➖Karakter ve Kişiliği
➖Allah’la İrtibat
➖Âkıbet Endişesi
➖Haram-Helâl Hassasiyeti
➖İhlâs ve Samimiyet
➖Mahviyet ve Tevazu
➖Izdırap ve Çilesi
➖Vakar ve Ciddiyet
➖İlmi-Okuması
➖Merhamet ve Şefkati
➖Namaz Hassasiyeti
➖Gerçekçiliği
➖Hizmetle İlgili
➖Üstadla ilgili
➖Cemaatler Hakkında
➖Kâinata Bakışı
➖Dua ve İstiğfarda Ciddiyet
➖Kendi Dualarından Örnekler
➖Meccânen
➖Vatan Sevgisi ve Hasreti
➖Gösterme Allahım
➖ İnsanlık ve Hamiyeti
➖Yalan ve Doğruluk
➖Afv, Hoşgörü ve Müsâmaha
➖Duamız
ZÂT-I MUHTEREM
Peygamberlerin ve cennetle müjdelenenlerin dışında bizim kişiler hakkındaki düşüncelerimiz ancak birer kanaatten ibarettir, öyle de olmalıdır. Elbette ki bu kanaatin dayandığı objektif ve mantıklı gerekçeleri de olmalı. Sırf canımız öyle istiyor diye kimseyi ne kötüleyebiliriz, ne de uçurup kaçırabiliriz. Allah adına kimseyi tezkiye de edemeyiz, makam da veremeyiz. Fakat gördüklerimizi görmemezlikten, duyduklarımızı duymamazlıktan, bildiklerimizi bilmemekten de gelemeyiz. Nihai hükmü Allah’a bırakmak şartıyla bir kişiyi en objektif olarak tanımanın yolu budur. Kişilere makam vermekle ilgili bizzat merhumun söylediği bir söz şöyle: “Risale-i nurla realize olan cemaatte böyle şeyler olmamalı…”
Aşağıdaki hadis-i şeriften ve Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) bir değerlendirmesinden de bunu anlıyoruz şöyle ki:
>Ümmü Âlâ binti Haris radıyallâhu anha’dan rivayet edilmiştir: “Ümmü Âlâ, Resûlullaha (sav) biat eden kadınlardandı. Ümmü âlâ demiştir ki: ‘Hicrette muhacirler kura ile ensar arasında taksim edilmişti. Bizim ailenin kısmetine de Osman b. Maz’un düşmüştü. Biz Osman’ı evimizde konukladık. Fakat Osman bir süre sonra ölümüne sebep olan bir hastalığa yakalandı. Ölünce yıkandı ve kendi elbisesi ile kefenlendi. Sonra Rasulullah (s.a.v) cenazeye geldi. Ben cenazeyi överek: ‘Ey Eba Saib! Cenab-ı Hak sana rahmet etsin. Senin hakkında bildiğim ve bu cemaate bildirmek istediğim şudur ki: Sen, Allah’u Azze ve Celle’nin ahiret hayatında rahmetine nail olmuş bir kişisin’ dedim. Bunun üzerine Rasulullah: ‘Allah’ın (c.c) bu ölüye ikram ve inayet buyurduğunu nereden biliyorsun?’ şeklindeki sorusuna cevaben ben de: ‘Ya Rasulallah! Babam anam sana feda olsun. Allah bu imanlı, itaatkar kuluna ikram etmez de, ya kime ikram eder?’ dedim. Bu defa da Rasulullah: ‘Osman b. Maz’un ölmüştür. Ve Allah’a yemin ederim ki, ben de bu imanlı ölü için hayır ve saadet umarım. Yine Allah’a yemin ederim ki, ben Allah’ın bir rasulü iken bile bana ve size yarın Allah tarafından ne muamele edileceğini bilemem’ buyurdu. Ümmü Ala demiştir ki: ‘Vallahi bundan sonra ben, kimseyi -öldükten sonra tezkiye edip- övmeye cesaret edemedim.”’ (Buhari, Müslim)
>Haris, ebu’l et Tai’den: “Küfe’nin Ebu Ubeyd köprüsü yanında şehid düşen Muhtarın babası Ebu Ubeydin mahiyetindeki askerlerin hepsi şehit düştüler. Ancak iki, veya üç kişi kılıçları ile hucum ederek düşman çenberini yarıp kurtuldular. Bunlar Medineye geldikleri zaman Ömer r.a onları görmek için çıktı. O sırada onlar da halka, olayı anlatıyorlardı. Ömer r. anh onlara: ‘Neden söz ediyordunuz?’ diye sordu. Onlar: ‘Ölen arkadaşlarımıza Allah’tan mağfiret diledik ve dua ettik’ dediler. Ömer: ‘Bana doğruyu söyleyin yoksa elimden kurtulamazsınız,’ dedi. Bu sefer onlar: ‘Biz ölen arkadaşlarımızın şehitliğinden bahsediyorduk,’ dediler. Bunun üzerine Ömer r.a şöyle buyurdu: ‘Kendisinden başka ilah bulunmayan ve Muhammedi (sav) hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın Resulünden başka; sağ olan hiç kimse, ölen bir kimsenin Allah nezdindeki yerini bilemez. Ancak Allah’ın Rasulü bunu bilir. Çünkü Allah -ona vahyediyor ve- onun geçmiş ve gelecek günahları da bağışlanmıştır. Kendisinden başka ilah bulunmayan, Muhammedi (sav) hak peygamber olarak gönderen ve O’nun izni olmaksızın kıyamet kopmayan Allah’a yemin ederim ki, kişi gösteriş için savaşır, asabiyet ve kavmiyet için savaşır, Dünya için savaşır, mal ve menfaat için savaşır. Unutmayınız ki kişinin Allah katındaki yeri -ve değeri- içinde gizlediği niyetine göredir.” (Kenzu’l Ummal-Hayatu’s Sahabe)
Karakter ve Kişiliği
Karakter bir insanın madeni gibidir. Efendimiz’in tabiriyle “cahiliyede altın olan Müslüman olduğunda da altındır”. Karakterli insan her zaman ne ise odur. Çünkü altın paslanmaz, çürümez. Şartların yönlendirmesine göre hedef ve istikamet değiştirmez. Olumsuzluklar onlarda ilkesizliğe sebep olmaz. Malum süreçte madenin ne kadar önemli olduğu, en hafif ‘nem’in bile kimleri, kimleri paslandırdığını hep beraber gördük. Daha önceki 28 Şubat sürecinde, onun Amerika’dan iadesini isteyen ve 300 sayfalık rapor gönderen askeri vesayetçiler bile, onda karakter zaafı olmadığını itiraf ediyorlardı. Çünkü birçok kişiyi kolayca düşürdükleri tuzakların hiçbirine onu düşürememişlerdi. Onun bu süreçteki tavrı da, ne kadar sağlam bir karakter sergilediğinin bir belgesidir aslında. Ama bu milletin onu anlaması biraz daha zaman istiyor anlaşılan.
Allah’la İrtibat
Aşağıda, küçük başlıklar halinde merhumun sözlerinden alıntılar yaparak onu tanımaya çalışabiliriz. Bunlarla onun hakkında bir kanaat sahibi olabiliriz. Malum bir insanın gerçek değerinin en gerçek göstergesi onun Allah ile olan irtibatıdır. Bu da onun sözlerinden ve yaptıklarından anlaşılabilir. Tabii ki sözlerle yaşantının aynı olması şartıyla. İşte onun, Allah ile irtibat ve diğer yakınlık göstergelerinden sayılabilecek sözlerinden bazı örnekler:
> “..İnsan olmanın ölçüsü Rabb’le kalbî münasebettir. Ne kadar münasebetin var? Her göz açıp kapadığında onu duyuyor musun? En mahrem yerde dahi açılıp saçılırken kulaklarına kadar kızarıyor musun? Yatakta ayağını uzattığın zaman; ‘Aman, Rabbim görüyor! Bu ne küstahlık!’ diyebiliyor musun? Eğer bunlarda bir behren yoksa, rica edeceğim, bana yalan söyleme!…” (Kırık Testi)
>“Bir insanın yalnızken derince ibadet edip başkalarının yanında sığ yapması riya; kendi kendine yaptığında verip veriştirip, başkalarının yanında özenip bezenmesi ise şirk kabul edilmiştir. Rabbinle arandaki münasebete bakacaksın; insanların mülâhazalarını nazar-ı itibare aldın mı, kirletiyorsun demektir…” (***)
Âkıbet Endişesi
Âkıbetinden kimler korkar? En başta Allahtan korkanlar, ahirete tam manasıyla inanmış bulunanlar, kötü âkıbetin ne demek olduğunun farkında olanlar. Daha açıkçası imanın değerini bilen ve onu kaybetmenin neye mal olacağının şuurunda olanlar. Aşağıdaki şu sözleri de, ancak böyle bir korkuyu duyanlar söyleyebilir:
>“Âkıbetinden korkmayanın âkıbetinden endişe edilir.”
> “Bir arkadaşınız var sizin, o da en çok ondan korkuyor; ‘Kâfir olarak ölürüm!’ diye korkuyor. Başını yere koyduğu zaman -ben iyi tanıyorum onu da- başını yere koyduğu zaman, ‘Allah’ım! Kâfir olarak öldürme beni!’ diye orada ne kadar içini döküyor O’na; ne kadar yalvarıyor, ne kadar sızlanıyor, Allah bilir onu; fakat ‘Kâfir olarak öldürme!’ diye yakarıyor. O kim ki; günümüzün insanı, ‘sıradan bir insan’ diyebilirsiniz, arkadaşınız da olsa sizin. Ama çok büyük insanlar da benzer endişeyle kıvranmışlar.” (Bamteli: 14/10/18)
Haram-Helâl Hassasiyeti
Kuran-ı Kerim, pekçok ayet-i kerimesinde imandan sonra takvayı zikreder. Takva, en başta haramlardan sakınmak ve bu konuda oldukça titiz olmaktır. Merhumun, kul hakkı ve haram helal hassasiyeti ile çok örneklerine bizzat şahit bulunduğumuz titizliklerinin yanında, sözlerine ve yazılarına yansıyan, ya da arkadaşlardan işittiğimiz bazı ifadeleri de şöyle:
> “..Hak edilmeyen haram bir lokma, o lokmayı yiyenin gönül dünyasını mahveden bir zehir oluverir. Kendi hakkı olmayan bir yerde, bir başkasının seccadesinde izinsiz namaz kılmak bile kalb binasının bir tuğlasını düşürebilir. Öyleyse, pörsümekten, renk atmaktan korkanların bunlara dikkat etmeleri zarurîdir. Bu kadar dikkatli davranmayan bir insan İslâm adına sürekli bir heyecan yaşamıyorsa, sadece nefsini levmetmeli; yorgunluk ve bitkinliğinin sebeplerini, ihmal ettiği bu hususlarda aramalıdır…” (Kırık Testi-1)
> “Hazreti Gazzali’nin, İhya-i Ulumiddîn adlı eserini okuyoruz. Onun bahisleri ele alırken “vera” meselesini ifadesi sadedinde meseleye bakabilirsiniz. Elinizi bir şeye uzatacağınız zaman, mesela, “Bu bardak benim mi acaba? Bu tabak benim mi?!. Bu çay benim miydi acaba? Bu suyun parasını da ben vermiş miydim?” kuşkularını yaşama. Veya birine bağışladığınız bir kitabı, onun odasına gittiğiniz zaman, yine ona sormadan almama; ‘O kitabı acaba elime alabilir miyim?!’ deme. Sen vermiştin başta, fakat artık onun mülkü olmuş o. ‘Ona elimi sürebilir miyim?!.’ Ona elini uzatırken tereddüt yaşama. Vera… Bu ölçüde bir hassasiyet ile meselelere yaklaşma meselesi. İşte o ubûdiyetten ubûdete sıçrama basamağıdır, miracıdır, asansörüdür. Birinin hakkını tam vermeyince, bir yukarısına sıçrayamazsınız.” (Bamteli: 26/11/17)
> İşyerinde ziyaretine gittiğinde kendisine yemek ısmarlayan bir arkadaşa sorup bir ortakçısı olduğunu öğrendiğinde: “Al şu yirmi lirayı, öbür tarafta senin ortağınla uğraşamam…”
> Artan kurban paralarının başka hizmetlerde kullanılamayacağını ifade için: “Onlarla da nafile kurbanlık alın kesin. Çay almak için size para verilmişse şeker alamazsınız…”
> Uğradığı müesseselerde çay içtiğinde: “Şunu alın. Abdest aldım, yemek yedim, onların parası…”
> İzin almadan ona ait bir kitabı yerinden alıp bakan merhum Mehmed Ali Şengül Hocamıza: “İzinsiz başkasının kitabına el süren, o da olsa çeksin gitsin buradan..”
> Amerikaya kendisini ziyaretine gelen kardeşine ilk sorusu: “Yol parasını nerden buldun?”
> Kaldığı her yerin kirasını vermesi, misafirlerin yemek masraflarını kendisinin ödemesi vs…
> Bizlere yaptığı uyarı ge ikazlardan bazıları: “Bir arpa kadar milletin hakkını irtikap etmişseniz ve gidip ‘Hakkını helal et!’ dememiş iseniz, ikinci şüpheli bir arpayı ağzınıza koymama mevzuunda ‘Keşke zehir yutsam da bunu yemesem!’ diye düşünmüyorsanız, eğer deme hakkım olsaydı şöyle derdim: İki elim Allah huzurunda yakanızda olsun!.. Hususiyle adanmışlar için.. hizmetten başka bir derdi olmayanlar için.. Başkalarına benzeyecekseniz şayet, zaten dünya dolu; ortalık nifakla kaynayıp duruyor; söz başka, tavır başka, davranış başka!..” (Herkulnağme)
> Arkadaşların anlattığına göre: “Küçük salonda az sayıda kişi vardı. Onlara çağlayan dergisi hediye etti. Sonra da ‘yanlış anlamayın bunların hepsini kendi paramla aldım’ dedi…”
İhlâs ve Samimiyet
Malum ihlasın en kısa tarifi, “yaptığı her işi yalnız ve yalnız Allah rızası için yapmaktır” şeklindedir. Bunun zıddı ise riyadır. O, riyanın en gizlisinden, en küçüğünden bile o kadar rahatsız olurdu ki, bunları ondan duymamış olsaydık riya olabilecekleri çoğumuzun aklına bile gelmezdi. İşte riyanın söz konusu olabileceği yerlerle ilgili değerlendirmelerinden birkaç örnek:
>“Sadece Allah deyin, her işinizin bereketini görün; kendinizi kat’iyen karıştırmayın işin içine. Yırtınsan da, çırpınsan da, ağlasan da, eğer kalbindeki ses O’na ait bir ses değilse, samimi değilsen sükût etmen, susman senin için daha hayırlıdır. Bir “Sübhanallah” derken bile baktın ki, gönlünün sesi değil, ‘Süb’ de, kes onu..” (Kırık Testi-1)
>”Bazen şahsın içinden gelmeyen, riyakârca bir kelime onu manen öldürür. Riyâkârca ağlama, desinler’e gülme, görsünler düşüncesiyle bir davranışta bulunma kalb ve ruhu felâkete sürükler…” (Kırık Testi-1)
>“Ne kadar arzu ederdim, 24 saat hizmet uğrunda ölesiye çalışan, çalışıp muvaffak olan bir arkadaşın gelip bana, ‘Hocam, Allah bana şunları şunları yaptırdı. Fakat ben, bu işlerin benden olduğunun bilinmesini istemiyorum. Bir arkadaşı vitrine koysanız, ben yine aynı şekilde perde arkasında ölesiye çalışsam, çalışsam ama tembel oturan miskin bir insan gibi görünsem demesini. Evet, yıllardan beri bu cephenin insanlarından benim beklediğim hep bu oldu. Heyhat! Bunu bulduğumu söylemede biraz zorlanacağım…”
> ”Teveccühten rahatsız olmamak nifaktır. Karakter bakımından zayıf insanlar, çevresinin verdiği krediyi hem dünyası, hem ahireti adına hemen kullanıyorlar… Gönülde bazı şeyleri hissetmenin ilk şartı teveccühten rahatsız olmaktır.”
> “Bu günkü can sıkıntısı benim bir günümü aldı. Ben hassasım ve çok fazla duyarlıyım. Yüzüne vurmasam bile birinin riyası beni bir gün rahatsız eder. Bir riya yani. Yok yere sesini yükseltmesi, o gönlün onda olmadığını biliyorum çünkü. Bir gün rahatsız eder beni…”
Mahviyet ve Tevazu
Bir insan kendisini büyük görüyor, büyük sanıyorsa, diliyle tersini söylese bile Allahın büyüklüğünden habersiz demektir. O büyüklüğün farkında olanlar, farkındalığı ölçüsünde kendinde büyüklük görmezler. İşte onun, kendisi için söylenenleri de yer yer söz konusu yaptığı bu konu hakkındaki düşüncelerinden bazıları:
* “Güneşe yüzünü dönenler Onu görür. Arkasını dönenler kendi gölgesini.”
* “Nebi makamıma şahit olsa beni inandıramaz…”
* “Bana paye verenlere hakkımı helâl etmiyorum…”
* “Bu payeler bizim gibi sıradan insanlara verilmez…”
* “Keşke bana bunu diyeceklerine…”
* “Kendince beni farklı manevi makamlarda görüp de bu sebeple bana karşı sevgi gösteren kişi gönlümden uzaktır. Beni, köylü Şamil’in torunu olarak, Kur’an’a hizmet ediyor diye seven ise mahbûbum ve makbûlumdür. Bizler keşif ve kerametsiz olarak hizmet yoluna çıktık. Keşfe ve keramete bağlanıp Allah’ı (cc) unutanlardan uzağız…”
* “…Bütün meziyetim ne, biliyor musunuz? Sizin gibi nurefşân bir cemaatin içinde bulunmak. Ulûfe-i şahaneleri oluyor ya hani padişahların, burada… Mahşerde kendimi sizin saflarınızın arkasında hissediyorum. Size Cenâb-ı Hak diyor ki: ‘Haydi, hepiniz girebilirsiniz, köprüyü geçtiniz!’ Ben de geliyorum; geçerken orada, bana bir de tokat aşk ediliyor, ‘Yaramaz, sen de geç!’ deniyor. Kendime hep öyle baktım…” (Bamteli: 18/02/2018)
Izdırap ve Çilesi
Onun çilesi ve ızdırabı anlık, günlük, haftalık, aylık, yıllık değildi. Arada sevindiği ve mutlu göründüğü zamanlar var idiyse de bu, ya hizmetle ilgili bir derdin çaresinin bulunduğu, bir sıkıntının hallolduğu, ya da güzel bir gelişmenin yaşandığı zaman dilimleri olurdu. Dertli ve çileli olmak onun için, özellikle bu zamanda Müslüman olmanın olmazsa olmazlarından birisiydi.
1970’lerde, henüz öğrenci iken yanıma bir arkadaş alıp Kestane pazarı camii’nin avlusundaki tahta kulübesine ziyaretine gitmiştik. Halimizi hatırımızı sordu. Ben, “Allah razı olsun” diyerek karşılık verdim. Arkadaş ise “Allah’a şükür, çok iyiyim” dedi. Bu ifade dikkatini çektiği için, yüzüne bakarak “hiçbir derdin yok mu” diye tekrar sordu. Arkadaşın yine, “çok şükür, yok” şeklinde cevap vermesi üzerine başını sallayarak, “en büyük dert o işte” demişti
Aşağıdaki şu sözleri de Onun bu ruh haletini açıklamaya yeter:
>“Gece kalkıp yattığınız odalarda şöyle bir göz gezdirdim. MâşâAllah hepiniz mışıl mışıl uyuyordunuz. Bu kadar dert, bu kadar sıkıntı, yapılacak bu kadar iş varken nasıl rahat uyuyabiliyor sunuz hayret ediyorum size”
>”Şu anda eğer sahib-i selahiyet olsaydım, Rabbim’den ızdırap tohumları ister, bununla bütün evleri dolaşır, yuvalarında mışıl mışıl uyuyan mü’minlerin sinelerine, İslâm’a ait dert ve ızdırabın tohumlarını saçar ve ’Of’ desin inlesinler, ’Ah’ desin inlesinler; ızdırapla beyinleri zonklamaya başladığında da, yataklarından fırlayıp evlerinin koridorlarında veya salonlarında deli gibi dolaşsınlar dilerdim. Evet, geleceği kuracak akıllılar da işte bu deliler olsa gerek. Hatta diyebiliriz ki, dininden dolayı cinnet ve hafakanlara girmeyenlerin diyanetlerinin kemale ermesi söz konusu değildir. Evet, işte biz bu seviyede bir şuura talibiz. Gerçi zordur, sancı kaynaklıdır, rahatsız edicidir ama, ‘Hoştur bize O’ndan gelen, ya taze gül, yahut diken. Lütfu da hoş kahrı da hoş.’ Tabiî vereceği dava ızdırabı ve çilesi hepsinden de hoş…”
>Ben şimdiye kadar birgün kendim için yaşamadım..”
Vakar ve Ciddiyet
Ciddiyet büyüklerin huzurunda olur. Başta Efendimiz aleyhissalatü vesselam olmak üzere, Cenab’ı Hakkın her an huzurunda bulunduğunun farkında olan insanlar sürekli ciddi ve vakur olabilirler. Aşağıdaki hadis-i şeriflerde de görüleceği üzere bunların gülmeleri bile ölçülü ve ancak tebessüm şeklindedir:
> “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), gülmezdi ancak tebessüm ederdi.” (Müsned, Albânî Sahihu’l-Cami’)
> “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), uzun sükut ederdi ve az gülerdi.” (Müsned, Albânî Sahihu’l-Cami’)
> Aişe (Radıyallâhu Anha) şöyle dedi: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i kahkaha ile güldüğünü hiç görmedim! Taki küçük dilini göreyim bilakis o sadece tebessüm ederdi.” (Ebu Davud)
>Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: ‘Gülmeyi çoğaltmayınız! Kuşkusuz ki, gülmenin çokluğu kalbi öldürür!” (İbni Mace)
> “Az gül. Çünkü çok gülmek kalbi öldürür (katılaştırır).” (Tirmizî, İbn Mace) Rahmetli Mehmed Ali Şengül Hocamız anlatmıştı: “Birgün arkadaşlarla şakalaşıyorduk. Bir ara ben de biraz fazla gülmüşüm. Tam o sırada odasından çıktı ve beni o halde gördü. Ve Onbeş gün benimle konuşmadı..” Yine bir defasında, konu neydi hatırlamıyorum ama neşesi yerindeydi. Bir ara kahkaha değil ama hafif sesli olarak güldü. Hemen kendisini toparlayıp başını sallayarak, “estağfirullah, estağfirullah ciddiyet gitti gene…” demeye başladı.
İlmi-Okuması
Merhum Kendisinden bahsetmeyi ve bahsedilmeyi hiç sevmediği için, onun ne kadar çok ve ne kadar hızlı kitap okuduğunu ya çok az kimse bilir, ya da hiç kimse bilmez. Süreçten önce, arkadaşların Çamlıcada bir araya getirdiği ve sadece okuttuğu kitapları görenler bile, onların kaç katı kadar okumuş olabileceği hakkında bir fikir sahibi olabilirler. Mesela laf arasında geçtiği için bildiklerimizden birisi ve okumakla ilgili sözlerinden bazıları şunlar:
> “İnsan eline bir kitabı aldımı bitirmeli. Avn’ül mabûdu (19 cilt arapça) yirmi günde bitirmiştim”
> “İnsan hiç olmazsa günde elli altmış sayfa okumalı. Ben işittim ki içinizde günde 30 sayfa bile okumayan miskşnler varmış.”
> “Gençlik yıllarımda Fransızca ve İngilizce çalıştım kendi imkanlarımla. Hep dilin önemine inandım ve etrafıma tahşidatta bulundum. Fransızcayı o dilde roman okuyacak seviyede öğrendim. İzmir’e ilk gittiğim yıllarda ise ingilizce çalışıyordum. Yine bir gün odamda çalışırken bir arkadaş geldi ve ‘Hocam, türk gibi ingilizce konuşuyorsun’ diyerek motivasyonumu bozdu.. Ben de demek ki bu benim vazifem değil, arkadaşlar yapacak bu işi dedim.. Arapça ve ingilizce’nin önemine hep inandım ve arkadaşları teşvik ettim.. Yoksa dil olmadan, iyi seviyede o dilleri konuşamadan hep tek kanatla uçmaya çalışan kuş gibi kalıyoruz.. Misyonerler kendi davaları için Afrika’nın yerel dillerini öğrenip oralara gidiyorlar.. Biz Hak davamızda niye onlardan geri kalalım..”
> “Şiir ezberlemek için uğraştığımı hatırlamıyorum. İki kere okusam aklımda kalıyordu…”
Batı klasiklerini gençliğinde okuduğunu da, yine laf arasında kendisi söylemişti. O kadar yoğun programın içinde ne zaman okuduğu da yine anlaşılması zor bir durum olsa gerek…
Merhamet ve Şefkati
1970’li yılların birinde, kendisiyle beraber birkaç arkadaşla kamp yeri tesbit etmeye gitmiştik. Bir yer beğendi ve şurasını temizleyelim dedi. Fakat biz taşları kaldırdıkça altından akrepler çıkıyordu. “Sakın öldürmeyin, bir şeyle tutup kenara atın” dedi. Ben kendisine; “Hocam muzırın katli vacibtir deniliyor, öyle değil mi” diye sordum. Verdiği cevap: “Ben öyle bir vacib bilmiyorum…”
Daha başka zaman ve yerlerde de, akrep ve yılan bile öldürtmediğine şahit olan çok arkadaş vardır. Yine kendisi bir gün; “Tuvalette çukura düşmüş bir karıncayı kurtarmak için 25-20 dakika uğraştığımı bilirim…” demişti. Daha başka konularda da, merhamet ve şefkatinin derecesini gösteren sözlerinden bazıları şöyle:
>“…Saçı erken dökülmüş birinin durumuna bile ne kadar üzüldüğümü arkadaşlarım bilirler.. (rikkat ve hassasiyetinin ne derece olduğuna misaller verdiler.) Bize yapılır mı böyle şeyler!”
>“Cehennemle intikam alma isteği canavarlara has bir duygudur; kendisine kötülük yapanlar hakkında dahi Cehennem söz konusu olunca, ‘Hayır ya Rabbi, düşmanım da olsa ebedî nâra girmesine razı olamam!’ deme mü’minlik yoludur.” (Gurbet Mktplr’ndan)
* “Şimdi birileri sizi terörist! ilan ediyor. Ben, hayatımda bilerek -yemin ederim- bir karıncaya basmadım, yemin ederim!.. Bir arının ölümü karşısında yarım saat ağladığımı yakın arkadaşlarım bilirler. Öldü; bal peteği üzerine koydum, yemiyor; su döktüm, baktım yine yemiyor. Oturdum bir kenarda, hıçkıra hıçkıra ağladım. Bir canlı; tabiatın bir parçası; ekosistem adına çok önemlidir. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Ruhum, bu!.. Hiç birinizi bu duygunun, bu düşüncenin dışında göremem…” (Bamteli: 18/02/2018)
Namaz Hassasiyeti
Dini sorumluluklarımız açısından imandan sonra namaz geldiğine göre, namazın nasıl bir hassasiyetle kalınması gerektiği anlaşılır. Fakat bizim ülfet ve ünsiyetimize kurban giden geleneksel namaz kültürümüzde bu hassasiyet maalesef büyük ölçüde kaybolmuştur. Ta ki onda bunu tekrar görene kadar. İşte namazın önemi hakkındaki sözlerinden bazıları şunlar:
>“Sizin yüzlerce okulunuz bir vakit namazı terk etmeye değmez. Hatta bir vakit cemaatle terk sevabına bile değmez. Allah’ tan kopuk insanlarla, namazı olmayanlarla, bir yere varamazsınız.”
> “Bin tane okul yaptırsanız, bir namazın sünnetine denk gelmez.”
> “İman ve namaz ikiz kardeştir. Şu kadar var ki, iman az önce doğdu.”
* “Bizim işlerimizin bereketi, Allahla irtibatımıza bağlıdır. O irtibatın en büyük vesilesi de namazdır. Namazı son ana bırakan ve onu geçiştirenler, ortaya koydukları kötü temsille bütün cemaatin hakkını yemiş ve âmme hukukunu ihlâl etmiş olurlar…”
> “Namazda bir kere esnesem kırk gün kimseye namazdan bahsetmem…” Mesela kaza namazından bahsettiği bir defasında kendisine, ilmihal kitaplarında niçin kaza namazı kılmanın önemi üzerinde yeteri kadar durulmadığını sormuştum şu cevabı verdi: “Müslümanın kaza kalmış namazı olmaz da onun için.”
Yine demişti ki; “Kaza namazı bitmez. Ben bütün namazlarımı bir kaç defa kaza ettim..” Teheccüd namazı hakkında: “Teheccüd kılmadığınız zaman kendinizi zina yapmış gibi hissedebiliyor musunuz?”
Namazı cemaatle kılma hakkında: “Bir insanın bütün hayatında tek başına kıldığı namaz sayısı on vakti geçmemeli..”
Gerçekçiliği
Hem kendisinin, hem de cemaat olarak hepimizin yanılmış olabileceğimizi her fırsatta söylemekten çekinmeyen merhum, kanaatimizin böyle olduğu gerekçesiyle bu hizmeti tercih ettiğimizi söyler, başka türlü düşünenler hakkında hep hüsnüzan ederdi. Hem hizmetimize, hem de Üstadımıza çok samimi hislerle bağlı bulunduğu halde, onun bu muhabbeti ve saygısı, sevgisi asla dînî kriterlerin ve mantığın önüne geçmez. Aşağıdaki şu sözlerinden bile bunu anlamak hiç zor değildir:
Hizmetle İlgili
> “Bizim her yaptığımız yanlış olabilir, ama şimdilik daha doğrusunu bilmiyoruz…”
> Daha iyi bir yer bulsam gideceğim ama şimdilik bilmiyorum…
> “Efendimizi yakaza halinde görsem ve bana dese ki ‘Fethi, gittiğin yol yol değil, değiştir bu yolu!’ Ona derim ki; ‘Ya Rasulallah, sana kurban olayım. Siz şimdi nebi Muhammed değil veli Muhammed’siniz. Biz bu yolu nebi Muhammed’in yolu diye seçtik. Nebi Muhammed’i veli Muhammed’e tercih ediyoruz, onun için bu yoldayız…”
> “Sabah dersinde …. abi, bir mevzu ile alakalı falanca yazınızda şu iki kelimeyi peşpeşe kullanmışsınız deyince: ‘Değerlendirin. Yanlışsa düzeltirsiniz. Yanlışınızın söylenmesinden ve düzeltilmesinden rahatsız olmamak lazım. Eleştiriye ve yoruma açık olmak lazım’ buyurdular.” (Huzur’dan: 25. 02.19)
Üstadla ilgili
> “Üstadımı, cehennemde yanarken görsem kanaatim değişmez…”
> “Bütün evliyâ tesbihin taneleri, Üstad imâmesi…”
Cemaatler Hakkında
> Siyasi ve askeri krizlerin yaşandığı bir dönemde bir arkadaşımızın, “bütün bu başımıza gelenler falancaların hataları yüzünden değil mi” sorusu üzerine verdiği cevap: “Bütün onların başına gelenler bizim yüzümüzden olmuş olabilir…”
> Başka cemaat ve tarikatlardan gelip, artık burada hizmet etmek istediklerini söyleyenlere verdiği tepki: “Senin gözün orada açıldı, burası da orası da hizmet…”
> Bir köyde kıldıkları cuma namazını müteakiben, kimsenin suizan etmesine meydan vermemek için köyün genç imamı hakkında söyledikleri: “Ben bu çocuktan şimdiye kadar hiçbir kimseden duymadığım şeyler duydum…”
> Kendisini ziyarete gelen bir şeyhin karşısında diz çökerek oturmasını arkadaşlara açıklaması: “Amma niye yere oturdum… İki kişinin kalbinde taht kurmuş, yıkmaya halkımız yok…”
> Bir zamanlar kendisini çok üzen nur talebesi bir ağabey hakkında: “Birgün bunu da buruşturup bir kenara atacaklar. Siz şahit olun, Rabbim şahit olsun elinden ilk tutan ben olacağım…”
> Her fırsatta kendisine kötülük yapanlardan birisi için: “Allah bana bir fırsat verse de o adama büyük bir iyilik yapsam…”
> Kendisine, şimdiye kadar kimsenin yapmadığı kötülükleri yaptıran ve yapanlar için: “Gelseler, kendi odamı onlara verip yan taraftaki odaya geçerim. “
> MİT’in sağladığı sözde belgelerle bir buçuk milyon CD hazırlatıp dağıtan bir sözde şeyhe cevap hazırlayalım diyen bir arkadaşa verdiği cevap:
– “Başlarındaki ismi çürütmek kolay. Arkasından gidenler ne olacak, boşlukta kalırlar, hesabını veremezsiniz…”
Kâinata Bakışı
Cenab-ı Hakkın, Kendisinin yarattığı ve ayetlerim (mucizelerim) dediği, sürekli onlara bakmamızı ve ibret almamızı emrettiği tabiata ve varlıklara bakışını şöyle dile getiriyor:
>“Burada bir şeyi söylemek, belki bencillik adına bir ifade olur; kusura bakmayın. Yarım yamalak, onda bir nispetinde bile, o mevzudaki düşünmeyi, tedebbürü, tezekkürü, tefekkürü İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan alacak, anlayacak kabiliyetim yok benim; ama Çağın Sözcüsü’nün dediği şeyden anlayabildiğim kadarıyla, bazen o mülahazalara kendimi saldığım zaman, yeşilliklere abanıp; ‘Sizler de benim Rabbimin kitabının sayfalarısınız; O’nun yazdığı şeylersiniz!’ diyerek üzerlerinden öpesim geliyor. O otları öpesim geliyor. Karıncalara basmak şöyle dursun… Hani, çevreme bakmadan yürüdüğümü bilirsiniz, ‘Aman bir karıncaya basarım!’ diye. Onun için benim yanımda kıyametler kopsa, bir yolda yürüyorsam, ben ayağımın önüne bakarım, ‘Aman, bir karıncaya, bir böceğe basarım!’ diye. Çünkü Allah’ın sanatı, o da… Cenâb-ı Hakk’ın doksan dokuz isminin ona göre değişik tecellîleri vardır; o tecellîlere bir meclâ (tecellî yeri) olması itibarıyla, çok yönleri açısından mecâlî olması itibarıyla, onu hafife almak, doğrudan doğruya o tecelliye karşı bir saygısızlık olur. Evet, Ekosistemciler, bu meselenin yanında emekler dururlar; anlayamazlar bunu. İşte, kâinat kitâb-ı kebirine öyle bakmak lazım. Ve biraz evvel iki mısra ile ifade ettiğimiz manayı da ona göre değerlendirmek lazım. Her şey, لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُو diyor; ‘Hû’ demeyen bir şey yok kâinatta. Binaenaleyh, bu da -bir yönüyle- Kudret’in kelimeleri oluyor. Kudret-i Kâhire’nin ve İrâde-i Bâhire’nin ilim programına, ilim planına göre, o da O’nun (c. c) öyle bir kitabı oluyor…” (23.12.18)
> Biyoloji ve botanikle ilgilenen bir arkadaşa sorduğu sorulardan bazıları:
– “İrfan bey, uzun ömürlü ağaçlardan faydalanarak insan ömrü uzatılabilir mi..”? (120 seneye kadar)
– “Yaprağını dökmeyen ağaçlardan saç dökülmesini önleyici bir madde elde edilebilir mi..”?
Dua ve İstiğfarda Ciddiyet
Kendisinden özel dua istemek için gittiğimde bana verdiği cevap: “Bugün kahvaltı yaptım, dolu mideyle olmaz, yarın şu saatte gel…” Duadaki ciddiyetin nasıl olması gerektiği ile ilgili sözlerinden bazıları:
> “Bakkaldan değil, Allah tan istiyorsunuz. Elleriniz karıncalanıncaya kadar istemeye devam edin. (Ellerini duada dizlerinin seviyesinde tutup ölgün dua edenler için) Bu arkadaşlar bir şey mi biliyorlar, ne biliyorlarsa bize söylesinler. Duada eller en az yüz seviyesinde, yukarıda olmalı. (Ertesi gün yine elleri önünde dua edenleri görmüş) Dua etmemenin arkasında sağlam inanmama vardır. Ne kadar kalbimizin sesi, her Allah dediğimizde kalbimiz ne kadar ürperiyor, bunların hepsi derin müslüman olmaya bağlı. Olup biten şeyler karşısında kalb ürpermiyorsa, kes köpeklere at, hiç olmazsa onlar sevinsin. İçimde köpüren mağmaların tesiriyle, tebessüm etmek bile haramdır diyesim geliyor. İşe yaramıyorsak, öbür âleme gitme en büyük isteğimiz olmalı…”
Kendi Dualarından Örnekler
Dua denilince çoğumuzun aklına hemen günahlarımızın affını ve Rabbimizin bizi cennete koymasını istemek gelir. Halbuki onun, Allah’tan istediği şeyler de, bizim istediklerimizi isteme şekli de bizimkilerden farklı. İşte iki örnek:
>“Ey her şeyin perçemini elinde tutan ve bütün kapıların anahtarları sadece Kendi nezdinde bulunan Yüceler Yücesi Allahım! Senden, bizi mâsivanın bütün kayıtlarından âzâd etmeni ve en hayırlı kapıları biz muhtaç kullarına açmanı diliyoruz. Bu pür kusûr bendelerini sadece Sana, hem de en kâmil bir şekilde kullukta bulunmaya muvaffak kıl. Rahmet ve inâyet tecellilerinle ihtiyaçlarımızı gidererek Senden başka her şeyden ümidimizi kes; kes ki, aradıklarımızı sadece Senin kapında arayalım. İçimizde şeytanın ve her zaman kötülüğü emredip duran nefislerimizin taleplerine karşı bir ürperti uyar. Bizi hükmünden ve icraat-ı sübhâniyenden hoşnut, sağanak sağanak yağdırdığın lütuflarının şükrüyle gerilmiş, Zâtını ve isimlerini yâd etmekten engin bir haz duyan ve Sana kavuşmaya karşı her zaman iştiyakla dopdolu olan kullarından eyle!
Rabbimiz! Engin rahmetine iltica ediyor ve bizi başka değil, sadece ulu dergâhının önünde yana yakıla içini döken, yüzünü yalnızca Sana dönen, Senin emir buyurduğun yolda yürüyen ve bütün bunlarla sadece ve sadece Senin hoşnutluğunu murad eden kulların hâline getirmeni diliyoruz…”
Meccânen
>“Allahım beni meccanen yarattın, meccanen insan yarattın, meccanen de bağışlamanı diliyorum… Allahım bizi adanmışlardan eyle. Allahım göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa, hoşnut olmayacağın şeylerle bizi başbaşa bırakma… Allahım Seni tanıyabilmek için marifetimi ve aşkımı arttır. Allahım Seni delice seven kullarından eyle. Allahım ben senden Seni istiyorum, Senden hoşnudum ama benim ihtiyacımı da Sen biliyorsun. Allahım ne olur ruhumun abidesi dimdik dursun. Allahım bize bizi gaflete sokacak, unutturacak şeyler verme, bize seni hatırlatacak tevcihlerde ve teveccühlerde bulun. Allahım iltifatlarınla beni şımartma. Allahım neticesinde seni kaybedeceğim bir muvaffakiyeti bana verme… Allahım aklımı ve fikrimi koru. Allahım bize neyi nerede nasıl konuşacağımızı öğret. Allahım kendimi düz bir insan gibi göster, hatalarımı kendime göster. Allahım beni bana unuttur ve kendimden bahsetmeyi bana kerih göster… Ya Rabbi insi ve cinni şeytanlardan ve nefs-i emmareden sana sığınırım. Ya Rabbi bana ihsan edeceğin her şeyle sıfır olduğumu hatırlayayım… Ya Rabbi Senden Seni istiyoruz. Ne olur ya Rabbi huzurunun mehabetini kalbime duyur. Ya Rabbi bize kerem kıl, bizi et muhterem.” (AYBÖ-405)
Vatan Sevgisi ve Hasreti
Ziyaretine gidenlerin de gördükleri, bildikleri gibi, Anadolu’nun değişik illerinden istediği ve şişelere koyduğu topraklar hakkındaki duyguları: “Türkiye’nin değişik yerlerinden gelmiş topraklar var burada, Cennet’ten gönderilmiş Hacer-i Esved gibi hepsini odamın bir yerinde saklıyorum…” (G. Mktplr’ndan)
Gösterme Allahım
Sürekli üzerinde durduğu, sık sık hatırlatma lüzumu hissettiği hizmette beklentisizlik konusuyla ilgili kendi hisleri ve arzusu: “Allah’ım bana öyle bir lütufta bulun ki yaşadığım sürece çok büyük işler yapayım; fakat, dünyalık hiçbir beklentiye girmediğim gibi öldükten sonra da bütün bütün unutulup gitmeyi arzulayayım!” (Gurbet Mktplr’ndan)
İnsanlık ve Hamiyeti
Malum insanlık denen şey başkalarını düşünmekle başlar. Bunun seviyesi ise herkese göre değişir. En başta Allah’ın Peygamberleri, aynı zamanda Onun ‘en insan’ kullarıdır ki bütün hayatlarını onların kurtulmaları için yaşamışlardır. Zaten hayatı ortada olmakla beraber, merhumun şu sözleri bile onun ‘ne kadar insan bir Peygamber varisi’ olduğunu çok güzel açıklıyor:
> “Benciller derler ki ‘ateş düştüğü yeri yakar.’ Bu söz, hodbîn ve egoist ruhların sözüdür. ‘Ateş çevresini de yakar’ ifadesi ise bir parça diğergam ruhların sözü. ‘Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar’ sözüne gelince bu kâmil ruhların vicdanlarının sesidir. Günümüzde, dünyanın neresine ateş düşerse düşsün, kendi bağırları da yanacak duyarlılıktaki insanlara ihtiyaç vardır. Bilmem nerede, hangi vadide, hangi dağın arkasında, hangi mazlum çocuğun hâli, içine bir kıvılcım gibi düşecek insanlara…” (Gurbet Mktplr’ndan)
> “Ümmet-i Muhammedin çektikleri sineme bir hançer gibi saplanıyor. Dünyanın dört bir tarafında ezilen, horlanan, mazlum ve mağdur durumdaki insanların hayali gözümün önünden bir türlü gitmiyor. Onların ızdıraplı hâli yanında yüce dinimizi tanımayan insanların vaziyeti de içime dert oluyor. Hatta bazen, “Benim en başta vereceğim bir canım var. Cenâb-ı Hak insanları barış içinde, diyaloğa açık, kendisine ve kullara karşı saygılı yapacaksa, bunun karşılığında da canımı alacaksa hemen alsın da o neticeyi hasıl etsin.” diyorum.” (Gurbrt Mktplr’ndan)
> “Yunus, Taptuk’un kapısındayken ‘Buraya odunun bile eğrisi girmemeli’ diyerek ona saygısını göstermiş. Ben olsaydım, ‘Bütün eğriler buraya uğramalı; zira, bu dergâh doğrultan bir kapı!’ der, oraya giren eğrilerin de dışarıya düzelmiş olarak çıkacağına inanır ve Mevlana gibi ‘Ne olursan ol, yine gel!’ sedasıyla herkesi çağırırdım.” (G. Mktplr)
> “Benim, şimdiye kadar bütün duam, bütün ızdırabım, insanların Allah’ı bulması, O’na inanması yolunda oldu. Her gün, yana yakıla dua ediyorum, “Allah’ım, ne olur, bahtına düştüm!” diye sızlanıyor ve “Ne olur Allah’ım, insanlar Seni tanısın, Sana inansın!” diyorum. O kadar ki bunun için her gün birkaç defa ölüp ölüp dirilmeye razıyım. Bunu anlamayanlar, imanın ne olduğunu bilmeyenler, onun hasıl ettiği zevk-i ruhanîyi tatmamış olanlar, Cennet’in lezzetini, Cehennem’in işkencelerini ruhlarında hissetmeyenler, insanlığın ızdırabını bir defa olsun vicdanında duymamış olanlar kalkıyor, sizin ızdırabınızı, derdinizi, çabanızı başka mecralarda görmek istiyorlar… devletmiş, hükümetmiş, siyasetmiş… maksatları bunlar olup, bütün hayatlarını bu yolla elde edecekleri menfaate bağlamış bulunanlar, iman adına, Kur’ân adına çekilen ızdırapları da aynı kategoride değerlendiriyorlar.” (Gurbet Mktplr’ndan)
Yalan ve Doğruluk
Onu en çok rahatsız eden sıfatlardan biri de yalancılıktır. Sadece söz ile değil, hal ve tavırlarla söylenen yalanlar da buna dahildir. Çünkü sıdk ve sadakat en başta Peygamberlerin özelliği olup, bir mümin için de en başta dikkate alınması gereken sıfat olmalıdır. Efendimiz’in de buyurdukları üzere mümin korkak olabilir, cimri olabilir ama “asla yalancı olmaz.”
Onun, çoğumuzun daha önce yalan olduklarını bile bilmediğimiz yalan çeşitleri hakkındaki tarif ve düşüncelerinden bazıları şöyle:
> “…Yalan, bir şeyin, hakikat-ı vücûduna muhalif beyanda bulunma, demektir ve dereceleri de oldukça çoktur. Bunlardan bir kısmı açık yalandır. Diyelim ki, önümüzde duran bir kırmızı halı var. Konuşurken “mavi halı serili” demek açıkça bir yalandır. Çünkü söylediğimiz söz vaki’e uygun düşmemiştir. İsterseniz mes’eleyi biraz daha hassasca ele alabiliriz. Diyelim ki saat dokuza üç dakika var. O esnada birisi size saatin kaç olduğunu sordu. Sizde “saat dokuz” dediniz, işte bu bir yalandır. İşin doğrusu o esnada saatiniz kaçı gösteriyorsa onu aynen ifade etmektir. Bir kısım beyanlar da vardır ki, onlar da zımnî yalan sayılırlar. Meselâ; hizmet içi mes’elelerde, başkalarının kuvve-i maneviyesini takviye adına anlatılan şeyler bazen abartılarak anlatılır; bu bir mübalağadır ve zımnî yalandır. Hatta bu gibi yalanlar, mübalağalar gayretullaha dokunabilir, dolayısıyla da o işin bütün bütün bereketini alır-götürür. Bundan başka da rûhlar ve rûhanîler bundan ızdırap duyarlar. Kalbî ve rûhî hayat hazan görmüş gibi yaprak yaprak sararır ve solar. Şimdi, eğer bir insan bu türden bile olsa, yalan söylüyorsa, o insanda münafıklıktan bir alâmet var demektir…”
> “..Bir yalana, bir de israfa karşı çok şiddetli tepkim vardır. Birinin az yalan söylediğini hissetsem bir gecelik uykuma mal olur. Sürç-ü lisan da olsa neticede yalandır. Konuşurken ne konuştuğunuza dikkat etmelisiniz…”
> “Müslümanların korkaklıktan dolayı yalan söylediğini görünce, inanan insanlara oturup ağlamak düşüyor… Hayatımda şaka bile olsa yalan söylemedim…” (Kırık Testi)
> Arandığı yıllarda bir asker ziyaretine gitmiş. (1986) Oradaki nöbetçi asker onu tanımış ve sormuş: ‘Sen Fethullah gülen değil misin?’ Bu soruya; ‘İnsan insana benzer’ diye cevap vermiş. Bundan dolayı diyor ki; ‘Acaba bu söz yalan sayılır mı diye hâlâ içimdeki ukde duruyor.”
Afv, Hoşgörü ve Müsâmaha
Katılık, bağnazlık ve hoşgörüsüzlüğün bencillikten, kabalıktan ve hamlıktan, affedicilik, hoşgörü ve insanları oldukları gibi kabul etmenin ise yüce gönüllü olmaktan kaynaklandığı bir gerçektir. Bunu görmek isteyen herkesin, Onun bütün hayatında kolayca görebileceği bu durumun, sözlerine yansıyan örneklerinden bazıları da şunlar:
> Kendi aramızda problem çıkarmama! Hoş görme. Hoş görmezsen nahoş görme! Nahoş görsen de dillendirme. Lüzumsuz sorgulamalarla meseleyi büyütme.” (***)
> “Aç herkese açabildiğin kadar sîneni, ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül..! İyileri iyilikleriyle alkışla; inanmış gönüllere karşı mürüvvetli ol; inançsızlara öyle yumuşak yanaş ki, kinleri, nefretleri eriyip gitsin ve sen, soluklarında daima Mesih ol..! …Kötülükleri iyilikle sav; görgüsüzce muamelelere aldırış etme! Herkes, davranışlarıyla kendi karakterini aksettirir. Sen, müsamaha yolunu seç ve töre bilmezlere karşı âlicenap ol..! Sevgiyi sevip düşmanlığa düşman olmak, inançla coşan bir kalbin en mümeyyiz vasfıdır. Herkesten nefret ise, ya gönlü şeytana kaptırmışlık veya bir cinnet eseridir. Sen, insanı sev; insanlığa hayran ol..!” (***)
> “…Gönlünüzde herkesin oturabileceği bir sandalye olmalı!.. İnsanlar, kalbinize girdikleri zaman, ayakta kalma endişesine kapılmamalılar!.. Evet, duygu ve düşünce itibariyle kalbinizde herkes için bir sandalye bulunmalı. Çok rahat “Senin de yerin var burada!” demelisiniz. Ama bahsettiğim gibi saflar halinde (alaka seviyesine göre) esasen. Bu ruhun inkişafı, biraz belki terbiyeye bağlı; ailede terbiyeye bağlı, sokağın o terbiyeyi delmemesine bağlı, mektebin o terbiyeyi ilmîleştirmesine bağlı, mâbedin o terbiyeyi ruhânîleştirmesine bağlı…” (BT: 08/01/2017)
>“Zulüm ve haksızlıklar din düşmanlarından da gelse, a’raftakilerden de gelse, hasede yenik mü’minlerden ya da şeklen Müslüman gözüken ve alnını yere koyan kimselerden de gelse biz, bu konudaki duygu, düşünce ve temel disiplinlerimizden kat’iyen fedakârlıkta bulunmamalıyız. Bağrımız her zaman herkese açık olmalı, herkese sevgi buketleri göndermesini bilmeliyiz. Bize ok atanlara karşı, oklarımızın ucuna birer gül takmalı, onların dünyalarına güller yağdırmalıyız. Onlar ister bunu anlasın ister anlamasınlar. Biz, usûl ve üslup adına Kur’ân ve Sünnet’ten ne anlıyorsak son nefesimizi verinceye dek ona sadık kalmaya devam etmeliyiz.” (Yolun Kaderi)
Duamız
– “Allahım bize hakkı (doğruyu, iyiyi, güzeli) hak olarak göster ve onun gereğini yapmakla rızıklandır. Batılı (yanlışı, kötüyü, çirkini) batıl olarak göster ve ondan sakınmakla rızıklandır.”
– “Allahım, Senin dostlarına düşman olmaktan, Senin düşmanlarına da dost olmaktan yine Sana sığınıyoruz…”
– Allahım, bizleri dünyada da, ahirette de dostlarınla beraber eyle, onlardan ayırma…”
– Allahım, bizi en başta Efendimizden, Onun ashabından, Üstadımızdan, Hocamızdan ve bütün Kendi dostlarından cüda (uzak) düşürme…”
***