâm, onun için bir elbise olur. Allah’ın (c.c.) dilediği süreye kadar o elbiseye bürünür, sonra birdenbire o elbiseden -hafizanallah- sıyrılır ve onu elinin tersiyle âdeta bir kenara iter. Kardeşinin üzerine elinde kılıçla yürür ve onu şirk ile itham eder.”
* Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh): ‘Ey Allah’ın Rasûlü, şirk ile itham edilen mi, yoksa itham eden mi şirke daha yakındır, diye sorduğunda Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem): ‘İtham eden’, buyurmuştur.” (İbn Kesir, Tefsiru’l-Kurân)
* “Efendimiz’in bu hadiste ifade ettikleri husus gerçek ilmin insanın hem aklını hem de kalbini aydınlatması gerektiği hususudur. Zaten bu hususa işaretle İmam Malik hazretleri şöyle buyurur: ‘İlim, bol bol nakil ve rivayetlerde bulunmak değildir. O, Allah’ın kalplere koyduğu bir nurdan ibarettir.’ Evet, bugün de Allah’ı (celle celâluhu) bilmeyen, Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’i tanımayan nice ünvanlı kimseler vardır ki, katmerli cehâlet içindedirler. Kâinattaki binlerce âyet ve delil karşısında düşünemeyen, terkip gücünü kullanamayan, varlık ve hadiselere karşı kör ve sağır yaşayanlar, ad ve unvanları ne olursa olsun katmerli cehâlet içindedirler. Zira biz, sadece insanın his, akıl, fikir dünyasını aydınlatan bilgiye ilim diyoruz; diğerine de hâfıza hamallığı.” (Çekirdekten Çınara)
* “İlmin bir gayesi vardır; o da marifet-i İlâhî ve muhabbet-i İlâhî’yi netice vermesidir. Gönülde Allah sevgisini tutuşturmayan ve cennet nimetlerinin teminatçısı olan ruhânî zevki alevlendirmeyen bir ilim, gayesine ulaşmış sayılmaz. Oysa ki gayesine ulaşmış bir ilim, letâifimizin hayat kaynağı ve duygularımızın da can damarıdır. Onsuz olmak, onsuz kalmak bir ma’nevî ölümdür. Zaten Kur’ân ve hadîslerin tebcil edip teşvikte bulunduğu ilim de başka değil, işte bu ilimdir. Bizim ana konumuz ilim olmamasına rağmen, mevzu o noktaya gelmişken, ilimle ilgili birkaç âyet ve hadîse de temas etmek istiyorum: ‘De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer/9) İnsanı elinden tutup Allah’a (celle celâluhû) götüren ilimle, insanı lâboratuvara hapseden ilim bir olur mu? Teleskobun başındaki insanı, nazar ve niyetiyle yakalayıp, ışıktan merdivenlerle Allah’a ulaştıran ilimle, onun bakışlarını yıldızlara ve sistemlere mıhlayan ilim hiç bir olur mu? Daha doğrusu bu farklı bakış sahipleri hiç birbirine müsavî sayılır mı?
Kitaplar içinde mahzen-i esrâr faresi (sırlar hazinesinde dolaşan fare) gibi dolaşan ve bütün ömrünü kitaplara hâşiyeler, şerhler yazmakla geçiren, ama, hakikat ilminden tek satır dahi okumayan sözde ilim adamıyla, daha doğrusu Kur’ân’ın ifadesiyle kitap yüklü binekle, okuduğu tek satırla bile güvercinler gibi semâda pervaz eden ve her ân ayrı bir vuslat neşvesi yaşayan kâmil insan hiç bir olur mu? Zannediyorum bunlar arasında ‘hiçbir şey’ ile ‘her şey’ arasındaki fark kadar fark var. Allah’a götüren ilim “her şey”; yolda bırakan ilim ise ‘hiçbir şey’dir. ‘Allah’a karşı hakkıyla saygılı olanlar (ancak) âlim kullardır.’ (Fâtır/28) Bu âyette ilmin ve âlimin tebcil edildiği (müjdelendiği) açıktır. Ancak bu tebcil, mevsufu (müjdelenen) ile beraber oluyor.Yani ilmiyle Rabbine karşı saygılı olan bir insanın durumu itibarıyladır. Zaten her ilmin kendine göre bir ağırlığı vardır. Onun içindir ki, Allah Resulü (s.a.s), gerçek âlimlerin nebilere vâris olduklarını ifade buyurur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned)
Evet, yeryüzünde mutlak doğruyu hiç firesiz görebilen bir zümre varsa o da nebilerdir. Biz ise, hakikatlerin iç yüzüne ancak nebilerin göndereceği ışık hüzmeleri sayesinde nüfuz etme imkânını buluruz. Bir peygamberin vesâyâsı altına girmeden, insanın mutlak doğruyu bulması mümkün değildir. Belki insan cehd ve gayretiyle doğruya yakın hakikatleri keşfedebilir. Ancak mutlak doğru, sadece nebilerin delâletiyle keşfedilebilir. Binaenaleyh yeryüzünde Allah’ın gerçek vârisleri nebiler ve onlardan sonra da salih kullardır. Zaten yerin vârisi olarak da Kur’ân, salih kullara işarette bulunmaktadır ki, yukarıda zikredilen Efendimiz’e ait sözle bu âyetin ifade ettiği mânâ arasında gözle görülür bir irtibat söz konusudur. Yani yeryüzüne halife olma liyâkatını kazanan salih kullar, nebilere vâris olan âlimlerden başkası değildir. Nebi, gerçeğin tercümanıdır; öyleyse herhangi bir insan, gerçeğe tercüman olduğu nisbette nebinin vârisidir. Allah Resulü (s.a.s), âlimin faziletini anlatma sadedinde şöyle bir kıyasta bulunur: ‘Âlimin âbide karşı üstünlüğü, benim sizden makamca en aşağıda olanınıza karşı üstünlüğüm gibidir.’ (Tirmizî) Evet, ilmi olmayan âbidin her an kayması, inhiraf etmesi ihtimal dahilindedir. İnhiraf, kişinin Allah katında kazandığı dereceye göre izâfîlik arzeder. Öyle insanlar vardır ki, bir an dahi Cenâb-ı Hakk’ı ve O’nu murakabeyi hatırdan çıkarsa, bu onun için ciddi bir inhiraf sayılır. Daha doğrusu o, böyle bir hâli inhiraf kabul eder. Meselede izafîlik söz konusu olsa bile, yine de bir inhiraf mevcuttur. Halbuki nebiye vâris olan âlimde dâimî bir murakabe, bir muhasebe vardır. O, tetiktedir ve tehlikelere karşı da daima metafizik bir gerilim içindedir. Yaptığı ibadeti bilerek yapan ve her meseleyi şuurlu bir şekilde ele alan âlim, Efendimiz’in sahabeden üstünlüğü derecesinde, şuursuz ibadet edenden üstündür. Aslında bunun mânâsı, bu ikisi arasında kıyas kâbil değildir, demektir. Böyle sürekli dolan bir insanın bir de boşalması vardır. İşte bu boşalma keyfiyeti onun ruhunda bulunan ziya, nur ve diğer hakikatleri neşretmesidir. Ve tabii, iç derinlikleri itibarıyla onun yaptığı bu ameli tartacak bir ölçü de yoktur. Onun için âbid ibadetinde ne kadar derinleşirse derinleşsin, kâmil insan mânâsında âlimin ameline denk bir ibadette bulunması imkânsızdır. Kaldı ki, bir insan bildiğini muhakkak yapmalıdır…” (İrşad Ekseni)
* “İlim öğrenmekten maksat, bilginin insanoğluna mürşit ve rehber olması ve öğrenilen şeylerle, insanî kemâlâta giden yolların aydınlığa kavuşturulmasıdır. Binaenaleyh, ruha mâl edilmemiş ilimler, sahibinin sırtında bir yük; insanı ulvî hedeflere yöneltmeyen mârifet de, bir kalb ve düşünce hamallığıdır.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar)
* “…Bir mümin, İslâm’a, imana ve Kur’ân’a ait meselelere sahip çıktığını söylediği halde kendi nesline anlatacak kadar bu yüce hakikatleri bilmiyorsa, onun samimî olduğunu söylemek çok zordur. Oysaki içte ve dışta dine karşı olan kimselerden hangisine kulak verilirse verilsin, kendilerine ait meseleleri çok iyi bildikleri görülecektir. Meselâ bir nihilist, bir anarşist, bir din düşmanının vb. fikirlerinden istifade ettiği kişilerin eserlerini çok iyi takip ettikleri ve rahat anlatabildikleri açıktır. Aynı zamanda onlar, demagoji ve diyalektiği de fevkalâde iyi bilmekte ve karşılarına aldıkları körpe dimağları ezip yoğurarak balmumuna çevirmektedirler. Evet bâtıl yolun talihsiz yolcuları, kendi ideolojileriyle alâkalı bilmeleri gereken her şeyi çok iyi bilirler. Bir şahsın hayat serencâmesini bilmek bir ilim ve irfân değildir ama ruhları karbonlaşmış bu talihsizler, kendi dâvâlarında bayraktarlık yapmış pek çok dinsizin hayat serencâmesini çok iyi bilirler. Ne acıdır ki, yüce bir dâvâya gönül vermiş Mü’minlerin pek çoğu Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hulefâ-i Râşidîn’in (r.anhüm) hayat-ı seniyyelerine ait bir şey bilmedikleri gibi dinin temel felsefesinden de habersizdirler. Bilmedikleri için de o yüce şahsiyetlerin hayatlarından ve kıymetli sözlerinden habersizdirler. Bunlar bir yana, akıl ve mantık ölçüleri içinde müsbet ilimlerden de istifade ederek anlatma imkanı varken Allah’ı, Peygamber’i, Kitab’ı ve ahireti bile tam olarak anlatamamaktadırlar. Onlar, fünûn-u müsbetenin henüz yeni yeni keşfettiği pek çok ilmî hakikatten Kur’ân-ı Kerim sayesinde, belli ölçüde de olsa haberdarken, bütün bunlardan gerektiği gibi istifade edememektedirler. Nitekim Kaptan Kusto, Cebel-i Târık boğazında Atlas Okyanusu ile Akdeniz’in sularının birbirine karışmadığını tespit edip bunu büyük bir buluş olarak neşrettiğinde onun niyeti ne olursa olsun hepimizde bir hayranlık hissi uyardı. Zira o, bizim kitabımızın bir faslını dile getiriyordu: ‘İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.’ Biz bunları yabancıların, çarpıtarak vermelerinden mi öğrenecektik? Kur’ân’da bunun gibi daha pek çok ilmî hakikatler vardı ama, maalesef Müslümanlar bunlardan habersizdi.
İşte bütün bu sebeplerden ötürü kendi değerlerinden habersiz Müslüman nesillere mutlaka kitap okutmak suretiyle, Müslümanlığı anlama ve anlatma kâbiliyeti kazandırılmalıdır. Evet en az, bir ateist ve materyalistin kendisine ait meseleleri anlattığı kadar, bir Mü’minin de kendisine ait meseleleri anlatması onun için bir vecîbedir. Biraz olsun onur ve gurur sahibi her Mü’min, başkalarının kendi batıl ilhad ve küfürlerini anlattıkları kadar, her mevzuyu akla ve mantığa dayalı, o tertemiz, dupduru ve gönüllere inşirah veren iman esaslarımızı anlatabilmek için okuyup ve okutmalıdır. Öyle ki o, ‘-inşaallah- elime aldığım her insanı, duygu ve düşüncem altında yoğurarak onun kafasına ilim, kalbine iman yerleştirmek suretiyle, hem onun cennete gitmesini; hem de kendimin kurtulmasını sağlayacağım’ gibi.. duygu ve düşünceler harekete geçerek kitapları cennete yükselten merdivenin birer basamağı olarak kabul edip, bol bol okuyacak ve okuduklarını da başkalarına anlatmaya çalışacaktır… (Prizma/4)
* “…Bu meyanda, günde yarım saat bile olsa, tecdid-i imana (imanı yenilemeye) vesile olabilecek kitapların okunması da bana çok anlamlı gelmektedir. Zira, çağa ışık tutan devâsâ (dev gibi) insanlar tarafından kaleme alınmış bu tür eserler, insan zihninde aks-ı sadâ (yankı ve etki) meydana getirir; onu, değişik vadilerde dolaşmaya yöneldiğinde ense kökünden tutar ve kendisine gelmesini sağlar. Evet, kitap okuma çok önemlidir. Tabiî onları okurken de, başkalarına: ‘Al sana bir ders, gözün-gönlün açılsın..’ şeklinde değil de, kendi yüreğimizi hoplatmak, kendi hislerimize duyurmak için okumak gerekir. Bu şekilde bir okuma, bizim için her türlü don ve kırağılara karşı âdeta bir sera mesâbesindedir.” (Prizma/4)
Okumaya Dâir
Okuduğunu anlayan, anladığını yaşayan merhum büyüğümüzün, bütün diğerleri gibi kulağımıza küpe olması gereken sözlerinden bazıları da şunlar:
* “Edirne’de, Cumhuriyet gazetesinin arasına Büyük Doğu dergisini koyuyor, bir talebeyle dışarıda çay içerken, oradan ona bir şeyler okuyordum, ona da okutuyordum. Siz o günleri görmediniz. Maaşımın 200 lira olduğu o dönemde, Büyük Doğu gibi dergileri satın alıyor insanlara dağıtıyordum.”
* “Ne güzel kitap okuyor, dersler yapıyorduk, önümüze virüs çıktı. Kendimizi okumaya verirsek, okuyacak çok şey var. İslam Ansiklopedisini de okuyorduk. Orada olmayan bazı maddeleri tespit etmiştim. Ayrıca bazı indî mülahazaları tashih etme imkanımız oluyordu. İnsan düşünce derin bir çukura düşüyor, çıkınca da Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi miraca çıkıyor.
* Ferdinand’ın Endülüs’te kitapları yaktığı gibi bunlar da kitaplarımızı yaktılar. Yapmacık bir ‘onlardan görünme’ derdi olmasaydı, Risaleleri de yakarlardı. Ama bütün bunlara rağmen sarsılmayalım, metanetimizi koruyalım…” (***)
Kitapsız Toplum
Kitaba gerçek değerin verilmediği, kitap ve okuma ile meşguliyetin, öncelikleri arasında bulunmadığı toplum kitapsız toplum olarak değerlendirilebilir. Bu manada bir toplumu, kitapsız yapan tek bir kıstas ve ölçü de yoktur. Cemil Meriç,“Her toplum bir kitaba dayanır. Senin kitabın hangisi?” diye sorararak kültürel alanda ve inanış sistemi olarak da “insan dediğin bir kitaba bağlı olmalı” fikrini ne güzel ifade eder. Evet, kitapsız toplum “kitaptan uzak olan”, dogmalara ve kültürel normlara bağlı kalmaya mahkum, içgüdülerinin emrinde hareket eden, vizyonun meftûnu olan, aktüelin bulanık ırmağında gelişigüzel akan toplumdur. Kitapsız toplum, “görüntünün çekim alanına mıhlanıp kalan, mâverâî endişelerden bağımsız, günübirlik yaşama hevesine kapılan ve varoluşun asıl misyonunu unutup, arzularına sınır çizmeden yaşayan toplumdur. Kitapsız toplum, her türlü dünyevî ve semavî yasa ve müeyyidelerden,disiplinli yaşama tarzından, bütün kültür kaygılarından kopuk bir hayatı yücelten toplumdur. Düşünce derinliğinin, duyarlılık yoğunluğunun yerini, maddi manası ile ihtişamlı bir yaşama hevesi almış toplum kitapsız toplumdur. Kitapsız toplumda, kültür adamı eziktir ve bir köşeye itilmiştir. Kitapsız toplum,dış ihtişamının, iç sefaleti sarıp örtülediği ve gözden kaçırdığı toplumdur. Kitapsız toplum, kıymet ölçüleri, moral değerleri, töresi, geleneği ve kökleri ile ilişiğini kesen; milli ve manevi değerlerine sahip çıkmayan, milli ve manevi hafızasını kaybeden bir toplumdur. Kitapsız toplum, insan oluşun büyük dâvasını kavrayamamış; hayatla ölüm arasında uzlaşma sağlayamamış toplumdur. Kitapsız toplumda en asgari muaşeret kurallarına dahi uyulmaz. Kaba ve küstah davranışlar, sansürsüz argo konuşmalar, girişkenlik,medeni cesaret ve açıkgözlülük diye nitelendirilir. Ölçülü, edepli ve üsluplu yaşama biçimi terk edilir. Cemiyetin her birimine ve sosyal kurumlarına, altta kalanın canı çıksın ilkel yasası hakim olur. Neticede sosyal çözülüş ve çöküş o dereceye varır ki, ülke içinden çıkılamaz bir kargaşaya ve kaosa dönüşür. Unutulmamalı ki, kurt dumanlı havayı sever ve bulanık suda balık avalamak çok kolaydır!.. Kitapsız toplum, dünsüz ve yarınsız toplumdur. Kitapsız toplum, içten içe ruhu kemirilen ve bir gün mutlaka devrilip düşmeye mahkum olan dayanaksız, eğreti bir toplumdur.” (Olcay Yazıcı. Kitapsız Toplum)
Öğretmenlere Saygı
Hazreti Aliye ait olduğu söylenen bir söz vardır: “Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.” Bu söz ona ait olmasa bile, bizim tarihimizde ilme önem veren çok idareci mevcuttur. Mesela bunlardan Selçuklu Sultanı Melikşah devrinde de yoksulları, öğretmenleri ve sanatkârları korumak için büyük miktarda ödenek ayrılmıştı. Bu ödeneği fazla gören (zamanın milli savunma bakanı) Tâcu’l-Mülk, Sultan Melikşah’a: “Bu para ordu bütçesine eklense, Bizans surlarını açmak mümkün olur.” deyince Melikşah’ın cevabı şu olmuştu: “Yoksulların ve öğretmenlerin korunması Bizans’ın surlarını açmaktan daha önemlidir.” Büyük Selçukluların kurduğu Nizamiye medreselerinin yetiştirdiği ilim adamlarını görenlerden Bizanslı bilgin ve devlet adamı Psellos Kostantinos 1069 yılında şunları söylemişti: “Bağdat’ta kurulan Nizamiye medreselerinde doğan yıldızlar, bir gün Bizans’ın güneşini söndürebilir.” Gerçekten çok sürmemiş, iki yıl sonra Bizans güneşi sönmeye başlamıştır. Bu müesseselerin hız kazanmasında Nizamü’l-Mülk gibi bir devlet adamı büyük rol oynamıştır. Çünkü onun şöyle bir tespiti vardır: “Orduların mızrağı ancak bir mil öteye gider. Eğitim ordusunun etkisi ise yüzyılları kuşatır.”
Okumanın Yaşı Yok
İnsan okumakla olgunlaşır. Okudukça ondaki kemâlât (olgunluk) artar ve susuz kalan birinin içtikçe daha çok içmeye çalışması gibi, okuma şuuruna eren bir kişinin okudukça daha ne kadar öğrenmesi gereken şeyler olduğu ortaya çıkar ve okumaya devam eder. Her okuduğu kitap insana daha da okuması gerektiğini öğretir. Okudukça okuyan, kitap aşığı insanların hayat kesitlerinden birkaçı :
Büyük alim Hammad er-Râvî’ye: “İlimle meşguliyete doymayacak mısın, artık yetmez mi?” dediklerinde şu cevabı vermiştir: “Ne yapalım, var kuvvetimizi harcadık, ilmin nihayetini bulamadık. Dağın birini geçince, başka bir dağ çıktı karşımıza.”
İhtiyar olduğu için ilimden sıkılan ve ‘bu yaşta bize okumak yakışır mı?’ diyerek utanan amcasına Abbasi halifesi Memun şu cevabı vermiştir: “İlim talebesi olarak ölmen, cehalete kanaat ederek yaşamandan daha hayırlıdır.”
Yine bir mana büyüğü, ilim için yaşının büyük olmasından utanan bir ihtiyara şu ikazı yapmıştır: “Ömrünün sonunda, ömrünün evvelinden daha faziletli bir halde olmaktan mı utanıyorsun?”
İmam A’zam’ın talebelerinden Ebû Yusuf’un hayatından şu kesit büyüklerin nasıl büyük olduklarını anlatması açısından gayet önemlidir. Ebû Yusuf, vefatı anında bayılmış ve gözlerini yummuştu. Neden sonra gözlerini açtı ve başında durana ilmî bir mesele sordu. O da, “Şimdi mesele halletmenin zamanı değil, biraz istirahat eyle.” deyince ona şu cevabı verdi: “Keşke ilimle meşgulken gelse bana gelecek olan. Ben de öylesine bir meşguliyet içindeyken gitsem öbür tarafa…”