➖İlk Hayatı ve Akabe Biatlerine Katılması
➖Uhud Savaşı Sırasında Hz. Câbir
➖Hamrâü’l-Esed Seferinde Hz. Câbir
➖Bey’atü’r-Rıdvân’da Hz. Câbir .60Vefatı
➖Hz. Câbir’in Naklettiği Hadis-i Şerifler
➖Hz. Câbir’in Efendimiz’den Hatıraları
➖Hz. Câbir’in Babasından Kalan Borcunu Efendimiz’in Ödemesi
➖Hz. Câbir’in Hendek Savaşı’ndaki Mucizeli Ziyafeti
➖Allah Resûlü’nün İltifatı ile Canlılık Kazanan Deve
➖Hz. Câbir’in Efendimiz’le Deve Alış verişi
➖Hz. Câbir’in Efendimiz’in Duasını Alması
➖Hudeybiye Günündeki Su Mucizesi
➖Hz. Câbir’in Şahit Olduğu Bir Başka Su Mucizesi
➖Hz. Câbir’in, Allah Resûlü’nün Kahramanlığına veAllah’a Olan Güvenine Şahid Olması
➖Misk Kokusu Neşreden Allah Resûlü’nün Nübüvvet Mührü
➖Allah Resûlü’nün Gülmeleri ve Tebessüm Etmeleri
➖Gece İbâdetinin Önce Farzken, Sonra Nâfile İbadet Haline Gelişi
➖Allah Resûlü ile Ashâbının Mescidlerde Kılıcı Kınından Çekmeyi Hoş Görmemeleri
➖Allah Resûlü’nün, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e Duyduğu Sevgi
➖Allah Resûlü’nün Zikir Meclislerinde Oturmaları ve“Cennet Bahçeleri’nde Dolaşınız!” Buyurmaları
➖Efendimiz’in Hz. Câbir’i Tesellisi ve Babası Hakkındaki Müjdeyi Haber Vermesi
➖Hz. Câbir’in ve Taşların Efendimiz’e Secdesine Şahit Olması
➖Efendimiz’in Evlilik Konusunda Hz. Câbir’e Tavsiyesi
➖Hz. Câbir’in İlmi ve Hadis Öğrenme Aşkı
➖Hz. Câbir’in Efendimiz’in Şefâati Hakkındaki Görüşleri
CÂBİR B. ABDULLAH
Hz. Câbir, Medinelilerden, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ilk defa karşılaşarak iman eden sahâbîlerden biridir. Allah Resûlü’nü tanıyarak tebliğ davasını üstlendiği günlerde 14 yaşında bir gençti. Medine’de Kâinatın Efendisine yıllarca hizmet edip O’nun yanından hiç ayrılmayan Hz.Câbir, Peygamberlik ikliminde yetişerek ilim ve marifette yücelmiş, uzun yıllar Medine’de talebe yetiştirmiş ve müftülük yapmıştır. Hicretin 78. senesinde sahâbîlerin sonuncusu olarak Medine’de vefat eden Hz.Câbir, sahabîden sonra gelen tâbiîne hocalık yapmış, insanlığa hayat veren Efendimiz’den 1540 hadis-i şerif nakletmekle büyük bir hizmeti yerine getirmiştir.
İLK HAYATI VE AKABE BİATLERİNE KATILMASI
Hz. Câbir b. Abdullah’ın BABASI, Abdullah b. Amr, İkinci Akabe’de bulunmuş olup Uhud’da şehitlik mertebesine ulaşmıştır. ANNESİ, Enîse binti Ganame de, sahâbî hanımlardandır.
Câbir b. Abdullah (radıyallahu anh), cahiliye günahlarının henüz kendisini kirletmediği bir dönemde, İlk Akabe ashâbı adı verilen bahtiyar altı Medineliyle birlikte hac ve Panayırları ziyaret (Hâşiye) amacıyla Mekke’ye geldiği sırada Efendimiz’i görerek iman etmiştir. Peygamberliğin on birinci senesinde meydana gelen büyük tarihî hadisede de bulunmuş olan Hz. Câbir, Medine’de İslâm’ı yaymaya çalışan ilk bahtiyar sahâbîlerdendir. O, diğer arkadaşlarıyla birlikte Medine’ye döndüğünde de, ailesine ve çevresine Kur’ân hakikatlerini ve Allah Resûlü’nü anlatmış ve ailesinin de iman nuruyla nurlanmasına vesile olmuştur. [İbn Sa’d, Tabakât, 1:219]
(Hâşiye) Hac ibadeti, İslâmiyetten önce de Araplar tarafından yerine getirilirdi. Onlar, Hz. İbrahim (aleyhisselâm) zamanından kendilerine kadar geldiği ölçüde eksik ve yanlış inançlarıyla birlikte bu ibadeti yerine getirirlerdi. Hac mevsiminde kurulan panayırlar da, günümüzdeki fuarlara benzemekte olup buralarda, ticari ve kültürel faaliyetler yapılırdı.
***
Birinci Akabe Biati’nde bulunamayan Hz. Câbir, peygamberliğin on üçüncü senesinde, İkinci Akabe’de Efendimiz’in mübarek elini sıkarak biat etme şerefine nâil olmuştu. Efendimiz’e biat ettiği günlerde henüz bıyıkları yeni terleyen bir delikanlı olan Hz. Câbir, ruhen ileri yaşlardaydı. O’nun bu biati sırasında, Akabe ashâbıyla Allah Resûlü arasında geçen konuşmaları nakletmesi, bu kutsî davaya yakından alâka duyarak sahip çıkışının bir ifadesidir. Hz. Câbir’in Efendimiz’e ait hatıralarından ve nakletmiş olduğu rivayetlerden anlaşılacağı üzere o, Efendimiz’e gönül vermiş, mümkün mertebe ondan ayrılmamış bir sahâbîdir.
UHUD SAVAŞI SIRASINDA HZ. CÂBİR
Kureyş müşrikleri, Allah Resûlü ve ashâbına öldürücü bir darbe vurma maksadıyla Bedir’e gelmişlerdi. Efendimiz, üzerlerine gelmekte olan müşriklere karşı ashâbını savaşa hazırlamaktaydı. Hz. Câbir’in babası Hz. Abdullah b. Amr’ın, yaşları küçük yedi kızı vardı. Babası, kardeşleriyle ilgilenme vazifesini Hz. Câbir’e verdiğinden Hz. Câbir, Bedir Savaşı’na katılamamıştı. Bedir’de müşriklerin uğradığı ağır yenilgi, onları tamamen kin ve intikam duygularıyla hareket eden insanlar hâline getirmişti.
Bedir’den bir sene sonra, Müslümanlara öldürücü bir darbe vurmak üzere yine Uhud’a gelmişlerdi. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de, onlara gereken dersi vermek üzere ashâbını savaşa hazırlıyordu. Bedir Savaşı’na katılamayışının üzüntüsünü yaşamakta olan Hz. Câbir, bu defa savaşa katılma sırasının kendinde olduğuna inanıyordu. O, Peygamberimizin huzuruna gelerek savaşa katılmak istediğini bildirdiğinde; Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), babasından izin alabildiği takdirde savaşa katılabileceğini belirttiler.
O büyük bir heyecanla babasına gelerek savaşmak için izin istediğinde babası, “Evladım, yedi kız kardeşinin himayeye ihtiyacı var. Senden başka onlara bakacak kimse olsa idi, Allah Resûlü önünde savaşmana izin verirdim.” diye cevap verdi. Allah Resûlü ile müşriklere karşı savaşmak varken evde kalmak Hz. Câbir’e çok ağır geliyordu. Ancak, babasının isteğini de yerine getirmeyi Kur’ân’ın bir emri olarak görüyordu. Uhud’da Allah Resûlü’nün önünde müşriklere karşı kahramanca vuruşan Câbir’in babası Hz. Abdullah b. Amr, savaşın sonunda şehit düşmüştü. O gün, kardeşi Hâlid b. Amr b. Haram da şehit olmuştu. Allah Resûlü’nün emirleri üzerine, Hz. Câbir, babasını şehit olduğu yere defnetmiştir.
HAMRÂÜ’L-ESED SEFERİ’NDE HZ. CÂBİR
Uhud’da müşrikler, ölülerinin sayısı arttıkça, canlarını kurtarmanın çaresini savaştan kaçmakta bulabilmişlerdi. Ancak, savaşın bir bölümünde sahâbî efendilerimiz büyük bir imtihan geçirirken düşmanın kılıçları onların üzerinde dolaşmıştı. Savaş bittiğinde, yetmiş şehidin yanında pek çok da yaralı vardı. Savaş süresince, Allah Resûlü’ne gelen tehlikeleri bertaraf eden sahâbîler, aldıkları yaralara aldırış etmiyorlardı.
Savaş sonrası, Medine’ye varır varmaz bu yaralıların yaraları sarılmaya başlanmıştı. Bir kısmı da kan kaybından bitkin bir hâldeydi. Tam bu sırada, müşrikler tarafından kötü bir haber işitilmişti. Sahâbîlerin çoğunun yaralı olduğunu bilen müşrikler, yeniden onların üzerlerine saldırıp işlerini bitirmeyi planlıyorlardı. Efendimiz, bu haberi alır almaz, Mekke’ye doğru yola çıkmış olan düşmanı takip için ashâbına toparlanmalarını emir buyurdular. Uhud’dan gazi olarak dönen bütün sahâbîler, yaralı oluşlarına aldırış etmeden istisnasız Efendimiz’in bu emrini yerine getirdiler; hatta Abdurrahman b. Avf diyor ki: “Öyleleri vardı ki, yürüyemiyorlardı da sırtımızda taşıyorduk.” Kılıç tutmaya tâkati olmayanlar da vardı… Bütün buna rağmen, ordu gidip hedefine ulaştı. (İbn Kesîr, Bidâye, 4:56.)
Babasının cenazesini defnetmek için Uhud’a gelmiş olan Hz. Câbir, bir gün önce kaçırmış olduğu büyük fırsatı yakalamıştı. Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna gelerek, düşmanı takip niyetiyle, yola çıkacak askerlerin arasında bulunmak için izin istedi. Hz. Câbir’in kendisi ile birlikte düşman karşısına çıkmayı çok arzuladığını gören Allah Resûlü onun bu isteğini kabul buyurdular.
Düşman, Medine’ye sekiz mil uzaklıktaki Hamrâü’l-Esed’e kadar takip edildi. Sahâbîler karşısında savaşma cesaretini gösteremeyen düşman, kurtuluşu kaçmakta bulmuştu. Hz. Câbir ilk defa katılmış olduğu bu seferden itibaren, Saadet Asrı’ndaki İslâm’a gelen saldırılara göğüs germek üzere yapılan bütün savaşlarda bulunmuştur.
Rivayetlerden, Hz. Câbir’in, Efendimiz’i canından daha aziz gördüğünü ve büyük bir kahraman olduğunu öğrenmekteyiz. Ancak, O’nun hakkında bu tespitten başka, tarih kitaplarda başka bilgilere yer verilmemiştir. Kur’ân’a karşı savaşanların saldırılarını kırmak üzere, O’nun destanlara konu olacak kahramanlıklar yaptığı muhakkaktır. Ancak, kaynaklarda, O’nun fedakârlık ve kahramanlıklarını gösteren tablolara dair bilgilere ulaşamadık.
BEY’ATÜ’R-RIDVÂN’DA HZ. CÂBİR
Allah Resûlü’ne iman eden sahâbîler, O’na, zaman zaman bağlılık yemini anlamında biatler yapmışlardır. Toplu hâlde yapılan bu biatlerin en önemlilerinden biri de, Bey’atü’r-Rıdvân’dır. Hicretin altınca senesinde, Allah Resûlü 1400 ashâbıyla birlikte umre ziyareti için Mekke’ye doğru yola çıkmıştı. Bütün Müslümanların kalbinde Kâbe’ye karşı bir hasret vardı… Hudeybiye denilen yere geldiklerinde, müşriklerin engellemeleriyle karşılaştıklarından Mekke’ye giremediler. Onlar tarafından ileri sürülen, Müslümanlar açısından kabulü zor şartlar ile bir antlaşma yapıldı.
Efendimiz, Hırâş b. Ümeyye’yi (radıyallahu anh) Mekkelilere gönderdi. Onlara, harp için yola çıkmadıklarını, sadece Kâbe’yi ziyaret için geldiklerini bildirecekti. Bu şerefli elçinin devesini kesen müşrikler, öldürmek için ona saldırdılar. Oradaki insaflı birinin araya girmesiyle kurtulan Hırâş, gelip başından geçenleri Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) bildirdiğinde Hz. Osman elçi olarak Mekke’ye gönderildi. Kendisine verilen vazifeyi yerine getiren Hz. Osman, döneceği sırada müşriklerin engellemesiyle karşılaştı.
Bu arada da, Hz. Osman’ın öldürüldüğü şeklinde bir haber yayılmıştı. Acı haberi işiten Allah Resûlü, “Onlarla savaşmadan buradan ayrılmayız!” buyurdular. Bunun üzerine sahâbîler de yanlarında gerekli savaş malzemesi olmamasına rağmen, onlarla savaşacaklarına dair Efendimiz’e biat ettiler. Yüce Allah, “And olsun ki (Hudeybiye’de) o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, mü’minlerden razı olmuştur.” (Fetih, 48/18) âyetiyle sahâbîlerin faziletinden bahsetmiştir.
Müslümanlara yapılan bu çirkin hareketin hesabının sorulmasına karar verildiğinde sahâbîler, Allah Resûlü ile birlikte canları pahasına da olsa savaşacaklarına dair söz vermişlerdi. Bu tarihi tabloyu anlatan Hz. Câbir, bu biat sırasında ashâbın elini sıkmaktan yorulan Efendimiz’in mübarek bileğini, Hz. Ömer’in tutarak O’na yardımcı olduğunu ifade eder. (Hâşiye)
(Hâşiye) Ensâr ve Muhacirlerin, bu şekilde Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) biat ettiklerini haber alan Mekke müşrikleri, Hz. Osman’ı serbest bırakmışlardı. Mekkelilerin bu davranışları neticesinde Hudeybiye’de savaş yerine yapılan bir barış ile iş tatlıya bağlanmıştır. Bu anlaşmaya göre Müslümanlar, ertesi sene hac ziyaretine gideceklerdi. Hudeybiye Barışı’nın meydana getirdiği diyalog süreci sonrası bir sene sonra Mekke’nin kapıları Efendimiz’e açılmış ve kan dökülmeden Mekke fethedilmişti. Hudeybiye Barışı’yla Müslümanlar ile müşrikler arasındaki savaşın kaldırılması Mekkelilerin çoğunun İslâm’a girmesini kolaylaştırmıştı. Kur’ân’da Hudeybiye Barışı’nın anlatıldığı “Fetih Sûresi’nde, bu tarihî hadisenin bir fetih olduğu belirtilmiştir.
VEFATI
Allah Resûlü’nün ahirete irtihallerinden sonra Hz. Câbir genellikle Medine’de kalmaya devam etmiştir. O, Hz. Ömer devrinde Suriye bölgesinin fetih ordusunda bulunmuş, Efendimiz’e ait bir hadis-i şerifi dinlemek üzere Mısır’a kadar yolculuk yapmıştır. Bunların dışında dünyadan ayrılacağı ana kadar Medine’den uzaklaşmamıştır.
Hicretin 77. senesinde, doksan dört yaşında iken sahâbîlerin sonuncusu olarak vefat ettiğinde cenaze namazına binlerce Müslüman iştirak etti. Sağlığında olduğu gibi, cenazesiyle de Müslümanların bir araya gelerek kaynaşmasına vesile olan Hz. Câbir’in şefaatinden Cenâb-ı Hak bizleri mahrum etmesin.
HZ. CÂBİR’İN NAKLETTİĞİ HADİS-İ ŞERİFLER
Efendimiz’in her hareketini ve mübarek ağzından çıkan sözleri dikkatle takip ederek muhafaza etmeye çalışan sahâbîler arasında bulunan Hz. Câbir’i 1540 hadis-i şerif nakletmiştir. Allah Resûlü’nden en fazla hadis-i şerif rivayet eden altı sahâbîden biri olan Hz. Câbir, mümkün oldukça Efendimiz’in huzurundan ayrılmazdı.
Efendimiz’in: “Allah, benim sözümü işitip, belledikten sonra, O’nu tebliğ edenin yüzünü (bazı yüzlerin ağarıp, bazılarının kararacağı günde) ak etsin ve güldürsün.” (İbn Mâce, Mukaddime, 18) kutsî sözlerinde yer alan, “belledikten sonra” ifadesiyle, “ruh ve vicdanının kültürü hâline getirip, mahiyetiyle (özüyle) bütünleştirdikten sonra.” (Sonsuz Nur, 3:38) şeklinde anlamak, Allah Resûlü’nün manevi ikliminde yetişen sahâbîleri daha yakından tanımamıza vesile olacaktır. Hz. Câbir’in Efendimiz’den nakletmiş olduğu hadis-i şerifleri ile hatıralarını söz konusu ölçü ile değerlendirdiğimizde, Onun ne derece yüce bir şahsiyet olduğunu idrak edebiliriz.
Hz. Câbir’in Allah Resûlü’nden Nakletmiş Olduğu Hadîs-i Şerîfler: Allah Resûlü ile mümkün olduğunca birlikte olmayı isteyen Hz. Câbir, Peygamberimizin imamlığında kılınan bütün vakit namazlarına iştirak ederdi. Evi Mescid’e iki km. kadar uzaktı. Bir defasında Hz. Câbir, kabilesi olan Selemeoğulları’yla birlikte Mescid-i Nebevi yakınında boş buldukları bir yere yerleşerek Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) daha yakın olmak istediler. Bunu haber alan Allah Resûlü, “Ey Selemeoğulları! Yurtlarınızdan ayrılmayınız ki, (mescide gelirken) izleriniz (sevaplarınız) daha çok artsın.” buyurdu. (Müslim, Mesâcid, 28)
Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah buyurdular ki: “Sakın sizden kimse, Allah hakkında hüsnü zânda bulunmadan son nefesini vermesin.”
(Müslim, Cennet, 81; Ebû Dâvud, Cenâiz 17)
“Zulümden kaçının. Zira zulüm, sahibini kıyamette karanlıklar içinde bırakır. Cimrilikten de kaçının, zira cimrilik, sizden öncekileri helâk etmiş, onları birbirlerinin kanlarını dökmeye, haramlarını helâl addetmeye sevk etmiştir.” (Müslim, Birr, 56)
HZ. CÂBİR’İN EFENDİMİZDEN HATIRALARI
- HZ. CÂBİR’İN BABASINDAN KALAN BORCUNU EFENDİMİZ’İN ÖDEMESİ
Hz. Câbir’in babası Abdullah’ın (radıyallahu anh), Medine’deki bazı Yahudilere borcu vardı. O, Uhud’da şehit olduğunda geride kalan maddi varlığı, bu borçların tamamını ödemeye yetmiyordu. Alacaklılar da, devamlı olarak Hz. Câbir’i sıkıştırıyorlardı. Çaresizlik içinde bulunan Hz. Câbir, bütün dertlilerin sığınağı olan Allah Resûlü’ne gelerek “Alacaklılar sıkıştırıyorlar. Yardım ediniz de borcun bir kısmı gelecek seneye kalsın.” diyerek durumunu anlattı. Mübarek hayatları boyunca her ihtiyaç sahibinin yardımına koşan Allah Resûlü, Hz. Câbir’i bu sıkıntıdan kurtaracağını müjdeleyerek ertesi gün evine geleceğini haber verdi.
Peygamberimizin evine geleceğini haber alan Hz. Câbir çok sevinmişti. Hanımına ve kız kardeşlerine bu müjdeyi vererek gerekli hazırlıkları yaptılar. O, Allah Resûlü’nün ashâbıyla birlikte evlerine misafir geleceğini biliyordu. Bir koyunları vardı. Aziz misafirleri için onu keserek bir yemek hazırladılar. Ertesi gün, beklenen Kutlu Misafir, Hz. Ebû Bekir ve birkaç sahâbî ile birlikte Hz. Câbir’in hanesine teşrif ettiler.
Evin hanımı Hz. Üveyme, Peygamberimiz’i görür görmez, “Yâ Resûlallah bana ve kocama dua buyur.” dedi. Allah Resûlü de, “Allah sana ve kocana mağfiret etsin.” diye dua ettikten sonra Hz. Câbir’e, babasından kalan hurma bahçesindeki hurmaları toplayıp bir yere harman yapmasını emrettiler. Borç sahipleri de gelmişti. Allah Resûlü, toplanan hurmalar arasında dua ederek dolaştıktan sonra borç sahiplerine sepetlerle hurma vermelerini emrettiler. Hurmalar borç sahiplerine verildikçe veriliyor, ama bir türlü tükenmiyordu. Allah Resûlü’nün bereketli duası ile Yüce Allah hurmaları durduğu yerde çoğaltıyordu. Bu, bir mucize idi. Borç sahibi Yahudilerin tamamı alacaklarını aldıktan sonra gördükleri hadise karşısında hayretler içinde kaldı.
Hz. Câbir’in babasından kalan borçlarını ödeyebilmesi için üç-beş senelik hurmalarını vermesi gerekiyordu. Ancak, bir senelik hurma mahsulü borçların tamamının ödenmesine yetmişti. Bu durumu anlatan Hz. Câbir’in hanımı, “Biz, Allah Resûlü’nün himmet ve yardımı ile borçtan kurtulduk.” demiştir. (Buhârî, Hibe, 21, Büyû 51, İstikraz 8, 9, 18, Sulh 13.)
- HZ. CÂBİR’İN HENDEK SAVAŞI’NDAKİ MUCİZELİ ZİYAFETİ
Hendek Savaşı öncesi, hendeğin kazılma işi günlerden beri devam ederken, ashâbın yiyeceği tükenmek üzere idi. Sonunda Efendimiz ashâbıyla birlikte üç gün aç kalmışlardı. Hendek kazılması sırasında Hz. Câbir, Allah Resûlü’nün açlığını bastırmak için mübarek midesi üzerine bağladığı kuşağın içine iki tane iri taş koyduğunu görünce çok üzülmüştü. Derhal evine koşarak, hanımına mevcut yiyeceklerden bir sofra hazırlamasını söylemişti. Ayrıca, sahibi olduğu bir oğlağını da kesmişti. Yemek hazırlanınca doğruca Efendimiz’e gidip, “Yâ Resûlallah! Biraz yemek hazırladık. Birkaç kişi ile birlikte bize buyurmaz mısınız!” dedi.
Peygamberimiz de bu daveti kabul ederken, hendek kazmakta olan sahâbîlerin hepsini de davet etti. Günlerden beri hendek kazarken zaman zaman açlıklarını karınlarına bağladıkları taşlarla bastırmaya çalışan yüzlerce sahabî, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Hz. Câbir’in evine gitti. O, bu kalabalığı görünce, evdeki yemeğin ancak üç-beş kişiye yeteceğini düşünüp telaşa kapıldı. Allah Resûlü, yemek tenceresinin başına geçerek dua buyurduktan sonra arasına et koyduğu ekmeklerden birer tane ashâbına dağıttı. Yüzlerce sahâbî, Allah Resûlü’nün takdim ettiği yemekle doyarken tenceredeki pişmiş et bir türlü bitmek bilmemişti.
Hz. Câbir, “O gün, dört avuç kadar arpa ekmeği ile bir senelik bir keçi oğlağından meydana gelen ziyafetten bin kadar insan doymuş olarak kalktı. Daha sonra dikkat ettim, tenceremizdeki yemek ve ekmek hiç eksilmemişti.” demişti. Hz. Câbir, Allah Resûlü’nün, “Kendi yiyeceğini alır; geri kalanı halka dağıtırsın. Çünkü şu anda şehirde büyük bir açlık hüküm sürmektedir.” dediklerini de haber vermiştir. (Bkz: Buhârî, Megâzî, 29; Müslim, Eşribe, 141)
- ALLAH RESÛLÜ’NÜN İLTİFATI İLE CANLILIK KAZANAN DEVE
Efendimiz ile Zâtü’r-Rika (Hâşiye) Seferi’ne katılan Hz. Câbir, dönüşte ordunun gerisinde kalmıştı. Sefere katılırken binek olarak bulabildiği zayıf deve çok yavaş yürüyordu. Allah Resûlü durumu görünce, mübarek eline bir çomak alarak deveye hafif bir şekilde dokundular ve dua buyurdular. Deve, bir anda canlanıp hızlı hızlı gitmeye başlamıştı. Buna rağmen Hz. Câbir, edepli davranarak devesini yavaşlatıp Allah Resûlü’nü geriden takip etmişti. (Bkz: Buhârî, Cihad 49, 113) Hz. Câbir’in maddi sıkıntılarından dolayı, zorlukla bulabildiği zayıf devenin Peygamberimiz’in iltifat ve dualarıyla canlanıp diğerlerini geçmesi; Yüce Allah’ın bir ikramı olarak meydana gelmiş bir mucize idi.
(Hâşiye) Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Enmar ve Sa’lebe kabilelerinin Müslümanlara karşı savaşa hazırlandıkları haberini almıştı. Kendilerine yapılacak saldırıyı önlemek üzere 400 ashâbıyla birlikte düşmanın bulunduğu Zâtü’r-Rika denilen yere kadar gitti.
- HZ. CÂBİR’İN EFENDİMİZLE DEVE ALIŞVERİŞİ
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Câbir’in babasından kalan borçlarını ödemede zorluk çektiğini ve onun maddi ihtiyaç içinde bulunduğunu biliyordu. (Bu sebeple yukarıda bahsi geçen) devesini satın alarak kendisini maddi sıkıntıdan kurtarmak istemişlerdi. Hz. Cabir’e, devesine kendisine satıp satmayacağını sormuşlar ve Hz. Cabir’den de, “Hayır satmam; size hediye ederim.” cevabını almışlardı. Allah Resûlü, bu devenin bedelini vererek almak istediğini ifade edince, “Bir dirheme satarım.” demiş; Allah Resûlü, bunun daha fazla değeri olduğunu söyleyince aralarında fiyat artışı başlamıştı. Nihayet Allah Resûlü, bu deve için 40 dirhem vereceğini söyledi. Anlaşmaya göre, Medine’ye varıncaya kadar deveye Hz.Câbir binmeye devam edecekti; deve daha sonra da Efendimiz’e teslim edilecekti. Ancak Allah Resûlü emanet kendilerine teslim edildiğinde, onu Hz. Câbir’e hediye ettiğini belirtti; daha önce borçlanmış olduğu 40 dirhemi de ödedi. (Buhârî, Büyû 34)
- HZ. CÂBİR’İN EFENDİMİZ’İN DUASINI ALMASI
Efendimiz’in ümmeti için duası, dünya ve ahirette kurtuluş ve mutluluğun en büyük vasıtasıdır. O ashâb için umumî olarak dua ettiği gibi özel olarak şahıslara da dua ederdi. Hz. Câbir de bunlardan biridir. Efendimiz, çeşitli zamanlarda Hz.Câbir için yaptığı özel dualarından birini, yukarıda, bahsi geçen hadiselerin cereyan ettiği “Deve Gecesi” sırasında yapmışlardır. Hz. Câbir, o gece Efendimiz’in kendisi için yirmi beş defa istiğfarda bulunduğunu haber vermiştir. Hz. Câbir, hayatının büyük bir bölümünü Allah Resûlü’nün etrafında geçirmiştir. Bu bakımdan Hz. Câbir ile Efendimiz, karşılıklı olarak birbirlerinin evlerine yemeğe gitmişlerdir. Bu yemek ziyafetleri sırasında Hz. Câbir, birçok mucizeye de şahit olmuştur.
- HUDEYBİYE GÜNÜNDEKİ SU MUCİZESİ
Merhameti sonsuz Allah, yüce zâtına iman edip Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Kur’ân davasına sahip çıkan ashâbına Hudeybiye’de birçok ihsanlarda bulunmuştur. Bunlardan biri de, onların susuz kaldıkları bir anda, Efendimiz’in dualarıyla suya kavuşmalarıdır.
Hz. Câbir anlatıyor: Hudeybiye’de sadece küçük bir kapta suyumuz kalmıştı. Karşılaştığımız sıkıntıyı Allah Resûlü’ne haber verdik. O da, bu sudan abdest alıp dua etti. Birden mübarek parmaklarından on iki musluktan su akar gibi bol miktarda su akmaya başladı. Daha sonra “Bereket Allah’tandır.” diyerek hepimizi abdest almaya çağırdılar. Oradaki bütün sahâbîler abdest aldıktan ve kana kana su içtikten sonra kaplarını doldurdular. Allah Resûlü’nün bu mucizesini anlatan Hz. Câbir, “Biz bin beş yüz kişi idik. Eğer biz, yüz bin kişi dahi olsaydık, yine de bu su bize kâfi gelirdi.” demiştir. (Buhârî, Menâkıb, 25)
- HZ. CÂBİR’İN ŞAHİT OLDUĞU BİR BAŞKA SU MUCİZESİ
Peygamberimiz’in susuz kalan ashâbına, dua ile su temin etmesi defalarca söz konusu olmuştur. Bu mucizelerden bir tanesi de Buvat Gazvesi’nde meydana gelmişti.
Hz. Câbir, anlatıyor: Ordu susuz kalınca Allah Resûlü’ne az bir miktar su getirdik. Sonra o az su üstüne elini kapadılar, bir şeyler okuyup dua ettiler. Sonra, “Kâfilenin büyük su teknesini getir.” buyurdular. Ben de, Efendimiz’in önüne su kabını koydum. O da elini içine koydu, parmaklarını açtı. Ben de o az suyu, mübarek eli üzerine döküyordum.
Birden mübarek parmaklarından bol miktarda su akmaya başladı. Su kabı dolmuştu. Suya muhtaç olanları çağırdım; hepsi geldiler, o sudan abdest alıp içtiler. Orada bulunan sahâbîlerin hepsi abdest alıp su kaplarını doldurdular. Teknedeki su hiç eksilmemişti… (Buhârî, Vudû, 32; Menâkıb, 25; Müslim, Fezâil, 5)
- HZ. CÂBİR’İN ALLAH RESÛLÜ’NÜN KAHRAMANLIĞINA VE ALLAH’A OLAN GÜVENİNE ŞAHİT OLMASI
Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Necid Gazvesi’ne çıkmıştık. Öğle sıcağında ashâbını istirahat ettirmek isteyen Peygamberimiz, ağaçlık bir yerde mola verdiler. Kendileri de bir ağacın altına çekilmişlerdi. Bizler uykuya dalmak üzereyken etrafı dolduran bir sesle uyandık. Bu, Efendimiz’in sesiydi. Yüksek bir sesle, “Allaaaah!” diyordu. İstirahat ederken kılıcını yanındaki ağaca asmışlardı. Bu sırada, Gavres b. Hâris gelerek ağaçtaki kılıcı almış, “Seni şu anda kim kurtarabilir?” demişti. Efendimiz, çok cesur bir insandı.
Hiç telaşa kapılmadan, “Allaaaah!” deyince Gavres, eli titreyerek, kılıcını yere düşürmüştü. Daha sonra Allah Resûlü de, kılıcı yerden alırken, “Şimdi seni elimden kim kurtarabilir?” diye sorunca adam, Efendimiz’e “Bana merhamet ediniz!” diye yalvarmıştı. Efendimiz de, “Allah’tan başka ilâh olmadığına şehadet eder misin?” dedi. Gavres, “Hayır, ancak Sana söz veriyorum, bundan sonra Sana karşı savaşmayacağım, savaşanlarla da olmayacağım.” cevabını verdi. O, daha sonra arkadaşlarının yanına döndüğünde, “Şu anda insanların En Hayırlısı’nın yanından geliyorum.” demişti. (Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe, 2:613-614)
- MİSK KOKUSU NEŞREDEN ALLAH RESÛLÜ’NÜN NÜBÜVVET MÜHRÜ
Allah Resûlü ile birlikte zaman geçirmenin binlerce meyvesinden birini de Hz. Câbir şöyle anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü ile birlikte yolculuk yapıyordum. O’nun bineğinin arkasında idim. Birden Efendimiz’in mübarek sırtındaki ‘Nübüvvet Mührü’nü (Hâşiye) gördüm. Hemen mübarek omzuna abanarak onu öptüm. Misk kokusu neşrediyordu… O gün Allah Resûlü’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) yetmiş hadis-i şerif öğrendim. Bunları benden başka hiç kimse işitmemiştir.”
(Hâşiye) Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek omuzları arasında, güvercin yumurtası büyüklüğünde parlak bir işaret bulunmaktaydı. Bu, Allah Resûlü’nün nübüvvet işaretlerinden biriydi. Tevrat ve İncil’de de peygamberlerin sonuncusu olarak gelecek şahsın alâmetlerinden biri olarak bu mühürden bahsedilmekteydi. Nitekim, Selman-ı Fârisî de hak dini aramak için yaptığı yolculukları sırasında, Sivrihisar’da karşılaştığı rahipten de son Peygamber’in alâmetlerinden birinin söz konusu mühür olduğunu öğrenmişti. Allah Resûlü ile Medine’de karşılaşan Hz. Selman, Peygamberimizin mübarek iki omuz küreği arasında parlayan güvercin yumurtası kadar büyüklüğünde olan mührü görünce O’na sarılarak büyük bir coşkunluk içerisinde mührü öpmüş ve İslâm’ a girdiğini ilân etmiştir. (Beyhakî, Delâil, 2:266)
- ALLAH RESÛLÜ’NÜN GÜLMELERİ VE TEBESSÜM ETMELERİ
Efendimiz, örnek hayatı ile de ideal bir insan olduğunu göstermiştir. O, bir taraftan kulluğu sayesinde Yüce Allah ile yakın irtibat hâlinde iken, diğer taraftan da insanlar içinden bir insan olarak onlara örnek olmaya çalışırdı. Hz. Câbir, “Allah Resûlü’ne vahiy geldiğinde veya insanlara nasihat ederken, üzerlerine azap inecek kavmi uyaran biri zannederdiniz.” buyurmuştur. Bu özel durum haricinde Efendimiz, insanların en tebessüm edeni ve en güler yüzlüsü idi. (Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe, 2:635-636.)
- GECE İBADETİNİN ÖNCE FARZKEN,SONRA NÂFİLE İBADET HALİNE GELİŞİ
Hz. Cabir anlatıyor: Yüce Allah’ın, “Ey örtüsüne bürünen Resûl’üm! Geceleyin kalk da, az bir kısmı hariç olmak üzere geceyi ibadetle geçir.” (Müzzemmil, 73/1-2) âyetleriyle gece ibadeti bizlere de farz kılınmıştı. Biz de, geceleri ayaklarımız şişinceye kadar ibadet ederdik. Daha sonra, “Senin Rabbin, gecenin bazen üçte ikisine yakın bir kısmını, bazen yarısını, bazen üçte birini ibadetle geçirdiğini, senin yanında yer alan mü’minlerden bir cemaatin de böyle yaptığını elbette biliyor. Gece ve gündüzü yaratıp sürelerini ölçen Allah’tır. O sizin bu gece ibadetini gözetemeyeceğinizi bildiği için, lütuf ve merhametiyle size yeniden bakıp muaf tuttu. Artık Kur’ân’dan kolayınıza gelen miktarı okuyun. Allah bilmektedir ki aranızda hastalananlar olacaktır. Kimileri Allah’ın lütfundan nasiplerini aramak için yol tepecek, dünyanın çeşitli yerlerinde dolaşacaklardır. Bazıları Allah yolunda muharebe için sefere çıkacaklardır. Haydi artık Kur’ân’dan, kolayınıza gelen miktarı okuyun. Namazı hakkıyla ifa edin, zekâtı verin ve bir de Allah’a ‘karz-ı hasen’ takdim edin (Allah rızası için kardeşlerinize borç para verin) Unutmayın ki kendi iyiliğiniz için ahirete hazırlık olarak her ne gönderirseniz mutlaka onu Allah’ın nezdinde bulursunuz. Hem daha üstün ve daha hayırlı, mükâfatı kat kat artmış olarak! Allah’tan mağfiret dileyin. Muhakkak ki Allah, Gafûrdur, Rahîmdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur)” (Müzzemmil, 73/20) âyeti nâzil olunca, teheccüt farz olma yerine (Hâşiye) fazileti çok yüksek olan nafile bir gece ibadet hâline geldi. (Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe, 3:141’den naklen, Heysemî, Mecmaü’z-Zevâid, 2:1-251.)
(Hâşiye) Bu âyet, sûrenin başındaki gece kıyamını tekrar ele alıp, daha önce farz olan gece namazını, hafifletip sünnet yani nâfile ibadete dönüştürmektedir. Dolayısıyla bu âyetin, ilk hükmü nesh ettiği söylenir. Nesh eden bu 20. âyetin Medine’de mi, Mekke’de mi nâzil olduğu konusunda farklı görüşler varsa da, kuvvetli ihtimale göre Medine’de inmiştir. Savaşma izni ve zekât emri, bu ihtimalin karinelerindendir. Bu âyetin hepsi değilse de en azından bir iki cümlesi Medine’de inmiş olmalıdır. Hicret’ten az önce Mekke’de beş vakit namaz farz kılındıktan sonra, akşam ve yatsı namazları, gece ibadetinin bir parçası olarak kalmış ve teheccüt namazının vaciplik hükmü nâfileye çevrilmiştir. (Suat Yıldırım, Kur’ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Işık Yayınları, İstanbul, gösterilen âyetin açıklaması)
- ALLAH RESÛLÜ İLE ASHÂBININ MESCİDLERDE KILICI KININDAN ÇEKMEYİ HOŞ GÖRMEMELERİ
Hz. Câbir, mescidde (insanlar arasında) yalın kılıç dolaşanları uyarır, “Bu şekilde gezmeyi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında hoş görmezdik.
Birisi Mescid’de sadaka olarak ok dağıtıyordu. Allah Resûlü, okların bu şekilde mescidde dolaştırılmamasını; hiç olmazsa okun sivri tarafının örtü gibi şeylerle kapatılmasını emrederlerdi.” diye nasihatte bulunurdu. (Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe, 3:112)
- ALLAH RESÛLÜ’NÜN, HZ. HASAN VE HZ. HÜSEYİN’E DUYDUĞU SEVGİ
Rahmet Peygamber’i olan Allah Resûlü, çocukları çok severdi. O, çocukları için en güzel baba, torunları için şefkatli bir dede idi.
Bir gün Allah Resûlü’nün yanına girmiştim. Allah Resûlü sırtında Hasan’la Hüseyin olduğu hâlde elleri ve ayakları üzerinde yürüyor ve bir taraftan da “Sizin bineğiniz ne güzel bir binektir ve sizler de ne güzel yüklersiniz.” diyorlardı.
Allah Resûlü’nün Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i çok sevdiğine dair bir hadiseyi yine Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor; Peygamberimiz’le bir yemeğe çağrılmıştık. Yolda Hz. Hüseyin’i çocuklarla oynarken gördük. Peygamberimiz ona doğru koştuğunda, o da sağa sola kaçarak oynuyordu. Nihayet Peygamberimiz onu yakaladı, çenesinden ve başından tutup öptü, kucağına aldı. Sonra yanımıza gelerek, “Hüseyin bendendir, ben de ondanım. Kim onu severse, Allah da onu sever. Hasan ve Hüseyin neslimi devam ettirecek çocuklarımdır.” buyurmuşlardır. (Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe, 2:589)
- ALLAH RESÛLÜ’NÜN ZİKİR MECLİSLERİNDE OTURMALARI VE “CENNET BAHÇELERİNDE DOLAŞINIZ!” BUYURMALARI
Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: Bir gün yanımıza gelen Peygamberimiz, “Ey insanlar! Yüce Allah’ın bir grup melekleri vardır ki, bunlar Allah’ı tekbirle anıp yüceltirler ve yeryüzünde zikir meclislerinin üzerinde dururlar. O hâlde sizler de cennet bahçesinin nimetlerinden bol bol istifade ediniz!” buyurdular. Sahâbîler, “Yâ Resûlallah! Cennet bahçeleri nerededir?” diye sorunca, Peygamberimiz, “Zikir meclislerindedir. Allah’ın zikrine sabah-akşam devam ediniz ve O’nu hatırınızdan çıkarmayınız. Her Kim Allah katındaki değerini öğrenmek istiyorsa, Allah’a kendi yanında ne kadar yer verdiğine (ne kadar gönül verdiğine) baksın. Kişi Allah’ı ne kadar saygı ve tazimle anarsa, O’nun katındaki mertebesi de o kadardır.” (Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe, 2:589)
- EFENDİMİZ’İN HZ. CÂBİR’İ TESELLİSİ VE BABASI HAKKINDAKİ MÜJDEYİ HABER VERMESİ
Hz. Câbir anlatıyor; Babam, Abdullah İbn Amr’ın, Uhud’da şehit olduğu günlerdi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile karşılaşmıştım. Bana, ‘Ey Câbir, seni niye böyle kalben kırık (ve üzüntülü) görüyorum.’ buyurmuştu. Ben de: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Babam şehit düştü, geriye bir yığın küçük yaşta çocuk bıraktı.’ dedim. Allah Resûlü: ‘Sana, Allah’ın babanı karşıladığı şeklin müjdesini vereyim mi?’ deyince, ‘Evet! Ey Allah’ın Resûlü!’ cevabını verdim. Efendimiz: ‘Yüce Allah, şehit düşenlerden konuştuklarının hepsiyle, perde gerisinden konuştuğu hâlde, babanı huzuruna alarak vicahen konuşurken, ‘Ey kulum! Benden ne dilersen dile, dilediğini sana vereyim!’ dedi. O da: ‘Ey Rabbim! Beni bir kere daha ihya et, senin yolunda ikinci kere öleyim!’ dedi. Rab Teâlâ Hazretleri de, ‘Benden daha önce şu hüküm sâdır oldu; Ölenler artık dünyaya bir daha dönmeyecekler.’ buyurdular. Baban da: ‘Ey Rabbim, öyleyse (benim durumumu) arkamda kalanlara ulaştır!’ dedi. Bu talep üzerine şu âyet nâzil oldu, ‘Allah yolunda şehit edilenleri ölü sanma. Onlar Rablerinin katında hayat sahibidirler ve O’nun nimetleriyle rızıklanırlar.’ (Âl-i İmran 169)” Efendimiz’in bu müjdeli haberi Hz. Câbir için moral kaynağı olmuştu. O daha sonraki senelerde Efendimiz’in yanından ayrılmayarak kendilerinden azami derecede istifade etmiştir. (Haşiye )
(Hâşiye) Hz. Muaviye’nin halifeliği döneminde, Uhud şehitlerinin bulunduğu yerin kenarından su kanalları açılacaktı. Abdullah b. Amr (radıyallahu anh)’ın mübarek kabri suyun geçeceği yerdeydi. Abdullah’ın kabrinin başka bir yere nakletmesini oğlu Hz. Cabir’e haber verdiler. O, babasının kabrini açtığında, gördükleri karşısında hayretler içinde kalmıştı. Sanki dün defnedilmiş gibi, O’nun cesedinde hiçbir bozulma meydana gelmemişti. Halbuki, Uhud’da şehit düştüğü günün üzerinden kırk altı sene geçmişti. Aynı mezarda babası ile yatan biri daha vardı. Ensâr’dan Amr b. Cemûh. O da Uhud’da şehit olmuştu. Onun da cesedi hiç bozulmamıştı. Hz. Abdullah’ın savaşırken yüzü yaralanmıştı. Kabrinde de eli yarasının üzerine basık hâldeydi. O’nu yaranın üzerinden çekince, kan akmaya başladı. Eli tekrar yaranın üzerine konunca da kan duruyordu. (İbn Sa’d, Tabakât, 3:562.)
- HZ. CÂBİR’İN TAŞLARIN EFENDİMİZ’E SECDESİNE ŞAHİT OLMASI
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah’ın elçisi olduğu gibi kâinatın yaratılışının da başlıca sebebi idi. Bu sebeple, insanlarca şuursuz gibi görünen dağ, taş, ağaç gibi varlıklar Allah’ı tespih ettikleri gibi Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) de tanıyorlardı. Hz. Câbir anlatıyor; Dağ, taş, Resûl-i Ekrem’a “Esselâmü aleyke yâ Resûlallah” diyorlar ve saygı göstermek üzere O’nun önünde eğiliyorlardı.(Müslim, Fezâil, 2)
- EFENDİMİZ’İN EVLİLİK KONUSUNDA HZ. CÂBİR’E TAVSİYESİ
Hz. Câbir, babasının şehit olmasından sonra yedi kız kardeşinin sorumluluğunu üstlenmişti. Yaşlarının küçük olmasından dolayı onların bakıma ihtiyaçları vardı. Bu problemin çözümü için, çocuk bakımı konusunda tecrübeli bir kadınla evlenmeye karar verdi ve İslâm’a hizmetleriyle tanınmış sahâbî hanımlardan kocası ölmüş bulunan Hz. Üveyme binti Mes’ud ile evlendi. Allah Resûlü, ona, bir kız ile evlenmesinin daha uygun olabileceğini söyleyince, Hz. Câbir, küçük yaşlarda olan kardeşlerine ancak, çocuk yetiştirme tecrübesi olan ve onların terbiyelerini üstlenecek bir dul kadının bakabileceğini söylemişti.. (Buhârî, Nikâh 10)
Hz. Câbir, on dokuz yaşlarında kahraman ve yakışıklı bir gençti. Pek çok genç kızdan da evlenme teklifi geliyordu. Evleneceği şahsın seçiminde, kardeşlerini düşünerek büyük bir fedakârlık örneği sergilemişti. Allah Resûlü de onun bu hareketini çok beğenmiş ve “Ey Câbir! Çok iyi düşünerek hareket etmişsin.” buyurmuşlardır.(Buhârî, Cihad, 49)
- HZ. CÂBİR’İN İLMİ VE HADİS ÖĞRENME AŞKI
Peygamberimiz ile uzun yıllar geçirmiş olan Hz. Câbir, Allah Resûlü’nün yanında çok iyi yetişmiş ve Allah Resûlü’nden pek çok hadis-i şerif öğrenmiştir. Hadis kitaplarında Hz. Câbir’den nakledilen 1540 hadis-i şerif bulunmaktadır. O, Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) almış olduğu derslerin neticesinde, Kur’ân’a ait meselelerde isabetli görüşler ortaya koymuş, ilmiyle etrafındakilere faydalı olmuştur. Efendimiz devrinde dahi fetva veren Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Übeyy b. Ka’b, Hz. Muâz b. Cebel ve Zeyd b. Sâbit gibi sahâbîler arasında Hz. Câbir de bulunmuştur.
Hz. Câbir hakkındaki rivayetlerden anlaşılacağı üzere, Allah Resûlü’nün mübarek ağzından çıkan hadis-i şerifleri ve O’nun hareketlerini dikkatle öğrenmeye çalışmıştır. Sahâbîler, Efendimiz’in her hareketini ve mübarek ağzından çıkan sözleri dikkatle takip ederek muhafaza etmeye çalışırlardı. Ancak, sahâbîlerden bir kısmı, Peygamberimiz’in hadislerini koruma konusunda manen vazifeliydiler. Bütün kuvvetleriyle onları tespit ve muhafazaya çalışıyorlardı. Hz. Câbir de tek bir hadis-i şerifi öğrenmek için pek çok defa yolculuk yapmıştır. Efendimiz’in haber verdikleri kıyamet ve hesaba dair bir hadis-i şerifin Abdullah b. Üneys (radıyallahu anh) tarafından bilindiğini işitmişti. Bu şerefli sahâbî, Şam’da bulunmaktaydı. Hz. Câbir, onun yanına gitmek için bir deve satın alarak bir aylık yolculuğa göğüs gerdikten sonra Şam’a ulaştı. İki eski dost biraz muhabbet ederek hasret giderdikten sonra, Hz. Câbir, “Allah Resûlü’nün kısas hakkında anlattıklarını senin naklettiğini duydum. Seninle buluşamadan ikimizden birimiz ölür endişesiyle, bir deve satın alıp buraya acele geldim.” dedi. Bunun üzerine Hz. Abdullah, Efendimiz’den bu konuda duyduklarını anlattı. Hz. Câbir, böylece Efendimiz’e ait bir hadisi daha öğrenmiş oldu.
Hz. Câbir bir tek hadis-i şerif öğrenme uğruna dahi, Mısır’a kadar gitmiştir. O, Efendimiz’in, “Kim bir ayıp görür ve onu örterse, diri diri gömülmüş bir kızı ihya etmiş gibi olur (sevap kazanarak Yüce Allah’ın affına ulaşır)”(Ebû Dâvud, Edeb 45) dediklerini duymuştu. Hz. Câbir, bu hadisi, Allah Resûlü’nden işitip rivayet eden Mesleme b. Muhalled’in (radıyallahu anh) bizzat kendisinden işitmek istemişti. Bunun için Mısır’a kadar gitti. Hz. Mesleme bu sırada Mısır vâliliği yapmaktaydı. Hz. Câbir, O’nun evine kadar gidip, devesinden dahi inmeyerek bu hadis-i şerifi kapıdan dinlemiş ve orada vakit kaybetmeden tekrar Medine’ye dönmüştür. (Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe, 3:198)
Hz. Câbir, Şam ve Mısır’da bulunan sahâbîlerden hadis öğrenmeye gittiği zaman, Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ait kutsî sözleri ve hatıraları dinlemek için halk etrafında toplanırdı. (İbn Hacer, İsâbe, 1:213; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 2:307)
- HZ. CÂBİR’İN EFENDİMİZ’İN ŞEFAATİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
Talk b. Habîb anlatıyor: Câbir b. Abdullah (radıyallahu anh) ile karşılaşıncaya kadar şefaati en çok inkâr eden kimselerden biriydim. Ona, cehenneme girenlerin ebedî olarak orada kalacaklarına dair okuyabildiğim kadar âyet okudum. Bana dedi ki: “Ey Talk! Allah’ın kitabını benden daha çok okuduğunu ve Allah Resûlü’nün sünnetini benden daha iyi bildiğini iddia edebilir misin? Okuduğun âyetlerde, ebedî cehennemde kalacaklardan bahsedilmesi, müşrikler hakkındadır. Şefaate nâil olanlar ise, günahları sebebiyle azaba uğramış ve sonra da kurtarılmış olanlardır.” dedi. Bu açıklamasından sonra Hz. Câbir, ellerini iki kulağına koyarak, “Eğer Allah Resûlü’nün ‘Onlar cehenneme girdikten sonra oradan çıkacaklardır.’ buyurduklarını duymamışsam bu kulaklarım sağır olsun. O günlerde biz, senin okuduğun bu âyetlerin tamamını okumaktaydık.” buyurmuştu.
Kur’ân’da geçen, “Sana mahsus bir namaz olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’ân oku, teheccüd namazı kıl. Böylece Rabbinin seni Makam-ı Mahmûd’a eriştireceğini umabilirsin.” (İsrâ, 17/79) âyetindeki “Makâm-ı Mahmûd” ile Efendimiz’in şefaat makamı kastedilmiştir. Yüce Allah günahları sebebiyle bazılarını dilediği kadar cehennemde bırakacak ve yine dilediği zaman da oradan çıkaracaktır. (İbn Hacer, İsâbe, 1:213; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 2:307)
[Eser: MEDİNE’NİN ÖNCÜLERİ]