1-] YÂSÎN SÛRESİ
2-] FETİH SÛRESİ
3-] RAHMAN SÛRESİ
4-] HAŞR SÛRESİ’NİN SON ÜÇ ÂYETİNİN FAZİLETİ
5-] MÜLK SÛRESİ
6-] NEBE SÛRESİ’NİN FAZİLETİ
7-] ÂMENARRASÛLÜ ÂYETİ (Bakara Sûresinin Son İki Ayeti) FAZİLETİ
8-] CEVŞENİN FAZÎLETİ
9-] EVRÂD-I KUDSİYE FAZÎLETİ
10-] DELÂİLÜ’N NÛR
11-] SEKÎNE
12-] MÜNÂCAT-I VEYSE’L-KARÂNÎ
13-] DUA-İ TERCÜMAN-I İSM-İ AZAM:
14-] DUA-İ İSM-İ AZAM:
15-] MÜNÂCÂTÜ’L-KUR’ÂN:
16-] TAHMÎDİYE
17-] HULÂSATU’L-HULÂSA
18-] TAZARRU ve NİYAZ
& & & & & & &
1-] YÂSÎN SÛRESİ
Yâsîn Sûresinin Fazîleti Hakkında Hadisler
Bu sûrenin fazileti hakkında birçok hadis rivâyet edilmiştir. Bunların kimi sahih, kimisi garip, kimisi de zayıf olmakla beraber toplamı, Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem), bu sûreye gerçekten fazla önem verdiğini gösterir.
1. Tirmizî’nin rivâyet ettiği bir hadise göre: “Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’ân’ın kalbi de Yâsîn’dir. Kim Yâsîn’i okursa Allah onun okumasına,Kur’ân’ı on kere okumuş gibi sevap yazar”.
[Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 7; Dârîmî, Fedâilü’l-Kur’ân, 21. Tirmizî, hadisin isnadının garîb (ferd) ve ravilerinden Hârun Ebû Muhammed’in mechul olduğunu söyler. Zehebî de aynı raviyi tenkid eder (bkz. Mizanü’-i’tidâl, IV, 288). Ayrıca bu haberin ilk yarısı Ebû Kılâbe (bkz. Beyhakî, Şuabu’l-İman, II, 482) ile Abdurrahman İbn Ebî Leylâ’ya da nisbet edilir. Bkz. Kurtubi, Tefsir, XV, 2. Bahis konusu rivayet sened itibariyle zayıf olmakla beraber fezâil babında amel edilebilir (bkz. Acluni, Keşfu’l-Hafâ, I, 269).]
Âlûsî bu hadisle ilgili olarak şu bilgiyi kaydeder: “Ma’kıl b. Yesâr’dan sahih olarak rivâyet edilmiştir ki, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Yâsîn, Kur’ân’ın kalbidir”(Ahmed İbn Hanbel, Müsned V,26) buyurmuş ve bu, O’nun isimlerinden biri sayılmıştır.
Hüccetü’l-İslâm İmam Gazzâli buna bir gerekçe olmak üzere bu sûrede haşrin ve neşrin (kıyâmet olaylarının) en edebî ve en güzel bir şekil üzere anlatılmış olduğunu, haşri ve neşri kabul etmenin de imanın kalbi mevkiinde bulunduğunu söylemiştir. (Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, XXII,208.)
2. Başka bir hadiste de Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’ân’ın kalbi de Yâsîn’dir. Ümmetimden her bir insanın kalbinde Yâsîn sûresinin olmasını isterdim!”(Bezzâr; İbn Kesîr)
3. Diğer bir hadiste ise Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Yâsîn, Kur’ân’ın kalbidir. Allah’ı ve âhiret gününü arzu ederek Yâsîn okuyan kimsenin geçmiş günâhı affedilir. O’nu ölülerinize okuyunuz”buyurmuştur. (Ebû Davud,Cenâiz, 20; İbn Mâce,Cenâiz, 4;Ahmed İbn Hanbel,Müsned V,26;Nesâî,Amelü’l-yevm ve’l-leyl, s. 308; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, III, 383.)
اِقْرَءُوا يٰسۤ عَلَى مَوْتَاكُمْ
“Yâsîn Sûresini ölülerinize okuyunuz.” hadisinin manasında İslâm âlimleri ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, bu hadiste; “ölmek üzere olan kimseler” kastedilmiştir derlerken, diğerleri de, “ölüler” olduğunu söylemişlerdir.(İbn Hıbbân, Sahîh, VII, 269-271)
4. “Herhangi bir kimse gece Yâsîn sûresini, Allah’ın rızâsını kazanma düşüncesiyle okursa, o kimsenin o geceki günahları affedilir.”(Dârimî, 2, 456; Kurtûbî.)
Diğer bir rivâyette: “Herhangi bir kimse gece-gündüz Yâsîn sûresini, Allah’ın rızâsını kazanma düşüncesiyle okursa, o kimsenin günahları affedilir.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VII, 97. Taberânî’nin el-Mu’cemu’s-Sağîr ve el-Mu’cemu’l-Evsat’ta Ebû Hüreyre’den rivayet ettiği bu hadis üzerine el-Heysemî şöyle der: “Hadisin senedinde Ağleb b. Temîm vardır. O zayıf bir ravidir.”)
5. “Kim sabahladığında Yâsîn sûresini okursa, akşama kadar kendisine işlerin kolaylığı verilir. Kim de akşamladığında gecenin başında Yâsîn sûresini okursa, sabaha kadar kendisine işlerin kolaylığı verilir.”(Dârimî, 2,457; Kurtûbî. Bu söz, Dârimî’de İbn Abbâs’ın mevkuf haberi olarak geçer. Ancak Kurtubî’de (bkz. Kurtubi, a.g.e., XV, 2) merfûan zikredir. )
6. “Yahyâ b. Ebî Kesîr şöyle demiştir: Bana ulaşan habere göre; “Kim gece Yâsîn sûresini okursa, sabaha kadar sevinç içinde olur. Kim de sabah Yâsîn sûresini okursa, akşama kadar huzur içinde olur.” Bu haberi bana, bu söylediğimi tecrübe eden birisi, haber verdi. Bunu Sa’lebî ve İbn Atiyye zikretti. İbn Atiyye, “tecrübe bunu doğrulamaktadır.” demiştir.(Kurtûbî.)
7. “Cuma gecesi kim Yâsîn sûresini okursa, günahları affedilmiş olarak sabahlar.”(Kurtûbî)
8. “Yüce Allah, dünyayı ve gökleri yaratmadan bin sene önce Tâhâ ve Yâsîn sûrelerini okudu. Melekler okunan Kur’ân’ı işitince: ‘Kendilerine bu kitabın indirileceği ümmete, O’nu ezberleyecek sînelere ve O’nu okuyacak dillere müjdeler olsun.’ dediler.”(Dârimî, 2,456)
9. “Cennet ehlinden Kur’ân kaldırılacak, onlar Tâhâ ve Yâsîn sûreleri hariç başka bir şey okumayacaklar.”(Kurtubi, a.g.e., XV, 2; el-Cemel ale’l-Celâleyn.)
10. “Ölen/ölmek üzere olan birisinin yanında Yâsîn okunursa, Allah onun halini hafifletir” (Şevkânî, Neylü’l-evtâr, IV, 52. Meşâyihin tatbikatı için bkz. İbn Kesîr, Tefsir, III, 564)
11. “Her kim anasının-babasının veya bunlardan birinin kabrini her cuma ziyaret eder de yanlarında Yâsîn okursa, her harfinin sayısınca ona mağfiret edilir”.(ez-Zebîdî, İthâfü’s-Sâde, Beyrut ts., I,393)
İslâm âlimlerine göre güç işler karşısında Yâsîn okununca Allah güçlüğü kolaylaştırır. Can çekişen kimsenin yanında Yâsîn okumak, onun üstüne rahmet ve bereket inmesine ve kolay can vermesine sebep olur.(İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm)
[Pırlanta Müellifi], ölüye telkin yapılıp-yapılmayacağı hakkında kendisine sorulan bir soruya cevap verirken, ölüye Yâsîn okunması hakkında şöyle der:
“Allah Resulüne isnad edilen telkine dâir zayıf rivayetler var; Allah dilerse fayda verir. Ama, esas olan, insanın ölünce teklif dâiresinin dışına çıkmış olmasıdır. Onun için bu telkin, daha dünyada iken ve rûhunu teslim etmeden evvel yapılmalıdır. Zira, son söz ve mülâhazaların tevhitle alâkası çok mühimdir. Mezarlarda yapılan telkinin Kitap ve Sünnet’teki yeri itibariyle çok tatmin edici değildir. Yâsîn-i Şerif’in de ölüm anında okunması lazımdır ki; sekerattaki insan onun mânâ ve muhtevasıyla dolsun-taşsın, merciin ve meadın Allah olduğunu bilsin, tefekkür ve tezekkür kapıları ona açılsın. Bununla beraber, ölünün ardından okunmasında ve sevabının bağışlanmasında da bir beis olmasa gerek.”(Fasıldan Fasıla II)
[Pırlanta Müellifi],
Yâsîn Sûresi’ni okumanın fazileti hakkında bir de menkıbe anlatır: Kâdî Beyzâvî, tefsirinin birinci cildini yazdıktan sonra rahatsızlanmış ve etrafındakiler de onu öldü sanmışlar. Techiz ve tekfini yapıldıktan sonra mezara gömmüşler. Gece olunca Kâdî uyanmış ve bağırmaya başlamış. Yanı başındaki mezardan birisi, “Ne bağırıyorsun? Bu gece yarısı seni kim duyar ki? demiş. Kâdî de, “Sen gece olduğunu nereden biliyorsun? diye sormuş Adam, “Ben geceleri Yâsîn, gündüzleri Tebâreke okurdum. Onların nûru sayesinde biliyorum” cevabını vermiş. Sonra gündüz olunca “Şimdi bağır” demiş. Mezarlıktan geçenler sesini duyunca gelip Kâdî’yi çıkarmışlar. Bu cereyan etmiş olsa da olmasa da bir menkıbe. Ve bu menkıbenin devamında şu var: Bundan dolayıdır ki, Kâdî’nin tefsirinin ikinci cildinin daha ruhanî olduğu söylenir. (Fasıldan Fasıla, I,324.)
“Kim Yâsîn’i okursa Allah onun okumasına, Kur’ân’ı on kere okumuş gibi sevap yazar.”
Hadisinin İzahı : Bazı kimseler, amellerin sevabına dair ve bazı sûrelerin fazîletleri hakkında gelen rivayetleri, mübalâğa zannetmiş, hattâ mümkün olmayan bir mübalâğa tevehhüm etmişlerdir. İşte, insafsız ve dikkatsiz bazı insanlar: “Bu mümkün değildir. Çünkü Kur’ân içinde zaten Yâsin ve öteki faziletli sûreler de vardır. Onun için mânâsız olur.” demişler.
Elcevap:
Bu meselenin hakikati şudur: Kur’ân-ı Hakîmin her bir harfinin bir sevabı vardır ve bir hasenedir.
Fakat, fazl-ı İlâhîden, o harflerin sevabı sümbüllenir, bazen on sümbül verir,
bazen yetmiş, bazen yedi yüz (Âyetü’l-Kürsî harfleri gibi),
bazen bin beş yüz (İhlâs sûresinin harfleri gibi),
bazen on bin (Berat gecesinde okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi) ve bazen otuz bin (meselâ, haşhaş tohumunun çok oluşu gibi, Kadir gecesinde okunan âyetler gibi). Ve “O gece bin aya mukabil” âyetinin işaretiyle, bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olduğu anlaşılır.
İşte, Kur’ân-ı Hakîm, sevâbın kat kat artmasıyla, elbette bizim ölçülerimize göre değerlendirilemez. Belki asıl sevabıyla, bazı sûrelerle muvazeneye gelebilir. Bu meseleyi daha iyi anlayabilmek için bir misal vermek gerekirse; içinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki, bin dane ekilmiş. Bazı danelerin/habbelerin yedi sümbül verdiğini düşünsek, her bir sümbülde yüzer dane olsa, o vakit tek bir dane/habbe, bütün tarlanın üçte ikisine mukabil olur. Meselâ birisi de on sümbül verse, her birinde iki yüz dane olsa, o vakit bir tek dane/habbe, asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ, kıyas et. Şimdi, Kur’ân-ı Hakîmi, nûrânî, mukaddes semâvî bir tarla olarak tasavvur edelim.
İşte, her bir harfi, –onların sümbülleri nazara alınmayacak olursa– asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Yâsin, İhlâs, Fâtiha, Kul Yâ Eyyühe’l-Kâfirûn, İzâ Zülzileti’l-Ardu gibi sûreler, diğer faziletlerine dair rivayet edilen sûre ve âyetlerle muvazene edilebilir.
Meselâ, Kur’ân-ı Hakîmin ÜÇ YÜZ BİN ALTI YÜZ YİRMİ HARFİ olduğundan, İhlâs sûresi, Besmeleyle beraber altmış dokuz harftir. Üç defa altmış dokuz, iki yüz yedi harftir. Demek ki, İhlâs sûresinin her bir harfinin sevapları bin beş yüze yakındır.
İşte, Yâsin sûresinin harfleri hesap edilse, Kur’ân-ı Hakîmin harflerinin tamamına nispet edilse ve on defa katlanması nazara alınsa, şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerifin her bir harfi, yaklaşık beş yüze yakın sevabı vardır, yani o kadar hasene sayılabilir. İşte, buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar lâtif ve güzel ve doğru bir hakikat olduğunu anlarsın. (Bediüzzaman, Sözler, 24. söz, Üçüncü dal, dokuzuncu asıl, sadeleştirerek)
RİSÂLE-İ NÛR KÜLLİYATINDA KIRK BİR YASİN
Bismillahirrahmanirrahim
Süleyman Efendi, Mustafa Çavuş ve Bekir Beyin bir fıkrasıdır. Isparta’daki kardeşlerimizin fıkrasındaki dâvâyı ispat eden kuvvetli iki delili gösteriyor.
Re’fet Bey ve Hüsrev gibi kardeşlerimizin harika bir surette yağan umumî yağmur içinde Risale-i Nur bereketine hususiyetle baktığına, bizim de kanaatimiz geliyor. Çünkü gözümüzle yağmur hâdisesini, hususî bir şekilde hizmet-i Kur’ân ve Risale-i Nur’a baktığını iki suretle gördük.
BİRİNCİ SURET:
Risale-i Nur’un vasıta-i neşri olan Üstadımızın camii, Barla’da seddedildi. Risale-i Nur’u yazacak hariçteki talebelerinin yanına gelmeleri men edildiği hengâmda kuraklık başladı. Yağmura ihtiyac-ı şedid oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı.Yalnız Karaca Ahmed Sultan’dan itibaren, bu daire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstadımız bundan pek müteessir olarak dua ediyordu.
Sonra dedi ki: “Kur’ân’ın hizmetine sed çekildi, bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser-i itab var ki, yağmur gelmiyor. Öyleyse, madem Kur’ân’ın itabı var. Yâsin Sûresini şefaatçi yapıp Kur’ân’ın feyzini ve bereketini isteyeceğiz.”
Üstadımız Muhacir Hâfız Ahmed Efendiye dedi ki: “Sen kırk bir Yâsin-i Şerif oku.” Muhacir Hâfız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde, Üstadımız, daima itimad ettiği bir hatırasına binaen Muhacir Hâfız Ahmed Efendiye söyledi ki: “Yâsin’ler tılsımı açtı; yağmur gelecek.”
Aynı gecede, evvelce yağmadığı Barla dairesi içine öyle yağdı ki, Üstadımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesindeki duvar yağmurdan yıkıldı. Halbuki Karaca Ahmed Sultan’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul Şem’î ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler. İşte bu hâdise kat’iyen delalet ediyor ki, o yağmur, hizmet-i Kur’ân’la münasebettardır. O rahmet-i âmme içinde bir hususiyet var ki, Sûre-i Yâsin anahtar ve şefaatçi oldu ve yağmur kâfi miktarda yağdı.
İKİNCİ SURET:
Kuraklık zamanında, yirmi otuz gün içinde yağmur Barla’ya yağmamışken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda menbaına yakın Üstadımız ve biz (yani, Süleyman, Mustafa Çavuş, Ahmed Çavuş, Abbas Mehmed ve sair kardeşlerimiz) beraber cemaatle namaz kıldık. Tesbihattan sonra dua için elimizi kaldırdık, Üstadımız yağmur duası etti. Kur’ân’ı şefaatçi yaptı.Birden, o güneş altında, herbirimizin ellerine yedi-sekiz damla yağmur düştü.Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hale hayret ettik. O vakte kadar yirmi otuz gündür yağmur gelmemişti. Yalnız o yağmur duası ânında, dua eden her ele yedi-sekiz damla düşmesi gösterdi ki, bunda bir sır var. Üstadımız dedi ki:
“Bu bir işaret-i İlâhiyedir. Cenâb-ı Hak mânen diyor ki: Ben duayı kabul ediyorum, fakat şimdi yağmur vermiyorum.”
Demek sonra sûre-i Yâsin şefaat edecek. Nitekim öyle olmuştur.
Elhasıl: Isparta’daki kardeşlerimizin umumî rahmet içindeki Risale-i Nur’un bereketine dair dâvâ ettikleri hususiyeti, bu iki kuvvetli delille tasdik ediyoruz.
Barla’da Şem’î, Mustafa Çavuş, Bekir Bey, Muhacir Hâfız Ahmed, Süleyman
1) bk. Barla Lâhikası, (144. Mektup). https://sorularlarisale.com/risale-i-nur-kulliyati/barla-lahikasi/144/144
Not: Yasin suresinin fazileti hadisler ile sabit iken kırk bir defa okunması Üstad Hazretlerinin bir tahric ve içtihadıdır. Bu yüzden bizim bir sevap ve fazilet takdir etmemiz kabil değildir. Zaten yukarıda vermiş olduğumuz hatırat bu içtihadın önemini ifade ediyor.
2-] FETİH SÛRESİ
1. Hz. Ömer (ra), Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dediğini rivayet etmiştir:
نزل علي البارحة سورة هي أحب إلى من الدنيا وما فيها إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا
“Dün gece bana öyle bir sûre vahyedildi ki o benim için, bütün dünyadan ve dünyada olan her şeyden daha sevimlidir: O sûre: “İnnâ fetehnâ…” sûresidir.” [Buhârî, tefsîr, 48/1; Müslim, cihad 97 (Hz. Enes’ten, başka lafızla bu manada).]
2. Enes (radıyallahu anh), Fetih Sûresi hakkında şöyle der: “İnnâ fetahnâ (…) Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiye’den dönerken nâzil oldu. O sıra Müslümanların umre yapıp kurban kesmeleri engellenmişti. Onun için kurbanlarını Hudeybiye’de kestiler.
Resûlullah’ın ashabını büyük bir üzüntü kaplamıştı. Buyurdu ki: “Bana öyle bir sûre indirildi ki benim için bütün dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden daha sevimlidir.” deyip: “Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik. Bu da Allah’ın senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması, sana yaptığı ihsan ve nimeti tamamlaması, seni dosdoğru yola hidayet etmesi ve sana şanlı şerefli bir zafer vermesi içindir.” âyetlerini okudu. [Vâhidî, a.g.e., s.382.]
Bunun üzerine ashabı: “Seni tebrik ederiz, bu müjdeler kutlu olsun senin için ya Resûlallah! Yüce Allah sana ne yapacağını açıkladı. Ama bize ne yapacak acaba?” dediler. Bunun üzerine Yüce Allah: “Bu da Allah’ın mü’min erkekleri ve mü’min kadınları içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetlere yerleştirmesi, onların günahlarını bağışlaması içindir. Bu, Allah katında büyük bir başarıdır.” âyetini indirdi. [Tirmizî, Sünen, Mısır 1978, tefsîru’l-Kur’ân, feth, 48/2; Suyûtî, Lubâbu’n-Nukûl, s. 193. Vahidî, a.g.e., s. 383.]
3. Cebrail (aleyhisselâm), bu sûreyi indirdiği zaman, “Tebrik ederiz seni ey Allah’ın Resûlü!” demiş; Cibril tebrik edince Müslümanlar da tebrik etmişler. [İbn Sâ’d’ın rivayet ettiği Mücmi’ ibn-i Câriye hadisinde geçmiştir, Tabakâtü’l-Kübrâ, Beyrut 1985.]
4. Mes’ûdî demiştir ki: Bana ulaştığına göre: “Bir kimse Ramazan ayının ilk gecesi nâfile namazda Fetih Sûresi’ni okuyacak olursa, Allah o kişiyi o yıl boyunca koruması altına alır.” [el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân; Rûhu’l-Meânî. Âlûsî, bu rivayeti zikrettikten sonra “Bu rivayet sahih bir haberde bulunamadı.” diyor.]
5. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Bir kimse, Fetih Sûresi’ni okursa, Mekke fethinde Resûlullah ile beraber bulunmuş gibi sevap kazanmış olur.” [Ebussuud Efendi, İrşâdü’l-Akli’s-Selîm, Beyrut ts.]
6. Bir başka rivayete göre: “Bu gece bana bir sûre inmiştir ki o sûre bana güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevimlidir.” demiştir. Rabbinin kendisine vermiş olduğu nimete karşı gönlü şükürlerle dolup taşmış ve yine uzun uzun namaz kılarak Rabbine şükretmiştir. Hz. Âişe bu namazdan söz ederken, “Resûlullah namaza durduğu zaman ayakları şişinceye dek namaz kılardı. Ona: “Ya Resûlallah! Yüce Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığı hâlde neden böyle davranıyorsunuz?” dediğimde, Resûlullah: “Ya Âişe, ben Yüce Allah’ın çok şükreden kulu olmayayım mı?” demiştir. [Buhârî, tefsîr-û sûre 48/2; Müslim, münâfikîn 81.]
7. Her gün öğle namazından sonra Fetih Sûresi’ni okumanın büyük fazileti olduğu bilinmeli ve imkân oldukça devam edilmelidir. [M. Necati Bursalı, Âyet ve Hadislerle Kur’ân’ın ve Sûrelerin Faziletleri, İstanbul 1983, s.165.]
8. Rivayete göre, her kim günde bir defa namazda veya namazın dışında Fetih Sûresi’ni okursa Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Mekke’nin fethine iştirak etmiş gibi sevap alır. [Ebu’l-Leys es-Semerkandî, Tefsiru’s-Semerkandî (Bahru’l-Ulûm), Beyrut 1993.]
9. Abdullah ibn-i Muğaffel şöyle diyor: “Fetih senesi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) yolda giderken biniti üzerinde Fetih Sûresi’ni tilâvet buyurup onu tekrar tekrar okudu.” Muâviye der ki: Şayet insanların çevremizde toplanmasından hoşlanmıyor olmasaydım size onun kırâetini nakleder (hikâye eder)dim.[Buhârî, tefsîr-u sûre 48/1]
Rivayetlerden anlaşıldığına göre Resûlullah Efendimiz, bu sûre ile çok sevinmiştir. Kalbi, Yüce Allah’ın kendine ve beraberinde bulunan mü’minlere inen bu feyiz ve apaçık fetihten mânevî haz almış, kapsamlı bağış ve tam nimetle de ferahlık duymuştur. Ayrıca doğru yola ulaştıkları, Allah’ın mü’minlerden, râzı olması ve onları bu güzel niteliklerle nitelemesi yüzünden de gönlü hoş olmuştur. [Bilgiler Fetih Sûresi (Işık yay., 2013) adlı eserden alınmıştır.]
3-] RAHMAN SÛRESİ
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün, Ashabının huzuruna çıktı ve Rahman suresini baştan sona okudu. Hepsi de sükut ettiler. Bunun üzerine: “Ben bu sureyi cinlere de okudum, onlar sizden daha güzel karşılık verdiler. Şöyle ki: “Cenab’ı Hakk’ın: “Rabbinizin hangi ni’metini tekzib edersiniz?” kavl-i şeriflerini her okuyuşumda şöyle diyorlardı: “Ey Rabbimiz, biz ni’metlerinden hiçbir şeyi tekzib edemeyiz, bütün hamdler sanadır.” [Tirmizi, Tefsir, Rahman, (3287)]
Açıklama :
Hadisin, Tirmizî’deki aslında “Cin Gecesi” tâbiri de yer alır, yani: “Ben cinlere Cin Gecesi (cinlerle karşılaştığım gece) okudum” demektir.
Cinlerin karşılık vermesi, “Allah’ın hangi nimetlerini tekzib edersiniz?” şeklinde istifham-ı takrirî tarzındaki âyetleri sükûtla karşılamadıklarını, metinde kaydedildiği şekilde cevap verdiklerini ifade etmektedir.
Ashab’ın sükûtla dinlemelerinin de takdir edilip, hasen yani “iyi” bulunduğuna, ancak cinlerin cevap vermesinin ahsen yani “daha iyi” bulunduğuna âlimler dikkat çekmiştir. [Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi]
Bazı tefsir kitaplarında Übey b. Kâ‘b yoluyla Hz. Peygamber’den nakledilen, “Rahmân sûresini okuyan kimse Allah’ın kendisine lutfettiği nimetlerin şükrünü yerine getirmiş olur” mânasındaki rivayetin (meselâ bk. Zemahşerî, VI, 19; Beyzâvî, IV, 229) mevzu olduğu kabul edilmiştir (Muhammed et-Trablusî, II, 722; Zemahşerî, I, 684-685).
4-] HAŞR SÛRESİ’NİN SON ÜÇ ÂYETİNİN FAZİLETİ
Haşr Sûresi’nin sonunda yer alan âyetlerin faziletlerine dair çeşitli rivâyetler vardır. Bunlardan bazıları şöyledir:
a. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Kim sabahleyin üç kere “Eûzü billâhi’s-Semîı’l-alîmi mine’ş-şeytânirracîm.” dedikten sonra Haşr Sûresi’nin sonundaki üç âyeti (hüvellâhüllezî’yi) okursa, Yüce Allah onun emrine yetmiş bin melek verir. Onlar akşama kadar o kişiye duâ ve istiğfar ederler (o kişinin günahlarının affedilmesi için yalvarırlar). Eğer o gün ölürse şehit olarak vefat etmiş olur. Her kim de akşam aynı şekilde okursa onun durumu da (sabah okuyan kimseninki) gibidir.’’[Tirmizî, Sünen, Mısır 1978, Fedâil, 22] buyurmuştur.
b. “Allah’ın İsm-i A’zam’ı (en yüce ismi) Haşr Sûresi’nin sonundaki altı âyettedir.” [Ali el-Müttekî, Kenzu’l-Ummâl, Beyrut 1985, 1/452; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, Beyrut 1985.]
c. Berâ b. Azîb (radıyallahu anh), Hz. Ali’ye (k.v.) demiş ki: “Senden Allah aşkına rica ediyorum. Allah Teâlâ’nın gönderdiklerinden, bilhassa Cebrail’in Resûlullah’a getirdiklerinden ve Resûlullah’ın özellikle sana öğrettiklerinden en fazîletlisini bana öğretir misin?” Hz. Ali de O’na: “Ya Berâ! Allah’a İsm-i A’zam’ı (en yüce ismi) ile dua etmek istersen, Hadîd Sûresi’nin baş tarafından on âyeti ve Haşr Sûresi’nin sonunu oku, sonra da de ki: “Ey en güzel isimlere sahip olan ve Kendisinden başka böyle güzel isimlere sahip kimse bulunmayan zât! Senden bana şöyle şöyle yapmanı (şu dileklerimi yerine getirmeni ve şu kötü şeylerden beni korumanı) dilerim.” Vallahi ya Berâ, bununla benim aleyhime dua etsen yere geçerim, dedi.”[Suyutî, Dürrü’l-Mensûr, Beyrut ts.; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî.]
d. لَوْ أَنْزَ لْنَا âyetinden sûrenin sonuna kadar olan kısım, baş ağrısına devâdır. [Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, Kâhire ts.; Suyutî, Dürrü’l-Mensûr; Âlûsî.]
e. İbn Mes’ûd şöyle demiştir. Ben Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) Kur’ân okuyordum. Haşr Sûresi’ndeki لَوْ أَنْزَ لْنَا âyetine gelince bana, elini başının üzerine koy dedi. Çünkü Cibril bu âyeti bana indirdiğinde “Elini başına koy. Çünkü bu, samdan (ölümden) başka her derde şifadır.” buyurdu.”[Suyutî, Dürrü’l-Mensûr; Şevkânî; Âlûsî.]
f. Ebu Hureyre’den rivâyet edildiğine göre o şöyle dedi: Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) İsm-i A’zam nedir, diye sordum. O da: “Haşr Sûresi’nin sonunu oku, çok oku.” dedi. Soruyu iki defa tekrar ettim, aynı cevabı verdi. (Tefsirini yaptığımız bu âyetleri esas alarak) Câbir b. Zeyd: “İsm-i A’zam, bu âyetteki ‘Allah’ lafzıdır.” demiştir. [Kurtubî, el-Câmiu Li Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1985.]
5-] MÜLK SÛRESİ
A. İbn Abbas (radıyallahu anh)’dan şöyle rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber’in ashâbından birisi bir kabrin üzerine çadırını kurmuştu, ancak onun bir kabir olduğunu bilmiyordu. Bir de baktı ki, orada bir adam Mülk (Tebâreke) Sûresini okuyor. Sonuna kadar okudu. Bunun üzerine çadır sahibi Peygamber Efendimize gelerek, ‘Ey Allah’ın Resûlü, ben çadırımı bir kabir üzerine kurmuşum; fakat onun bir kabir olduğunu bilmiyordum. Baktım ki orada bir adam Mülk Sûresi’ni okuyor, sonuna kadar okudu.’ Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki, ‘O sûre Mânia’dır. O zatı kabir azâbından kurtarır.’ ”
B. Ebû Hüreyre’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kur’ân’da otuz âyetli bir sûre bir adama şefaat etti. Nihayet o, bağışlandı. İşte bu sûre Mülk Sûresidir.” [Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân 9, (2892).]
C. Câbir (radıyallahu anh)’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Secde ve Mülk sûrelerini okumadan uyumazdı.” [Tirmizî, Fedâilu’l-Kur’ân, 9.]
D. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: ‘Kur’ân-ı Kerim’de otuz âyetlik (şanı yüce) bir sûre vardır. Bu sûre (kendisini okuyan) kimseye (kıyamet günü) şefaat eder ve Allah’ın onu affetmesini sağlar. Bu sûre Tebârekellezî bi-Yedihi’l-Mülk’dür.’ ” [Ebû Dâvûd, Salât 327, (1400) (veya Ramazan 10); Tirmizî Sevâbu’l-Kur’ân 9.]
Ebû Dâvûd’daki rivayette: “(Okumak suretiyle) arkadaşlığını kazanan kimseye sûre şefaat eder.” denilmiştir.
E. Tirmizî’de, İbn Abbâs’tan gelen bir diğer rivayette, İbn Abbas (radıyallahu anh) Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dediğini belirtir: “Bu sûre (kabir azabına veya kabir azabına sebep olan günahlara karşı) engeldir, bu sûre kurtuluş sebebidir, kişiyi kabir azabından kurtarır.”183183 Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân 9, (2892).
F. “Ben Mülk Sûresi’nin ümmetimden her insanın kalbinde, yani ezberinde olmasını severim.”[Metâlib, 3/390; Zevâid, 7/127-8.]
[Peygamber Efendimizin Dilinden (sallallahu aleyhi vesellem) FAZÎLETLİ DUALAR adlı eserden alınmıştır ]
6-] NEBE SÛRESİ’NİN FAZİLETİ
A. Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh): “Ey Allah’ın Resûlü, saçların ağardı, yaşlandın.” demiş. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Beni, Hûd, Vâkı’a, Mürselât, Amme yetesâelun ve İze’ş-Şemsü Küvviret sûreleri ihtiyarlattı.” cevabını vermiş.
[Tirmizi, Tefsir, Vâkı’a, (3293); Müstedrek, 2/374; Hâkim, bu hadisin, Buhârî’nin şartlarına göre sahîh olduğunu, fakat Buhârî ve Müslim’in bu hadîsi tahriç etmediklerini söylemiştir. Tirmizî’ye göre ise bu hadis hasen garibtir. Bu hadisi bu şekliyle sadece İbn Abbâs rivâyetiyle bilmekteyiz. Ali b. Sâlih bu hadisi Ebû İshâk vasıtasıyla Ebû Cuhayfe’den benzeri şekilde rivâyet etmiştir. Aynı zamanda Ebû İshâk yoluyla Ebû Meysere’den mürsel olarak buna yakın bir hadis rivâyet edilmiştir.]
B. “Kim Nebe’ Sûresi’ni okursa, Allah kıyâmet gününde ona soğuk bir meşrûbât içirir.” [Zemahşerî; Beyzâvî; Ebussuud; el-Lübab.]
C. Übeyy b. Kaab (radıyallahu anh) Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: “Kim Nebe’ Sûresi’ni ikindi namazından sonra okursa Allah onun rızkını genişletir. Ona dünya dağları ağırlığınca iyilikler yazılır. Kıyâmet günü Yüce Allah her bir kulunu nurlu kılar. Dünyâdan Cennet’teki makamını görmeden de çıkmaz.” [Bütün aramalara rağmen kaynağına ulaşılamamıştır.]
[Nebe’ (Amme) Sûresi Tefsîri/Prof. Dr. Davut Aydüz adlı eserden alınmıştır ]
7-] ÂMENARRASÛLÜ ÂYETİ (Bakara Sûresinin Son İki Ayeti) FAZİLETİ
Bakara Sûresi’nin bu son iki âyetinin fazileti hakkında birçok hadis-i şerif rivâyet edilmiştir ki, birkaçı şöyledir:
1. “Bakara Sûresi’nin son iki âyetini geceleyin kim okursa o iki âyet ona kâfi gelir.” [Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 10; Müslim, Müsâfirin 255, 256; Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân 4.]
Yani bu iki âyeti okuyan için:
a. Gece ibâdeti yerine geçer,
b. Eğer Kur’ân’dan okumaya devam ettiği bir hizbi (günlük okuduğu bir miktar) varsa onun yerine geçer,
c. Mükâfat ve fazîlet olarak kişiye yeter,
d. O gece olması muhtemel âfetlere, şeytana ve şerrine (kötülüğüne), insanlar ve cinlerin şerrine karşı kâfi geldiği bildirilmiştir.
[Aynî, Bedruddîn, Umdetü’l-Kâri, Beyrut ts., 20/30.]
2. Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) miraçta üç hediye verilmiştir:
a. Beş vakit namaz,
b. Bakara Sûresi’nin sonu (Âmenarrasûlü ile başlayan son iki âyet),
c. Ümmetinden Allah’a şirk koşmadan ölenlerin büyük günahlarının bağışlanacağı, müjdesi.[Müslim, Îman, 279.]
3. “Yüce Allah, Bakara Sûresi’ni iki âyetle sona erdirdi ki, bunları bana arşın altındaki bir hazineden verdi. Bunları öğreniniz, hanımlarınıza, çocuklarınıza belletiniz, öğretiniz. Çünkü bunlar, hem duadır, hem Kur’ân’dır.”
[Ahmed b. Hanbel, Müsned, Beyrut 1985, 4/147,151; Dârimî, Sünen, Dâru İhyâi’s-Sünneti’n-Nebeviye, ts., Fedâilü’l-Kur’ân, 14.]
4. “Allah, arz ve semâvatı (yer ve gökleri) yaratmazdan iki bin yıl önce bir kitap yazdı. O kitaptan iki âyet indirip onlarla Bakara Sûresi’ni sona erdirdi. Bu iki âyet bir evde üç gece okundu mu artık şeytan o eve yaklaşamaz.” [Tirmizî, Sevabu’l-Kur’ân 4.]
5. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu âyetteki dualarla dua ettiği zaman, Allah tarafından “kabul ettim” buyurulduğu rivayet edilmiştir. [Müslim, Îman 199-200; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 3.]
6. Abdullah b. Abbas diyor ki: Bir gün Cebrâîl (aleyhisselâm) Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında otururken yukarıdan bir gıcırtı işitti. Başını yukarı kaldırdı ve şöyle dedi: “Bu, bugün gökte açılan bir kapının gıcırtısıdır. Bu kapı bu güne kadar hiç açılmamıştı. Kapıdan bir melek indi. Cebrâîl: “Bu, yeryüzüne inen bir melektir. Bu, bugüne kadar yeryüzüne hiç inmemişti.” dedi. Melek selâm verdi ve Allah Resûlü’ne şöyle dedi: “İki nur için müjdeler olsun sana. Bu nurlar ancak sana verildi. Senden önce hiçbir Peygambere verilmemişti. Bu iki nur, Fâtiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin sonudur. Sen, bunlardan okuduğun her âyetin sevabını mutlaka alırsın.” [Müslim, Müsâfirîn 254.]
7. Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle denilmiş: Sâbit b. Kays b. Şemmâs’ın evi her gece kandillerle aydınlatılıyor. O (sallallahu aleyhi ve sellem): “Herhâlde Bakara Sûresi’ni okuyor olmalıdır.” diye buyurdu. Sâbit’e durum sorulunca şöyle dedi: “Bakara Sûresi’nden ‘Âmenerrasûlü’yü okudum.” [Kurtubî.]
8. Hz. Ali’den (k.v.) rivayet edilmiştir ki: “Aklı başında bir adam görmezdim ki, Bakara Sûresi’nin sonundaki bu âyetleri okumadan uyusun.” [Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 14.] demiştir.
9. “Cibrîl, Peygamber Efendimize Bakara Sûresi’nin sonunda ‘âmin’ demeyi telkin etti.” diye Ebû Meysere’den gelen bir rivâyet bulunmaktadır.[İbn Kesîr.]
10. Muaz b. Cebel’den rivayet edildiğine göre; o bu sûreyi okumayı bitirdiğinde ‘âmin’ dermiş.390 Muaz b. Cebel’in böyle söylemesi, bunu Peygamber Efendimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) gördüğünü akla getirir. Eğer öyle ise, bu bir mükemmelliktir. Şayet değilse Fâtiha Sûresi’ne kıyasen ‘âmin’ demektedir. Çünkü orada da dua vardır, burada da dua vardır. O bakımdan (burada da âmin demek) güzel bir şeydir. [İbn Atiyye, el-Muharrerü’l-Vecîz, Katar 1977.]
[Beş Vakit Dört Aşir/adlıeserden alınmıştır]
8-] CEVŞENİN FAZÎLETİ
Cevşenü’l-Kebir: Büyük evliyâullahın bildikleri ve hususî dairelerinde daima okudukları Allah’ın isimleriyle ilmek ilmek örülmüş bir büyük ve misilsiz duâ hazinesi olan Cevşenü’l-Kebîr’i Bedîüzzaman Hazretleri sürekli okumuş ve talebelerine tavsiye etmiştir. [Hizbü’l-Envâri’l-Hakâikı’n-Nûriye, s. 30.]
CEVŞEN ÜZERİNE :Arapça bir kelime olan Cevşen, sözlükte “bir tür zırh, savaş; elbisesi” anlamına gelmektedir. Terim olarak Şiî kaynaklarında Ehl-i Beyt tarîkıyle Hz. Peygamber’e isnad edilip Cevşen-i Kebîr ve Cevşen-i Sagîr diye bilinen, metinleri birbirinden farklı uzun bir duânın adıdır.
Cevşen-i Kebir: Diğerine nisbetle çok daha meşhûr olup (Cevşen) denilince genellikle bu duâ akla gelir. Musâ el-Kâzım – Ca’fer es-Sâdık – Muhammed el-Bâkır – Zeynelâbidîn – Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarîkıyle Hz. Peygamber’e isnâd edilir.
Anlatıldığına göre Asr-ı saâdet’te cereyan eden savaşların birinde (bir rivâyette Uhud’da) muharebenin kızıştığı ve üzerindeki zırhın kendisini fazlasıyla sıktığı bir sırada Hz. Peygamber ellerini açarak Allah’a duâ etmiş, bunun üzerine gök kapıları açılarak Cebrâil gelmiş ve “Ey Muhammed! Rabbin sana selâm ediyor ve üzerindeki zırhı çıkarıp bu duâyı okumanı istiyor. Bu duâ hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacak.” demiştir. Olayla ilgili Şiî kaynakları, Cebrâil’in Hz. Peygamber’e söz konusu duânın önemi ve fazîletiyle ilgili geniş bilgi verdiğini de kaydeder.
Cevşen-i Kebîr, her biri Allah’ın isim ve sıfatlarından on tanesini ihtivâ eden yüz bölümden ibaret uzunca bir duâdır. Her bölümün sonunda “Sübhâneke yâ lâ ilâhe illâ ente’l-emâne’l-emân hallisnâ/ecirnâ/neccinâ mine’n-nâr” (Sübhânsın yâ Rab! Sen’den başka yoktur ilâh! Emân diliyoruz Sen’den, Koru bizi Cehennem’den!) ibaresi tekrarlanmaktadır.
Bu yüz bölümden yirmi beşinin başında “ve es’elüke bi-esmâik” ibaresi bulunmakta ve “yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm” şeklinde Allah’a ait isimleri ihtiva etmektedir.
Bu ifade ile başlayan her bölüm arasında ise genellikle üç paragraf hâlinde “Yâ hayra’l-Gâfirîn” ibaresiyle başlayıp devam eden değişik münâcatlar şeklinde duâlar yer alır. Böylece duânın tamamı Allah’a ait iki yüz elli isim ile yedi yüz elli sıfat ve münâcâtı kapsamış olur. Bütün bu münâcatların ana gayesi, duânın muhtevasından ve her faslın sonunda tekrarlanan “el-Emân el-Emân hallisnâ mine’n-nâr” ifadesinden de anlaşılacağı gibi, dünya âfetlerinden ve âhiret azabından kurtuluş niyaz edilmektedir.
Cevşen-i Kebîr özellikle Şiî dünyasında oldukça rağbet görmüş, gerek müstakil olarak, gerekse çeşitli duâ mecmuaları içinde birçok defa basılmış ve şerhleri yapılmıştır. Muhtevasının güzelliği, ifadelerinin akıcılığı ve okunduğunda elde edilebilecek dünyevî ve uhrevî iyi sonuçlara dair rivayetlerin çokluğu sebebiyle olacaktır ki Cevşen-i Kebîr Türkiye’de bazı Sünnî müslümanlar arasında da ilgiyle karşılanmıştır. Duâyı Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî, tarikata dair birçok evrâd ve ezkârı derlediği Mecmûatü’l-Ahzâb adlı eserinde nakletmiş, daha sonra özellikle Risâle-i Nûr talebeleri tarafından müstakil olarak birçok defa basılmış ve Türkçe’ye de tercümeleri yapılmıştır.
Şiî kaynaklarında zikredilen metinle bu eserlerdeki metin arasında bazı bölümler ile isim ve sıfatların sıralanışında takdim ve tehirler, bazı kelime ve harflerde değişiklikler, özellikle bölümlerin başlangıç ve bitimlerinde tekrarlanan cümlelerde eksiklik veya fazlalıklar göze çarpmaktadır. Yine bu kitaplarda 100. bölümden sonra zikredilen ve “Allahümme rabbenâ” diye başlayan kısım da rivâyetin aslında mevcut değildir. Bu farklılıklar, Türkiye’de basılan kitapların duâyı Şiî kaynaklarından değil, Mecmûatü’l-Ahzâb’da rivâyetin aslına ve kaynağına işaret edilmeden nakledilen metinden almalarından kaynaklanmaktadır. Cevşen-i Kebîr’in Süleymaniye Kütüphanesi’nde müstensihi ve istinsah tarihi bilinmeyen bir nüshası mevcuttur (el-Cevşenü’l-Kebîr, Hacı Mahmud Efendi, nr.1986/4, vr.62a-77b).11. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1993, Cevşen maddesi.
Cevşen ile ilgili Bazı iddialara Cevaplar
a. Rivâyet yönüyle yapılan tenkit:
Bu konudaki tenkit: “Cevşen’in Sünnî kaynaklarda bulunmaması, Şiîler’ce muteber kabul edilen Kütüb-ü Erbaa’da bulunması, bunun uydurma olduğunu gösterir”[İslâm Ansk, Cevşen md.] şeklindeki iddiadır.
Cevşen ile ilgili rivâyetlerin, hadîs usûlünde kabul edilen rivayet usulleri ve özellikle hadîsin kabulünü gerektiren mütevâtir, sahih, hasen kategorileri içerisinde olmaması, Cevşen’in sıhhatine gölge düşürmüştür. Üstelik bunun Musâ el-Kâzım – Ca’fer es-Sâdık – Muhammed el-Bâkır – Zeynelâbidîn – Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarîkıyle Hz. Peygamber’e isnâd edilmesi, yani hep Şiâ’nın sahip çıktığı şahsiyetler yoluyla intikali, Sünnî dünyanın bu rivayeti göz ardı etme neticesini vermiştir. Yalnız bu husus, sened tenkidi açısından yapılan bir değerlendirmedir. Bunun ise Cevşen’in mana ve muhtevasına menfî yönden bir tesirinin olması düşünülemez.
Ayrıca, Hz. Ali veya ondan sonraki dönemler içinde çıkan Sünnî-Şiî ihtilâfı sadece Cevşen değil, sayılamayacak kadar çok sahih hadislerin gerek Sünnî, gerekse Şiî kaynaklarında yer almamasına neden olmuştur. Öyleyse bazılarının ortaya çıkıp “Cevşen’in Sünnî kaynaklarda bulunmayıp, sadece, Şiîler’ce muteber kabul edilen Kütüb-ü Erbaa’da bulunması, bunun uydurma olduğunu gösterir”[İslâm Ansk, Cevşen md] demelerinin aklî, mantıkî ve islâmî bir temeli olmasa gerektir. Bu konuda Sünnî ve Şiî dünyasının hadîs usûl kitapları, hadîsi kabul (ahz-ı hadîs) şartları açısından incelense ve elde edilen bilgiler ışığında hadîs kitapları mukâyese edilse, karşımızda Cevşen örneğinde olduğu gibi birçok sahih hadîsin çıkacağı muhakkaktır. Fakat ne yazık ki, Şünnî-Şiî ihtilâfı ve mezhep taassubu bu tür bilgilerin sadece Sünnî veya sadece Şiîler’in malı olmasını sağlamıştır.
Bu konuda son olarak şunu söyleyebiliriz; Gümüşhanevî hazretlerinin Mecmûatü’l-Ahzâb adlı eserinde Cevşen’i nakletmesi ve Bediüzzaman hazretlerinin de bu duâyı Mecmûatü’l-Ahzâb’ın içinden çıkartıp talebelerine vird ü zebân etmelerini emretmesi, bu zatların senet açısından yukarıda ifade edilen olumsuzluklara rağmen, bunu kabullendiklerini gösterir. [Ahmet Kurucan, Duâ İkliminde CEVŞEN, Zaman Gazetesi, 2 Ağ. 1996.]
Metin tenkidinde bulunanlara da kısaca şöyle diyebiliriz; acaba Cevşen’in metninde Kur’an’a zıt birşey var mıdır? Hayır, bilâkis, Bediüzzaman’ın ifadesiyle Cevşen’in Kur’an’a zıt olması bir yana, o bizzat Kur’an’dan alınmış bir duâdır.
“Yani, bin bir esmâ-i ilâhiyeye sarîhan ve işâreten bakan ve bir cihette Kur’an’dan çıkan bir hârika münâcat olan ve marifetullahta terakkî eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkinde bulunan…(bir duadır).”[Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı, İstanbul 1996, I,872 (3.Şua, son paragraf); I,973 (11.Şua, Onuncu Mesele); I,1128 (15.Şua, Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci küllî şehadetler)]
b. Fazîletiyle ilgili Uydurma Rivâyetler Yönünden Tenkit:
Şiî kaynaklarına dayalı olarak rivâyet edilen Cevşen’in faziletine dair bazı hadisler, ehl-i sünnet’in prensipleri doğrultusunda kabule şâyan değildir. Meselâ, “Cevşen’i okuyan dört semavî kitabı okumuş gibi olur”, “Bunu okuyan asla Cehennem’e girmez” veya “Üzerinde Cevşen yazılı kefenle gömülen kişi kabir azabı görmez”… gibi. Yalnız bu ve benzeri rivayetlerin hepsinin Allah Rasûlü’ne isnad edilmemekte olduğunu da bilmekte fayda vardır. ihtimal bunları bu duâya kudsiyet kazandırma düşüncesiyle -ehl-i beyt imamları kanalıyla geldiği için- bazı ifratkâr kişiler uydurmuş olabilir. Fakat Cevşen’in fazîletine ait aşırı dozda kabul edilebilecek bu şeyler Cevşen’in aslına, mahiyet ve muhtevasına yani onun hâlis duâ olma özelliğine halel verecek değildir. Bir diğer ifadeyle fazileti hakkında söylenen bu sözler dolayısıyla “Cevşen uydurmadır” demenin hiçbir mantıkî ve islâmî dayanağı yoktur. [Ahmet Kurucan, Duâ İkliminde CEVŞEN, Zaman Gazetesi, 2 Ağ. 1996.]
c.Bu Kadar Uzun Bir Duânın Ezberlenerek Rivâyet Edilmesi Mümkün Değildir iddiası:
Bu husustaki tenkit ise: “Hz. Peygamber (sas)’e nisbet edilmiş bir hadîs olarak rivayet edilen yaklaşık on beş sayfalık metnin sahih olması mümkün görünmemektedir. Zira bu metin, bilinen bir olayı, bir kıssayı veya tarihî bir vakayı anlatan, hafızada tutulması kolay metinlerden farklı olarak her kelime ve cümlesinin büyük bir titizlikle zaptedilip tekrarlanması, Hz. Peygamber’den alınıp rivayet edilmesi imkânsız denecek kadar güçtür” [T.D.V. İslâm Ansk, Cevşen md.] şeklindeki iddiadır.
Bu konu ile alâkalı uzun açıklamalarda bulunulabilir.
Ezcümle: Hadîs rivayetinde kabullenilen prensipler açısından, sahabe-i kirâm’ın öncelikle hassasiyeti, öte yandan hepsinin birer hafıza dahisi olduğu, şifahî kültür diye adlandırabileceğimiz bir şekilde, metinlerin aynıyla nesilden nesile intikali -ki bunların hepsi en ince ayrıntılarına kadar hadîs usûlü kitaplarında ele alınmış ve anlatılmıştır- açısından Cevşen ilmî bir incelemeye tabi tutulabilir.
Buna göre Cevşen’in metin yönüyle sahih olamayacağına gerekçe olarak getirilen bu sözlerin, islâmî bir temeli yoktur. Bu konuda vak’alar kendi dilleriyle bu gerekçeyi yalanlamaktadır. Zira hadis kitaplarında, kelimesi kelimesine aynı çıkan nice farklı ravilerin rivayet ettikleri hadisler vardır. Bunlardan hareketle Cevşen’i de içine alacak şekilde bir genelleme yapmak elbette doğru olmaz. Fakat bu durum meseleye en azından ihtiyatlı bir şekilde yaklaşmamızı icab ettirir. Ezbere yapılacak olan bu tür indî ve şahsî yorumlar, tahminler, kanaatler ilmî usûl ve adaba yaraşmayan şeylerdir. [Ahmet Kurucan, Duâ İkliminde CEVŞEN, Zaman Gazetesi, 2 Ağ. 1996.]
Ayrıca, hadisleri bize rivayet eden devâsâ kametler, aynı zamanda maneviyat âlemlerinin sultanları -derece farkı mahfuz- hükmündedirler. islâm’ın derunî hayat adına getirdiği prensipleri, hiç ödün vermeden tatbîk eden bu insanların “geceleri gündüz” kadar aydındır. Bizim idrak ufkumuzun çok ötesinde bu büyük insanlar, Allah Resûlü ile manevî bağlarını daima muhafaza etmişlerdir.
Değil rüyada, yakazaten Nebiler Sultanı ile defaatla görüştüklerini, sıhhati üzerinde şüphe edilen bir hadîsi Efendimiz’e arz edip, cevap aldıklarını bizatihi kendileri bizlere ifade etmişlerdir. Yalnız hemen belirtelim, bu tür bilgiler, islâm’ın genel geçer kaidelerine göre objektif değil, sübjektiftir. Yani bunların inanç ve amel platformunda bağlayıcılıkları bahis mevzuu değildir. inanan inanır, gereğine göre amel eder; inanmayan da günaha girmez ama büyük bir hayır kapısını kendi elleriyle kendi hakkında kapatmış olur. [Ahmet Kurucan, Duâ İkliminde CEVŞEN, Zaman Gazetesi, 2 Ağ. 1996.]
Cevşen’in uzunluğundan dolayı kelimesi kelimesine ezberlenip rivayetini uzak görenlerin gözden kaçırdıkları bir konu da; Cevşen’den çok daha uzun olan ve genellikle küçük yaşta Kur’an’ın ezberlenmesi meselesidir. Bu kadar uzun bir metni âdeta noktası ve virgülüne kadar, bir harekesini dahi yanlış okumadan -hatta kurrâ olanlarının kıraât farklılıklarına varıncaya kadar- ezberlemeleri ve genellikle unutmamaları; bir çok yeri itibariyle Kur’an metnine benzerlik arz eden ve Kur’an’dan âyetler olan Cevşen gibi uzunca bir duânın da rahatlıkla ve daha kolay bir şekilde ezberlenebileceğinin açık bir delilidir.
Bediüzzaman, el-Cevşenü’l-Kebîr’in öncelikle Hz. Peygamber (sas)’in duâsı olduğunu ve onu okuduğundan kısaca şöyle bahseder:
“Öyle de, çok esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara müptelâ olan insan, münâcâtında, istiâzesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev-i insanın medâr-ı fahri ve elhak en hakikî insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, el-Cevşenü’I-Kebîr namındaki münâcâtında bin bir ismiyle duâ ediyor, ateşten istiâze ediyor”. [Risale-i Nur Külliyatı, I,144 (24.Söz, Birinci Dal’ın sonu); I,817 (30.Lem’a, Beşinci Nükte’nin Hatimesi); I,872 (3.Şua’nın son paragrafı); I,973 (11.Şua, Onuncu Mesele).]
“(Hz. Peygamber Aleyhisselâm’ın), hem binler dua ve münâcâtlarından el-Cevşenü’l-Kebîr ile, öyle bir marifet-i Rabbaniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i marifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkârla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsîfe yetişememeleri gösteriyor ki, duâda dahi onun misli yoktur. Risâle-i münâcâtın başında el-Cevşenü’l-Kebîr’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyan edildiği yere bakan adam, “Cevşen”in dahi misli yoktur diyecek.” [(7.Şua, Ayetü’l-Kübra, Birinci Makamın Onaltıncı Mertebesi); I,1131 (15.Şua, Onbeşinci Şehadet); II,1389 (Mesnevi-i Nuriye, Nokta,Onuncu Ders).]
Böylece Bediüzzaman Cevşen’in rivayet olarak Hz.Peygamber’e isnadının sahih olduğunu kabul etmiş olmaktadır.
Bediüzzaman, el-Cevşenü’l-Kebîr’in, Kur’an’dan çıkan bir münâcât olduğunu belirterek, muhtevasının Kur’an’a uygun olduğuna işaret etmiştir. O, bu konuda şöyle demektedir:
“Yani, bin bir esmâ-i ilâhiyeye sarîhan ve işâreten bakan ve bir cihette Kur’an’dan çıkan bir hârika münâcât olan ve marifetullahta terakkî eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkinde bulunan ve bir gazvede: “Zırhı çıkar, onun yerine bu Cevşen’i oku” diye Cebrâîl vahiy getiren el-Cevşenü’l-Kebîr Münâcâtı içindeki hakîkatler ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, Muhammed’in (sas) Risâletine ve hakkaniyetine şehâdet ettiği gibi…” [(15.Şua, Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci küllî şehadetler); I,872 (3.Şua, son paragraf), I,973(11.Şua, Onuncu Mesele).]
Bediüzzaman duânın kabulünün şartlarından bahsederken, el-Cevşenü’l-Kebîr’den de bahsederek onun nasıl okunacağı hususunda bilgi verir:
“Ubûdiyet, emr-i ilâhiye ve rızâ-ı ilâhiye bakar. Ubûdiyetin dâisi emr-i ilâhî ve neticesi rızâ-yı Haktır. Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. Fakat ille-i gâiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubûdiyete münâfî olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faydalar ve menfaatler o ubûdiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa, o ubûdiyeti kısmen iptal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.
işte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî’yi veya bin hâsiyeti bulunan el-Cevşenü’l-Kebîr’i, o faydaların bazılarını maksûd-u bizzat niyet ederek okuyorlar.
O faydaları göremiyorlar ve göremiyecekler ve görmeye de hakları yoktur.
Çünkü o faydalar, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek.
Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubûdiyetten çıkar ve kıymetten düşer.
Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zayıf insanlar ve müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp, şevke gelip, o evrâdı sırf rızâ-yı ilâhî için âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbûldur. Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktâbdan ve Selef-i sâlihînden mervî olan faydaları görmediklerinden şüpheye düşer, hatta inkâr da eder”.[(17.Lem’a, On üçüncü Nota).]
Cevşen, sürekli okunduğunda, okuyana birtakım maddî-manevî faydaları vardır ki, birçok ehl-i keşif ve islâm âlimi buna işaret etmişlerdir. Bunlardan birisi olarak Bediüzzaman da, el-Cevşenü’l-Kebîr’i okuma neticesinde gördüğü faydalardan şöyle bahseder:
“Münâfık düşmanlarımın maddî ve manevî zehirlerine karşı gerçi Cevşen ve Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibend beni ölüm tehlikesinden, belki yirmi defa kudsiyetleriyle kurtardılar…”.[ (Emirdağ Lâhikası I).]
“Kardeşlerim, merak etmeyiniz, Cevşen ve Evrâd-ı Bahâiye bu defa dahi o dehşetli zehrin tehlikesine galebe etti. Tehlike devresi geçti, fakat hastalık devam ediyor”. [(Emirdağ Lâhikası I).]
Daha önce de dediğimiz gibi bazı zatlar, el-Cevşenü’l-Kebîr okumaya verilen sevaplar ile ilgili rivâyetlerin uydurma olabileceği düşüncesiyle Cevşen’i de inkâr yoluna gitmişlerdir. Biz bunlara kısaca cevap vermiştik. Bediüzzaman’ın hayatında da aynı hâdise cereyan etmiş ve şöyle cevap vermiştir:
– “Azîz, Sıddîk Kardeşlerim, Bir biçare vesveseli ve hassas ve dinsizlerle görüşen bir adam, meşhûr duâ-i Nebevî olan el-Cevşenü’l-Kebîr hakkında ve akıl hâricindeki sevap ve fazîletine dair bir hadîsi görmüş, şüpheye düşmüş.
Demiş:
“Râvî, Ehl-i Beyt’in imamlarındandır. Halbuki hadsiz bir mübâlağa görünüyor. Meselâ, içinde der: “Bu duaya Kur’an kadar sevap verilir”.
Hem “Göklerdeki büyük melâikeler, o duâ sahibini gördükçe kürsîlerinden inip ona pek büyük bir tevazu ile hürmet ederler”. Bu ise, aklın ve mantığın mikyaslarına gelmez” diye, Risâle-i Nur’dan imdad istedi. Ben de Kur’an’dan ve Cevşen’den ve Nurlar’dan gayet kat’î ve tam akıl ve hikmete mutâbık bir cevap verdim. Size gayet kısa bir icmâlini beyan ediyorum.
Şöyle ki, ona dedim:
Evvelâ:
Yirmi Dördüncü Söz’ün üçüncü dalında on adet “usûl” var, böyle şüpheleri esasıyla keser, izâle eder. Ona bak, cevabını al.
Sâniyen:
Her gün bütün ümmet kadar hasenât ona işlenen ve bütün ümmetin saâdetlerine yardım eden ve ism-i a’zâm’ın mazharı ve kâinatın çekirdek-i asliyesi, hem en mükemmel ve câmi meyvesi olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o duânın kendi hakkında o azîm mertebesini görmüş, ona haber veren Cebrâîl Aleyhisselâm’dan işitmiş, başkalarını kendine kıyas etmiş veya edilmiş. Demek o pek fevkalâde sevap, zât-ı Ahmediye’nin velâyet-i kübrâsından ona gelmiş. Küllî, umumî değil, belki o duânın mahiyetinde böyle harika bir kıymet var ve ism-i A’zâm mazharı olan Zâtın tebaiyetiyle başkalara dahi o sevap mümkündür; fakat gayet ehemmiyetli şartları var, yalnız okumak kâfi gelmez. Yoksa muvâzene-i ahkâmı bozar, farzlara ilişir.
Sâlisen:
O duâ, nasil ki zât-ı Ahmediye’ye baktığı vakit mübâlağadan münezzeh ve aynı hakîkat oluyor. Öyle de, o duadaki yüzer Esmâ-i Hüsnâ’nın hakikatlerine baktığı zaman, değil mübâlağa, belki onların nihâyetsiz tecellilerinden gelmesi mümkün, ve gelebilen feyizlerin nihâyetsizliğini göstermek için pek az bir kısmını Muhbir-i Sâdık Aleyhisselâm haber vermiş ve teşvik için müphem ve mutlak bırakmış. Sonra, mürûr-u zamanla o kaziye-i mümkine ve mutlaka, bilfiil vâki ve külliye telâkkî edilmiş.
Râbian:
Yirminci Lem’a-i ihlâsda, bir adama beş yüz senelik bir genişlikte bir Cennet verilmesine dair olan bir hâşiye var. Ona da bak, gör ki, o koca Cennet’in verilmesi, bilmediğimiz tarzda bir mâlikiyet değil, belki insan nasıl husûsî hanesine çok cihetlerle mâliktir, sahiptir; öyle de, zemin yüzündeki şeylere çok duygularıyla mâliktir, tasarruf ve istifade edebilir. Hem, koca dünyayı, benim hanemdir, bana vermiş ve güneş lâmbamdır diyebilir.
Demek bazı fevkalhad, harika ve akıl haricindeki bir kısım sevaplar, bu mezkûr hakikate bakar. Hem İslâmiyet’te her sevabın, her fazîlet-i a’mâlin en evvel mazharı ve bizlerin bir duada bir zerre sevabımızda, o duâda bir dağ kadar sevap ve feyzi kazanan zât-ı Ahmediye (sas), husûsî virdler ve duâlar ve şeriat ve risâlet cihetiyle değil, belki velâyet-i Ahmediye noktasında ve umûmî olmayan derslerinden kendine verilen en yüksek mertebeyi beyan eder. Kendine tam tebâiyet eden has vârislerini, o noktalara teşvik eder.
“Gerçek Allah katındadır. Gaybı ancak Allah bilir” dedim. O vesvese edip şüphelere düşen adam, lillâhilhamd, kurtuldu, tam kanaatı geldi. Belki sizin bazılarınıza faydası var diye size de gönderdim. Umûmunuza binler selâm…”. [(Emirdağ Lâhikası I)..]
Bediüzzaman, el-Cevşenü’l-Kebîr’i devamlı okumuş, talebelerine okumalarını tavsiye etmiş ve Cevşen’i kendisi gibi talebelerinin de vird edindiklerini bildirmiştir:
“…Nazif, büyük bir hayır yapmak için Risale-i Nur talebelerinin ehemmiyetli bir virdi olan el-Cevşenü’l-Kebîr’i makine ile teksir etmiş. Bunun sevabına dair, hâşiyesindeki pek harika ve müteşabih hadislerden faziletine dair olan parçayı beraber teksir etmek için bana yazmıştı. Ben de dedim: Otuz beş seneden beri her gün Cevşen’i okuduğum hâlde o haşiyeyi üç dört defadan ziyade okumadım… İnşallah yakında o mübarek el-Cevşenü’l-Kebîr, Risale-i Nur talebelerinin şevkiyle tenvîr edecek.” [(Emirdağ Lâhikası II).]
PIRLANTA MÜELLİFİ,Cevşen ile ilgili sorulan bir soruya verdikleri cevap:
“Cevşen hakkında Müslümanlar arasında farklı görüşler var. Bazıları onu baş tacı yaparken, bazıları da alabildiğine ilgisiz, hattâ habersiz. Bu sebeble, bizleri Cevşen hakkında aydınlatır mısınız.” Cevap: Cevşen ile ilgili pek çok düşünce ve görüş ortaya atılmıştır. Daha çok Şiî kaynaklardan gelmiş olması, Ehl-i Sünnet’in Cevşen’e karşı soğuk davranmasına sebep olmuştur. Ancak bizim Cevşen ile ilgili mülâhazamız biraz husûsiyet arz etmektedir. Onun için de başkalarına ait görüşlerin naklinden daha çok, biz burada kendi mülâhazamızı aktarmak istiyoruz:
1. Cevşen halisane yapılmış bir duâdır. Onun hangi cümle ve kelimesi ele alınırsa alınsın, damla damla ihlâs ve samimiyet yüklü duâ takattur eder. Durum böyle olunca, Cevşen kime izâfe edilirse edilsin, özdeki bu husûsiyete tesir etmemeli. Burada, “bir sözün Efendimiz’e izafesiyle bir başkasına izafesi arasında fark yoktur.” demek istemiyoruz elbette. Demek istediğimiz şudur: Cevşen’in asgarî vasfı onun bir duâ olmasıdır. Başka hiçbir özelliği bulunmasa, sadece onun bu özelliği bile, Cevşen’e bir değer ve kıymet atfetmek için yeterli bir sebeptir. Halbuki onun daha nice özellikleri vardır ki, diğer maddelerde bazılarına işaret edilecektir. Öyleyse, sadece senedine âit şaibeden dolayı Cevşen’i tenkit pek haklı bir davranış olmasa gerek.
2. Efendimize ait sözlerin bütün beşer sözlerine bir rüchâniyet ve üstünlüğü vardır. Ona ait beyan ve sözleri seçip tanımada maharet kazanmışlara gizli kalmayacak bir gerçektir ki, Cevşen baştan sona peygamberane ifadelerle bezeli bir edâya sahiptir. Bu sebeple de duâda ona ait malzemeleri kullanmak hem önemli, hem de kabule daha yakındır. Fakat yine de, bu bir tercih mes’elesidir. Yoksa insan namazın dışındaki duâları hangi dille yaparsa yapsın bu durum duânın aslına tesir etmez; zira Cenâb-ı Hak bütün dilleri bilir ve duâya icâbette sadece duânın samimi ve gönülden olmasını esas alır. Zaten dillerin ve renklerin ayrı ayrı oluşu O’nun kudretini ele veren âyetlerden değil mi?
3. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sünnî kaynaklar Cevşen’e yer vermezler. Sadece Hâkim’in Müstedrek’inde Cevşen’den birkaç fıkrayı görebiliriz. Onun dışındaki eserlerde ben şimdiye kadar, Cevşen’e ait ibare ve ifadelerin birkaçının bile nakledildiğini görmedim. Ancak bu tamamen senede ait bir husûsiyete dayanılarak alınmış müşterek tavrın tezâhüründen başka bir şey değildir ve Cevşen’in değerine menfî yönde etki edecek bir ağırlığı da yoktur. Nitekim Buhârî ve Müslim’in rivâyet ettiği pek çok hadîs var ki, aynı hadisleri çok küçük farklarla, hatta bazen aynı şekliyle Küleynî’nin el-Kâfî’inde yer almaktadır. Ne var ki, Ehl-i Sünnet âlimleri, Küleynî’den tek bir nakilde dahi bulunmamışlardır. Halbuki onda yer alan hadisler, Buhârî ve Müslim’de de yer aldıklarına göre hem senet, hem de lâfız itibariyle cerhi söz konusu olmayan hadislerdir. Ancak, el-Kâfî’de yer alan hadisleri daha çok Şiî imamlar nakletmişler ve bu sebeple de Sünnîlerce, daha işin başında endişeyle karşılanmışlardır. Cevşen için de aynı durum söz konusu olmuştur. Eğer Cevşen Şiî imamlar yoluyla nakledilmemiş olsaydı, öyle zannediyorum ki, bütün Sünnîlerce kabul görecek ve baş tacı edilecekti. Fakat Cevşen, sened yönüyle bir talihsizliğe uğradığı için, bunca insan sırf bu yüzden onun nurlu, feyizli ve bereketli ikliminden mahrum kalmıştır. Şu anda böyle bir talihlizliği önleyecek güçte de değiliz. Asırların birikimiyle vücut bulmuş böyle bir kanaati bertaraf etmek imkânsız olmasa bile çok zordur.
Bazen hadîs kriterleri ölçü olmayabilir. Ehlullah’ın Efendimiz’den keşfen hadîs alması hiç de az vaki olmuş hâdiselerden değildir. İmam Rabbânî der ki: “Ben, İbn Mes’ûd’dan, Muavvizeteyn’in Kur’an’dan olmadığına dair rivâyetini görünce bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz’den onların Kur’an’dan olduğuna dair ihtâr aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım”. Bazılarının bizim kunut duâsı olarak okuduklarımızı, Kur’an’dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz husûsa ayrı bir delil kabul edilebilir. Ve yine İmam Rabbânî’den bir misâl diyor ki: “Ben bazı hususlarda İmam Şâfiî’yi taklîd ediyordum. Ancak bana İmam Ebû Hanîfe’nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsâs edildi. Ben de Ebû Hanîfe’ye iktida ettim…”.
Bu durum da elbet belli kriter ve ölçü gerektirir. Yoksa önüne gelen herkes keşfen bir şeyler aldığını söyler ve ortalık bir sürü uydurma keşiflerle dolar. Ama bazı büyük zatları bu katagoriye dahil etmek çok büyük yanılgı olur. Onlar “Keşfen aldık” dediklerini mutlaka öyle almışlardır ve dedikleri de kat’iyen doğrudur. Ne var ki, bunları belli hadîs krıterleri içinde tahlîl etmek imkansızdır. Onun için de, hadîsçiler bu tür ifadelere iltifat etmemişlerdir. Ama onların iltifat etmemesi bu ifadelerin doğru olmadığı manasına da gelmez. Bütün bu söylediklerimiz Cevşen için de aynen geçerlidir. Onun için biz kesinlikle diyoruz ki, Cevşen manası itibariyle Efendimize ilhâm veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşen’i keşif yoluyla Efendimiz’den almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.
Bu hususlara şunu da ilâve etmek faydalı olur kanaatindeyim. Gümüşhanevî gibi bir büyük veli ve Bedîüzzaman gibi bir sahip-kıran, Cevşen’i kabullenip onun vird edinmişlerdir. Cevşen’in me’hazindeki kuvvet ve kudsiyete ait başka hiçbir delil ve bürhân olmasa, sadece isimlerini verdiğimiz büyüklerin bu kabullenişleri ve yüzbinlerce insanın Cevşen’e gönülden bağlanıp değer atfetmeleri, Cevşen hakkında en azından ihtiyatlı konuşmaya yetecek güç ve kuvvette delillerdir. Sadece senedine ait bir boşluktan dolayı Cevşen’e dil uzatmak en ılımlı ifadeyle bir haksızlıktır.
Sünnî kaynaklarda Cevşen’den bahsedilmiyor, Ama, İmam-ı Gazali, İmam-ı Şazelî ve Bediüzzaman gibi kametlerin tasdik ettikleri bir mes’elede temkinli olmamız, hiç olmazsa sükut etmemiz gerekmez mi? Hz. Ali’ye ait mes’eleleri nakledenlerin çoğunun Şii olması, bu rivayetleri toptan reddetmemizi gerektirmez. İbn-i Hadid, Nehcu’l-Belaga şerhinde çok önemli şeyler naklediyor; o söyledi diye, kötünün yanında iyi şeyleri de reddedemeyiz ya! Önemli olan, sünnet-i sahihanın kıstas kabul edilmesidir. Evet, önemli olan, bu tür mes’elelerde, Ehl-i Sünnet’in prensiplerine ters düşülmesidir. Yani, Sünnet’e muhalif şeyler var mı, yok mu ona bakılmalıdır. [Prizma-1]
[ Hikmet.net adlı siteden alınmıştır (D.A) ]
RİSÂLE-İ NÛR KÜLLİYATINDA “Cevşenü’l-Kebîr”
1. Bugün Risale-i Nur’un Hizb-i Nurî’sinden bir kısmını ve Cevşenü’l-Kebîr’den dahi bir kısmını okurken gördüm ki kâinatın envaını ve âlemlerini Yirmi Dokuzuncu Mektup’un âhir kısmı,
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ
(“Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr Sûresi, 24/35)) âyetinin beyanında, seyahat- i kalbiyeyle, her bir ism-i ilâhi bu kâinattaki bir âlemi nurlandırdığını ve zulümâtı dağıttığını gördüğüm gibi; aynen ve daha başka bir şekilde, Cevşenü’l-Kebîr ve Risale-i Nur ve Hizb-i Nurî dahi kâinatı baştan başa nurlandırıyor, zulümât karanlıklarını dağıtıyor, gafletleri, tabiatları parça parça ediyor; ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin altında saklanmak istedikleri perdeleri yırtıyor gördüm. [Kastamonu Lâhikası, s. 198]
2. Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşenü’l-Kebîr ile öyle bir mârifet-i rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabb’ini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkâr ile beraber, ne o mertebe-i mârifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki; duada dahi O’nun misli yoktur. Risale-i Münâcât’ın başında, Cevşenü’l-Kebîr’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyan edildiği yere bakan adam, “Cevşen’in dahi misli yoktur!” diyecek.[Şuâlar, Yedinci Şuâ (1. Bâb, Üçüncüsü), s. 118]
3. Kur’ân’ın hakikî ve tam bir nevi münâcâtı ve Kur’ân’dan çıkan bir çeşit hülâsası olan Cevşenü’l-Kebîr nâmındaki münâcât-ı Peygamberî’de (aleyhissalâtü vesselâm) yüz defa
سُبْحَانَكَ يَا لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ الْأَمَانَ الْأَمَانَ خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ، أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ
(Sübhânsın yâ Rab! Sen’den başka yoktur ilâh! Emân diliyoruz Sen’den, koru bizi cehennemden!)
cümlesinin tekrarında tevhid gibi kâinatça en büyük hakikat.. ve mahlûkatın rubûbiyete karşı tesbih ve tahmid ve takdis gibi üç muazzam vazifesinden en ehemmiyetli bir vazifesi.. ve şekâvet-i ebediyeden kurtulmak gibi nev-i insanın en dehşetli meselesi.. ve ubûdiyet ve acz-i beşerin en lüzumlu neticesi bulunması cihetiyle binler defa tekrar edilse yine azdır. [Asâ-yı Musa, Onuncu Mesele (Emirdağ Çiçeği), s. 58; Şuâlar, On Birinci Şuâ]
4. Bir bîçâre vesveseli ve hassas ve dinsizlerle görüşen bir adam, meşhur dua-yı nebevî olan Cevşenü’l-Kebîr hakkında ve akıl haricindeki sevap ve faziletine dair bir hadisi görmüş, şüpheye düşmüş. Demiş: “Râvi, Ehl-i Beytin imamlarındandır. Hâlbuki hadsiz bir mübalâğa görünüyor. Meselâ içinde der: ‘Bu duaya Kur’ân kadar sevap verilir.’ Hem ‘Göklerdeki büyük melâikeler, o dua sahibini gördükçe kürsilerinden inip ona pek büyük bir tevazu ile hürmet ederler.’ Bu ise, aklın ve mantığın mikyaslarına gelmez.” diye, Risale-i Nur’dan imdad istedi. Ben de Kur’ân’dan ve Cevşen’den ve Nur’lardan gayet kat’î ve tam akıl ve hikmete mutabık bir cevap verdim. Size gayet kısa bir icmalini beyan ediyorum. Şöyle ki, ona dedim:
Evvelâ: Yirmi Dördüncü Söz’ün Üçüncü Dalında on adet “usul” var, böyle şüpheleri esasıyla keser, izale eder. Ona bak, cevabını al.
Sâniyen: Her gün bütün ümmet kadar hasenat ona işlenen ve bütün ümmetin saadetlerine yardım eden ve İsm-i Âzam’ın mazharı ve kâinatın çekirdek-i aslîsi, hem en mükemmel ve cami meyvesi olan zât-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm), o duanın kendi hakkında o azîm mertebesini görmüş, ona haber veren Cebrail (aleyhisselâm)’dan işitmiş, başkalarını kendine kıyas etmiş veya edilmiş.
Demek o pek fevkalâde ve acip sevap, zât-ı Ahmediye’nin (aleyhissalâtü vesselâm) velâyet-i kübrâsından ona gelmiş. Küllî, umumî değil, belki o duanın mahiyetinde böyle harika bir kıymet var ve ism-i Âzam mazharı olan zatın tebaiyetiyle başkalara dahi o sevap mümkündür; fakat gayet ehemmiyetli şartları var, yalnız okumak kâfi gelmez. Yoksa muvazene-i ahkâmı bozar, farzlara ilişir.
Sâlisen: O dua, nasıl ki zât-ı Ahmediye’ye baktığı vakit mübalâğadan münezzeh ve ayn-ı hakikat oluyor. Öyle de, o duadaki yüzer esmâ-yı hüsnânın hakikatlerine baktığı zaman, değil mübalâğa, belki onların nihayetsiz tecellîlerinden gelmesi mümkün ve gelebilen feyizlerin nihayetsizliğini göstermek için pek az bir kısmını Muhbir-i Sâdık (aleyhissalâtü vesselâm) haber vermiş ve teşvik için müphem ve mutlak bırakmış. Sonra, mürur-u zamanla, o kaziyye-i mümkine ve mutlaka, bilfiil vâki ve külliye telâkki edilmiş.
Râbian: Yirminci Lem’a-yı İhlâs’ta, bir adama beş yüz senelik bir genişlikte bir cennet verilmesine dair olan bir hâşiye var. Ona da bak, gör ki, o koca cennetin verilmesi, bilmediğimiz tarzda bir mâlikiyet değil, belki insan nasıl hususî hanesine çok cihetlerle mâliktir, sahiptir; öyle de, zemin yüzündeki şeylere çok duygularıyla bir nevi mâliktir, tasarruf ve istifade edebilir. Hem, koca dünyayı, benim hanemdir, bana vermiş ve güneş lâmbamdır diyebilir.
Demek bazı fevkalhad, harika ve akıl haricindeki bir kısım sevaplar, bu mezkûr hakikate bakar.
Hem İslâmiyet’te her sevabın, her fazilet-i a’mâlin en evvel mazharı ve bizlerin bir duada bir zerre sevabımızda, o duada bir dağ kadar sevap ve feyzi kazanan zât-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm), hususî virdler ve dualar ve şeriat ve risalet cihetiyle değil, belki velâyet-i Ahmediye noktasında ve umumî olmayan derslerinde, kendine verilen en yüksek mertebeyi beyan eder. Kendine tam tebaiyet eden has vârislerini, o noktalara teşvik eder.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ
(Gerçek bilgi Allah katındadır.)
، لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ إِلَّا اللّٰهُ
(Gaybı ancak Allah bilir.) dedim. O vesvese edip şüphelere düşen adam –lillâhilhamd– kurtuldu, tam kanaati geldi. Belki sizin bazılarınıza faydası var diye size de gönderdim. Umumunuza binler selâm… [Emirdağ Lâhikası, s. 152-53]
5. Ubûdiyet, emr-i ilâhîye ve rızâ-yı ilâhîye bakar. Ubûdiyetin dâîsi emr-i ilâhî ve neticesi rızâ-yı Hak’tır.Semeratı ve fevâidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya âit faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubûdiyete münâfî olmaz. Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya âit faydalar ve menfaatler; o ubûdiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüzü olsa; o ubûdiyeti kısmen iptâl eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez.
İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faydası bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibendî’yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü’l-Kebîr’i, o faydaların bazılarını maksûd-u bizzât niyet ederek okuyorlar. O faydaları göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar, o evrâdların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzât istenilmeyecek. Çünkü onlar fazlî bir sûrette, o hâlis virde talebsiz terettüp eder. Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubûdiyetten çıkar ve kıymetten düşer.
Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evrâdı okumak için zayıf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp, şevke gelip; evrâdı sırf rızâ-yı ilâhî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından; çoklar, aktaptan ve selef-i sâlihînden mervî olan faydaları görmediklerinden şüpheye düşer, hattâ inkâr da eder. (Lem’alar, On Yedinci Lem’a (13. Nota, 2. Mesele), s. 163)
6. Yani binbir esmâ-yı ilâhiyeye sarîhen ve işareten bakan.. ve bir cihette Kur’ân’dan çıkan bir harika münâcât olan.. ve mârifetullahta terakki eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkinde bulunan.. ve bir gazvede “Zırhı çıkar, onun yerine bu Cevşen’i oku!” diye Cebrail vahiy getiren “Cevşenü’l-Kebîr” münâcâtı içindeki hakikatler ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler, Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)’ın risaletine ve hakkaniyetine şehâdet ettiği gibi; Kur’ân’dan tereşşuh eden ve bir cihette Cevşen’den feyiz alan ve tevellüd eden Resâili’n-Nuriye, yüz otuz parçasıyla risalet-i Muhammediye’ye (aleyhissalâtü vesselâm) birtek hüccet olarak risaletinin bütün hakikatlerini aklen ve mantıken isbatıyla, hatta felsefenin nazarında akıldan pek uzak meselelerini göz önünde gibi gayet kolay ve makul bir tarzda ders vermesiyle Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm)’ın sâdıkıyetine ve risaletine küllî bir surette şehâdet eder. [Şuâlar, 15.Şuâ (1. Makam, 3. Kısım, Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Küllî Şehâdetler), s. 613]
7. Kardeşlerim, merak etmeyiniz, Cevşen ve Evrâd-ı Bahâiye bu defa dahi o dehşetli zehirin tehlikesine galebe etti; tehlike devresi geçti, fakat hastalık devam ediyor. [Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 60; Emirdağ Lâhikası]
8. İşte bu sır içindir ki, Yeni Said’in hususî üstadı olan İmam Rabbânî, Gavs-ı Âzam ve İmam Gazâlî, Zeynelâbidin (radiyallâhu anhum) hususan Cevşenü’l-Kebîr münâcâtını bu iki imamdan ders almışım. Ve Hazreti Hüseyin ve İmam Ali (kerremallâhu vecheh)’den aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenü’l-Kebîr’le daima onlara mânevî irtibatımda, geçmiş hakikati ve şimdiki Risale-i Nur’dan bize gelen meşrebi almışım. [Emirdağ Lâhikası, s. 200]
9-] EVRÂD-I KUDSİYE FAZÎLETİ
Evrâd-ı Kudsiye:
Her türlü dert ve sıkıntılarımızda bizim Allah’a karşı olan tavrımızda bize tam bir kul hüviyeti kazandıran ve bizi Allah’a yakın kılan, Nakşibendî Hazretlerine ait çok kuvvetli ve tesirli bir duâdır. Üstad Hazretleri bu duâyı, bir salâvat-ı şerife demeti olan Delâli’n-Nur’un ortasında okurdu. Evrad-ı Kudsiye ile ilgili olarak Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin düştüğü notu buraya aynen alıyoruz: “Şah-ı Nakşıbend’in kudsî bir evradıdır ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalatü Vesselâmdan âlem-i mânâda ders almış.” [Hizbü’l-Envâri’l-Hakâikı’n-Nûriye, s. 76.]
Dualar nasıl okunmalı? Evrad-ı Kudsiye duası ve FAZÎLETİ
Dûalar nasıl okunmalı :
Dua ve virdler; birer kulluk vazifesidir. İhtiyaç ve menfaatler ise; bu dua ve virdlerin vaktinin geldiğini gösteren alamet ve işaretlerdir. Yoksa bu ihtiyaç ve menfaatler, hakiki anlamda dua ve virdlerin okunma gerekçesi ve sebepleri değildirler. Şayet bir kişi sadece maddi ve manevi menfaat umarak bu duaları ve virdleri okursa, bu Allah katında makbul olmaz. Ve o dua ve virdlerin çok özelliklerini ve tesirlerini de göremezler ve görmeye de hakları yoktur.
Nasıl akşam vakti akşam namazının girdiğine bir alamet ve işaret ise, ihtiyaç ve sıkıntılar da bu vird ve duaların okunma vaktinin geldiğine işaret eden levhalar ve alametler hükmündedir. Yağmursuzluk yağmur duasının vakti ve alametidir. Bu niyet ile okunan dualar neticesinde, Allah sıkıntı ve musibeti başımızdan alırsa bu da onun fazl ve keremidir, şükre bir kapıdır. Böyle dua ve virdlerin maddi ve manevi menfaatleri olması haktır ve zayıfları teşvik ve tervic etmek içindir. İnsanların ekserisi avam olmasından dolayı, Allah bu gibi dua ve virdlere bir teşvik ve bir tervic olmak için, bazı maddi ve manevi hediyeler ve menfaatler takmıştır. Lakin bu hediye ve menfaatler dua ve virdlerin okunmasında hakiki gerekçe ve sebep yerine geçerse, yani Allah için değil de, maddi ve manevi menfaat için yapılırsa o zaman o dua ve virdlerin makbuliyeti ve özelliği kaçar, neticesini göremez.
Niyetimizin içinde duaların maddi menfaati galip ise, bu niyet bozuk sayılır ve Allah indinde kabul görmez. Şayet niyetimizde Allah rızası ve hoşnutluğu galip, diğer maddi ve manevi menfaatler ona tabi ise, sırf nefsi teşvik ve terviç için, maddi ve manevi menfaatler düşünülüyor ise, bunda bir sakınca olmaz. İnsanın mahiyetinde ruh, kalp ve latifelerin dışında heva ve nefis gibi süfli cihazlar da vardır. Ruh ve kalp; ancak Allah rızasına teslim olup, O’nun ile mutmain olur; ama nefis ve heva ancak maddi ve süfli menfaatler ile aldanır ve ona teslim olur.
Nasıl bir kervana misafir atı ile geldiği zaman, misafir güzel bir odaya davet edilir, atı ise ahıra gönderilir, misafirin hatırı için ata yem verilir. Aynı şekilde insanın mahiyetindeki ruh ve kalp gibi nurani ve latif hissiyatlar misafir mesabesinde iken, nefis ve heva at mesabesindedir. Ruh ve kalp ihlas ile beslenirken, nefis ve heva maddi ve manevi hediyeler ile beslenip teşvik olunur. Meseleye böyle bakabilirsek, dua ve veridlerin maddi ve manevi menfaatlerini, nefis ve hevanın ikna ve tatmininde böyle kullanabiliriz. Yoksa kalp ve ruh böyle maddi menfaatleri kabul etmez, onun tek tatmin yolu rıza ve ihlastır. [RİSÂLE-İ NÛR İLE İLGİLİ SİTELERDEN DERLEME BİLGİLER]
Evrad-ı Kudsiye duası ve FAZÎLETİ
Evrad-ı Kudsiye’yi kim tertiplemiştir?
Bahaeddin Muhammed B. Muhammed’ül Buhari (1318-1389) tarafından tertip edilmiştir. Sürekli yapılan gizli zikrin kalblerde vücuda getirdiği “nakş”a izafeten kendisine Şah-ı Nakşibend denilmiştir. Baba tarafından nesebi İmam-ı Cafer-i Sıddık Hazretlerine dayanan Şah-ı Nakşibend; kerametlerin fazla bir değer taşımadığını, bir tarikata bağlanmanın yeterli olmadığını ifade ederek, tekkelerde fazla oturmamasıyla geleneksel sufilikten farklı hareket etmiştir.
–Evrad-ı Kudsiye duasının içeriği hakkında bilgi verir misiniz?
Bir marifet dersi olduğuna içerdiği hangi hakikatler ile işaret edilebilir?
Bu dua, ayetlerden ve hadis-i şeriflerde geçen dua metinlerinden oluşmaktadır. Bu kudsi münacatta Allah’tan mağfiret talebine delalet eden iki ayet, Cenab-ı Hakk’ın kudreti üzerine, akılları hayrette bırakan azametine işaret eden ayetler, tevekkül üzerine olunması için üç ayet, rızıkların yaratılması hakkında dört ayet ve onlarca kez peygambere naat, güzel sıfatların methi ile salâvat-ı şerifeler vardır.
-Evrad-ı Kudsiye hakkında Bediüzzaman Hazretleri ne demiştir?
Şah-ı Nakşıbend’in kudsî bir evradıdır. Nakşibend Hazretleri, Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâmdan âlem-i manada ders alarak bu eseri meydana getirmiştir. (Hizbü’l Envari’l- Hakaikı’n- Nuriye, s. 203) der.
Bu bilgiyi Hamza bin Şemsad, Menbau’l-Esrar isimli kitabında şöyle nakletmiştir : “Şâh-ı Nakşibend hazretleri, ‘Bana bu evrâdı Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) âlemi mânâda öğretti. Her gece bana ders verip talim ederdi. Hatta yanında ezberledim’ buyurmuştur.”
Münafık düşmanlarımın MADDÎ ve MÂNEVİ zehirlerine karşı Cevşen ve~ Evrad-ı Kudsiye-i Şâh-ı Nakşibend beni ölüm tehlikesinden, belki YİRMİ DEFA kudsiyetleriyle KURTARDILAR. (Emirdağ Lâhikası,s.138)
-Evrad-ı Kudsiye gibi kudsi virdlere devam etmenin manevi hayatımıza kazançları nelerdir?
Cenab-ı Hak “Kim de Ben’im zikrimden yüz çevirirse bilsin ki; onun dar bir geçimi olur ve kıyamet gününde Biz onu kör olarak haşrederiz.”(Tâhâ,124) ve “Kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse, ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık o, onun yakın arkadaşı olur.”(Zuhruf;36) ikazında bulunmaktadır. İhlâs ile yapılan ibadet ve ezkarlardaki devam ise muhabbetullaha vesiledir.
Nitekim İbn Abbas’tan (r.a.) rivâyet olunan bir hadîs-i şerifte Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kim kırk sabah Allah Teâlâ´ya ihlâslı olursa, kalbinden lisanına hikmet çeşmeleri akmaya başlar.” (Feyzu’l-Kadîr, 6/43)
İmâm Münâvî (rh.) bu hadîs-i şerifin baş kısmını, “Kim kırk gün ibâdetini Allâh’a ihlâsla yaparsa…” diye açıklamış ve ihlâslı olmayı da şöyle izah etmiştir: A‘zâlarını, aklî mîzanlara ve şer‘î hükümlere muvâfık mâlum ve mu‘tedil tasarrufların dışına çıkmaktan korumak… Onları nebevî nasîhatler, hakîmâne tenbihler dâiresinde kullanmak ve bilhassa lisan ve hayâlini fâsit itikatlardan, bâtıl mezheplerden, âdi ve düşük hayallere dalmaktan koruyup onların boş emel ve dipsiz kuruntularla oyalanmasına meydan vermemek…
–Evrad-ı Kudsiyenin hasiyet ve faydaları hakkında büyük zatların keşif ve tespitleri var mıdır?
Bediüzzaman Hazretleri evrad-ı kudsiyenin yüz hâsiyeti ve faydası bulunduğunu söyler.
Ayrıca Şeyh Ebu Ahmed (k.s.) şöyle buyurur: ‘Evrâdın içinde bir ism-i şerif vardır ki,yer ile gök hazinelerinin kapıları bu isimle açılır’. Muhammed Dımeşkî’den (k.s.) rivayet olundu ki,‘Kim bu evrâdı hâlis bir niyet ile okursa, bedeninden bütün hastalıklar Allah Teala’nın izni ile kalkar’.
Bazı rivayetlerde ise şu dikkat çekici açıklamaları görüyoruz:
▪︎‘Kim bu evrâdı okursa,Allah Teala ona nûr,hikmet ve yakîn ihsan eder.
▪︎Sihirden, hasetten, nazardan korur; onun bütün sıkıntı ve üzüntülerini giderir.
▪︎Ona izzet kapısı açılır’.
▪︎‘Bir kimse bu evrâdı okursa, ehl-i beyti arasında (ailesi içinde) kavgası olmaz, dirlik ve sevgi içinde geçinir. Ve onun üzerine nûrdan bir çadır kurulur, cinler ve şeytanlar o çadırı geçip eve giremezler’.
▪︎‘Her ne murad (hayırlı bir istek) için okunursa, Allah Teala’nın izni ile kabul olunacağı bildirilmiştir’.
Sonuç :
Bizleri,ahirzamanın fitnesinden muhafazaya vesile olacak bu kudsi vird ile Rabbani terbiye yoluna girip muhabbetullaha erişmeyi Cenab-ı Hak nasip etsin. Amin.
Kaynaklar :
~TDV İslam Ansiklopedisi, IV. Cilt, s. 458 – 459
~İsmail Hakkı Altuntaş, Kutsî Dua (Bahâiye)ile Rabbânî Terbiye
~Gülser Keçeci-Evrad-ı Bahaiye Şerhi, Buhara Yayınları
~Mesnev-i Nuriye
~El-hakâiku Hizb-ü Envâri’n-Nûriye, s. 76.
~Emirdağ Lâhikası,s.123
&&&&&&&&
10-] Delâilü’n-Nur
Delaili’n Nur Duası
Delail-in Nur, Resul-u Ekrem Efendimiz’e ümmetin büyüklerinin okuduğu salatu selamları derleyen bir eserdir. Tertipleyen, Üstad Bediüzzaman Said Nursi’dir. Büyük Cevşen’in içine konulan bu kıymetli eser hakkında, “Üstad Bediüzzaman hazretleri Delail’in Nur’da aktabın salâvatlarını cem etmiştir” denmektedir.
Delâilü’n Nur Nedir?
Delâil-i Hayrât Bedîüzzaman Hazretleri tarafından yeniden düzenlenmiş ve zenginleştirilmiş ve “Delaili’n-Nur” ismini vermiştir. İçinde hemen her salâvattan sonra büyük dertlerimizin devası, Allah’tan yüksek dereceler ve makamlar istenir. Dünyevî ve uhrevî cümle âfetlerden ve musibetlerden Allah’a sığınılır, bütün ihtiyaçlarımızın karşılanması, bütün günahlardan arınmamız ve bütün hayırlara ulaşmamız, duânın ilerleyen satırlarında istenir. Bedîüzzaman Hazretleri bu büyük salâvat metninin adını “Delâli’n-Nur” koyarak, kendisine ve talebelerine hususî bir vird yapmıştır.
Peygamberimize Salavât
Kısaca “salavât” getirmek şeklinde ifade edilen bu husus, Peygamberimize “Salât ve Selâm olsun”, demekten ibarettir. Kur’ân-ı Kerim’de mü’minlere şu âyet ile Peygamberimize salât ve selâm getirmek emredilmektedir: “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na salât edin ve tam bir içtenlikle selam verin.” (Ahzâb, 33/56)
Allah’ın salâtı: Nebîsini rahmetine mazhar etmesi, onun şanını yüceltmesidir.
Meleklerin salâtı: Peygamberimizin şanını yüceltme, müminler için duadır.
Müminlerin salâtı da: O’na duadır.
Selamları ise ona güven verme, ona kendileri tarafından meydana gelebilecek zarar, saygısızlık gibi olumsuz durumlardan teminat verme anlamına gelir. Demek ki salât-u selam, Sevgili Peygamberimizin Allah Teâla tarafından getirdiği ne kadar emirler ve yasaklar varsa hepsini kabul edip, devamlı sûrette ona verilen sözü yenileme mânasına gelir. Evet, her salavât, Peygamberimize bağlılığı yenileme ve O’na söz vermedir.
Öyleyse Peygamberimize nasıl salavât getirmek gerekir? Sahâbîler bu hususu Peygamber Efendimizden (sallallahu aleyhi ve sellem) sormuşlar, o da şöyle demelerini öğretmiştir:
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
“Allahım! Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in âilesine; Efendimiz İbrâhim’in âilesine salât ettiğin gibi salât et. Şüphesiz Sen, her bakımdan hamde lâyık ve şânı yüce olansın.”
اَللّٰهُمَّ بَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلٰى سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ وَعَلٰى اَلِ سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
“Allahım! Efendimiz İbrâhim’e ve Efendimiz İbrâhim’in âilesine bereket ihsân ettiğin gibi, Efendimiz Muhammed’in âilesine de bereket ihsân et. Şüphesiz Sen, her bakımdan hamde lâyık ve şânı yüce olansın.” (Sabah, akşam onar defa).[Müslim, Salât 65; Tirmizî, Tefsir, 34 Ahzâb,(3220); Ebû Dâvut, Salât 183.] Görüldüğü gibi, bunlar namaz esnasında Ettehiyyâtü’den sonra okuduğumuz dualardır.
Efendimiz’e (s.a.s.) Salavât Getirmenin Fazileti
Resûlullâh Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki: “Bana salât (ve selâm) getirene Allah on defa salât (ve selâm) eder. (Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) Allah’tan rahmet ve bereket dileyene Allah on katı rahmet ve bereketini ihsan eder).”[Müslim, Salât 11.]
“Kabrimi bayram tören ve merâsim yerine çevirmeyin. Bana salâvât getiriniz. Nerede olursanız olun salât ve selâmınız bana ulaşır.”[ Ebû Dâvûd, Menâsik 100.]
“Cimri, yanında adım zikredildiğinde bana salâvât getirmeyen kimsedir.”[Tirmizî, Daavât 101.]
“Allah’ın, yeryüzünde, ümmetimin bana getirdiği salâvâtı ulaştıran gezici melekleri vardır.”[Hâkim, 2/421.]
“Biri bana salât (ve selâm) getirdiği zaman, onun selâmına mukâbele etmem için Allah bana rûhumu (o an için) iâde eder.”[Ebû Dâvûd, Menâsik 100.]
“Kıyamet günü bana insanların en yakını, bana en çok salavât okuyandır.” [Tirmizî, Salât 352.]
Salât u Selâmın Hükmü
Resûlullah’a salât u selam okumak bizzat Allah’ın emridir: “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na salât edin ve tam bir içtenlikle selam verin.” (Ahzâb, 56). Bu emir bir farz mıdır, yoksa vâcib veya müstehap mıdır?
Bu sorunun cevabında İslâm âlimleri on ayrı görüş beyan etmiştir:
1- Bazılarına göre müstehaptır, yani yapılması halinde sevap kazanılır, yapılmasa günah olmaz.
2- Bazılarına göre ise “vâcibtir ve bu hükümde icma edilmiştir, yani fikir birliğine varılmıştır.”
3- Ömürde bir kere salavât okumak vacibtir. Namazda da olsa, namaz dışında da olsa vacib yerine gelir.
4- Namazda son oturuşta, ettehıyyâtü’den sonra, namazdan çıkış selâmı vermeden önce okumak vaciptir.
5- Ettehıyyâtü’den sonra okumak vâciptir. Ettehıyyâtü’den sonra salât okunması, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre farz ise de Hanefîlere, Mâlikilere ve Cumhûr’a göre sünnettir. Farz diyenlere göre, salavât terkedilecek olsa, namaz iptal olur, yeniden kılınması gerekir.
6- “Teşehhüd diye kayıtlanmaksızın namazın herhangi bir yerinde okunması vacibtir.”
7- “Sayı ile sınırlanmaksızın çokça okunması vacibtir.”
8- “Resûlullah’ın (aleyhissalâtu vesselâm) zikri geçtikçe, hatırlandıkça söylenmelidir” diye hükmedenler de olmuştur. “Böyle yapmak ihtiyata uygun olanıdır” denmiştir.
9- “Bir mecliste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın zikri bir çok kere geçse de bir kere salât u selâm okunması yeterlidir, her seferinde okumak müstehabtır.”
10- “Her dua esnasında” vacibtir.
Şu halde din âlimleri, salât u selâm okumanın vacib olduğu husûsunda fikir ayrılığına düşmemiştir. Hangi şartlarda vâcib olduğunda ihtilâf varsa da en uygunu Resûlullah’ın ismi zikredildikçe okumaktır. Hutbe dinlerken, Kur’ân okurken salavât getirmek vacib değildir.
[İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 7/137-138.]
Delail-in Nur’da zikredilen Salâvatlar
“Nebiy-i Zişan’ın (sas)makam-ı Mahmud’u ilahi bir maide ve rabbani bir sofra hükmündedir. Evet, tevzii edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofrada akıyor. Resul-u zişan’a (sas) okunan salavat-ı şerifeler o sofraya edilen davete icabettir. (Mesnevi-yi Nuriye)
1.Salavat: Salavat-ı Münciye; Âlemce meşhur ve gayet mücerreb ve umum aktapların mergubu bir salavat-ı şerifedir. (Salaten Tüncina salavatı)
Bu salât ve selâm, salâten tüncînâ diye de bilinir. Müncie kelimesi, necat kelimesininden türeyip “kurtarıcı” mânâsına gelmektedir. Bu salât ü selâmla alâkalı olarak Hasan bin Ali el-Esvânî, “KİM, önemli bir işi veya bir sıkıntısı münasebetiyle bu salavâtı 1000 defa okursa, Allah Teâlâ onun sıkıntılarını giderir, arzu ettiklerine ulaştırır.” demiştir.
Yine 1000 defa yapıldığında felç olanlara şifa vesilesi olacağı, veba ve benzeri bulaşıcı hastalıklar zamanında okuyanın bir nevi karantina altına girip bu tür hastalıklardan emin ve emniyet içerisinde kalacağı rivayet edilmiştir.
1000 defadan fazla okumanın deniz yolculuğunda Allah’ın izniyle batmaya mani olacağı ve 500 defa söylenmesi durumunda zenginliğe nâil olunacağına dair de haber ve müjdeler bulunmaktadır. Bunlar müşahede ve tecrübeyle sabittir. {Yusuf bin İsmail en-Nebhânî, Efdalü’s-Salât alâ Seyyidi’s-Sâdât, 77.}
Gerçekten de bu salât ü selâma devam edilmesi durumunda Allah’ın izniyle belalardan emin olunacağı, musibetlere perde olacağı, maksatların hasıl olacağına dair kuvvetli bir inanç vardır.
Bazı yaşanmış hadiseler bu inancı destekler niteliktedir. Örneğin Salih Musa ed-Darîr başından şöyle bir hadisenin geçtiğini anlatır: “Rüzgârlı bir günde gemiye binmek zorunda kalmıştım. Fırtına öyle arttı ki batacağımızı zannettik. Ben tam o anda uykuya daldım. Rüyamda Peygamber Efendimiz’i gördüm. O (sallallahu aleyhi ve sellem) gemidekilere 1000 defa Salât-ı Müncie’yi okumalarını söylememi emretti. Ben uyanınca rüyamı insanlara anlattım. Biz 300 kadar o salavâtı getirdik. Allah da bizi o dehşet anlarından kurtardı.” [Abdurrahman Safuri,Nüzhetü’l-mecalis ve müntehabü’n-nefâis,Beyrut trs.,257-277.]
Arif Muhammed Hakkı Efendi, 4000 ile 12000 arasında farklı üslûp ve muhteviyatta salavât olduğunu, bunların müminlerin Allah Resûlü ile olan irtibatlarına göre farklılık arzettiğini, bazılarının daha öne çıktığını ifade eder. Ona göre insanlar, salât ü selâmlardan maddi manevi çok istifade etmiş, birçok esrara vakıf olmuşlardır. Bazılarının okunması, sıkıntıların bitmesi ve arzulanan şeylerin tahsilinde vesilelik yapmaktadır. Salât-ı Müncie de bunlardandır. {Yusuf bin İsmail en-Nebhânî, Efdalü’s-Salât alâ Seyyidi’s-Sâdât, 77.} [Rahmet Hazinesinin Anahtarı Efendiler Efendisine Salât ve Selâm/Mehmet Y. ŞEKER]
2.Salât-ı Melevân
Bu salavat-ı şerifenin üç defası on bin salavat-ı şerife kadar kıymetli ve bir rivayette otuz bin salavat-ı şerife kıymetinde olduğunu ehl-i hakikat ve keşf haber vermişler.
Salavâtta zamana ait değişik aralıklar ifade edilerek Efendimiz’e yapılan salât ve selâmlar, sayı ve rakamların ötesine taşınarak sınırsızlaştırılmıştır. Gece ve gündüzün birbirlerini takip edip durmaları, kıyamete kadar salât ve selâmın kesintisiz devamının istenmesi bu mânânın farklı üslûp ve sembollerle anlatımıdır. Bu husus, başka salât ü selâmlarda da gözükmektedir.[Rahmet Hazinesinin Anahtarı Efendiler Efendisine Salât ve Selâm/Mehmet Y. ŞEKER]
3. Salât-ı Nur-i Yevmi’l-Kıyame:
Bu mübarek salavat-ı şerifenin bir defa okunması otuz bin salavat-ı şerifeye mukabil denilmiştir. Bu salavât da mânâsındaki derinlik sebebiyle çok okunan salât ü selâmlara dahil olmuştur. Bu salavâta “Kıyamet Gününün Nuru” adının verilmesi, ehl-i keşfin bu salât ve selâmın ötelerde kendisini çok okuyanı her yanından nurlandıracağı, onu karanlıklarda bırakmayacağına dair olan kanaat ve inançlarıdır. [Rahmet Hazinesinin Anahtarı Efendiler Efendisine Salât ve Selâm/Mehmet Y. ŞEKER]
4.Salavat: Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani (ks) hazretlerinin pek çok ehl-i keşfin ittifakıyla bin salavat-ı şerifeye mukabil daimi virdi ve meşhur bir salavatıdır.
Abdulkâdir Geylânî’ye ait olan salavât gerçekten derin mânâları hâizdir. İmam Gazali’ye göre bu salavâtı okuyanın kalbi, Allah’ın izniyle şeytanın vesveselerinden adeta manevi bir zırhla korunmaya alınır. Abdulkâdir Geylânî de yatsı namazının akabinde İhlâs, Felak ve Nas sûrelerini üçer defa okuduktan sonra bu salavâtı getirenin biiznillah Hz. Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem) rüyasında göreceğini ifade etmiştir. Bu ifadeler bu büyük zatlara olan hüsnüzanla beraber değenlendirilmelidir.
Eğer bu salavât kâmil bir şekilde okunursa insanın vesveselerden korunmasına vesile olur, söylenilen şartlar yerine getirildiğinde Allah Resûlü rüyaları şereflendirir. Okunmasına rağmen herhangi bir korunma olmadığı zannına kapılmak ya da rüyada Efendimiz görülmediğinde hemen başka olumsuz duygular beslemek ve suizan etmek kesinlikle doğru değildir. Zira her şeyin bir vakt-i merhûnu vardır. Asıl olan bu salavâtı söylemenin bir ibadet olduğu ve sevabının ötelerde alınacağı gerçeğini nazardan uzak etmeden neşveyle devam etmektir. [Rahmet Hazinesinin Anahtarı Efendiler Efendisine Salât ve Selâm/Mehmet Y. ŞEKER]
5.Salât-ı Bedeviye:
Seyyid Ahmed Bedevi’nin(ks) binler salavat-ı şerife kıymetinde bir salavatıdır. Ve âlem-i manada Resul-u Ekrem(asm)’ın işaretiyle en yüksek bir salavat-ı şerife olduğunu ehl-i keşf beyan etmişler.
Ahmed Bedevî hazretlerinin salât ü selâmlarının ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu zatın salât ü selâmları, diğer büyükler tarafından da hüsnükabul görmüş, okunmuş ve okutulmuştur. Bediüzzaman hazretleri onun salavâtından ikincisini, Büyük Cevşen adlı dua mecmuasının “Delâilü’n-Nûr” adını verdiği salavât bölümüne koymuş ve binler salavât kıymetinde olduğunu, ehl-i keşfin Allah Resûlü’nün işaretiyle en yüksek bir salât ü selâm olduğunu bildirdiklerini ifade etmiştir.
Bu salavâtın namazların akabinde yedi defa okunması tavsiye edilmiştir. Bu salât ü selâma devam edenlerin birçok nura mazhar olacağı, birçok esrarın keşfedileceği ve Efendimiz’le ittisalin uyku ve yakaza denilen uyanıklık hâlinde lütfedileceği beyan edilmiştir. Maddi manevi rızkın kolaylaşacağı, Allah bilgisi mânâsına gelen marifet ilimlerine erişileceği de keşif ehlinin ifadeleri arasındadır.
Ayrıca bu salavâtı aksatmama şartıyla ve tabii ki Allah’ın izniyle nefs-i emmâreye ve şeytana karşı başarılı olunacağı da söylenmiştir. Yine her salât ü selâm ve duada olması gereken konsantrasyon ve kalb huzuru bu salavâtın da olmazsa olmazları arasında zikredilmiştir.
Bu salât ü selâmı 40 gün hiç aksatmadan 100 defa söyleyenin birçok takdirini Allah’tan başka hiç kimsenin yapamayacağı nur ve hayırlara mazhar olacağı, sabah ve akşam namazlarından sonra üçer defa okunduğunda da yine birçok sırlara erileceği ifade edilmiştir. [Rahmet Hazinesinin Anahtarı Efendiler Efendisine Salât ve Selâm/Mehmet Y. ŞEKER]
6.Salavat: Aktab-ı Erbaa (dört büyük kutuplar)dan biri olan Seyyid İbrahim Dessuki’(ks)nin gayet meşhur ve üç defası bin salavat-ı şerife kadar kıymetli bir salavatıdır.
7.Salavat: Seyyid taifeteyn ünvanıyla meşhur-u âlem, gavs-ı ekmel ve Kutb-u Azam Cüneyd-i Bağdadi’nin (ks) ehl-i tahkikçe bin salavat-ı şerife kıymetinde olduğu beyan edilen uzun bir salavat-ı şerifenin hülasasıdır.
8.Salavat: Salavat-ı meşyeşe namıyla meşhur ve Şazeli tarikatının evrad-ı meşhuresinden, müteaddid şerhleri bulunan gayet manidar bin salavat-ı şerife kıymetinde bir salavattır.
9.Salavat: Sıddık-ı ekber ahfadından Muhammed Hanefi(ks) namında bir kutb-u azamın gayet azim ve kıymettar bir salavat-ı şerifesidir.
10.Salavat: Maddi manevi şifa için gayet mücerreb bir ilac-ı manevi gayet kıymettar bir salavat-ı şerifedir.
11.Salavat: (Salât-ı Tefrîciye) Münferice ve nariye namıyla meşhur çok kıymettar ve vüsul-u matlub (herhangi bir murad) için mücerreb bir salavat-ı şerifedir. (4444 defa okunur)
Tefrîc kelimesi “herhangi bir sıkıntı ve zorluktan birisini kurtarmak, problemini gidermek” mânâsında bir mastardır. İhlâsla okunduğunda bu salât ü selâmın da böyle bir tesiri Allah’ın izniyle vardır.
İmam Kurtubî, “Kim bu salâta her gün 41 veya 100 defa veya hut daha fazla devam ederse, Allah Teâlâ o insanın gamını kederini giderir, sıkıntı ve zarar gördüğü şeylerden onu kurtarır, işlerinde kolaylık ihsan eder, esrarını nurlandırır, değerini yüceltir, hâl ve davranışlarını güzelleştirir, rızkını genişletir, bütün hayır ve hasenât kapılarını ona ziyadesiyle açar. Yaşadığı döneme ait kötü olaylardan ve açlık fakirlik gibi sıkıntılardan onu emin kılar, kalblere onu sevdirir, kendisinden bir şey istediğinde onu lütfeder.” demiş ve bütün bunların bu salât ü selâma aralıksız devam edenlere müyesser olacağına dikkatleri çekmiştir.
Bu salavâtın yapılması, Yüce Allah’ın hazinelerine ulaştıran kapının anahtarı gibidir. Cenâb-ı Hak, bu anahtarı kullanan kullarına murad ve takdiri büyüklüğünde ihsanlarda bulunur. Allah Teâlâ’nın bu salavât hürmetine ihsanlarda bulunduğu veya sıkıntıları giderdiği asırlar boyunca tecrübe edilegelmiştir.
İmam Nebhânî, “Müminler taleplerinin yerine getirilmesini veya sıkıntılarının giderilmesini arzu ettiklerinde bir mecliste toplanır, 4444 defa bu salavâtı okurlar ve istediklerine hızlı bir şekilde nâil olurlardı.” demektedir.
İmam Kurtubî de bu salavâtın 4444 kere okunmasını ve Efendimiz’e tevessülde bulunup Yüce Allah’a teveccüh edilmesini salık vermiştir.
İmam Deynurî bu salât ü selâmı, namazların arkasından 11 defa okuyanın veya vird hâline getirip her gün aksatmadan söyleyenin rızkının kesilmeyeceğini, dünyevî uhrevî yüksek mertebelere erişeceğini ifade etmiştir. Sabah namazından sonra 41 defa söylenmesi durumunda murada nâil olunacağı sözü de yine ona aittir.
Yine bu salavâtın 100 defa okunması hâlinde istenilenin ötesinde nimetlere mazhar olunacağı ifade edilmiştir. Sırların keşfi için 333 defa bu salât ü selâmın yapılması tavsiye edilmiş, 1000 defa okunduğunda ise gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanın aklına hayaline gelmeyen nimetlerin bahşedileceği söylenmiştir. [Rahmet Hazinesinin Anahtarı Efendiler Efendisine Salât ve Selâm/Mehmet Y. ŞEKER]
12-13-14-15.Salavatlar: Gayet meşhur ve kısa ve kıymettar ve mütedavil salavat-ı şerifelerdir.
16.Salavat: Bu salavat-ı şerife kısalığıyla beraber bin salavat-ı şerife kadar kıymetli olduğu beyan edilmiştir.
17-18. Salavat: Bu salavat-ı şerife ve arkasındakiyle beraber Eski Said’in Yeni Said’e (ks) inkılap edeceği zamanda hatıra gelmiş. On üç senedir halâvetini kaybetmediğinden ve usanç vermediğinden ve ondan sonra keşf edilecek esrar-ı Kur’aniye’ye işaret ettiğinden, sair meşhur evliya salâvatları derecesinde olmasa da, bir cihette onlara benzer hükmünde olduğu zannıyla buraya yazıldı(Said Nursi)
*Ya vedud ya vedud ya vedud ile başlayan salavatın altında yazılacak dua, aslında salavattan olmayıp Peygamber-i zişan (sas)efendimiz Hazret-i Hasan ve Hazreti Hüseyin’e (ra) talim buyurmuşlar. İçinde İsm-i azam bulunması muhtameldir. Ahfad-ı resule (asm) talim olunan dua budur.
19.Salavat: Şah-ı Nakşibendi (ks)hazretlerinin gayet nurlu ve nurani beş cümlesidir. Nur manasını ifade eden kıymettar bir salavattır.
20.Salavat: Bu salavat-ı şerife hem Gavs-ı Azam’ın (ks) hem Şah-ı Nakşibendi’nin (ks) her iki mübarek zatın (üstadın)gayet camii ve gayet kıymettar bir salavat-ı şerifeleridir.
21.Salavat: Bediüzzaman hazretlerinin(ks) yirmi bir adet mucizat-ı katiyye-i Ahmediyyeye (asm)işaret eden gayet kıymettar ve şirin ve zevkli bir salavatıdır.
22.Salavat: Gayet zevkli ve canlı ve kibar-ı evliyaullahın mergubu, Farisi bir salavat-ı şerifedir.
23.Salavat: Kibar-ı evliyaullah’ın merğubu ve Bediüzzaman (ks) hazretlerinin bir salavatıdır.
24.Salavat: İmâm-ı Büsayrî -kuddise sırruhû- âlem-i ma’nâda Kasîde-i Bürde’yi Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselam Efendimiz’e okuduğu zaman, gelecek salavât-ı şerîfenin yarısını okumuş yarısını hatırlayamamış olduğundan, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz
عَلٰى حَب۪يبِكَ خَيْرِ الْخَلْقِ كُلِّهِمِ
… diye salavât-ı şerîfeyi tekmîl etmiş, gayet kıymetdar bir salavât-ı şerîfedir.]
25.Salavat: İmam-ı Ali (ra)’ın Risale-i Nur-a işaret ettiği Kaside-i Celcelutiye-yi meşhuresinin ahirinde gayet kıymettar zikr ettiği bir salavat-ı şerifedir.
&&&&&&
11-] SEKÎNE
Sekine duasının on dokuz defa okunmasının hikmeti nedir?
Sekine Duası, tamamı Kur’an’da geçen Allah’ın güzel isimlerinden ve ayetlerden oluşmaktadır. Sekine kelimesi sözlükte kalp huzûru, itminan duygusu, güven, sükûnet, dinginlik, vakar, ağırbaşlılık v.b. anlamlara gelmektedir.
Tasavvufta ise genel anlamıyla sekîne gaybın ve manevî feyzin gelişi esnasında kalbin yaşadığı tatmin hali ve gönül huzûru şeklinde tarif edilmektedir. Kitaplarımızda Hz. Ali (ra)’ye inen bir Sekine’den bahsedilir. Bu Sekine, Mecmuatü’l-Ahzab’ta “Kaside-i Ercûze” şeklinde geçmektedir. Allah’ın altı İsm-i Azamı olan “Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs” isimleri ile yapılan bir duadır.
Bu altı ismin mânâları kısaca şöyledir:
Ferd: Allah birdir, tektir, yegânedir, biriciktir, istiklâl ve infirad sahibidir
Hayy: Allah sonsuz diridir, ezelî, ebedî ve ölümsüz hayat sahibidir Her şeye hayatı veren, her şeyi dirilten Odur
Kayyûm: Allah dâimâ kâimdir, tabir câizse dâimâ ayaktadır, yarattığı her şeye hâkimdir, varlıkları dilediği gibi idâre eder, sevk eder ve yönlendirir, her şey Onunla var olur, Onunla ayakta durur, Onunla devam eder. Allah’ı ne bir uyuklama, ne bir uyku ve ne bir gaflet hâli almaz. Göklerde ve yerde ne varsa, O’nun irâdesiyle ve kayyûmiyetiyle varlığını sürdürür ve ayakta kalır
Hakem: Allah hüküm sahibidir, hikmet sahibidir, yarattığı her şeyde bir hikmet ve bir fayda gözetmesi Onun yüksek âdetindendir. Faydasız ve boşu boşuna bir şeyi yaratmaz. Yarattıklarını gözetler ve denetler. Kullarından haklıyı ve haksızı ayırır, aralarında hak ve adâletle hükmeder
Adl: Allah adalet sahibidir, her yarattığına hakkı olan her şeyi verir, hiç kimseye hiçbir zaman haksızlık yapmaz, mahşerde adaletle hükmeder, cezası zulüm veya haksızlık değil, adaletten ibârettir. Allah kendisi adalet sahibi olduğu gibi, kullarına da her işlerinde adaleti emreder.
Kuddûs: Allah paktır, temizdir, noksanlıklardan, kusurlardan, âcizliklerden, küfür ve dalâlet ehlinin düşündüğü her türlü eksik sıfatlardan münezzehtir. Allah kemâl sıfatlar sahibidir. Onun her sıfatı, her ismi, her işi, her fiili mükemmeldir. Varlıkları mükemmel, kusursuz, temiz ve pâk yaratır. Temizliği sever, temizliği emreder, işlediklerinden pişman olan ve tövbe eden kullarını günahlarından arındırır ve temiz kılar
Sekîne’de bu isimlerin zikrinden sonra on dokuz harfli on dokuz âyetle Allah’tan istimdat edilir, Allah’a sığınılır, muhtelif isimleri ile Allah zikredilerek dünyevî ve uhrevî her sıkıntımızı aşmamız için bu isimlerin feyiz ve bereketi istenir
Bediüzzaman Hazretleri “Sekîne” olarak isimlendirilen duanın okunma şeklini de “yetmiş bir âyet ile yüz yetmiş bir defa dâimî vird edinmeli” (28. Lem’a) şeklinde ifade etmiştir. Daha sonraları kendisi yetmiş bir ayetten on dokuz tanesini seçerek, “Sekine duası” şimdiki okunagelen halini almıştır.
Sekine Duasının Sırları
Sekine ondokuz sistemine dayalı olarak ortaya konulan bir ism-i azam duasıdır. Besmelenin ondokuz harfine uygun olarak, on dokuz harfli olan Allah’ın ismi şeriflerinin yer aldığı bu duanın büyük bereketinin olduğunu söyleyen İmam-ı Ali (ra), hem Celcelutiye, hem Ercuzesinde bu isimlerin üzerinde özellikle durmaktadır. İmam-ı Ali (ra)’nin, on dokuz sistemine dayalı bu Sekine’yi doğrudan Kur’an’dan aldığını gösteren birkaç noktaya işaret etmekte fayda vardır.
1. Sekine altı isimden (Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs) meydana gelmektedir. Kur’an’da “sekine” kelimesi de altı defa (Bakara: 248, Tevbe: 26, 40; Fetih:4,18,26) geçmektedir.
2. Kur’an’da geçen sekine kelimesi birçok yönden on dokuz sayısını göstermektedir.
a) Bakara suresinde geçen Sekine kelimesi, Talutun hükümdarlığının bir alameti olarak söz konusu edilmiş ve Tabut denilen bir sandığın içinde ilahi yardımın bir simgesi olup, Allah tarafından inananlar için büyük bir moral olup, sükunet, güven ve huzur anlamında kullanılmıştır. Bu ayetten önce surede 247 (13×19) ayet geçmiştir.
b) Sekine kelimesinin diğer tekrarları, Hz. Peygamber (asm) ve Müslümanlar için söz konusudur. Bu beş tekrardan ilk üçü Fetih Suresinde söz konusudur. Son ikisi ise Tevbe Suresinde geçmektedir. Bu iki surenin tertip numaralarının (9+48) toplamı: 57 (3×19)’dir. Bu iki sure arasına tam 38 (2×19) sure yerleştirilmiştir.
c) Söz konusu beş ayet numarasının (Tevbe: 26, 40; Fetih: 4,18,26) toplamı: 114’tür. Bu sayı, Kur’an’ın 114 sure sayısına uygun olup ondokuzun altı katıdır.
d) Nüzul sırası itibariyle “sekine” kelimesi ilk defa Fetih Suresinde inmiştir. Bu sure, bi’setin on dokuzuncu yılında (Hudeybiye seferi dönüşünde) inmiştir. İçinde yer aldığı şifresiz (Başında kesik harfler bulunmayan) sureler sistemine göre, ilk ayeti, 102×19 (=17×114) katı bir sıradadır.
e) Sekinenin ilk defa indiği (Fetih: 4,18) ayetlerdeki şekli olan “el-Sekinet”in ebced değeri 571’dir. Bu tevafuk, Efendimizin (asm) dünyaya teşrifleri insanlık için bir huzur ve güven kaynağı olduğuna işaret sayılmalıdır. Okunmayan vasıl elifi hariç tutulursa, ebced değeri 570 (30×19)dir.
3. Sekine olarak isimlendirilen altı ismin harf sayısı da on dokuzdur.
4. Sekinenin temel unsurlarından biri de besmeledir. Besmelenin harf sayısı da on dokuzdur.
5. On dokuz harfli besmelenin geçtiği ayet numarası (Neml: 30) ile on dokuz cehennem zebanilerini sayısı için söz konusu edilen ayet numarası (Müddesir: 30) aynıdır. Bu tevafuk besmele ile zebaniler arasında bir ilişkinin varlığını göstermekte ve büyük sahabi Abdullah b. Mes’udun; – “Besmelenin harfleri cehennem zebanilerinin sayısı kadar olup on dokuzdur. O halde, ondokuz zebaniden kurtulmak isteyen, on dokuz harfli besmeleyi okusun. Bunu okuyan kimse için Allah, bu harflerden her birisini bir zebaniye karşı bir zırh yapar. Cehennem melekleri olan zebanilerde bütün işlerini besmele çekerek yapar ve bütün güçlerini besmeleden alırlar.” (Kurtubi; Beki Niyazi, Namazın Sayısal Mucizesi) şeklindeki görüşlerinin doğruluğunu teyit etmektedir. İlginçtir on dokuz harfli besmele ile on dokuzdan söz eden ayetin numarası olan 30 sayısı 19 sayısı ile çarpıldığı zaman, yukarıda geçtiği üzere, “el-sekinet” in ebced değeri olan 570 rakamını buluruz.
6. ”Sekinet” kelimesini tehecci usulü ebced değeri: (sin=120, kaf=101, ya= 12, nun=106, ta=402) 741(39×19)’dir. Yine ilginçtir, ondokuzdan bahseden Müddessir Suresinin ilk ayeti, sondan itibaren Kur’an’ın 741. ayetidir.
7. Sekine farklı maksatlar için, altı ism-i azama farklı ayetler eklenerek okunur. Ancak bu ayetlerin on dokuz sayısına uygun olması gerekmektedir. Nitekim, Bediüzzaman Said Nursi, bir zamanlar bu altı isme 171 (9×19) ayet ilave ederek okuduğunu ilave etmektedir.
8. Bediüzzaman tarafından düzenlenen elimizdeki şekliyle “Sekine“ duası değişik yönlerden on dokuz sayısını göstermektedir:
a) On defa Allahu Ekber (Allah en büyüktür) diye tekbir getirildikten sonra on dokuz harfli besmele ile Allah’ın on dokuz harfli altı ismine yer verilmektedir.
b) Söz konusu ondokuz ayetin her birinin harfleri de on dokuzdur. -Yalnız yirminci surede geçen ikinci ayet yirmi adet harften oluşmaktadır.- (“ve anetil vucuhü lil hayyil kayyum“ yirmi adet harften oluşmaktadır. Ancak bu ayetin başındaki “vav” atıf vavıdır. Yani bir önceki ayetle bu ayeti bağlayan bir bağlaçtır. Türkçedeki “ve” ile aynı işlevi görmektedir. Bağlacı saymadığımızda ayetin ifadesi olan “anetil vucuhü lil hayyil kayyum” kalır ki bu da on dokuz harftir.)
c) ”Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” mealindeki ayet on dokuzuncu sırada yer almıştır. Bu ayet, bu şekliyle (vav’lı olarak “velhamdülillahi Rabbilalemin şeklinde) Saffat Suresinin 182. ayeti olarak geçmektedir.
– Bu ayetin harf sayısı ondokuzdur.
– Bu ayet kendi sisteminde (başında şifreli harf bulunmayan sureler sistemine göre) Kur’an’ın 1824. (96×19=5x19x19+19) ayetidir.
– Bu ayet, Kur’an’daki “elhamdülillah” cümlesinin on dokuzuncu tekrarıdır.
– Bu ayetin ebced değeri: 589 (31×19)’dur.
Sekine Duasının Okunuş Şekli
Bildiğimiz kadarıyla sekine duasının iki farklı okunuş şekli vardır.
Birincisi: Bildiğimiz üzere besmele ile on dokuz defa okunmasıdır.
İkincisi ise bazı ağabeylerden duyduğumuza göre Hulusi Ağabey şu şekilde de okunabileceğini söylemiştir:
1. Niyet (ne için ve ne maksatla okunduğuna niyet etmek)
2. İstiğfar (7 defa)
3. Salavat-ı Şerife ( 7 defa)
4. Allah-u Ekber (10 defa)
5. Altı Esma her ayetle beraber okunacak. (19 defa)
– Besmeleden sonra altı esma (Ferdun, hayyun, Kayyumun, Hakemun, Adlun, Kuddusun) sonra birinci ayet on dokuz defa okunacak. Arkasından tekrar besmele altı isim sonra ikinci ayet on dokuz defa okunacak. Örnek: Bismillahirrahmanirrahim, Ferdün, Hayyun, Kayyumun, Hakemun, Adlun, Kuddusun- “Seyec ‘alullahu ba’de ‘usru-y yusra” on dokuz defa okunur. Sonra tekrar besmele, altı isim ve ikinci ayet okunur, böylelikle bütün ayetler okunur. Bu okuma şeklinin şöyle olduğu da söylenmektedir: Şayet sekine okuyan kişi belli bir amaca göre okuyacaksa, Besmele ve altı isimden sonra amacına uygun olan ayeti 19 defa okumalıdır.
Okuma şeklindeki on dokuz sayısı hakkında şunları da göz önünde tutmakta fayda vardır: 19×19=361 eder. 361 çemberin açısıdır. Ancak matematikçiler hesaplarda kolaylık olması için bunu 360 olarak kabul etmişlerdir. Sekinede her ayet 19 harftir ve 19 defa okunur. Kanaatimizce, 19×19 olarak okunan sekine ile okuyanın çevresinden nurdan bir kalkan oluşmaktadır.
Yapılan Bir Tenkite Cevap:
On Sekizinci Lem’a da geçen aşağıdaki metin bazıları tarafından tenkit edilmektedir.
– “Sonra Hazret-i Cebrail’in, lâ Nebiyyina (a.s.m.) huzur-u Nebevide getirip Hz. Ali’ye Sekine namıyla bir sayfada yazılı İsm-i zam, Hz. Ali’nin (r.a.) kucağına düşmüş. Hz. Ali diyor: – “Ben Cebrail’in şahsını yalnız alâimü’s-sema suretinde gördüm. Sesini işittim, sayfayı aldım, bu isimleri içinde buldum…”
Görüldüğü üzere, Hz. Ali’ye (k.v.) inen bir Sekine’den bahis vardır, yoksa –haşa- Peygamberane bir vahiyden değil! Bahse konu Sekine, Allah’ın altı İsm-i Azamı olan “Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs” isimleri ile bir dua-yı münacattır. Bediüzzaman Hazretleri bu Lem’a’nın ön sözünde: Gizli kalmış gaybî mühim bir Mucize-i Ahmediyeyi (a.s.m.) beyan eder.” diyerek, konunun öncelikle Efendimiz (asm) ‘min bir mucizesi ve “Ben ilmin şehriyim. Ali ise, onun kapısıdır.” işaretine mazhar Hz. Ali (k.v.)’nin bir kerameti olarak takdim etmektedir.
İtiraz edilen husus; ifadede geçen “Sekine namıyla bir sayfa” ise , sayfadan murat ilahi bir ilhamvari mesajdır, yoksa Efendimize (asm) inen “vahiy” ile karıştırılmamalıdır. Şayet itiraz Cebrail aleyhisselamı görmüş olma keyfiyeti ise, başta Hz. Aişe, Hazret-i Ömer, İbni Abbas, Üsame bin Zeyd, Ümmü Seleme, Sa’d ibni Ebî Vakkas gibi pek çok sahabe Cebrail aleyhisselamı Dıhye veya bir süvari veya başka keyfiyette gördüklerini ilan etmektedirler. (Buhârî, Müslim, Şifâ)
Şayet itiraz sayfanın kucağına düşme keyfiyeti ise, İmamı Gazali bu hususu veciz bir şekilde açıklamıştır: – “Onlar vahiyle Peygambere (a.s.m.) nazil olduğu vakit, İmam-ı Ali’ye (r.a.) emretti, ’Yaz’; o da yazdı, sonra nazmetti.” (8. Şua)
Konuyu özetlemek gerekirse; Cebrail (as) Peygamberimizin (asm) huzuruna geldiği vakit altı İsm-i Azam’lı münacat duasını, murad-ı ilahi gereği, “İlim Şehrinin Anahtarı Hz. Ali’ye (k.v.)” nazmetmesi için getirmiş, Efendimiz’de (asm) Hz. Ali’ye (ra) Sekineyi bir kaside şeklinde düzenlemesi için bildirmiştir. Murad-ı İlahi, nazmetme işlevini Hz .Ali’nin (ra) yapması istediğinden, Bediüzzaman Hazretleri “Hz. Ali’nin (r.a.) kucağına düşmüş” şeklinde belirtmektedir. (Yrd. Doç. Dr. Niyazi Beki)
Sekine Geçen Ayetlerin Mealleri
1. Allah her sıkıntıdan sonra kolaylık lütfedecektir. (Talak: 7)
2. Bütün yüzler gerçek hayat sahibi, her şeyi ayakta tutan Allah’a baş eğmiştir. (Taha: 111)
3. Şüphesiz, Allah size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. (Hadid: 9)
4. Şüphesiz, Allah tövbeleri çok kabul edici ve kullarına çok merhamet edicidir. (Nisa: 16)
5. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir. (Nisa: 23, 106)
6. Muhakkak ki, Allah her şeye gücü yettiği halde çok bağışlayıcıdır. (Nisa:149)
7. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işitir ve her şeyi hakkıyla görür. (Nisa: 58)
8. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir ve her işi hikmetle yerine getirir. (Nisa: 11)
9. Muhakkak ki, Allah sizin üzerinizde gözeticidir ve her halinizi görür. (Nisa: 1)
10. Biz sana apaçık bir fetih yolu açtık. (Fetih: 1)
11. Ve Allah sana pek şerefli bir zaferle yardım etsin. (Fetih: 3)
12. Şüphesiz Allah’a tâbi olan topluluk gerçek gâliplerin tâ kendisidir. (Maide: 56)
13. Muhakkak ki Allah, azabında pek kuvvetlidir ve kudreti her şeye galip olandır. (Hud: 66)
14. Muhakkak ki hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve her türlü övgüye lâyık olan ancak Allah’tır. (Lokman: 26)
15. Allah bana yeter. O’ndan başka ibâdete lâyık hiçbir ilah yoktur. (Tevbe: 129)
16. Allah bize yeter. O ne güzel vekildir. (Al-i İmran: 173)
17. En büyük korku olan kıyâmetin dehşeti onlara üzüntü vermez. (Enbiya: 103)
18. Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım isteriz. (Fatiha: 5)
19. Ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun. (Fatiha, 1/2; Enam, 6/45)
Sonuç
Manevi hayatın merkezi olan kalp dünyamızı canlı ve aksiyoner tutmada evradda devamlılık ve disiplin şarttır. Evrâd u ezkârı terk etmek iç dünyamızdaki bozulmanın alâmetidir. Bunu Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade eder:
“…günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler (neûzü billah) mahall-i iman olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârane uzaklaştırarak susturuyorlar. Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.” (2. Lem’a)
Bir asra yaklaşan hayatı boyunca karşılaştığı dehşetli fitnelerden hârika bir sûrette korunmuş olan Bediüzzaman Hazretlerinin, Hazret-i Ali (ra)’den ders aldığı Sekîne gibi yüksek bir evradı kendisine dâimî bir vird edinmesi ve terk etmemesi, Sekine’nin sıkıntı ve gaflet anlarında bize bir kalkan ve nur olacağı kanaatindeyiz. Selam ve dua ile… (Sorularla Risale)
&&&&&
12-] MÜNÂCAT-I VEYSE’L-KARÂNÎ
Veysel Karânî Hazretlerinin çok kuvvetli bir duâsıdır. Bu münâcat, Risâle-i Nur’un önemle işlediği “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” mesleğine uygun duâ cümlelerinden meydana geliyor. Üstad Bedîüzzaman daimî bir virt olarak kabul etmiş, kendisi daima okumuş ve talebelerine de tavsiye etmiştir.
Yazar Cemil Tokpınar – 23 Eylül 2018 köşe yazısında bu münâcaat ile ilgili aşağıdaki bilgileri yazmıştır.
Esma-i Hüsna ile örülmüş bir dua
Bir namaz kahramanı olan Veysel Karanî aynı zamanda bir dua kahramanıydı. Onun münacatı, Esma-i Hüsna ile tertip edilen duaların en güzellerindendir. Rabbimiz bir ayet-i kerimede mealen şöyle buyurur: “En güzel isimler Allah’ındır, o halde bu isimlerle Ona dua edin. Onun isimleri konusunda haktan sapanları terk edin. Onlar işlediklerinin cezasını çekeceklerdir.” (A’raf Suresi: 180) İşte bu münacat, Rabbimizin emrine tam uyan muhteşem ve muazzam bir duadır.
Dua iki bölümden meydana gelir:
Bölümde, Besmele’den sonra Esma-i Hüsna’dan 18 isim ve bizim o ismin tecellisine karşı durumumuz dile getirilir. Böylece Besmele ile birlikte tam 19 cümle tertip edilmiştir.
Bölüm ise duanın yer aldığı kısımdır. Burada da tekrar 8 isim daha yer alır. Duada, Esma-i Hüsna şefaatçi yapılarak Rabbimizden mağfiret, şifa, af, afiyet ve rıza istenir.
Duadaki isimlerin Cenab-ı Hakka hitap tarzında olması ve o isme karşılık gelen konumumuzun ifade edilmesi, duaya bambaşka bir derinlik, ruhanilik ve güzellik katar. “Allah’ım, sen benim Rabbimsin, bense senin kulunum, sen Yaratıcısın, bense mahlûkunum, sen rızık verensin, ben senin rızıklandırdığın kulum” gibi cümlelerde gafleti dağıtan, insanı duanın manasına bağlayan ve İlahî huzurda olmanın hazzını yaşatan bir güzellik vardır.
Bediüzzaman bu duaya çok önem verir
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Veysel Karanî’nin münacatını çok beğenir ve çok önemser. Meşhur evradlardan tertip ettiği Hizbü’l-Envari’l-Hakaikı’n-Nuriye (Büyük Cevşen) isimli eserde bu münacata yer verir. Ayrıca 32. Söz’ün sonunda bu münacatın tamamını zikreder ve duaya şu cümlelerle giriş yapar:
“Yâ Rab! Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın kapısını, diğer makbul bir zatın sarayca me’nus sadâsıyla çalar; tâ ona açılsın. Öyle de: Bîçare ben dahi, senin dergâh-ı rahmetini, mahbub abdin olan Üveys-el Karanî’nin nidasıyla ve münacatıyla şöyle çalıyorum. O dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç.”
20.Mektubun 2. Makamının 8. Kelimesi olan “Ve hüve hayyün lâyemût” bölümünde ise, bu duanın en belirgin özelliğini anlatır ve 8 kelimesinin açıklamasını yapar:
“Nasıl ki mevcudat acziyle kudret-i Sâni’a âyinedarlık eder, fakrıyla gınasına âyinedar olur. Öyle de, fenasıyla bekasına âyinedarlık eder. Evet, zeminin yüzü ve yüzündeki eşcarın kıştaki vaziyet-i fakiraneleri ve baharda şaşaa-paş olan servet ve gınaları gayet kat’î bir surette, bir Kadîr-i Mutlak ve Ganiyy-i Alelıtlak’ın kudret ve rahmetine âyinedarlık eder. Evet, bütün mevcudat, güya lisan-ı hal ile Veysel Karanî gibi şöyle münacat ederler; derler ki:
“Yâ İlahenâ! Rabbimiz sensin! Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek bizi terbiye eden sensin! Hem sensin Hâlık! Çünkü biz mahlûkuz, yapılıyoruz. Hem Rezzak sensin! Çünkü biz rızka muhtacız, elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren sensin. Hem sensin Mâlik! Çünkü biz memluküz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demek mâlikimiz sensin. Hem sen Aziz’sin, izzet ve azamet sahibisin! Biz zilletimize bakıyoruz, üstümüzde bir izzet cilveleri var. Demek senin izzetinin âyinesiyiz. Hem sensin Ganiyy-i Mutlak! Çünkü biz fakiriz. Fakrımızın eline yetişmediği bir gına veriliyor. Demek gani sensin, veren sensin. Hem sen Hayy-ı Bâki’sin! Çünkü biz ölüyoruz. Ölmemizde ve dirilmemizde, bir daimî hayat verici cilvesini görüyoruz. Hem sen Bâki’sin! Çünkü biz, fena ve zevalimizde senin devam ve bekanı görüyoruz. Hem cevab veren, atiyye veren sensin! Çünkü biz umum mevcudat, kalî ve hâlî dillerimizle daimî bağırıp istiyoruz, niyaz edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerlerine geliyor, maksudlarımız veriliyor. Demek bize cevab veren sensin. Ve hâkeza…
“Bütün mevcudatın, küllî ve cüz’î her birisi birer Veysel Karanî gibi, bir münacat-ı maneviye suretinde bir âyinedarlıkları var. Acz ve fakr ve kusurlarıyla, kudret ve kemal-i İlahîyi ilân ediyorlar.” (Mektubat)
Nasıl ezberlenir, ne zaman okunur?
İşte Veysel Karanî’nin münacatı da ezberleyip her fırsatta okumakla büyük sevap kazanacağımız faziletli bir duadır. Bu duayı ezberlemek çok kolaydır. Hepsi bir sayfa olduğu gibi okuması da yaklaşık bir dakika sürer. Ne zaman okunmalı, derseniz, her fırsatta okunabilir. Bilhassa farz veya nafile namazlardan sonra, dua etmek istediğimizde herhangi bir vakitte okumak mümkündür. Ayrıca yolda gelip giderken, araba kullanırken, ev işleri görürken, günün herhangi bir saatinde bir ihtiyacımızı Rabbimize arz ederken bu duayı okuyabiliriz.
13-] DUA-İ TERCÜMAN-I İSM-İ AZAM:
Bu duânın aslı vahiyle Peygamber Efendimiz’e (asm) hediye edilmiştir. Allah’ın isimleri şefaatçi kılınarak Cehennem azabından Allah’a sığınmamızı sağlayan bir duâdır.
Allah’ın Esmaül Hüsna güzel isimlerinden oluşan İsm-i Azam olan, sabah ve ikindi namazları tesbihatında da okunan Tercüman-ı İsmi Âzâm Duası.. Mecmûatü’l- Ahzâb, II, 333’de bulunan, sabah ve ikindi namazlarının sonra okunan Tercüman-ı İsmi Âzâm Duasını Üstad Bediüzzaman hazretlerinin hususî tesbihatlarından olan bu dua, belli başlı ve mütedâvil hadîs kitaplarında yer almamaktadır. Sâdâtı Ehl-i Beyt ile bazı veliler arasında intikal ede gelmiş ve böylece bazı mübârek zatlar tarafından hususî şekilde kaydedilmiştir. bkz.Risale-i Nur’un Kudsî Kaynakları, s. 736.
14-] DUA-İ İSM-İ AZAM:
Allah’ın isimlerinden bir demet olup, aslı vahiy ile Peygamber Efendimiz’e (asm) bildirilmiştir. Üstad Hazretleri bu duayı öğle, akşam ve yatsı namazlarının Namaz Tesbihatına dâhil etmiştir. Namaz tesbihatında okunan ve Allah’ın birçok isimlerinin de içinde bulunduğu duaya İsm-i Azam denilmesinin iki sebebi var:
Birisi, o isimlerin içinde Allah lafaz-i celalinin bulunmasından dolayıdır. Zira ekseri alimlerin görüşüne göre mutlak ve mahfi bırakılmış olan ism-i azam, Allah ismidir. Allah ismi, Allah’ın zat-ı akdesine delalet eden genel ve kuşatıcı bir isim olmasından dolayı, sair bütün isimleri ve sıfatları mahiyetinde toplayıp onlara lüzumiyet noktasından işaret ediyor. Bu duada en ziyade Allah lafzı tekrar edildiği için, duanın adı, İsm-i Azam duası denilmiştir.
Diğer bir sebebi, ism-i azam mutlak ve mahfi bırakıldığı için, Allah’ın her ismi potansiyel olarak ism-i azam olabilir. Bu duada da Allah’ın birçok isimleri zikredildiği için onları temsilen İsm-i Azam denilmesi gayet yerinde ve güzeldir.
Üstad Hazretlerinin şu ifadeleri ikinci sebebi işari olarak teyit ediyor:
“Hem madem Hz. Ali’nin (r.a.) kudsi Üstadından aldığı ve bu ümmete verdiği en mühim ders ve bu iki kaside-i gaybiyesinin mevzuu ve esas ve ruhu olan Sekine’yi ve ism-i Âzamı bu zamanda herkesten ziyade kendine vird eden ve on üç seneden beri ism-i Âzamla beraber binbir Esma-i İlahiye içinde bulunan Cevşenü’l-Kebir ile ve o esma ile ulûm-u Kur’âniyenin hazinesini açan yüz yirmi risaleyi, o esmanın feyzi ile Kur’ân’a tefsir yapan ve yirmi dört saatte yüz yetmiş defa Sekine ve ism-i Âzam denilen Esma-i Sitte-i Meşhureyi bin üç yüz mükerrer âyetle okuyan ve Âl-i Beytin manevî ve gayet mühim bir mirası ve bir maden-i feyzi olan Cevşenü’l-Kebir’i kendine üstad eden ve bidayette her günde bir defa, bazen üç defa tamamını okuyan ve talebesine tavsiye eden adam, Risale-i Nur müellifidir.”(bk. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Yirmi Sekizinci Lem’a Birinci Mesele)[Sorularla Risâle sitesinden alınmıştır ]
15-] MÜNÂCÂTÜ’L-KUR’ÂN:
Münâcât-ül-Kurân, Hz.Osman’ın (r.a) Kur’an-ı Kerimdeki surelerin çok mühim vurgularını dua cümleleri haline getirerek tertib ettiği bir münacattır. Hz.Ali (r.a) tarafından rivayet edilmiştir.
Bediüzzaman Hazretleri bu kudsi münâcat için; Çok parlak ve çok kıymettar ve sevabı çok yüksek ve Kur’ân’ın harika belâgatindeki i’câzin lem’alarını taşıyan emsalsiz bir münâcâttır. Bu Ramazân-ı Şerîf’in bize bir hediyesidir.
Kur’ân okurken şehîd edilen Hazret-i Osman Zinnûreyn radıyallâhü anh’ın pek şirin ve hârika ve cevherlerin zengin bir hazinesi ve ümmete bir yâdigârı ve eseridir ki, İmâm-ı Ali radıyallâhü anh onun kıymetini ve mu’cizelerin ışıklarını gösterdiğini tam tasdîk ve takdir ederek ona bir râvî olmuş ve fevkaladeliğini i’lân etmiş.
Hâşiye: Yirmi senedir her Ramazân’ın Risale-i Nûr’a bir hediyesi bulunduğu gibi, otuz seneden beri benim yanımda ve ara sıra okuduğum bu Münâcât-ı Kur’âniye bu Ramazân’ın hediyesidir diye kalbime ihtâr edildi. Nûrların me’hazi ve üstâdı olan matbû’ hizbu’l-muazzam-ı Kur’ânî’nin âhirine ilhak edilecek. Bu münâcât aynen Cevşen ve Celcelûtiye gibi gâyet kudsîdir ve âyetlerin sarîh lâfızlarını alması cihetiyle onlardan daha yüksektir. (Bedîüzzaman)
Bediüzzaman Hazretleri Münacat-ül Kur’an-ı 19. yüzyıl’ın en değerli İslam alimlerinden olan AHMED ZİYAEDDİN GÜMÜŞHANEVÎ hazretlerinin İslam dünyası için çok önemli eser olarak hazırladığı MECMUAT-ÜL AHZAB isimli kitaptan almıştır. (Mecmuat-ül Ahzab Nakşibendi cildi sayfa 86)
16-] TAHMÎDİYE
Sekîne’de geçen Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl ve Kuddûs isimleri esas alınarak, bu isimlerin duâ makamında bir tefekkür dersi mahiyetinde Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin tertip ettiği bir duâdır. Maddî ve manevî bütün hastalıklar esnasında Allah rızası için okunur. Çok kuvvetlidir.
“Dokuzuncu faydası: Çoktan beri benim hususî bir virdim ve hiç kaleme alınmayan ve mesleğimizin dört esasından en büyük esası olan şükrün en geniş ve en yüksek mertebesini ihata eden ve bende çok defa maddî ve mânevî hastalıkların bir nevi şifası olan ve İsm-i Âzam ve Besmeleyle dokuz âyât-ı uzmâyı içine alan ve on dokuz defa şükür ve hamdi âzami bir tarzda ifadeyle, tahmidâtın adetleriyle o eşyanın lisan-ı haliyle ettikleri hamd ü senâyı niyet ederek, o hadsiz hamdlerin yekûnunu kendi hamdleri içine alarak azametli ve geniş bir tahmidnâme ve teşekkürnâme bulunan ve Sekine’deki esmâ-i sittenin muazzam yeni bir dersini izhar etmeye sebep olmasıdır.”(bk. Kastamonu Lâhikası, 166. Mektup.)
Burada bahsedilen “Tahmidiye Duası”dır. Tahmidiye duası, Hz Ali Efendimiz (r.a)’in, İsm-i Azam olarak tespit ettiği “ Ferd, Hay, Kayyum, Hakem, Adl ve Kuddüs” isimlerini şefaatçi kabul ederek yaptığı duadır. Büyük Cevşen’in altıncı bölümü Tahmidiye’den meydana gelmektedir. Alah’ın ihsan ettiği nimetler için çok geniş ve küllî hamdleri içine alan bu evradın, pek çok maddî ve manevi hastalığa da şifa olduğu belirtilmektedir.[Sorularla Risale]
KASTAMONU LAHİKASI ÜZERİNE (A.AYMAZ) adlı eserde Tahlisiye ile ilgili aşağıdaki hatıra naklediliyor:
Kastamonu Nur kahramanlarından birisi de Küçük Şeyhlerin Hilmi Semâ Erkaldır. 1936’da Kastamonu Valisi Avni Doğan yol açma, park yapma gibi bahanelerle türbeleri, mübarek dergâhları, tekkeleri ve mescitleri yıkarak tahrip ediyordu. Atalarının, mübarek merkatlerini mutlak surette yıkmayı kararlaştırmışlardı. Hilmi Bey de bütün didinmelerine rağmen bu yıkım işine bir türlü engel olamayınca vâli Avni Doğan’ı öldürmeye karar vermişti… Bütün plânlarını ve hazırlıklarını yapan Hilmi Bey, silahını da temin ettikten sonra, günün birinde dalgın ve düşünceli bir halde Araba Pazarı semtindeki Çarşı Polis Karakolu’nun karşısındaki altı odunluk, üstü iki küçük odalı bulunan Üstad’ın kaldığı menzilinin önünden geçiyordu. Bu esnâda pencereden camı tıkırdatan Üstad Bediüzzaman’a Hilmi Bey başını kaldırarak cam sesinin geldiği pencereye baktı. Penceredeki Üstad, ince, uzun parmaklarıyla işaret ederek Küçük Şeyhlerin Hilmi Beyi şefkat dolu sinesine basmak için çağırıyordu. Kafasındaki karışık problemlerle, bu davete uymak için dönen Hilmi Bey, ‘Bu ihtiyar Hoca Efendi de acaba ne istiyor, bana ne diyecek?’ diyerek düşüne düşüne ahşap evin merdivenlerini çıkmıştı. Üstad Bediüzzaman, Hilmi Bey’in eline Tahmidiye Duâsını vererek kendisine bu duadan bir tane yazmasını istemişti. Kendisini yukarıya çağıran Üstad’ın bu kadar kolay bir isteği olduğunu gören Hilmi Bey daha da şaşırmıştı. Bu kudsî dualar mecmuasını alır almaz hemen o gece yazmaya başlamıştı. Saatlerce Tahmidiyeyi yazan Hilmi Bey, duayı yazıp bitirdiği zaman değil adam öldürmek, bir karıncaya bile ayak basamaz bir hâle gelmişti. Artık Hilmi Bey melekler gibi şefkatli hâliyle vâliyi öldürmekten vazgeçmişti. Üstad’ın dağıttığı Kur’ân hakikatlarının nuruna kendisi de pervâne olmuştu.
17-] HULÂSATU’L-HULÂSA:
Bir tevhid dersi olan Âyetü’l-Kübra Risâlesi ile bir tefekkür münacatı olan Hizb-i Ekber-i Nûrî’nin özü olarak Otuz Üç Tevhid Kelimesinin bir özeti mahiyetinde bizzat Hazret-i Üstad tarafından tertip edilen bir tefekkür münâcatıdır.
18-] TAZARRU VE NİYAZ
Burada yer alan duâlar Üstad Bedîüzzaman’ın Eski Saîd’den Yeni Saîd dönemine geçtikleri esnada yaptıkları münâcatlardır. Cenâb-ı Hak duâ ve niyazlarımızı kabul buyursun. Âmin…