- Sünnetullah Böyle
- En Büyük Kazanç
- Mahrumiyetler Kuşağında Filizlenen Aksiyon
- Hizmetin Kanunu da Aynı
***
İnsanların başlarına gelen musibetler, belalar ve sıkıntıların genellikle üç sebebi ve hikmeti vardır. Bunlar;
a) Kişinin kendi hataları yüzünden gelenler;
b) Sırf imtihan için gelenler;
c) Ya da müminlerin kendi ibadetleriyle yükselemeyeceği makamlara onları taşımak, onları günahlarından arındırıp tertemiz yapmak, Peygamberlerle temsil edilen bir davayı taşıyabilmeleri için onları pişirmek, yani rahmet olarak gelenler şeklinde özetlenebilir. Bunlardan birinciler, en başta Peygamberler ve Allah’ın velî kulları hakkında söz konusu olamayacağına göre, onların ve tâbîlerinin başlarına gelenlerin hikmetleri, bir soru cevap zımnında Pırlanta da (Prizma/7) şöyle açıklanıyor:
- “Soru: Bir sahih hadiste; ‘İnsanların en çok musibete uğrayanları evvelâ peygamberlerdir, sonra derecelerine göre (veliler ve salihler) gelir. Kişi dinine göre belâ ve imtihanlara maruz kalır. Eğer salâbet-i diniyesi varsa, belâsı daha da artar. Fakat dininde gevşek yaşıyorsa ona göre musibetlerle karşılaşır. Kişiye belâlar gelir gelir de artık onun üzerinde hiçbir günah kalmaz’ buyuruluyor. Bu hadisi açıklar mısınız?
Bu hadisin farklı lafızlarla değişik rivayetleri söz konusu. Ancak bu farklı rivayetler arasında mânâ bakımından bir fark olduğu söylenemez. Hadislerde bahsedilen ilmiyle amel eden âlim ve salih ise velidir. Veliler bu yönüyle peygamberlerin vârisleridirler. Allah Resûlü’nden (sallâllahu aleyhi vesellem) sonra peygamber olmayacağına/gelmeyeceğine göre, bu ümmet içinde en çok belâ herhâlde Hak dostlarına gelecektir. Zaten gelmiş ve geliyor da. Bu durum kıyamete kadar da böyle devam edecektir. Belânın Allah dostlarıyla münasebetini anlamada bazı zorluklar yaşanabilir; hatta tam anlaşılamadığı da söylenebilir. Anlaşılamamanın önemli sebeplerinden biri, bizim zâhiren belâ ve musibetleri hırpalayıcı ve ezici görmemizden kaynaklanmaktadır. Haddizatında belânın mânâsında bir yetiştirme ve olgunlaştırma da vardır. Belâ ve musibetler bahar fırtınaları gibidirler; bunlar insanda bir kısım istidatları inkişaf ettirirler. Hatta bir insan belâlarla pişmemişse, kendisinde her zaman bir kısım hamlıklar görülebilir. Bu da onun Rabbiyle münasebetlerinde zayıf olmasını netice verir.
Binaenaleyh çok büyük bir davanın hamelesi (taşıyıcıları) çok kritik bir anda bozgunculuk yapıp bırakmasınlar diye musibetlerle olgunlaştırılmaları adına Allah onların başlarına dolu gibi belâ yağdırabilir. Sanki başlangıçta, bir kısım zayıf ve mukavemetsiz kimseler önemli bir hizmetin altına girmesinler diye, Allah ilkleri çok sıkı imtihana tâbi tutmuştur. Yarın çok ciddî bir mücadele olduğunda veya çoluk çocuğun hayatı tehlikeye düştüğünde, işi bırakıp dönecek kimseler, daha baştan işin içine girmesinler diye Cenâb-ı Hak elli defa onları kalbura kor ve elli defa eler. Böylece hası-hamı birbirinden ayırır. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Bir yere bir peygamber gittiği zaman Cenâb-ı Hak oraya çok ciddî belâlar göndermiş ve daha işin başında liyakatsiz ham ruhlar ve olgunlaşamamış kimselerin onun blokajına yerleşmelerine meydan vermemiştir. Saadet Asrı açısından bakacak olursak, Mekke’de çile ve ızdırap çekilmiş, daha sonra Medine’ye gidilmiş; ancak orada da bir humma hastalığı bu insanları kıskıvrak yakalamış ve hırpalamıştır. Hz. Ebû Bekir, Hz. Bilal rahatsız olduğu gibi belli ölçüde Efendimiz de bundan rahatsız olmuşlardır. Ancak onlar Medine’ye küsüp ayrılmamış; sebat edip kalmışlardır. Bu sayede, ileride İslâm adına omuzlayacakları ağır davaya tahammül edebilecek insanlar da belli olmuştur…”
> Demek ki, bütün bu sıkıntılarının, çilelerin ve mihnetlerin altında yatan hikmetlerden biri de, eda edilmesi gereken önemli bir misyonun kadrosunu hazırlamak, onları zor, yorucu, bunaltıcı antrenmanlarla pişirmek, mukavemetlerini artırmak olmuş oluyor. Burada açıklanan başka bir husus da şudur: Diğer bazı hadis-i şerifler de nazar-ı itibara alındığında, âlimlerin âbidlerden üstün tutulduklarını görüyoruz. Çünkü kısaca âbidin ibadeti sadece kendisini ilgilendirdiği hâlde, âlim ilmiyle başkalarına da faydalı olur. Fakat burada, velilerin âlimlerden üstün olduğundan söz ediliyor. Çünkü tek başına ilim sahibini yüceltmez. Tam tersine enaniyet yaparak, veya bu dünyada onunla menfaat elde etmek için kullanmak gibi sebeplerle kişinin helâkine bile sebep olabilir. Veli ise, diliyle Cenâb-ı Hakk’ı anlatacak kadar ilmi olmasa bile, hâliyle hep onu anlatır. Eğer bir insan hem velî, hem de âlim ise, işte o zaman gerçek bir Peygamber varisi olur. Her yüz senede bir gelen müceddidler gibi.
SÜNNETULLAH BÖYLE
Malum hepimiz sebepler dünyasında yaşıyoruz. Bu alemde Cenab-ı Hak, Kendisinin “ol” demesiyle oluverecek bütün icraatlarını sebeplere bağlamıştır. Kuranı Kerim’de de birkaç yerde geçen “sünnetullah-Allah’ın sünneti, kainatı idare etme tarzı, kanunları” tabirinin manası budur. Sebepler işin bize bakan yönleri ile ilgilidir. Sebep yoksa sorumluluk da yoktur, imtihan da yoktur. Dolayısıyla, olmayan imtihanın kazananı da olmaz kaybedeni de. Halbuki dünyaya geliş sebebimiz bu. Aslında hayat, baştan sona bir imtihandan ibaret olduğu halde çoğu zaman bizler, sadece sıkıntıları birer imtihan vesilesi gibi algılarız. Çünkü sıkıntılar ve zorluklar bu gerçeği daha çabuk ve net hatırlatırlar. En çeetin ve en zor imtihanların, büyüklerin imtihanı olacağı noktasından asrın mağduru, bu sıkıntıların hikmetlerini açıklamaya şöyle devam ediyor:
- “…Musibetlerin hikmetleri, Kur’ân’da pek çok yerde anlatılır. Konuyla alâkalı bir âyette şöyle buyurulur:
– ‘Allah, sizin içinizden cihad edenlerle sabır gösterenleri ayırt edip meydana çıkarmadan, kolayca Cennet’e girivereceğinizi mi zannettiniz?’ (Âl-i İmrân/142) Bir başka yerde;
– ‘Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?.. evet onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçâr oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler: ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.’ (Bakara/214) ifadeleriyle bu durum dile getirilirken, bir diğer yerde de;
– ‘Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele!’ (Bakara/155) buyrulur.
Rivayet çok mevsuk olmamakla beraber bu son âyetteki durumu anlatan Hz. Eyyub’un (aleyhisselâm) başına gelenler çok dikkat çekicidir. Onun bütün malı harap olup gitmiş, çocukları vefat etmiş, her şeyi heba olmuş; işte bu esnada şeytan “fırsat bu fırsattır” deyip ona yaklaşmış ve kulağına olup bitenleri fısıldayıvermişti. Ancak o sabır kahramanı, “Baştan veren sonra da geri alan Allah’a şükürler olsun” demiş ve musibetin mü’min hayatındaki önemli yerini işaretlemişti. Onun başka musibetler karşısında da yaklaşımı aynı olmuştu. Belki kimileri belâları görünce korkup durdukları yerden ayrılacak ve arkadaşlarını yalnız bırakacaklar, kimileri serveti heba olduğundan dolayı, kimileri de daha küçük endişelerle yer değiştirecek, kimileri de hırslarla, kaprislerle olmaları gerekli yerden ayrılacaklardır. Evet, Allah, işte böyle imtihan edecek ki, temelinde hasların bulunması gerekli olan bir davada hamlar elenip gitsin. Zira böyleleri her zaman kritik bir noktada bozgunculuk çıkarabilirler. Bu açıdan büyük davaları temsil eden yüce kametler hep ızdıraplara maruz kalmış; Allah, onları elli defa potaya koymuş, elli defa kalıptan kalıba sokmuştur. Ve neticede öyle bir noktaya gelinmiştir ki, artık onlar erimenin ve yanmanın had safhasına ulaşmış, ateşler, korlar gibi olmuşlardır; böyle bir kıvama erince de ateşin, belâ ve musibetlerin onlara yapacağı bir şey yoktur…”
> Buraya kadar söylenenler açısından şunu da rahatlıkla diyebiliriz: İnşâAllah bu süreç biter de iman ve Kur’ân hizmetimiz yeniden başlarsa, daha önceki hata ve kusurlarımızdan arınmış, liyakatsizler ve samimiyetsizlerden kurtulmuş olarak, değerlerimizi geleceğe taşımak adına daha samimî, daha tedbirli ve daha akıllıca, çok daha verimli bir hizmet anlayışıyla yolumuza devam ederiz. Böylece, şimdi kaybetmiş olduğumuz zamanı ve imkanları, bir şekilde ve daha fazlasıyla telâfi etmiş oluruz.
EN BÜYÜK KAZANÇ
Türkçemizde maalesef, bir dert ve sıkıntıya maruz kalındığında “ben ne günah işledim ki Allah bunu başıma verdi” şeklinde itikat açısından oldukça sıkıntılı bir söz vardır. Bu söz, bir değil birkaç açıdan yanlış ve din dışıdır: Önce, eğer Cenab-ı Hak bizim yaptıklarımızın, ettiklerimizin, kısacası günahlarımızın karşılıklarını bu dünyada hemen verseydi hiçbirimiz iflah etmezdik. Çünkü çoğumuz, “ne günah işledim ki” değil, “yapmadığım ne kaldı ki” demek durumundayız. İkinci olarak, sıkıntıya maruz kalmak için illa günahkar olmak gerekmez. Eğer öyle olsaydı, Peygamberlerin ve Allah dostlarının başlarına bu dünyada da hiçbir dert gelmezdi. Bilakis, her türlü sıkıntıya sabretmenin bir çeşit ibadet olduğu noktasından konuyu ele alan Merhum Büyüğümüz burada da şu açıklamayı yapıyor:
* “…Meselenin bir başka yönü ise, bu türlü belâ ve musibetlerin kazandırdıklarıdır. Bu büyük zatlar, belki dünyada bazı belâlar çekiyorlar, ama bunun yanında sürekli dereceleri yükseliyor ve Allah’a kurbiyet kazanıyorlar. Bu sebeptendir ki, dinde belâ ve musibetler menfî ibadet olarak değerlendirilmiştir. Öyle ki, bunlar, insana ibadet ü taatin kazandırdıklarından çok farklı şeyler kazandırmaktadırlar. İbadet, müsbet kısmı itibarıyla insanların gözüne takılabilir ve onları görüp beğenebilirler. Bu durumda da insan, niyetini tam ayarlayamayabilir. Dolayısıyla kıldığımız namazın içine riya girebilir. Diğer ibadetlerde de çok defa aynı duygular yaşanabilir. Ancak insanın bedenî ve malî ızdırapları, bedenî ızdırapları gibi pek bilinmeyen ve hükmen ibadet olan bu “menfî ibadet” kısmında riya söz konusu olamaz. Ayrıca bazı günahlar vardır ki, onlara ancak aile efradının rızkını temin etme yolunda insanın çektiği sıkıntılar keffaret olur. Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz ibadetlere karışan gösteriş ve riya duygusunu ele alır ve şöyle buyurur:
– ‘Kıyamet günü ilk hesaba çağrılacak üç grup insan vardır: Kur’ân’ı ezberleyen, cihad ederken şehit edilen ve Allah’ın kendisine bol mal verdiği zengin. Allah cihad için savaşa çıkanı hesaba çeker ve ona:
– “Niçin cihad ettin?” der.
– “Senin rızan için” cevabını verince de
– “Yalan söyledin” buyurur Allah. Zira o bunu kendisine “cesaretli, şeci insan” desinler diye yapmıştır. Ve karşılığını da dünyada almıştır.
Binaenaleyh, yüce bir dava uğrunda, mücadele ve mücahede edecek kimselerin, öncelikle safileşmesi, durulması ve verdiği musibetlerle günahlarının gitmesi için Cenâb-ı Hak onları imtihan ediyor, belâya maruz bırakıyor, mürâîleri ve riyakârları, bu saf ve duru topluluktan ayırmak için onları tekrar ber tekrar eliyor; eliyor çünkü, insanın namazına, cihadına ve orucuna, dahası her şeyine riya girebilir, ancak belâ ve musibete riya girmez.
Evet, dinde insanın başına gelen musibetler menfî ibadet şeklinde yorumlanmıştır. Dolayısıyla bunlara riya girmez. Bunlar, insanın ibadet yaptığının farkına varmadan ona sevap kazandıran türden şeylerdir. İnsanın ayağına batan bir diken bile onun günahlarının dökülmesine vesile oluyorsa –ki, Efendimiz hadislerinde bunun böyle olduğunu söylüyor– ciddî sıkıntılara maruz kalması da onu bütün bütün temizler, paklar; paklar da bunun içine de hiç riya girmez. Allah (celle celâluhu), içinde riyanın ve gösterişin bulunmadığı menfî ibadet dediğimiz hususlarla kendi salih kullarını serfiraz kılıyor. Bunlarla enbiyâ-i izâmı, evliyâ-ı izâmı ve ulemâ-i kiramı safileştiriyor, kurb-u huzuruna almaya layık hâle getiriyor. İşte bu, Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen kanunudur; dün böyle olduğu gibi, bugün ve yarın da böyle olacaktır.”
Menfi ibadet tabirini Üstad Hazretleri kullanıyor. Buradaki menfi kelimesi olumsuz anlamında değil, bizzat ibadet niyetiyle yapılmayan, fakat sabretmek şartıyla ibadet sayılan işler ve durumlar anlamındadır. Başka bir yerde Pırlanta adamın da söylediği gibi; ‘İbadetlerle insan belli bir açı ile yükselirken, musibetlerle amudî, yani dikey olarak yükselirler.’
- İbadetlerin bu menfî ve müsbet kısımlarıyla ilgili olarak Bediüzzaman Hazretleri işte şunları söylüyor:
– ‘Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve her bir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za’fını ve aczini hissedip Rabb-i Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müdhiş bir hastalığına ziyade merak ettim. Kalbime ihtar edildi: ‘Onu tebrik et. Herbir dakikası birgün ibadet hükmüne geçiyor.’ Zâten o zât sabır içinde şükrediyordu.’ (2. Lem’a)
>Bütün bunlar demek oluyor ki namaza riya girebilir, oruca riya girebilir, zekâta riya girebilir, ilme riya girebilir, hizmete vs. riya girebilir, ama çekilen acılara, sancılara, ızdıraplara riya girmez, giremez. Hele hele bunlar, sırf Allah yolunda olduğu için başa gelmişlerse. Hazret açıklamalarına, biraz daha farklı bir noktadan şöyle devam ediyor:
* “…Bundan başka, her belâ ve musibetin ahiret hesabına kazandırdığı öyle şeyler vardır ki, bunlar ancak oraya gidildiği zaman anlaşılacaktır. Hz. Cabir’in babası Abdullah İbn Amr, Uhud’da şehit olmuştu. İbn Abbas’ın rivayet ettiği bir hadiste Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o ve onunla beraber şehit olanların durumunu anlattı ve: “Uhud’da şehit olan kardeşleriniz var ya! Allah, onların ruhlarını yeşil kuşların içine koydu. Bunlar Cennet’in nehirlerine giden, Cennet meyvelerinden yiyen ve Arş’ın gölgesine asılmış altından kandillere girip istirahat eden kuşlardır. Şehitler böylece güzel güzel yiyip içip dinlenince şöyle dediler: Kardeşlerimize bizden kim haber götürecek ve bildirecek ki bizler şu anda Cennet’te diriyiz ve Rabbimiz bize bol bol rızık veriyor. Bu haber gitmeli ki onlar Cennet’e karşı isteksiz olmasınlar ve harplerde korkak davranmasınlar!” Allah Teâlâ onlara cevaben: “Sizin haberinizi ben duyuracağım” buyurdu. Bu durumu anlatan şu âyet nazil oldu: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rabbileri nezdinde yaşarlar ve rızıklanırlar. Allah’ın lütfundan ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine kavuşmayan müstakbel şehitlere, “kendilerine hiçbir korku olmayacağına ve üzüntü hissetmeyeceklerine” dair de müjde vermek isterler.” (Âl-i İmrân/169-170) Şehitler, kılıçlar altında parçalanmaktan öyle bir zevk ve lezzet duyuyorlardı ki, onu ancak oraya gidince anlıyorlardı. Aradan seneler geçtikten sonra Abdullah b. Amr’ın kabrini açtıklarında, oğlu Hz. Cabir babası için, “Hiçbir hâlini yadırgamadım; toprakta dipdiriydi ve sanki o an ölmüş gibiydi” der. Biz dünyada bir kısım eza ve cefa gören kimselerin hâline üzülürüz. Meselâ, “Seyyidina Hz. Hamza’yı Uhud’da parça parça ettiler” deriz. Şayet o, sinesine saplanan mızrak sayesinde kanatlanmış göklerde uçar hâle gelmişse, bu durumda hâline acınacak biri varsa, o da biziz demektir. Cenâb-ı Hak ona çok büyük lütuflarda bulundu. Âdeta o, sinesine saplanan o mızrakla, dünyadan Cennet’e gidiyor ve Cennet’in zevklerini iliklerine kadar duyuyordu. Ama biz yine de onun şehadetine üzülürüz. İhtimal şimdi o, çok azizdir ve belki de bizim hâlimize acıyordur. Ayrıca bu musibetlerin öyle uhrevî bir haz ve lezzeti var ki, hiçbir şeyle mukayese edilemez. Bunu ifade için Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki, ashab-ı musibet ahirete gittikleri zaman daha fazla musibete uğramış olmalarını arzu sadedinde, dünyada etlerinin makaslarla doğranmasını arzu edecek ve, “Keşke parça parça doğransaydık da öyle gelseydi” diyeceklerdir. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, musibetlere maruz kalma, insanın uhrevî yapısının, uhrevî haz ve lezzetlerinin kâmil-i mükemmel olması için âdeta bir yol ve Allah böyle bir lütfu enbiyâ, evliyâ ve o çizgide yol alanlara lütfediyor. (Prizma-7)
> Ahiret sürprizler diyarıdır. Bu durum cennet ehli için de böyledir, cehennem ehli için de. Burada iken oranın ne güzelliğini, zevkini, mükafatının büyüklüğünü, ne de çirkinliğini, zorluğunu, azabının şiddetini tahmin etmek mümkün değildir. Bizim arkalarından gözyaşı döktüğümüz, üzüldüğümüz, meriçte boğulan, hapishanelerde ölen veya öldürülen kardeşlerimiz, belki de şimdi bizlere; ‘Sakın bizim için üzülmeyin, biz burada çok iyiyiz…’ diyorlardır da, biz duymuyoruzdur. İşte orada güzel sürprizlerle karşılaşmanın bir yolu da, burada çektirenlerden değil çekenlerden olmaktır. Hesapsız hamdolsun Rabbimize ki bizi çekenlerden yaptı.
***
Mahrumiyetler Kuşağında Filizlenen Aksiyon
Sıkıntı, dert ve bir takım mahrumiyetlerin başka bir hikmeti ve faydası da, bazı durumlarda vaktimizi en iyi şekilde değerlendirebilmemiz için bize çok iyi bir fırsat sunmalarıdır. Tabii insan bunu isterse. Mesela bu süreçte, özellikle hapishanedeki kardeşlerimizden Kuranı Kerim’in tamamını ezberleyen, yabancı dil öğrenen, yarım yamalak bildiği dili geliştiren, sure ezberleyen, birçok kitap okuyan, kazaya kalmış namazlarını kılan, en azından daha fazla ve dikkatli bir şekilde ibadet eden vs. çok kişinin olduğunu biliyoruz. İşte işin bu tarafını da tarihteki örnekleriyle ele alan Muhterem Hocaefendi yine bir soru üzerine şöyle devam ediyor:
- “Soru: Büyük davalar, birtakım mahrumiyetlerin ötesinde bayraklaşmış. Meselâ, Serahsî, Hanefî fıkhının en büyük eseri olan Mebsut’u hapsedildiği kuyuda talebelerine dikte ettirmek suretiyle vücuda getirmiş. Yine asrımızın devâsâ çilekeşi, aynı mahrumiyetlerle büyük davasının temelini atmış. Bunun sebeb-i hikmetini izah eder misiniz?
Bütün büyük davalar ve ulvî gayeler, birtakım mahrumiyet, çile ve ızdırabın gölgesinde bayraklaşır. Hiçbir büyük hakikat ve yüce ideal, sıkıntı görmeden ve bir kısım mahrumiyetlere katlanılmadan elde edilmemiştir. Meselâ, Seyyidinâ Hz. Âdem, Cennet’ten çıkarılma, Habil’in ölümü dolayısıyla evlât acısı çekme ve hepsinden öte insanlara hak ve hakikati anlatma gibi hayatının önemli karelerinde birçok sancı ve ızdırap çekmiştir. Ama bütün bu sıkıntılarının bir semeresi mahiyetinde, Cenâb-ı Hak ona “Safiyyullah” unvanını vermiştir. Evet, Hz. Âdem’den günümüze kadar gelip geçen peygamberlerin, sahabenin ve başları yüce şahikalar gibi heybetli ve dumanlı, içlerinde bin bir ızdırabın kol gezdiği yüce rehberlerin çile ve ızdırap yüklü hayatları bize göstermektedir ki, muvaffakiyetlere giden yollar, çepeçevre mahrumiyet engelleriyle sarılmıştır.
Günümüze kadar terütaze fikirleri ve orijinal tespitleriyle insanlığın ölümsüz rehberlerinden biri sayılan İmam Âzam Ebû Hanife (80-150), zindanlarda inim inim bir hayat yaşamıştır. Ebû Hanife, Abbasi halifesi Mansur’un başkadılık teklifini, “Halife beni kadılık için davet etti. Ben de ona bu işe layık olmadığımı bildirdim. Ben, ‘beyyine’nin davacıya; yeminin de davalıya düştüğünü’ bilirim. Fakat kadılık için bu kadarı yetmez. Kadılığa layık olacak kimse senin aleyhine, oğlunun aleyhine ve senin kumandanlarının aleyhine hüküm verecek cesarette bir adam olmalıdır. Bu ise bende yok. Sen beni öyle bir şeye davet ediyorsun ki, gönlüm ona asla razı değil!” diyerek reddetmiş, bunun üzerine de hapse atılmıştı.
Yine Ahmed İbn Hanbel (164-241), Kur’ân’ın mahluk olup olmadığı meselesinin tartışıldığı tali’siz bir dönemde, “Kur’ân mahluk değildir. Şayet Allah’ın ilmi mahluksa Kur’ân da mahluktur” dediği için derdest edilmiş, âdi bir insan gibi tartaklanmış, eziyet ve işkencelerle dolu tam yirmi sekiz aylık bir zindan hayatına mahkûm edilmişti. Zindanda kaldığı dönemde, “Başına gelenler hakkında ne düşünüyorsun?” diye soranlara Koca İmam şöyle cevap vermiştir: “Akıllarınca, Allah yolunda bir hayır işletmek için beni kırbaçlayanlara Allah’tan hidayet dilerim.” Ahmed İbn Hanbel böylesi türlü türlü işkence ve zulümlere maruz bırakıldığı hapis hayatında, içinde kırk bin hadis bulunan o muhteşem “Müsned” isimli eserini yazmıştır. Muasırı, fıkhın diğer bir dev imamı İmam Şafiî (150-204) rüyasında Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) İmam Hanbel’e bir gömlek giydirdiğini görür. O büyük insan, bu haberi dinleyince sekînet ve itminana erer; erer ve ruhunu Rahmân’a teslim eder.
Kendisinden iki asır sonra yaşamış olan muhteşem dimağ Serahsî (? – 483) de aynı mihnet ve eziyete maruz kalarak, kör bir kuyunun dibine atılır ve burada 30 ciltlik “Mebsut” isimli eserini yazar.
İmam Gazzâlî’nin (1058-1111) ömrünün ilk seneleri ilim tahsiliyle geçmiş, felsefeyle uğraştığı için dönemindeki bazı nâdanlar tarafından “kâfir” yaftası yemiş ve onların insafsız taarruzlarına göğüs germiştir. Orta yaşlarında ilmin zirvesine çıkmış ve yine bu dönemde dört yıl Nizamiye Medresesinde baş müderrislik vazifesi yapmıştır. Daha sonra istifa edip iç âlemine dönerek, Şam’da, Emeviye Camii’nin minaresinde toplumdan uzak kalarak 11 yıl inziva hayatı yaşamıştır.
Ve Bediüzzaman (1873-1960).. 20. asrın insanının kendisine muhtaç ve medyun olduğu bu büyük çilekeş, 1925’lerde Barla’ya sürgün edilmiş, bir kır bekçisiyle görüşmesi bile çok görülmüş; hapishanelerde ve tehcir-i mutlaklarda yaşamaya zorlanmıştır. Hatta düşüncelerine ket vurulmak istenerek eser yazmasına bile fırsat verilmemiştir. Fakat o büyük mücadele insanı, bütün engellemelere rağmen tıpkı vahyin yazılmasında olduğu gibi, eserlerini sigara kağıtları, tahta parçaları gibi ibtidaî malzemelere yazdırmış ve o vâridât, bir yolu bulunup dışarı çıkarılarak çoğaltılmıştır. İmam Âzam, İmam Hanbel ve diğer büyükler gibi Bediüzzaman da, o saf ruha ve ulaşmak istediği rıza ufkuna yükselebilmek ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bıraktığı mirası alıp asrımızdaki muhtaç sinelere taşıyarak devam ettirebilmek için 28 sene çile çekmiştir. Asrımızın ufkunu süsleyen bu nur insan, “Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, memleket mahkemelerinde, memleket hapishanelerinde geçti. Divan-ı Harplerde bir cani gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim” sözüyle çileyle yoğrulmuş seksen küsur senelik ömrünün kısa bir serencamesini anlatır. Başı yüce dağlar kadar yüksek ve dumanlı bu büyük çilekeşin, çektiği ızdırap ve amansız sıkıntıların verdiği bir ruh hâletiyle söylemiş olduğu; “Zaman oldu ki, hayattan bin defa bıktım. Eğer dinim beni intihardan men etmeseydi, şimdi Said, toprak olmuştu” ifadeleri, dünyada iken ukbânın yamaçlarında dolaşan bir çilekeş ruhun çekmiş olduğu çile ve ızdırabın derecesini göstermesi bakımından çok önemlidir.”
>Aslında bu durum, Allah’ın sadece insanlar için değil, bitkiler, hayvanlar hattâ cansızlar için de koyduğu bir fıtrat kanunudur. Su fokur fokur kaynamadan buhar olup yükselemiyor. Çekirdek çatlamadan filiz çıkaramıyor. Hiç bir meyve, aylarca yaz güneşinin altında kavrulmadan ermiyor. Yumurta kırılmadan civciv çıkmıyor, anneler sancı çekmeden yavru dünyaya gelemiyor. Bulunduğu seviyenin bir üstüne çıkmak, hele hele yeni bir varlığın doğumuna vesîle olmak hep çileli ve zor oluyor. Fakat oraya çıktıktan sonra hiçbir kimse, hiçbir canlı, hiçbir varlık hâl dilleriyle de olsa; “Keşke bunları çekmeseydim de, eski durumumda kalsaydım” demiyor ve demeyecek. Bu arada, İmam-ı Gazâliyi, İmam-ı Âzam Ebu Hanife’yi, kendilerinden önce veya sonra yaşamış nice mübarek zâtı tekfir ederek, bir hadisi şerifin ifadesine göre kendileri dinden çıkmış sayılan çoğunun, zamanlarının sultanlarına yakın olan ulemâ olduğunu unutmamak gerekir.
HİZMETİN KANUNU DA AYNI
Her ne kadar burada çekmek, çektirilmek bu yolun kaderi ise de, sırf çekmiş olmak için bunlar istenmez, istenmemelidir. Duasında sabır isteyen bir sahabiye Efendimizin; “Sen Allah’tan bela istemiş oldun; bunun yerine O’ndan sağlık ve afiyet dile” (Tirmizî) sözlerini de böyle anlamak gerekir. Son olarak meselenin bu yönüne de temas eden Merhum Pırlanta Adam buradaki sözlerini şöyle bitiriyor:
* “Evet, çile ve mihnet çekmek, iman yolunda hizmet etmenin lâzım-ı gayr-ı müfarıkı (ayrılmaz bir parçası)dır. Gerçi insanın; “Allahım, bana mihnet, meşakkat ve sıkıntı ver ki, ben imana hizmet edeyim!” diyerek bunu istemesi yanlıştır; ama çile ve ızdırapla yoğrulmamış bir mefkûrenin de ilelebet pâyidâr kalması mümkün değildir. Diğer bir husus ise, Cenâb-ı Hak, yaptırdığı büyük hizmetleri, nazarların tam olarak ahirete müteveccih olması ve yapılan işlerde Allah’ın rızasından başka bir şey düşünülmemesi için huzûzat-ı nefsaniyeden uzak bir noktada yaptırmaktadır. Meselâ, yukarıdaki büyüklerden sadece Bediüzzaman’ı düşünecek olursak, bir insanın harp meydanında, kurşun yağmuru altında yazdığı bir eserin içine riyanın girmesi mümkün değildir. Zaten kendisi de bunu İşârâtü’l-İ’caz isimli tefsirinin başında, “Eski Said, en dakik ve en ince olan nazm-ı Kur’ân’daki i’cazlı olan îcazı beyan ettiği için kısa ve ince düşmüştür. Fakat şimdi ise, Yeni Said nazarıyla mütalâa ettim. Elhak, Eski Said’in bütün hatiatiyle beraber şu tefsirdeki tetkikat-ı âliyesi, onun bir şâheseridir. Yazıldığı vakit daima şehit olmaya hazırlandığı için, hâlis bir niyet ile ve belâgatın kanunlarına ve ulûm-u Arabiyenin düsturlarına tatbik ederek yazdığı için hiçbirini cerhedemedim” ifadeleriyle itiraf etmektedir. Aynı şekilde Ahmed İbn Hanbel Müsned’ini, Serahsî Mebsut’unu ve İmam Gazzâlî de eserlerini hep bu duygu ve düşünce içinde kaleme almışlardır. Evet, bakışlarında aydınlık, düşüncelerinde hikmet ve beyanlarında hakikat nümâyân olan bu başyüce kametler, diriltici soluklarıyla muhataplarını her zaman aydınlatmışlar ve aydınlatmaya da devam edeceklerdir.” (Prizma-3)
> Bazı babalar, ödevlerini yapmakta tembel davranan çocuklarını bir odaya hapsederek, ödevini bitirmeden oradan çıkarmayacağını söyler. Bu türlü cezalandırmalar, düşmanlıktan, nefretten ve kinden değil, sevgiden, şefkatten kaynaklanan bir cezalandırmalardır. O çocuğa acı çeksin diye değil, ileride rahat etsin diye verilen bir ceza, aslında bir ceza bile değil bir mükafattır. Aynen bunun gibi, ahirette müstahak olacağımız cezamızı Cenâb-ı Hak bize dünyada çok daha hafifiyle ödetiyorsa, buna da ceza değil mükâfat olarak bakmak gerekir. Ayrıca, yukarıda da örnekleri geçtiği gibi Cenâb-ı Hak sevdiği kullarına verdiği ödevlerini, bazen hapishanede, bazen kuyunun dibinde, bazen inzivada, bazen cephede ve buna benzer sıkıntılı yerlerde, zor şartlarda yaptırıyor. Çünkü oralarda yapılan vazife daha ihlâslı ve samimi oluyor. Allah (cc) onları dünyadan uzaklaştırıyor ki Kendisine daha yakın olabilsinler. Bizler gibi, kendi istek ve iradeleriyle dünyadan kopamayan insanları, Cenâb-ı Hakk’ın cebrî olarak ve belli bir seviyede ondan soğutması, belki bizlere bu dünyadaki en büyük lütfudur. Bize düşen de, bu lütfa nasıl karşılık vermek gerekiyorsa onu yapmak, sabrederek, dişimizi sıkarak işimize devam etmektir.
Yine Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi; ‘..Halbuki hizmet-i Kur’aniyede bulunana; ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli.’ (10. Lem’a) Madem biz dünyaya küsmedik, küsemedik, O da dünyayı bize küstürdü. Hazret, yukarıda adları zikredilen çilekeşleri Hz. Bediüzzaman ile bitiriyor ama, aslında kendisi de o zincirin son halkası veya halkalarından birisi. Tabii ki kendisine tâbi olan hizmet mensuplarıyla beraber. Ahiretteki durum ise; “Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defteri sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okuyacaklar” (İsrâ/71) ifadesinde belirtildiği gibi olacağına göre bize burada, “hamd O’na, şükür O’na, minnet O’na” demek düşüyor.