Asr Sûresi (103)

Meâl

Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.

1. Yemin ederim zamana:
2. İnsanlar hüsranda.
3. Ancak şunlar müstesna: İman edip makbul ve güzel işler yapanlar, bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.

***

Mekke’de nâzil olan Asr sûresi üç âyettir.

Bu yüce sûre, kısa olmakla beraber geçen sûrelerin bütün öğütlerini özetleyen bir toplayıcılığa sahiptir.

Sûrede bütün insanların ziyanda oldukları, kurtuluş ve mutluluklarının ise ancak inanmak, güzel ve yararlı işler yapmak, hakkı ve sabrı tavsiye etmekle mümkün olacağı vurgulanmaktadır.

İmam Şâfiî’nin:

“Kur’ân’dan, başka hiçbir sûre nâzil olmasaydı şu pek kısa Asr Sûresi bile, insanların dünya ve âhiret mutluluğunu temin etmeye yeterdi. Bu sûre Kur’ân’ın bütün öğrettiklerini kucaklıyor.” dediği nakledilmiştir. [İbn-i Kesîr, Tefsir, IV, 547]

Tefsîr

وَالْعَصْرِ
1. “Yemin ederim zamana.”

Dilimizde “asr”; zaman ve özellikle içinde bulunulan zaman ve “karn” (seksen veya yüz senelik bir zaman) mânâlarında kullanılır.

Burada tefsirciler başlıca: İkindi namazı, ikindi vakti, dehr ve zaman, özellikle Muhammed Aleyhisselâm’ın asrı, yani Resûlullah’ın gönderildiği zaman, âhir zaman mânâları üzerinde durmuşlardır.

İbn-i Cerir, asr için; “dehr (zaman), öğle saatlerinden bir saat, ikindi mânâları” hakkındaki rivâyetleri zikrettikten sonra der ki: Bu hususta doğru olan görüş şudur: Rabbimiz, asra yemin etmiştir. Asr, zamanın ismidir, ikindidir, gece ve gündüzdür. Allah, bu ismin içerdiği mânâlardan hangisini kastettiğini açık olarak belirtmemiştir. Onun için bu ismin muhtemel olduğu her mânâ bu yeminde dâhil olur. [et-Taberî, Câmiu’l-Beyan, XV, 290.]

Yani, “asr”, çeşitli mânâlara gelen bir müşterek lafız olduğu ve birini tayinde ipucu bulunmadığı için, “asr denilen her şey” mânâsıyla hepsine hamletmek en doğrusudur.

Yüce Allah, duhâ’ya (kuşluk vaktine) yemin ettiği gibi asra da yemin etmiştir. Duhâ, günün ilk ucudur, asr ise günün son bulmak üzere olduğu uçtur. Bundan, insanlığın ömrünün bitmek üzere olduğuna işaret edilmiştir. Zira Kasas Sûresi’ndeki “And olsun Biz ilk nesilleri helak ettikten sonra Musa’ya Kitap verdik.” (Kasas, 28/43) âyetinde işaret olunduğu üzere Kur’ân’da insanlık tarihi açısından zaman üç kısma ayrılmıştır:

1. Hz. Musa’ya Tevrat’ın inmesinden önce geçen, yani Firavun’un helâkıyla son bulan zaman “ilk asırlar” zamanı,

2. Tevrat’ın inmesiyle başlayan zaman da son Peygamber’e kadar “orta asırlar” zamanı,

3. Son Peygamber Muhammed Aleyhisselâm’ın ortaya çıkmasıyla başlayan son asırlara da “âhir zaman”, yani Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ümmetinin asrı demek olduğundan “asr” denince bu asrın anlaşılması gerekir.

  • Müfessirlerin tartışmalarının sonucu şu olur:

Ey Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)! Her mânâsıyla asra ve özellikle pek büyük olaylara sahne olması itibarıyla bütün geçmiş zamanların özeti, dünya gününün ikindisi demek olan son asra, yani bütün ümmetlerin hesabı görülmek üzere bulunan ve senin asrın olan âhir (son) zamana yemin olsun ki;

إِنَّ اْلإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ
2. “İnsanlar hüsrandadır.”

Yani her insan, bütün beşer türü, milletler, her asırda ve her zamanda ve özellikle son asırda bulunan insanlar, gelecek âyette istisnâ edilenler hariç hepsi hüsrandadır.

 [خسر [Hüsr, hüsran; küfür ve küfran gibi, kazanacak yerde zarar etmek, sermayeyi kaybetmek, nihayet, iflas ile hasret ve ümitsizlik içine düşmektir.

Çünkü insanın sermayesi ömürdür; o ise her nefes, her saat harcanılıp giderek tükenmekte ve her nefes alıp-verildikçe o nimetlerin sonu ve hesabı yaklaşmaktadır. Eğer o nefesler, insanın her istediği zaman, istediği gibi yapacak şekilde kendisinin olsaydı, kendi yapısı ve icadı bulunsaydı o ömür tükenmez, insan onu dilediği gibi harcamakta hiçbir zarara düşmezdi. Fakat o insanın kendi mülkü değil, yaratan Allah’ın mülkü olup, O’nun adına güzel tasarruf ederek kârından istifade etmesi için insana sınırlı ve hesaplı bir şekilde verilmiş emanet sermaye kabilindendir. İnsanın bütün istifadesi, onun harcama ve alış-verişinden hasıl olacak kâra bağlıdır.

إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُواوَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ
3. “Ancak şunlar müstesna: İman edip makbûl ve güzel işler yapanlar, bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.”

Şu sayılacak dört özelliğe sahip olanlar ziyanda değil, kârdadırlar:

1.

آمَنُوا

İman edenler. 

Bütün âlemlerin Rabb’i, din gününün sahibi Allah’ın birliğini ve indirdiğini tasdik edip O’na ihlâs ile ibadet ve itaate söz verenler.

2.

وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

Ve iman ile güzel ameller işleyenler.

Yani imanları yalnız gönüllerinde ve dillerinde kalmamış, yaptıkları işleri iman ve inançlarına uygun, Allah’ın rızasına, indirdiği hükümlerine muvâfık, hak ve hayır olduğuna inanarak yapanlar, hep iyiliğe çalışıp kendileri, aile, akraba, kavim, insanlık için iyilik, sonu hayır ve menfaat olan işler yapanlar, emrolunan görevleri yerine getiren, yasaklanan büyük günah ve çirkinliklerden uzak duranlar.

Kur’ân’a göre iman kökü olmayan hiçbir amel, salih amel sayılmaz. Onun için Kur’ân-ı Kerîm’de nerede salih amelden söz edilmişse orada iman da zikredilmiş ve salih amel imandan sonra anılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de hiçbir yerde imansız amel zikredilmemiştir. Aynı zamanda hiç bir yerde, iyi bile olsa imansız bir amele mükafat ümidi verilmemiştir.

Diğer taraftan, faydalı ve muteber imanın, amel ile ispat edilmiş iman olduğu belirtilmiştir. Çünkü amelsiz iman sahibi insan, iman iddiasına rağmen Allah ve Resûlü’nün gösterdiği yoldan başka bir yol takip etmektedir.

Sâlih amel başlıca iki türlüdür:

Birisi bedene ait ibadetler gibi mükellefin baştan itibaren ve bizzat kendisine faydalı ve kendi iyiliğine olan ameller.

Diğeri de zekat ve sadaka gibi başkalarına faydalı olan amellerdir. Bunun en önemlisi de hakka çağırma ve hak yolunda mücahededir. Onun için bunlar, iman ve güzel amel ile teorik ve pratik güçlerini olgunlaştırmaya çalıştıktan sonra, Allah için birbirlerinin ve başkalarının kemal ve kurtuluşlarına da çalışarak, Hakk’a çağırma, iyilik etme ve ıslah etmeyle beraber başkasını kemale erdirmeye gayret hususunda birbiriyle antlaşmayı ve hep hak yolunda yardımlaşmayı da vazife bilmiş olduklarından güzel amelin özellikle bu iki kısmına işaretle buyuruluyor ki:

3.

وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ
Ve birbirlerine Hakk’ı tavsiye edenler.

Yani bütün azimleri Hakk’a yönelik; imanlarını, amellerini ve sözlerini hep Hakk’a sarfedenler. Her şeyin hakkını gözeterek hep birbirlerine Hakk’ı tavsiye edenler, her işte hak, sâbit, doğru olanı yapmayı, hak üzere birleşmeyi, hep Hakk’a davet etmeyi, emr-i bi’l-marufu (iyiliği emretmek) ve nehyi ani’l-münkeri (kötülüğü yasaklamak), kısaca hak ve doğruluk üzere hareketi tavsiye ve nasihat edenler, öyle yemin edip, o yolda muamele edenler, imanlarını da, amellerini de hep Hakk’a sarfedenler.

Yukarıda zikredilen iki sıfat her fertte olmalıdır. Fakat hüsrandan kurtulmak için iki sıfat daha vardır. Bunlar, iman ettikten ve salih amel işledikten sonra birbirine hakkı telkin ve sabrı tavsiye etmektir.

Bunun anlamı, birincisi, iman edenler ve salih amel işleyenler bunu ferdî olarak yapmakla kalmamalı, aynı zamanda mü’min ve salih bir toplum meydana getirmelidirler. İkincisi, bu toplumu bozulmaktan koruyabilmek için her fert kendi sorumluluğunu idrak etmelidir. Onun için toplumun bütün üyelerine, birbirlerine hakkı ve sabrı telkin etmeleri farzdır.

“Hak” kelimesi, “bâtıl”ın zıddıdır. Genellikle şu iki manada kullanılır: Birincisi; doğruya, adalete uygun ve gerçek sözdür. İkincisi, insanın yerine getirmesi vacip olan haktır. Hakk’ı tavsiye etmenin anlamı, ehl-i imandan müteşekkil toplumun, hakka karşı bâtılın yayılmasına seyirci kalmayacak kadar duyarlı olmasıdır. Toplumda her fert sadece kendisi hakkı, doğruluğu ve adaleti yerine getirmekle kalmamalı, aynı zamanda bunu başkalarına da tavsiye etmelidir.

Bir cemiyeti ahlakî düşüşten korumak ancak bu şekilde mümkün olur. Eğer cemiyette bu ruh yoksa toplum hüsrandan kurtulamaz. Şahsî olarak hak üzerinde bulunanlar, cemiyetin bozulmasına seyirci kalmaları durumunda hak üzerine kâim kalamazlar ve hüsrandan da kurtulamazlar.

Bu sebeple Mâide Sûresinde Hz. Dâvûd ve Hz. İsa diliyle Benî İsrail’e lanet edilmiştir. Bu lanetin sebebi, o dönemde Yahudi toplumunda yaygın olan zulüm irtikabını birbirinden men etmemeleriydi (Mâide, 5/78-79). Ayrıca A’râf Sûresinde, Benî İsrail’in Cumartesi yasağını açıkça çiğneyerek balık tutmaya başladıkları, bu sebeple de onlara azap indirildiği, bu azaptan ancak günahı önlemek için çaba sarf edenlerin kurtulduğu açıklanmıştır.

4.

وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ
Ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler.

Yani Hak ve hayır yolunda birbirlerine sabrı tavsiye edenler. Hakk’ı tavsiyenin yanı sıra, ehl-i iman ve onların toplumunun hüsrandan kurtulabilmesi için toplum üyelerinin birbirine sabrı telkin etmesi de şart koşulmuştur. Yani hakkın ve onu himaye etmenin uğrunda karşılaştıkları bütün zorluk, musibet, meşakkat, zarar ve mahrumiyetler karşısında birbirine, sebat göstermeyi telkin etmelidirler.

Sabrın derecesi hususunda fıtrî (doğuştan) kabiliyetin bir etkisi bulunduğu inkar edilmemekle beraber, terbiyenin, alışkanlığın ve bundan dolayı azim ve iradenin, onun için de imanın önemi çok büyüktür. Bu yönden sabır, ihtiyarî fiillerden olarak ef’al-i mükellefîn arasında tavsiye olunduğu gibi: “Ey iman edenler! Sabredin! Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin! Cihad için daima hazırlıklı ve uyanık bulunun! Ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki felâh bulup başarıya eresiniz.” (Al-i İmrân, 3/200) diye emrolunmuştur. Çünkü “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 12/53) “Sabredenlerin sevabı hesapsız verilir.” (Zümer, 39/10)

Hadislerde de الصَّبْرُ مِفْتَاحُ اْلفَرَجِ “Sabır; genişliğin/kurtuluşun anahtarıdır.” (Deylemî, Firdevs, III, 415; Keşfü’l-Hafa, I, 27 (1590).) diye ifade edildiği gibi, dilimizde de “İlmin başı sabırdır.”, “Sabrın sonu selâmettir.” diye hikmetli atasözleri vardır.

Bu açıklamadan ve sözün gelişinden anlaşılır ki, övülen ve tavsiye edilen sabır, iman ve güzel amel ile hak ve hayır yolunda sabırdır ki; bu şecaat, sadâkat ve mertlik şiarıdır. Yoksa her kötülüğe katlanmak, her aşağılığa boyun eğmek, pislikler içine düşüp de, her ne pahasına olursa olsun ondan çıkmaya, kurtulmaya çalışmamak, çabalamamak; bâtılda, fenalıkta -ne olursa olsun- saplanıp kalmak ve şerre rıza göstermek demek olan tembellik, zillet ve miskinlik ile düşüklükten ibaret bulunan duygusuzluk değildir. Çünkü şerre rıza şer, küfre rıza küfürdür.

İşte ancak böyle iman, güzel ameller, hakkı tavsiyeler, sabrı tavsiyeler ile, bu dört özellik kendisinde bulunan kimseler ziyanda değildir. Bunun dördü de Hakk’a tam imanın belirtisi demektir.

Hiç imanı olmayanların âhirette kurtulamayacağı açıktır. Fakat bu âyet şunu gerektiriyor ki, Hakk’a iman etmekle beraber sâlih amel işlemeyen, Hakk’ı ve sabrı tavsiye etmeyen kimseler de bir çeşit ziyandan hariç kalmamış olurlar. Demek olur ki, iman olunca amelsizlik ziyan etmez diyen Mürcie Mezhebi sahiplerinin görüşleri doğru değildir. Doğrusu Sünnet Ehli’nin dedikleri gibi imanı olup da, imanına göre amel etmeyen fâsıklar, âsîler için de bir çeşit ziyan vardır. Zira ebedî olmamakla beraber isyankâr mü’minler için de Cehennem vardır. İman en sonunda onları kurtarırsa da, kötülükleri iyiliklerinden ağır gelen mü’minler de günahları temizleninceye kadar Cehennem azabı olan hüsranı göreceklerdir. (Allah, bizleri Cehennem azabından korusun.)

Sûrenin tefsirini, İstiklâl Marşımızın şâiri M. Âkif Ersoy’un, Asr Sûresinin tefsirini yaptığı şiiriyle bitirelim:

Hâlik’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı: Hak.
Ne büyük şey kul için hakkın elinden tutmak!
Hani, Ashâb-ı Kirâm, ayrılalım, derlerken,
Mutlakâ “Sûre-i ve’l- Asr”ı okurmuş, bu neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh;
Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh,
Sonra hak sonra sebat. İşte kuzum insanlık.
Dördü birleşti mi yoktur sana hüsrân artık.
Müslüman hakka zahîr olmaya her an mecbûr,
Sarsılır varlığı, göstermeye başlarsa fütûr,

M. Âkif Ersoy, Safahat, (Neşr., M. Ertuğrul Düzdağ), Mehmet Âkif Araştırmaları Merkezi Yayınları, İstanbul, s. 379.

Kaynak:

Kısa Sûrelerin Tefsîri Işık Yayınları 

Bu yazı 58 kez okundu