•Büyü ve Ervâh-ı Habîse

□Tarihte Büyü ve Büyücülük

□Hârut ve Mârut

□Müslümanlar ve Büyü

□Büyü Küfre Götürür

□Papaz Büyüsü

□Üfürükçüler Arasında Mekik

□SORU: Peygamber Efendimiz’in büyüye karşı okumuş olduğu bir dua var mıdır? Kendisine sihir yapıldığına inanan bir insan hangi duaları okumalıdır?

□Şâfi ve Müessir-i Hakikî O’dur!..

□ERVÂH-I HABÎSEDEN KORUNMA YOLLARI

□DUALARLA CİNLERDEN VE HABİS RUHLARDAN KURTULANLARA MİSALLER

***

BÜYÜ VE BÜYÜDEN KURTULMA YOLLARI

Ehl-i Sünnet inancına göre sihir (büyü) haktır. Buhari, Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, Efendimiz’e [ﷺ] büyü yapılmak istendiği anlatılır. Hatta büyücüler bir keresinde muvaffak da olurlar. Cenâb-ı Hakk’ın bir hikmete binaen izin verdiği bu hadisenin, Efendimiz’in üzerinde az tesiri görülmüş ve sonra yine Allah’ın izniyle hemen çözülmüştür. Meseleye bu zaviyeden yaklaşacak olursak, büyü hadisesinin var olduğu ortaya çıkar.

Bugün artık modern dünyada, fizik âlemine müessir olabilecek pek çok şeyden bahsediyorlar.

Parapsikoloji, fizikî âleme tesir eden metafizik şeyleri konu edinen bir ilim dalıdır ve dünyada genel bir teveccühe mazhardır. Tenasüb-ü illiyet prensibine göre, yani sebeplerle doğru orantılı izah edilemeyen şeyler hep bu çizgide mütalâa edilmektedir. Medyumların son zamanlarda, sık sık çıkıp kamuoyuna anlattıkları -metafizik dünyanın elemanları olan- cinler, fizik âleminde çeşitli olaylarda kullanılıyor olabilir. İnsanın kendi ruhî gücünü rantabl kullanma yolları tam bilinemediğinden dolayı, bunu bilip kullananlarınki de büyü diye algılanabilir.

Netice itibarıyla, neye hamledilirse edilsin, yada nasıl izah edilirse edilsin, büyü metafizik bir gerçektir.

Fakat son günlerde, bir kısım hissî, mantıkî, iradî boşluklardan kaynaklanan çok basit hadiselere bile büyü adı verilmektedir. Karı-koca geçimsizliğinden iktidarsızlığa, bir futbol takımının üst üste mağlubiyet almasından evli çiftin çocuğu olmamasına varıncaya kadar hemen her şeye büyü denmektedir. Halbuki vermiş olduğumuz bu örneklerin ilkinde iradî boşluklar, diğerlerinde de fizikî rahatsızlıklar bahis mevzuu olabilir. Bunlar da ancak yetkili otoritelere müracaatla çözümlenebilir.

Mesela, karı-koca, kendi aralarında geçimsizliğe esas teşkil eden şeyleri karşılıklı oturup konuşsa, gerektiğinde araya hakemler girse veya çocuklarının olmamasında tıbbî olarak kusurun kimde olduğu tespit edilip tedavi olunsa, bu problemler ortadan kalkabilir.

Ne var ki, günümüzde bazı kişiler bu yollara başvurmuyor ve ‘bu büyüdür’ diyerek büyücü hocalara (!) gidiyor.

BİRİNCİSİ böylesi problemler karşısında ‘bu büyüdür’ demek, insanın peşinen mağlubiyeti kabullenmesi anlamına gelmektedir. Bu insan artık, kat’iyen kendi ruh gücünü kullanamaz. Zira kuvve-i maneviyesi kırılmış ve ye’s (ümitsizlik) bataklığı içine düşmüştür. Halbuki burada esas yapılacak şey, insanın Allah ile irtibata yönelmesidir.. yönelmesi ve kendi ruhuna gerçek gücünü kazandırabilecek, onunla bedenine hakim olacak seviyeye gelmesidir.

Büyü haktır, doğrudur, gerçektir ama her şeyi de büyüden bilme doğru değildir. Bu düşüncenin şirke kapı açma ihtimali bile söz konusudur.

Yukarıda sözü edilen arızaların arkasında gerçekten büyü olsa bile, yapılacak şey, büyücü hocalara(!) gitmek değildir. ..Biz bu türlü durumlar karşısında .. Efendimiz’den (sav) rivayet edilen duaları okuyup Allah’a sığınmakla yetinmeliyiz. Yalnız burada dua okuma kadar önemli olan bir husus var ki o da, büyüye maruz kalan şahsın, bunu Allah’ın izale edeceğine inanmasıdır. Şayet onda bu inanç zayıfsa, yani Allah’ın kendisine şifa ihsan edeceğine dair şüphesi varsa, bütün bu okumaların, yalvarmaların, duaların faydası olmayabilir.

Biz Allah’ın her şeye gücü yettiğine inanmıyor muyuz? O halde bu belayı Rabbim savamayacak da büyücü hocalar ve medyumlar mı savacak?

Ayrıca kapı kapı, şehir şehir büyücü peşinde koşmak, bu işin tacirliğini yapan hocaların (!) eline düşmek, en azından büyü yapılması kadar zararlıdır. Zira insan, şifa adına kuvve-i maneviyesini kaybedince, artık bir daha kendini toparlaması mümkün değildir. [Prizma]

***

BÜYÜ NASIL BOZULUR?

Kötü niyetle ve çıkar düşüncesiyle, bazen metafizik güçleri de kullanarak, meşru olmayan yollarla insanları aldatmaya ve hatta onlara zarar vermeye yönelik gözbağcılık ve düzenbazlık şeklindeki işlere “büyü” denir. Arapça’da “sihir” adı verilen büyüyü, metafiziğin fiziğe tesir etmesi ya da fizik ötesi bazı kuvvetlerin ruhu ve cesedi etkilemesi neticesinde insanın tuhaf şeyler hissetmesini, duymasını ve görmesini sağlamak şeklinde tarif edenler de olmuştur. Sihrin, maddî değil de ancak vehim ve hayal boyutunda bir etkisi olabileceği görüşünü savunanlar ise, onu, becerikli bazı kimselerin sergilediği el çabukluğu, algı yanıltması, bazı fizik kanunlarını istismar etme, uyuşturucu veya sarhoş edici maddeler içirerek bir kısım insanları etkileme ve gerçekte normal olan bir olayı olağan üstü yanları varmış gibi göstermeden ibaret saymışlardır.

Tarihte Büyü ve Büyücülük

Büyücülüğün kökü çok eskilere dayanmaktadır. Öyle ki, Hazreti İbrahim’in peygamber olarak gönderildiği Babil halkının önceleri ruhlara ve meleklere ibadet eden, daha sonra da yıldızlara, aya, güneşe ve bunlar adına yapılmış putlara tapan kimseler olduğu rivayet edilmektedir. Günümüze kadar gelip ulaşan ve özellikle inancı zayıf kimseler arasında yaygınlaşan yıldız falına inanma ve yıldızların gücüne sığınma da onlardan kalmıştır. Kendisiyle alakalı ayet-i kerimelerde açıkça görüleceği üzere, Hazreti İbrahim, muhataplarını iknâ etmeye çalışırken sık sık ay, güneş ve yıldızlara atıfta bulunmuş; böylece o dönemde öne çıkan ve devrin insanlarınca değer verilen meseleleri de nazara vermiştir. Cinleri yardım için çağırma gücüne sahip olduklarına ve bazı gizli güçleri diledikleri gibi kullanabileceklerine inanan Babilliler, bu yönleriyle Mısır medeniyeti üzerinde de çok büyük izler bırakmışlardır.

BABİL’den kalan falcılığı ve sihirbazlığı daha da ileri götüren MISIRLILAR çoğu meseleleri büyüyle halletmeye çalışıyor, gözbağcılık yapıyor ve hemen her hususta illüzyona başvuruyorlardı. Eski Mısır, dünyalarını yalan üzerine bina eden gözbağcı sihirbazlarla, onları bu işe sevkeden mütekebbir Firavunların hakimiyetindeydi.

BAZI YAHUDİLER arasında da sihre itikat pek revaçta idi.

Cin ve peri çağırmak, kötü ruhları esir almak, gizli güçleri kullanarak harikalar meydana getirmek, büyü ve efsun yapmak gibi şeyler Yahudiler arasında da mevcuttu. Fakat, bunların kaynağı İsrailoğulları ve Tevrat değildi. Onların batıl inançları da, tılsımlarla güç kazanmaya ve büyüden kuvvet almaya bağlı bir akım olan Kabalizm’in menşei gibi, Eski Mısır’ın putperest anlayışına ve Firavunların sihirbazlarına dayanıyor, hatta Babil’e kadar uzanan bir çizgi takip ediyordu.

ÇİNLİLER de büyüyle yakından ilgileniyorlardı.

Haddizatında, eskiden iyi–kötü bütün ilimler, hep uzak doğudan geliyordu. Bundan dolayıdır ki, Efendimiz’in [ﷺ] “İlim Çin’de bile olsa gidip alın!” (Bkz.:el-Bezzâr, el-Müsned 1/175; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/253.) sözünü sadece ilim iştiyakına ve araştırma aşkına bağlamak doğru değildir. Gerçi, bazı muhaddisler, bu sözün, Efendimiz’e isnad edilen “uydurma” bir beyan olduğunu ve sened zincirindeki kırılmalardan dolayı hadis kabul edilemeyeceğini vurgulamışlardır; fakat, “Bu zayıf bir hadistir” diyenler de olmuştur. (Bkz.: el-Bezzâr, el-Müsned 1/175; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/253.)

  • ŞAYET, bu ifadeyi hadis kabul edersek, şöyle düşünebiliriz:

Allah Rasûlü daha uzak bir yeri de işaret edebilirdi; fakat, Çin’i nazara vermişti. Demek ki, belli bir dönemde eski dünya itibarıyla Çin’de ilim çok gelişmişti. İlmin gelişmesinin yanısıra efsanevî şeylere olan ilgi de artmış; sihir de yaygınlaşmıştı. Dinler tarihine göre, tenasüh eski Mısır halkının “Hermes”ine dayanmaktadır ve Pisagor vasıtasıyla kadîm Yunan’a götürülmüştür. Pisagor, ruha dair bazı düşünceleri Mısır’dan İyonya’ya taşırken, görünmez kuvvetlere hükmetme düşüncesini de taşımış, zamanla Yunan-Roma medeniyetinde de, Şark’ta olduğu gibi, büyücülük ve falcılık rağbet bulmuştu.

Hârut ve Mârut

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in muasırı olan Yahudiler arasında da büyü çok yaygın idi. Onlar Hz Süleyman’ın –hâşâ– büyük bir sihirbaz olduğunu, hükümdarlığı sihir ile elde ettiğini, ins ü cinne de yine büyü ile hükmettiğini söylüyor; aynı yolla hem çok güçlü hâle gelebileceklerini hem de başka kavimlerin içine korku salacaklarını düşünüyorlardı. KUR’AN-I KERİM, Hazreti Süleyman’ın bir peygamber olduğunu bildirince, onlar –hâşâ– “Muhammed Süleyman’ı peygamber sanıyor, halbuki o bir büyücüdür” demişlerdi. Cenâb-ı Hak, Bakara sure-i celîlesinin 102. ayet-i kerimesiyle onların bu iddialarına cevap vermiş ve şöyle buyurmuştu:

  • Tuttular Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurdukları sözlere tâbi oldular. Halbuki Süleyman küfre girmemişti. Fakat asıl o şeytanlar küfre girdiler. Halka sihri ve Babilde Hârut ve Mârut adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: “Biz sırf imtihan için gönderildik, sakın kâfir olmayasınız!” demedikçe hiç kimseye (sihir yapmaya vesile olabilecek) bir şey öğretmezlerdi. İşte bunlardan koca ile karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Allah’ın izni olmadıkça onlar bununla hiç kimseye zarar veremezlerdi. Fakat, onlar kendilerine zarar getirip fayda vermeyen şeyler öğreniyorlardı. Doğrusu, büyüye müşteri olan kimsenin âhiretten nasibi olmadığını da pek iyi biliyorlardı. Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötü! Keşke bunu anlasalardı!” (Bakara, 2/102).

Bu ayet, Hârut ve Mârut kıssasının özünü ve içyüzünü de açıklamaktadır.

Bazı müfessirler, onların birer melek değil sembol ve mecâzî ifade olduğunu söyleseler de, genel kanaate göre, Hârut ve Mârut, Süleyman (as) döneminde Babil’de insan şeklinde ortaya çıkan, kötülük için kullanmamaları şartıyla insanlara sihir ilmini öğreten ve insanlar için imtihan vesilesi olan iki melektir. Bu ilmi kötülük ve küfür yolunda kullanan fâsıkların aksine, Hârut ve Mârut, “Biz imtihan vesilesiyiz; biz hem kaybettiririz, hem de kazandırırız; bu öğreteceğimiz şeyler fitneye müsaittir ve kötüye kullanılması da küfürdür; aklınızı başınıza alın ve bu imtihanı kaybetmeyin.” demedikçe hiç kimseye hiçbir şey öğretmiyor ve muhataplarını suistimale karşı uyarıyorlardı.

Haddizatında, Merhum Hamdi Yazır’ın da dediği gibi, bu iki meleğin öğrettiği bilgiler bizatihi sihir değildi, ancak o bilgiler sihir yapmaya ve suistimal neticesinde küfre düşmeye de açıktı. Nitekim, söz konusu ayette “o iki meleğe indirilen şey” hakkında açıkça sihir tabiri kullanılmamış, o “şey” sihre atfedilmiştir. [Bkz.:Hak Dîni Kur’ân Dili 1/446-447.]

Müslümanlar ve Büyü

Evet, büyü İslâm’dan önce özellikle Babil ve Mısır medeniyetinde oldukça gelişmiş; zamanla Çin ve Hindistan’da da rağbet görmüş ve inanç açısından metafizikle ilgili mülahazalara çok yatkın olan Doğu insanın eliyle iyice yaygınlaşarak Batı ülkelerine kadar ulaşmıştır. Meleklere ve cinlere inandıkları için fizik ötesine aşina olan Müslümanlar o eski medeniyetlerle irtibata geçince büyü ile de tanışmış; tütsü, tılsım, muska ve fala bakma gibi bidatları onlardan almışlardır.

İSLÂM ALİMLERİ sihri bazı kategorilere ayırmış; yıldızların tesirine dayandırılan ve “tılsım” denilen daha çok Keldânîlerin kullandığı sihirden ruh çağırma, hipnotizma ve benzeri yollarla insanlar üzerinde müessir olma şeklindeki büyüye, cinlerin gizli kuvvetlerinden yararlanılarak yapıldığı ileri sürülen ve halk arasında “cincilik” olarak bilinen sihirden el çabukluğu ile bir takım şaşırtıcı oyunlar göstererek bir göz boyamadan ibaret olan “illüzyon”a, farklı farklı aletlerle yapılan büyüden çeşitli ilaçların ve kokuların kullanılmasıyla ortaya konan tuhaflıklara, İsm-i A’zam’ı bildiği iddiasıyla karşısındakileri psikolojik baskı altına almaktan insanların gizli yanlarını bir şekilde öğrenerek onların kalblerini okumuş gibi yüzlerine söylemek şeklindeki hokkabazlığa kadar pek çok büyü ya da büyü olarak değerlendirilebilecek düzenbazlık çeşidi saymışlardır.

  • EHL-İ SÜNNET ALİMLERİNE GÖRE, sihir bir gerçektir ve onun bazı türlerinin fizikî dünyaya tesirleri de söz konusudur; ancak bu tesir sihirbazın değil, onun sebepleri yerine getirmesi neticesinde Allah’ın yarattığı bir tesirdir.

Buhârî ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, Allah Rasûlü’ne de (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) büyü yapıldığından bahsedilir. Mutezile alimleri ve bazı modern yorumcular böyle bir hadiseyi kabul etmeseler de muteber kaynaklarda bu mesele anlatılmakta ve Cenâb-ı Hakk’ın bir hikmete binaen izin verdiği bu büyü sebebiyle, Peygamber Efendimiz’in “mukarrabînin yanılması” çerçevesinde bir-iki sehvi olduğu bazı Sahabiler tarafından –bir kısım küçük farklarla– rivayet edilmektedir. Ashâb-ı kiram, nübüvvet pâyesiyle telif edemedikleri öyle bir vakayı söylemeyip gizleyebilirlerdi. Fakat, Rasûl-ü Ekrem üzerinde çok kısa süreli ve küçük tesirleri görülen bu olayı nakletmede bir mahzur görmemişlerdi. O hadiseyi nakletmek suretiyle, büyünün, Peygamber Efendimiz üzerinde, dinin ve diyanetin ruhuna dokunmayacak şekilde, muvakkat bir tesirinin hâsıl olduğunu belirterek hem onun bir şer olduğunu göstermiş hem de öyle bir musibete maruz kalanların ne yapmaları gerektiğini talim buyurmuşlardı. Zaten, o sihirden sonra Allah Rasûlü’nde sadece bir kaç namazda “mukarrabîn sehvi” diyeceğimiz türden yanılmalar görülmüş ve bu hal uzun sürmemişti. O yanılmalar da, uhrevî düşüncelerin ve dava yörüngeli mütâlaaların bir insanı alıp bir yüce ufka taşıması ve ona bulunduğu zamanı-mekanı muvakkaten unutturması şeklinde olmuştu.

Öyle ki, yüksek duygulara ve uhrevî mülahazaralara bağlı o çeşit yanılmalar bizde vuku bulsa, bizim için birer fazilet vesilesi bile sayılabilir; çünkü, o sehivlerin arkasında dava düşüncesi vardır.

Peygamber Efendimiz [ﷺ] kendisine büyü yapıldığının farkına varınca dua etmiş ve Cenâb-ı Allah’tan şifa dilemişti. Çok geçmeden Hazreti Cibrîl ve Mikâil (as) gelerek işin hakikatini Efendimiz’e haber vermiş; Allah Rasûlü’nden alınan bir tarak saç-sakal ile hurma çiçeği kullanılarak Lebîd İbn-i A’sam tarafından yapılan büyünün Zervan kuyusuna atıldığını söylemişlerdi. Rasûl-ü Ekrem, bazı ashâbıyla beraber o kuyuya gitmiş ve kuyuyu kapatmışlardı. Hz Aişe, “Ya Rasûlallah, sihri çıkardınız mı?” diye sorunca Efendimiz, “Hayır çıkarmadım. O sihri çıkarıp çözmekle halk arasında sihrin şuyû bulmasından endişe ettim.” (Buhârî, bed’ü’l-halk 11; Müslim, selâm 43.) buyurmuş; Cenab-ı Hakk’ın, kendisine şifa verdiğini ve şifa bulmak için illâ sihri çözmek gerekmediğini belirtmişti. (Bazı rivayetlerde, Hazreti Peygamberimizin büyüyü kuyudan çıkardığı ama halka teşhir etmediği de anlatılmaktadır.)

Büyü Küfre Götürür

İslam, büyüyü ve büyücülüğü kesin bir dille yasaklamıştır: Kur’an-ı Kerîm büyücülerin iflah olmayacağını belirtmiştir (Tâhâ, 20/69).

“Bir düğüme üfüren sihir yapmış olur; sihir yapan da şirke girmiş sayılır” (Nesâî, tahrîmü’d-dem 19; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 2/128.) buyuran Rasûlullah Efendimiz [ﷺ] sihrin büyük günahlardan ve helak edici yedi cürümden biri olduğunu beyan etmiştir. Bir hadis-i şerifte eşlerin arasını açmak için efsuna başvurmanın, ipliğe okumanın ve büyü yapmanın şirk olduğunu söyleyen Peygamber Efendimiz, başka bir hadiste de, “Her kim falcıya, gaipten haber verene ve sihirbaza giderek onlardan bir şey sorar, söylediklerine inanır ve tasdik ederse küfre girmiş olur” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/429) buyurmuştur. Bu hadisleri delil olarak getiren bazı alimler, sihirbazın kâfir olduğuna hükmetmişlerdir. Evet, göz boyama ve el çabukluğuyla insanları aldatma şeklindeki bazı türleri göz önünde bulundurulunca büyü yapan herkes hakkında “küfre girmiş olur” hükmü verilemezse de büyünün her çeşidinin HARAM OLDUĞUNDA şüphe yoktur. Allah Rasulü’nün [ﷺ] büyüde bir tesir-i hakiki olduğuna inanıp Cenab-ı Hakk’ın güç ve kuvvetini görmezlikten gelmeye, büyüyü ticarî bir iş edinmeye ve insanların maneviyat boşluklarını onunla doldurmaya çalışmaya küfür nazarıyla baktığı da aşikardır.

Hususiyle bazı çevreler, bu türlü metafizik mülahazaları dinin yerine koymaktadırlar. Yogayı, meditasyonu, illüzyonu ve fizik ötesiyle alakalı ruhî tecrübeleri dine karşı bir alternatif olarak takdim etmektedirler. Din sayesinde ulaşılabilen huzura, saadete ve bir kısım fevkaladeliklere, bu yollarla da ulaşılabileceğini iddia ve ilan ederek, insanları dinden soğutup yogaya, meditasyona ve hiçbir sağlam temele dayanmayan ruhî tecrübelere sevketmekte ve dinin yerine başka metafizik mülahazaları ikame etmeye çalışmaktadırlar. Şayet, insanların nazarında farklılık arz eden ve onlara ilk bakışta harikulâde gibi görünen bazı hal ve hareketlere ulaşabilirlerse, onlarla caka yapmakta, fevkalâdeden varlıklar gibi arz-ı endam etmekte ve -açıktan açığa söylemeseler bile– kendilerini peygamber yerine koymaktadırlar. Yogizmden mistisizme, meditasyondan bir kısım batıl tarikatlerin ayinlerine kadar çok geniş bir alanda bu türlü sapıklıkları görmek mümkündür. Maalesef, bizim ülkemizde o türlü inhiraflara girenlerin sayısı da az değildir. “Namaz, oruç, hac çok önemli değil, bunların hepsi şeklî şeyler. Asıl mesele şudur…” diyerek füruâta dair bir hususu öne çıkaran, dinde her meselenin kendine göre bir konumu olduğunu gözardı ederek Cenâb-ı Hakk’ın büyük gördüğünü küçük kabul eden, O’nun indinde çok küçük olan bir meseleye de aslan payı veren, dolayısıyla Allah’a karşı saygısız davranan ve ciddi bir inhiraf yaşayan bu kimseler, insanların gönlünde din ve diyanetle doldurulabilecek boşlukları o türlü bâtıl şeylerle kapatmaya çabalıyorlar. Diğer taraftan da, din ile Allah’a yaklaşabilecek, diyanetle kendi ruhî boşluklarını doldurarak tatmine ulaşabilecek ve Hak nezdinde hoşnut olunan birer kul haline gelebilecek insanları o türlü fantezilerle değişik bir aleme çekerek meşgul ediyor, Allah’tan uzaklaştırıyor ve dolayısıyla küfre giriyorlar.

  • Büyüyü ya da büyü kategorisine dahil edilen el çabukluğuna dayalı bazı oyunları böyle büyük bir tahripte kullanmayanlar kâfir olmayabilir; hadis şerhlerinde görüldüğü gibi belki günah-ı kebâir işlemiş olurlar.

Fakat, genelde Peygamber Efendimiz büyüye ve büyücülüğe küfür nazarıyla bakmıştır. Netice itibarıyla, sihrin bazı çeşitleri insanı küfre götürüyorsa, ondan tamamen uzak durmak her zaman daha sağlam bir yoldur. Nasıl ki, gıybetin bir çeşidi zinadan daha tehlikelidir.. evet, bir ferdin gıybetini yapmak günahtır; fakat, bir topluluğun ya da o topluluğu temsil eden bir şahsın gıybetini yapmak sıradan bir gıybet gibi değildir; o zinadan daha tehlikeli ve öldürücü bir günahtır. Aynen öyle de, büyünün bazı türleri ve onların sebep olduğu bir kısım sapık inançlar vardır ki, onlarla meşgul olmak ve onlara inanmak da küfürdür. Öyle ise, ondan bütün bütün uzak durmak gerekir. Dolayısıyla, o meseleyi ifade ederken Allah Rasûlü, hikmetle hüküm vermiş ve “Sihir küfürdür” buyurmuştur.

Papaz Büyüsü

Meseleye bu zaviyeden bakılınca görülecektir ki, kimisi büyüyü meslek edinmiş, sihir yapıyor ve küfre giriyor; kimisi de farkına varmadan -hâşâ ve kellâ- Allah’ın gücü ve kuvveti yerine farklı güçler ve kuvvetler farz ediyor, büyü yaptırmak ya da bozdurmak için kapı kapı dolaşıyor ve küfürle karşı karşıya geliyor. Sanki –hâşâ- Allah onların yapacağı sihrin önünü alamazmış gibi düşünüyor. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edeceğine bir büyücüden başka bir büyücüye, ondan da bir başkasına koşuyor. Böylece, kesret-i kıble (aynı anda pek çok kapıya yönelme) fâsid dairesi içine düşüyor. Bir ona bir buna yöneliyor ve itikadı tamamen sarsıldığı için de hiç kimse onun derdine derman olamıyor.

İşin vahim bir yanı da, büyü vasıtasıyla insanların korkutulması ve üzerlerinde psikolojik baskı kurulmasıdır.

Asırlar önce Firavunların müracaat ettiği ve Kabalistlerin de çokça kullandığı bu metodla adeta iradeler felç edilmekte; insanlar hem o türlü şeylerle oyalanarak hayır yollarından uzaklaştırılmakta hem de sömürülmektedirler. Mesela, “PAPAZ BÜYÜSÜ ” olarak bilinen meşhur sihir çeşidi böyle bir psikolojik silah ve propaganda vasıtasıdır. En tehlikeli büyü çeşidi olarak anlatılan, sonu gelmeyen mübalağalarla çok korkunç gösterilen ve çoğu zaman ancak bir papaz tarafından çözülebileceği iddia edilen “papaz büyüsü” günümüzde de cahil insanları psikolojik baskı altına alan korku faktörlerinden biridir. Dilden dile aktarılırken bir heyulaya dönüşen ve bir yönüyle “Aman o adamlarla iyi geçinin, sakın onları kızdırmayın; papaz büyüsü yaparlarsa bir daha kolunuzu bile kaldıramazsınız” manasına da gelen söylentiler sinsi bir oyunun parçasıdır.

  • Maalesef, sayıları az da olsa, cami gölgesinde büyüyen fakat kilise çatısı altında papazdan medet uman ve ona büyü çözdürmek için sıra bekleyen kimselerin varlığı da –şerirlerin lehine– bu oyunun tuttuğunu göstermektedir.

Milletin akîdesiyle nasıl oynandığını, dinin hüviyet-i asliyesinin bozulması için ne denli gayret edildiğini ve hurafelerin ne şekilde inanç yerine konduğunu görmek için medyumlara ve onlara rağbet edenlere bakmak da yeterli olsa gerek.

Öyle insanlar var ki, Allah’a, Peygamber’e, dine ve diyanete inanmıyorlar; fakat, bir genel müdürlüğe gelip gelemeyeceklerini, bir koltuk kapıp kapamayacaklarını öğrenme ümidiyle medyumlara danışıyorlar. Ülkemiz ve milletimiz için hayatî ehemmiyeti olan bir kurumun üst seviyedeki bir temsilcisi bile daha yukarıdaki bir basamağa çıkıp çıkamayacağını öğrenme niyetiyle medyumun huzuruna (!) koşuyor.

Ve zannediyorum bu insanlar, hayatlarında bir kere olsun, kâinatta en büyük hakikat olan “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” hakikatine kendi azameti ölçüsünde inanmamışlar. Medyuma inandıkları kadar dahi Allah’a inanmamış zavallı insanlar…

Meselenin çok acı ve pek acayip bir yanı da şudur ki; bir yerde din ve diyanet kendi çerçevesinde doğru bir şekilde anlatılınca, ona “dinî propaganda” diyorlar ve mani olmaya çalışıyorlar. Fakat, medyumundan müneccimine, büyücüsünden üfürükçüsüne kadar bir sürü hîlebâz için her türlü imkanı seferber ediyor; televizyon kanallarını onlara açıyor, gazete sayfalarını onların haberleriyle dolduruyor ve o türlü insanları birer meşhur yıldız haline getirerek herkesin onlara koşup müracaat etmesine zemin hazırlıyorlar.. ve böylece, koskocaman bir millet ateşe koşan pervaneler gibi kendini alevlerin içine atıyor.

Üfürükçüler Arasında Mekik

Evet, büyü bir gerçektir ama her şeyi büyüden bilmek doğru değildir. Kanaatimce, musibetleri büyüye bağlama kapılarını bilkülliye kapamak gerekir. Büyü yapılmış mı yapılmamış mı? Cin çarpmış mı çarpmamış mı? Peri musallat olmuş mu olmamış mı? Bunlar bazı insanların başına gelmiş olabilir; biz büyünün yapılabileceğine ve bazı kimselerin onunla imtihan olabileceğine de inanıyoruz. Fakat büyü ihtimaline karşı kapıyı ardına kadar açık tuttuğunuz zaman en küçük sıkıntının dahi büyüyle açıklandığına ve hemen büyücülere koşulduğuna da şahit oluyoruz. Öyle ki, başı ağrıyan, midesi bulanan, kendisine izdivac yolu açılmayan, eşiyle arası bozulan, anne-babasıyla geçinemeyen, çocuğuna laf dinletemeyen, işleri iyi gitmeyen ya da dengeli bir insan tavrı sergileyemeyen hemen herkes kendisine büyü yapıldığını düşünüyor ve çevrenin de tesiriyle çok geçmeden sihre maruz kaldığına gerçekten inanıyor.

Kendisine büyü yapıldığına inananların pek çoğu büyücüler arasında mekik dokuyor; bir büyücüden diğerine, ondan bir başkasına gidip duruyor.

Bazen hoca kılığındaki bir düzenbaz, müşterisinin başına dolanan sihri bozamayınca, onu bir başka arkadaşına sevkediyor; o da başa çıkamayınca üçüncü bir büyücünün yolunu göstererek “O benden daha kuvvetli bir adam; üfürüğü öyle güçlü ki, kim için bir muska yazsa onun etrafındaki bütün cinler hemen kaçıyor” diyor. İradesi felç edilen zavallı insan bu defa onun kapısını çalıyor. Belki muvakkaten onunla teselli oluyor. Bir-iki gün, ruh haletinde ve psikolojisinde bir rahatlama hissediyor.

Bazı ziyaretçilerine “Falan zat dua etti, anında iyileştim” deyince, bu hadiseyi biri diğerine, o da bir başkasına anlatıyor ve aslında tedavi adına hiçbir şey yapmayan hatta belki o meseleden de hiç anlamayan adam meşhur oluveriyor. Birkaç gün geçince, büyülendiğini düşünen insan, kafasında canlandırdığı ve zihninde resmettiği korkuları yeniden hissetmeye başlıyor; bir kere daha ervâh-ı habisenin tesirine giriyor. Bu defa, daha güçlü bir üfürükçü bulmaya çalışıyor.. ve böylece bir sektör meydana geliyor; tamamen şeytanlık ağı ve tuzağı üzerine kurulmuş bu sektör sürekli besleniyor. Bir arz–taleb meselesi gibi, kandırılmaya açık bazı insanlar o sektörün sermayesi oluyor ve büyülendiğini düşünen bu kimseler o sektörü devamlı güçlendiriyorlar. Gayb ilmine, büyüye ve cinlerle alakalı bilgilere vakıf olduğunu iddia eden ve sözde şifa dağıtan hilekârlar da ağlarını kurarak “Nasıl olsa müşterilerimiz gelecekler” deyip bekliyorlar. Böylece, hiçbir işe yaramayan tufeyli bir güruh saf insanların sırtından geçinip gidiyor.

  • Bu arada, BAZILARI gerçekten büyüye, vesveseye ve evhâma maruz kalmış ya da habis ruhların hücumuna uğramış da olabilir.

Bunlar genellikle Allah’tan uzaklaşma, Peygamber Efendimiz’e karşı mesafeli durma ve Kur’an’dan ayrı kalma neticesinde olur. ÖYLEYSE, çareyi yakınlaşmada ve aradaki mesafeyi daraltmada aramak gerekir. İnsan, Allah’a kurbet vesileleri kollamalı, Efendimiz’e yakın durmalı ve Kur’an’a gönlünü açmalıdır ki, uzaklık ve yalnızlığın tehlikelerine karşı korunabilsin, vahşetini gidersin. Allah’a gönülden yönelmeli, içini O’na dökmeli ve şifayı sadece O’ndan istemelidir ki, duasına icabet edilsin.

AYRICA, bazı ağzı dualı kullar vardır; onlar yalnızca Allah rızası için dua ederler.

Hastanın ismini alır, birkaç gece kalkar, secdeye kapanır ve yalvarırlar; “Bahtına düştüm Allah’ım, Şafi-i Hakiki Sen’sin. Şu kuluna şifa ihsan eyle; onu batıl peşinde koşan insanların eline düşürme; onların eline düşürüp perişan etme” der, yakarırlar. Allah Teâlâ da murad buyurursa, şifa ihsan eder.

Bu yol, enbiyâ, evliyâ ve asfiyânın yoludur; bu hak dostlarının yolu dururken, Kur’an ve Sünnet gibi hiç yanıltmayan müracaat kaynakları bir kenarda beklerken başka kapılara yönelmek aldanmışlıktır.

Bu hidayet rehberlerine müracaat edenler bütün dertlerine derman bulabilirler. Dertlerine derman bulamasalar da, sabır kalesine sığınır, az dişlerini sıkar ve musibeti vereni bildikleri için sabrederek evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîn mertebesine yükselebilirler. Belki dünya hesabına biraz sarsılırlar; fakat ahiretlerini imar etmiş olurlar. Dolayısıyla, asıl başvurulması gereken kaynaklar Kur’an ve Sünnet’tir. Hiç yanıltmayan rehberler İnsanlığın İftihar Tablosu ve her devirde selef-i sâlihînin cadde-i kübrâsında ve onların va’z ettikleri metodoloji çerçevesinde hareket eden salih kullardır. Her meselede olduğu gibi metafizikle alakalı mevzularda da bu sağlam kaynakların ve yanıltmayan rehberlerin gösterdiği çizgi takip edilmelidir.

SORU: Peygamber Efendimiz’in büyüye karşı okumuş olduğu bir dua var mıdır? Kendisine sihir yapıldığına inanan bir insan hangi duaları okumalıdır?

  • Cevap:

Allah Rasûlü [ﷺ] her gece yatmaya hazırlandığı zaman iki elini açarak birleştirir, İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak ellerinin içine üfler, sonra başından ve yüzünden başlayarak üç defa elinin eriştiği kadarıyla bütün vücudunu sıvazlar, ondan sonra yatardı. Hz Aişe validemiz, Peygamberimizin bunu her gece üç defa yaptığını rivayet etmektedir. (Bkz.: Buhârî, fezâilü’l-Kur’ân 15, tıp 39; Tirmizî, daavât 22; Ebû Dâvûd, edeb 108.)

  • Rasul-ü Ekrem [ﷺ], kendisine büyü yapıldığını farkettiği zaman da bu sureleri okuyarak Cenab-ı Hakk’a sığınmıştı. İki elini açıp yanyana getirmiş; İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak avucuna üflemiş ve baştan ayağa kadar bütün vücudunu meshetmişti.

Nakledildiğine göre, Efendimiz bunu 11 defa yapmış; her defasında adeta bir düğümün çözüldüğünü hissetmiş ve rahatlamıştı. Dolayısıyla, o türlü bir duruma maruz kalanlar İhlâs suresini ve “Muavvizeteyn” dediğimiz Felâk ve Nâs surelerini onbirer kere okumalı ve Peygamber Efendimiz gibi yapmalıdırlar. Buna ilave olarak, Fatiha suresi, Âyete’l-Kürsî ve güvenilir dua mecmualarındaki Allah Rasulü’nden nakledilen dualar da okunup onlarla Allah’tan şifa dilenebilir. 

Mesela; cin çarpmasına maruz kaldığını düşünen bir insan

  • Fatiha Suresi’ni,
  • Bakara Suresi’nin 1,2,3,4,5,163,164,255,284,285 ve 286. ayetlerini,
  • Âl-i İmran Suresi’nin 18. ayetini,
  • A’raf Suresi’nin 54,55 ve 56. ayetlerini,
  • Mü’minûn Suresi’nin 116,117 ve 118. ayetlerini,
  • Sâffât Suresi’nin ilk on ayetini,
  • Haşr Suresi’nin son üç ayetini,
  • Cin Suresi’nin 3. ayeti ile İhlâs, Felâk ve Nâs surelerini okumalıdır.

(Bu duanın tam metni Mealli Dua Mecmuası’nın Kasım-2021 baskısının 186-195. sayfalarında mevcuttur.) Bunları, o derde dûçar olan insan kendisi okuyabileceği gibi, eşler ve ailenin diğer fertleri de birbirlerine okuyabilirler. Ayrıca, gecesi aydın, ağzı dualı, hiçbir beklentisi ve iddiası olmayan samimi kimselere dua ettirme de bu hususta şifa adına başvurulması gereken yollardan biri sayılabilir.

Şâfi ve Müessir-i Hakikî O’dur!..

Bu arada, bu duaları okuma kadar önemli olan bir husus da, büyüyle imtihan olan şahsın, onu Allah’ın izale edebileceğine tam inanmasıdır. Şayet insanın inancı zayıfsa, yani Allah’ın kendisine şifa ihsan edebileceğine dair şüphesi varsa, bütün bu okumalar, yalvarmalar ve dualar şifaya vesile olmayabilir. Fakat, Kur’an’ın bereketiyle ve sağlam bir niyetle Allah’a teveccüh edilirse o dert –inşaallah– zâil olur. Biz Allah’ın her şeye gücü yettiğine inanmıyor muyuz? Öyleyse, o belayı –hâşâ– Rabbimiz savamayacak da cinci hocalar (!) ve medyumlar mı savacak? Hayır, nâçar kaldığı yerde sadece Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eden bir insana, Allah mutlaka bir perde açar ve onun dertlerine derman olur. Elverir ki o, başka kapılara gitmesin ve Allah’ı yegâne Müessir-i Hakiki bilerek O’na yönelsin.

Evet, “O’dur beni yaratan ve hayat imkânlarını veren, maddeten ve mânen yol gösteren. O’dur beni doyuran, O’dur beni içiren. Hastalandığımda O’dur bana şifa veren. O’dur beni öldürecek ve sonra da diriltecek olan. Büyük hesap günü günahlarımı bağışlayacağını umduğum ulu Rabbim de yine O’dur.” (Şuara/78-82) diyen Hazreti İbrahim bu konuda bize ne güzel örnektir. İşte bu imanla hareket etmek lazım. Aç da kalsak susuz da, tökezlesek de düşsek de, bela ve musibetlere maruz kalsak ya da düşmanlarla karşılaşsak da, her halükarda Allah bize yeter. Allah’ın inayet ve riayetinin olduğu bir yerde, başka desteklere ihtiyaç yoktur.

  • Sözün özü, büyü gerçektir ama her şeyi büyüden bilmek yanlıştır. Büyücülerin pek çok gizli bilgilere vakıf olduğu ve tabiat üstü işler başarabildiği şeklindeki inançlar İslâm’a aykırıdır.

Sihri bir sektör haline getirip insanları Allah’tan ve dinden uzaklaştırmak, dinin yerine bu türlü metafizik mülahazaları ikame etmek küfürdür. Sihrin haram olduğuna inanmakla birlikte, iman zaafından dolayı sihir yapmak veya yaptırmak da büyük günahtır.

  • Şahsî ya da ailevî bazı arızaların arkasında gerçekten büyü olsa bile, cinci hocalara (!) gitmek, şehir şehir, kapı kapı büyücü peşinde koşmak ve bu işin tacirliğini yapan hîlebâzlara sermayedâr olmak büyük bir aldanmışlıktır.

Dinin yerine konmak istenen alternatiflere karşı tavır belirleme, efsanelere inanmama, üsturelere karşı mü’mine yaraşır bir duruş içinde bulunma, büyücülük ve cincilik karşısında selef-i salihînin çizgisinden ayrılmama, o türlü hurafelere karşı kapıları kapayıp arkalarına sürgü vurma ve -Allah’a tam teveccüh etmişsek- kimsenin bize zarar veremeyeceğine kat’î surette inanma bu konuda bize düşen vazifelerdir. [İkindi Yağmurları]

***

ERVÂH-I HABÎSEDEN ve CİNLERİN ŞERRİNDEN KORUNMA YOLLARI

  • a. Evvelâ, Allah (cc) ve Resûlü [ﷺ] ile iyi münasebet kurup, İslâm’ın prensiplerine uyulmalıdır.

Bu işin birinci ve en sağlam yolu, Allah (cc) ve Resûlü’yle [ﷺ] çok iyi münasebet kurmak, din-i mübin-i İslâm’ın prensiplerini hayatımıza hayat yapmak, gönülde derinleşmek ve tertemiz havamızla kendi âlemimizi yaşamaktır. Bir yandan bunları yaparken, bir yandan da habis ruhların sızabileceği hiçbir boşluk ve günah penceresi bırakmamak gerekir. Ruhta açılacak bir gedik, onların sızmasına zemin hazırlayabilir.

  • b. Fiilî ve kavlî dua ile Cenâb-ı Hakk’a (cc) ilticâ

Cinlerin ve habis ruhların şerlerinden korunmada ikinci önemli bir unsur, hususiyetle duanın kulluğumuzun bir parçası ve silahımız olarak dilimizden düşmemesidir. Evet, korunmamız, hâl-kâl, iç-dış, fiil-dil bütünlüğü ve birliği içinde olmalıdır. Dua, fiilî ve kavlî olmak üzere iki şekildedir. Çiftçinin tarlayı sürmesi, tımar etmesi, ekmesi, sulaması fiilî dua; sonra da el açıp, “Yâ Rabbi, bereket ihsan eyle, rahmetini bol bol ver.” diye yalvarması da kavlî duadır.

Birinci dua olmaksızın ikincinin yapılması, insana herhangi bir şey kazandırmayacaktır.

Buna karşılık, sadece fiilî dua ile yetinilmesi ise, yümün ve bereketi, hele hele kulluğu eksik bırakacak ve bütün yaptığı, başında bir olmayan sıfır yığınından ibaret kalacaktır. Diyelim ki bir mü’min, “Yâ Rabbi, mü’minleri muzaffer eyle.” diye dua eder; bu güzeldir ama kâfi değildir. Çünkü tek kanatla kuş uçmaz. Efendimiz’in [ﷺ] Bedir Savaşı öncesi eksiksiz hazırlık yapması ve sonra da bütün benliğiyle Allah’a yönelerek dua etmesi gösteriyor ki, fiilî dua yapılacak, yani sebepler dairesinde yapılması gerekli olanlar yapılacak ve elden geldiğince sebeplere riayet edilecek, sonra da kavlî dua için eller açılacaktır. Bunun gibi, vücudumuzda bir rahatsızlık ve hastalık hissettiğimizde hekime gitmemiz, ilaç kullanmamız birer fiilî duadır. Arkasından, şifayı verecek olan Cenâb-ı Hakk’a el açıp, şifa dilememiz de kavlî duadır.

  • Bazen yalnız Allah’a teveccüh ve kavlî dua ile hastalıklarımız, baş ve diş ağrılarımız geçebilir ama bazen de murad-ı ilâhî başka olur ve hekime müracaatımız istenir.

Efendimiz [ﷺ]: “Allah her derdin devasını yaratmıştır, tedavi olunuz.” [Tirmizî, tıbb 2; İbn Mâce, tıbb 1; Ebû Dâvut, tıbb 1] buyurmakla, bu fiilî duaya bizi teşvik etmektedir. Şu kadar ki, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, şifayı Allah’tan (cc) bilerek ve bir kulluk vazifesi olarak kavlî duamızı her hâlükârda yaparız.

  • Ne var ki, bazen münhasıran kavlî duanın yetmediği gibi, fiilî duanın yetmediği de olur.

Ve Allah (cc), şifayı bazen iki duaya birden, bazen de sadece birine bağlar. Her şey O’nun elindedir. Niceleri vardır ki, kavlî dua nedir bilmedikleri hâlde sıhhat içinde, zevk dolu bir hayat yaşarlar; buna karşılık, ilaç kullandıkları ve duayı da bir an için olsun ağızlarından düşürmedikleri hâlde, Allah’a (cc) gönülden bağlı insanların hayatlarını dertlerle kıvrım kıvrım sürdürdükleri görülür. Böyle durumlarda biz, duamızın kabul olmadığını sanırız. Hâlbuki kabul etmek ayrı, cevap vermek ayrıdır. Her dua işitilir ve icabet edilir fakat bu icabet, istenilenin aynen verilmesi şeklinde olabileceği gibi, tehir edilip sonra verilmesi veya dünyada verilmeyip, ahirete bırakılması şekillerinde de olabilir; tamamen, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine bağlıdır bu. Siz doktoru çağırdığınızda o, icabet eder gelir; fakat “Bana şu ilaçları ver.” dediğiniz zaman, doktor o ilaçları size aynen vermeyebilir; neyi uygun görüyorsa onu verir ve uygun görmediğini de vermez ya da daha iyisini, daha faydalısını verir.

  • Teşbihte hata olmasın, Cenâb-ı Hak da kulun dualarını her zaman duyar, duyduğunu duyurur ve onun kalbine huzur verir; çünkü O, insana şah damarından daha yakındır.

Fakat hikmetinin muktezası olarak, kulunun her istediğini vermeyebilir; bu vermeyiş, bazen kulun yararına olacağı, bazen de ileride daha faydalı şekliyle vereceği içindir. Sonra, mülkün sahibi O’dur ve mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.. lütfu da hoştur, kahrı da. O, abes iş yapmaz; her yaptığında bir değil, bin hikmet vardır.

  • Ayrıca kat’iyen bilinmelidir ki, dua da namaz gibi bir kulluktur; sâfiyane, hâlisane, garazsız, ivazsız, karşılıksız ve dünyada peşin bir netice beklemeden yapılmalıdır.

İnsan, saf ve dupduru bir gönülle O’na teveccüh edip, rızasını aramalıdır. Ama O, bazen lütuf ve keremiyle ihsanlarda bulunup kulunu hoşnut edebilir… Bu sebeple de, hemen neticesi alınsın ve çarçabuk hedefe nail olunsun diye yapılan dualar kabul görmeyebilir; hâlis ve safî olmadıkları için, kabul noktasına yükselmeleri mümkün olmayabilir… Peşin ücretler için ısrarla dua edilmemeli ama Hak kapısında devam ve sebatta mutlaka ısrarlı olunmalıdır. Rabbine ilticadan bir an dûr olmamak, daima hayırlı olanı istemek, günahların yaprak gibi döküldüğü, fazilet ve insanî değerlerin ziyadeleştiği o kapıda sadakatte bulunmak, sebat etmek ve imtihanda olduğumuzu unutmayarak neticeleri ahirette beklemek, samimî kul olmanın gereğidir.

  • c. Nezd-i Ulûhiyette makbul kimselerin duası alınmalıdır.

Nezd-i Ulûhiyette kıymet ifade eden duası makbul kimselere müracaat edip dua etmelerini istemek, çok önemli ve yararlıdır. Nitekim, Efendimiz’e [ﷺ] bu şekil müracaatlar çok olurdu: Ahmed İbn Hanbel, Taberanî’nin rivayetlerinde Ümm-ü Hâni (ra anha) naklediyor: “Allah’ın Resûlü’ne mecnun bir çocuk getirildi. Efendimiz ona dokunup, “Çık ey Allah’ın düşmanı!” buyurdu; sonra, çocuğun yüzünü yıkayıp dua etti ve çocukta hiçbir şey kalmadı.” [Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, 4/171-172; et-Tabarânî, el-Mu’cemu’l-kebir, 5/275.]

Biz de, hüsnü zannımız olan böyle kimselere müracaat eder, onlardan dua dileriz. İnşâallah Cenâb-ı Hak da şifa ihsan eder.

Cinlere maruz kalındığında hemen cinlerle uğraşanlara gidecek olursak, bu bizde evhama yol açar ve kuvve-i mâneviyemizi kırabilir.. sonra, başkaları tarafından istismar da ediliriz. Ona gider iki muska, berikine gider iki muska alır ve zavallı hastayı muska hamalı hâline getiririz. Bu muskalardan bir tanesi kaybolacak olsa, hasta titremeye, korkmaya başlar ve ümitsizliğe düşer. Yani, şifa bulayım derken, daha fazla rahatsızlıklara düçar olur. Bu sebeple, dua ettirmek en iyisidir. Abdullah İbn Amr [ra], çocuklarına dua öğretir, bilmeyenlerin de üzerine yazıp, kordu. Sonra, bu işe de çok bel bağlamamak lâzımdır. Zira sahih hadis kaynaklarının rivayetine göre Efendimiz [ﷺ], 70 bin insanın sorgusuz-sualsiz Cennet’e gireceğini müjdelerken, bunları, pazubent bağlamayanlar, teşe’üm, tefe’ül ve muskaya itibar etmeyip Allah’a mütevekkil olanlar diye saymaktadır. [Buhârî, rikâk 21; tıb 17; Müslim, iman 371] Onun için, hem duayı bırakmamak, hem de Allah’a (cc) tevekkül etmek en iyisidir.

  • d. İnançlı psikiyatrist ve hekimlere gidilmelidir.

Bu mevzudaki diğer tavsiyemiz, materyalist ve inkârcı olmayan ve ruhlara, cinlere ve onların tesirlerine inanan ehil psikiyatrist ve hekimlerimize gidilmesidir. Fakat inanmayan ve kalb ve ruhun gıdasızlığından ve tatminsizlikten dolayı vicdan ve duyguları arasında muvazene kuramayıp düal yaşayan hekimler, habis ruhların hücumuna uğrayanları daha çok bataklığa teşvik edip, bunalımlı, stresli kimselere, “Git, kadınlarla münasebet kur, ye-iç, eğlen ve kötü düşüncelerini atmaya çalış.” demektedirler. Böyle bir tavsiye, susuzluktan yanıp kavrulmuş birisine, “Biraz daha yan” diye deniz suyu vermek gibi bir şeydir. Zaten, hastayı hasta eden, kalbinin bağırsaklarına yedirilmesi, düşünce hayatının ölüp sönmesi ve habislerle düşüp kalkmasıydı. Evet, böyle düşünen tıp da, tabip de tek gözlü sayılır; kaybettiği diğer gözünü bulunca, o da ilerde müstakim görmeye başlayacaktır…

  • e. Âyetü’l-Kürsî, Muavvizeteyn vb. dualara müracaat edilmelidir.

Evvelâ, Allah’a (cc) sığınma, O’na dehalet etme ve himayesine girme, bu mevzuda en önemli yeri olan bir husustur. Allah Teâlâ’nın Kur’ân’da kullarına emrettiği de budur:

  • “Sana şeytandan (şeytanî) bir dürtü olacak olursa, hemen Allah’a sığın.” [Fussilet 36.] yani “Eûzübillahimineşşeytânirracîm” de! Bu arada, Mü’minûn suresi 97. ve 98. âyetlerinin ezberlenip okunmasını da tavsiye edip geçelim.

Âyetü’l-Kürsî, Efendimiz [ﷺ] tarafından bizzat tavsiye edilmiştir. Sahabi, zekât malına el uzatmak isteyen insan suretinde bir habis ruhu yakalamıştı. O habis ruh, kurtulmak için “Bırak beni, sana bizden kendini koruyacak dua öğreteyim: O, Âyetü’l-Kürsî’dir.” demişti. Efendimiz [ﷺ] de, “O yalancıdır, fakat bu defa doğru söylemiş.” şeklinde tenvirde bulunmuşlardı. [Buhârî, vekâlet 10; Tirmizî, sevabu’l-Kur’ân, 3]

Efendimiz’e [ﷺ] Yahudiler tarafından sihir yapıldığında Muavvizeteyn, yani Felak ve Nâs sûreleri okunarak sihir çözülmüştü. [Buhârî,daavât 58; Müslim, selâm 43; İbn Mâce, tıbb 45; Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, 6/57] Ayrıca Peygamberimiz [ﷺ], Âişe Validemiz’in (radıyallâhu anhâ) beyanıyla, sabah-akşam “Üçer defa Felak ve Nâs sûrelerini okur, birbirine birleştirdiği avuçlarının içine üfler ve her defasında ellerini vücudunun erişebildiği yerlerine sürerdi.” [Buhârî; daavât 12; Müslim, selâm 50]

Yine Efendimiz [ﷺ], sabah-akşam üçer defa 

بِسْمِ اللّٰهِ الَّذِي لاَ يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي اْلأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

derdi ki –biiznillah– felce maruz kalmamanın teminatıdır. [Ebû Dâvut,edeb 101; İbn Mâce,dua 14]

Yine اَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللّٰهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لاَمَّةٍ de, tavsiye [Buhârî, enbiyâ 10; Ebû Dâvut, sünne 20; Tirmizî, tıbb 18.] ve tecrübe edilen dualar arasındadır.

  • İmam Gazzâlî’nin bu husustaki tavsiyesi, 1 kere Bismillâhirrahmânirrahîm, 10 kere Allahü Ekber, 19 defa وَلاَ يُفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ أَتَى [Tâhâ sûresi/69; Nâs sûresi/4.]  ve وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ [Felak sûresi/4.11] okumaktır.

Bir başka zatın tavsiyesine göre, her defasında önce bir yudum su, çay, ya da çorba içip, arkadan bir defa yukarda geçen bu iki âyet okunmalı ve bu okuma bu şekilde 19 defa tekrarlanmalıdır. Bu mevzuda daha pek çok dualar vardır ki, hadis kitaplarına bakılmalı veya ehline sorulmalıdır. Ayrıca Ashab-ı Bedir, Cevşen ve Kaside-i Bür’e de tavsiye edilebilir.

DUALARLA CİNLERDEN VE HABİS RUHLARDAN KURTULANLARA MİSALLER:

1. Yakınlarımdan biri felç olduğunda, kendisine bir hafta Kaside-i Bür’e okunmuştu; Allah’ın (cc) izniyle bir hafta sonra düzeldi.

2. Çok sevdiğim bir arkadaşımın hanımında evlenir evlenmez cinnet emareleri baş göstermişti. Kaskatı kesilip, gözleri dönüyor ve “Geldiler” diyordu. Gitmedikleri hekim kalmadı; Prof. Dr. Ayhan Songar da bir hayli meşgul oldu. Sonra, Allah (cc) başka bir yerden kapı açtı ve böyle arızalı, malûl kimselere okuyan bir hocaefendi, bir ay gelip, bu kadına okudu ve biiznillah hasta belli ölçüde ifakat Bir defasında Ashab-ı Bedir’in isimlerini de yanıma alarak, hastanın beyi olan arkadaşımı ziyaret etmek istedim. Ben daha merdivenlerden çıkarken kadın, “Hoca geliyor, onun da iflahını keseceklermiş.” diye bağırmaya başladı. Ben içeriye girmedim; Ashab-ı Bedir’in isimleri bulunan kâğıdı arkadaşa verdim ve o da götürüp onu kadının üzerine bırakıverdi. Sesi aşağıya kadar gelen hemşiremiz şöyle diyordu: “Niye kaçıyorsunuz? Hz. Hamza geldi diye mi?”

  • Bunu nasıl izah eder ve hangi maddî sebebe bağlarsınız, bilemeyeceğim..!

 

3. Şimdi de, bir arkadaşımızın birkaç müşâhedesini bizzat kendi ağzından nakledelim: “İzmir-Balçova’da vazifeli iken, 18 yaşlarında, sosyeteye mensup oldukları belli iki genç yanıma geldi. Biz camiden çıkmıştık; onlar da dışarıda bekliyorlardı. Yüzlerinde bir korku ve telaş emaresi hissettim. Ürkek bir tavırla yanıma sokulup, “Biz falan semtte erkekli-kızlı ruh, cin çağırma seansları düzenliyorduk. Geliyor, fincanlarımızla oynuyor ve harflerle konuşuyorlardı; biz de eğleniyorduk. (Ruh çağırmaya zaten ‘sosyete çerezi’ dense yeridir.) Sonra bıraktık. Fakat, bu işe ara verdiğimizden bu yana ruhlar, gece gündüz peşimizi bırakmaz oldular; bilhassa geceleri çok rahatsız ediyorlar. Yataklarımızı hareket ettiriyor, dolaplarımızın kapaklarıyla oynuyorlar; perişan olduk. Ne yapacağımızı bilemediğimizden camiye geldik.” dediler.

–Ah, doğumlarda, düğünlerde, ölümlerde ve darda kalınınca akla gelen camiler ve neslimiz!– Sonra, birden dedi ki: “Biliyor musunuz, şu anda bile ileride şu ağacın altındaki taburenin üstünde bulunuyorlar.” Ben “Gelin, camiye girelim.” dedim.

–Tek barınak, tek sığınak Allah’ın evleri…

– Girdik ve uzun boylu konuştuk. Malumatım olduğu kadarıyla, bunun tehlikeli bir iş olduğunu, iman ve irfanla, ilmî ve dinî meselelerle meşgul olmakla bu rizikolu badirenin atlatılabileceğini söyledim ve bazı dualar yazıp verdim.

“Akşam evimde odama çekilmiş kitap okuyordum. Bir ara salonda birbiriyle oynaşıp duran oğullarım odama gelip, “Baba” dediler, “yan odada ışık yandı, duvarda dolaşanlar var.”

Meseleyi anlamıştım. Gündüz, ellerinde oyuncak olmaktan kurtardığım gençlerin intikamı alınmak isteniyordu. Akılları sıra bana gözdağı vereceklerdi. Masamın üzerinde bulunan dua kitabını aldım ve Ashab-ı Bedir’in isimlerini okumaya başladım. Daha ben okurken ışıklar söndü ve duvarda dolaşanlar kayboldu. Belli ki, benden hoşlanmamışlardı.”

4. İzmir’in Altındağ semtinde cami görevlisi olarak vazife gören bir arkadaş da şunları anlatmıştı:

“Her minareye çıkışımda, arkamdan gelen takunya sesleri duyardım. Bilhassa akşamları daha sık oluyordu. Akşam ve yatsı namazlarından sonra cemaat dağılıp da cami boşaldığında, ışıkları söndürüp kapıyı kapamak üzere harekete geçerdim. Çok kere ben daha düğmeye dokunmadan ışıklar sönüverirdi. Bu o kadar uzun süre devam etti ki, dayanamadım, vazifemi başka bir camiye naklettirdim.”

5.Havran’ın Çakırdere köyünden bir köylü de, başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakletmişti:

“Bir yaz gecesi, tarlaları domuz sürülerinin zararından korumak gayesiyle, köyde âdet olduğu üzere tarladaki kulübemde kaldım. Yalnızdım. Yakınımda da kimsecikler yoktu. Yanımda tüfeğim olduğu hâlde yatağa uzanmış, duruyordum. Bir ara kapı açıldı. Gecenin yarısında kim gelmiş olabilir diye hayret ve şaşkınlık içinde kapıdan gelene bakarken, bir de ne göreyim: Gelen bizim hanım, elinde de fener. Bu kadar uzak mesafeden ve böyle geç vakitte hanımımın gelmesi mümkün değildi. Aklıma geldi ve bildiğim duaları okumaya başladım. Gelen, arkasına dönüp gitti. Giderken kapıyı kapatmayı da ihmal etmedi!”

  • Bu ve bunlara benzer yüzlerce hâdise vardır ki, hiçbirini madde ile izah mümkün değildir.

İlim adamlarımıza düşen vazife, bunları toptan inkâr edip görmezlikten gelmek yerine, bu çeşit tedavilerin de kendi çapında bir ilim olabileceğini kabulle, meseleye bir de bu açıdan yaklaşmalarıdır. Vâkıaları görmezlikten gelmenin kimseye fayda getirmeyeceği ve böyle davranmanın ilim ve fenle uzaktan yakından bir alâkasının bulunmadığı, bilhassa günümüzde artık herkesin malumu olan bir husustur. (İnancın Gölgesinde,1/188-198)

***

CİNLERİN SULTASINDAN KORUNMANIN YOLLARI

Cin ve şeytanların sultasından korunmanın tek çaresi, mânevî donanım ve iç-dış bütünlüğüne ermektir. Böyle bir donanımı gerçekleştiremeyen ve böyle bir bütünlüğe eremeyenlerin bir yanları mutlaka şeytanların hâkimiyeti altındadır ve o insan eksiktir. Dış ve iç bütünlüğünün mânâsı bir anlamda kalb ve davranış birliği ile çok ciddî alâkalıdır. İnsan, inandığını tam yaşadığı zaman bu vahdete kavuşmuş olur. Zaten Vâhid ve Ehad olan Allah’a (cc) kulluk da, böyle bir vahdeti gerektirmektedir.

  • Evet, tevhid-i kıble ve teveccüh-ü tam ile O’na yönelenler, cin ve şeytanların sultasına karşı kesinlikle muhafaza altına alınmış sayılırlar. Dual yaşayan ikiyüzlüler ise, böyle bir garantiden mahrumdurlar.

Cin ve şeytanların sultasından korunmak için, dilden dua eksik edilmemelidir. Kalb, Rabb’in zikriyle itminana ulaştırılırken, kafa da hep ilâhî cilve ve tecellîleri düşünmeli.. girdaba düşmekten kaçınmalı.. ve insanın tek emeli, “başkalarını kurtarmak” olmalı.. olmalı ve hep taze gül kokulu bir iklim ve bir atmosfer meydana getirmelidir. “Gül, gül içinde biter.” felsefesiyle hareket edip, ferdî mânâda da daima “istiaze” süllemiyle (merdiveniyle) Yüceler Yücesi’nin sığınağına ulaşma gayreti içinde bulunmalıdır. Çünkü şeytan ve habis cinler oraya giremez ve o kudsî otağa ulaşamazlar.

  • Eûzü”, Allah’a karşı bir yönelme ve bir dehalettir.

Evet, o, her şeyi, yine onun seviyesine göre terbiye eden Âlemlerin Rabbi’ne bir iltica ve bir sığınma demektir, zira O, Rabb’dir, her şeyin hakkından geldiği gibi, şerir cin ve şeytanların hakkından da gelir.

  • Şeytanlar, sığınılması gereken her şeyden

 أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللّٰهِ التَّامَّاتِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ

 “Mahlukatının şerrinden Allah’ın tastamam kelimelerine sığınırım.” [Müslim, zikir 54-55; Tirmizî, daavât 40; İbn Mâce, tıb 46] diyerek Rabb’e sığınan insana ulaşamaz ve ona zarar veremezler. Bu, Allah Resûlü’nün bir duasıdır ve o, sığınılması gereken her şeyden, kendi kerem ve cömertliğine şâyeste şekilde kendisini koruması ve muhafaza etmesi için Rabb’ine böyle yalvarmıştır.

  • Bu mevzuda diğer bir düstur da Âyetü’l-Kürsî’yi [Bakara sûresi/255.] okumayı ahlâk edinmektir.

O da ilâhî bir kalkandır ve insanı cinlerin, şeytanların şerrine karşı korur ve muhafaza eder. Aslında bu âyette anlatılan vasıflarla muttasıf o Rabb-i Rahîm’e yönelme, insanın his ve duygularını tatmin eder ve teminat altına alır.. alır da, artık onun gözlerine yabancı hayaller giremeyeceği gibi kalbini ve gönlünü de şeytan işgal edemez. Yeter ki o, iradesinin hakkını versin ve elinden geldiğince istikamet içinde yaşamaya gayret etsin.

Ne var ki insan, her zaman bu gerilimini muhafaza edemez. Bazen geçici de olsa ufkunu gaflet bulutları sarabilir. Bu gibi durumlarda onu uyku basar ve âdeta iradesi devreden çıkar. İşte o zaman insan da, uyumayan ve asla uyuklamayan Allah’a yönelir, O’na sığınır.. sığınır da, artık şeytan, onun ruhuna yol bulup giremez. Zira Âyetü’l-Kürsî, koruyucu bir atmosfer gibi onun ruhunu sarmıştır ki, böyle bir mahfuz yere cin, şeytan giremez.

Ne dediğini duyarak ve sürekli içine doğru derinleşerek; derinleşip bütün beşerî hislerini aşarak Âyetü’l-Kürsî’yi vird edinip Allah’a iltica etmek, bir bakıma, “Ey Rabbim! Ben kendimi Sana emanet ediyorum.” demektir ki, böyle bir iltica, dua ve yalvarış Arş-ı Rahmet’e ulaşınca gök ehli o kişinin etrafını sarıp âdeta onun çevresinde pervane kesilir. Hangi şeytan ve şerir cinnin haddine ki, böyle bir nur hâlesini aşabilsin ve ışık hüzmeleriyle sarılı bulunan nezih ruhlara dokunup onları soldurabilsin? Hayır, bu mümkün değildir. Zira onu, artık emri her şeye galip olan Rabb’i himaye etmektedir ve o, Âyetü’l-Kürsî’nin okunduğu eve cin ve şeytanın girmesine müsaade etmeyecektir.

(Varlığın Metafizik Boyutu, s. 300)

Bu yazı 72 kez okundu