Dilin Afeti: GIYBET VE NEMİME (Dedikodu)

-İhyâi Ulûmuddîn-

GIYBET
➖Gıybetin Çeşitleri
➖Gıybet Sadece Dille Yapılmaz
➖Gıybet Her Zaman Açıkça Kötülemek Şeklinde Değildir
➖Kalb İle Gıybet Etmek
➖Gıybeti Dinlemek de Gıybettir
➖Gıybet Etmeye İten Sebepler
➖Gıybetten Kurtulmanın Çaresi
➖Gıybetin Kefareti
➖Eğer desen ki, hakkını helâl etmek vacip midir?
➖Gıybet Etme Ruhsatı
DİLİN AFETİ: Nemime (Dedikodu)

۝ ۝ ۝

GIYBET, zevk almak için bir kimsenin bilinmesinden ve bildirilmesinden rahatsızlık duyduğu bir ayıbını, bir sırrı­nı, bir hâlini söylemektir. Bu şeyler İSTER onun dini ve ahlâkıyla,İSTER onun dünyası,vücudu, nesebi,işi,evi, atı ve elbisesiyle ilgili olsunlar, onların keyf ve sohbet konusu edilmeleri gıybettir. GIYBET EDİLENİN ölmüş olması, gıybet günahını azaltmaz, aksine arttırır. Allah Rasûlü (as) gıybeti tarif ederken, “Gıybet, din kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle zikretmektir.” demiş. Ashâb, “Bu şey onda varsa?” demişler. Allah Rasûlü (as),”Bu şey onda varsa,bu gıybettir. Onda yoksa, iftira­dır.” demiştir. (Müslim)…

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de gıybeti nehyetmiş ve onu ölü eti yemeye benzeterek kötülemiştir. İlgili âyet şöy­ledir: “Ve biriniz birinizi gıybet etmeyin. Biriniz ölmüş din kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Elbette ki bundan tiksinirsiniz. Öyleyse, Allah’ın emir ve yasaklarını çiğne­meyin.” (Hucurât,12). Bir âyet de şöyledir: “Humeze ve lumeze’nin vay hallerine!” (Humeze,1) Mücâhid, bu kelimeleri tefsir ederken, “Humeze, insanlarla alay edendir, lumeze ise onları gıybet edendir.” demiştir.

Allah Rasûlü (as) da şunları söyle­miştir:

>”Bir müslümanın her şeyi; kanı, malı, ırzı ve haysi­yeti diğer müslümanlar için haramdır.”(Müslim),

>“Birbirinizi kıs­kanmayın; birbirinize buğz etmeyin; birbirinizin menfaati­ne, alış verişine zarar vermeyin; birbirinize sırt çevirmeyin; birbirinizi gıybet etmeyin. Ey Allah’ın kulları! Birbirinize kardeş olun.” (Müttefekun aleyh),

>”Gıybetten sakının. Çünkü gıybetin mağ­duru hakkını helâl etmedikçe Allah Teâlâ gıybetçiyi affet­mez.” (İbnu Ebid-Dünya),

>”GIYBET EDENLER, kabir ve kıyâmette yüzlerini tır­naklarıyla kaşıyıp kanatırlar.” (Ebu Dâvûd),

>”Yapabileceğin her hangi bir iyiliği önemsiz bulup yapmamazlık etme; din kardeşini güler yüzle karşıla ve onu hiçbir şekilde gıybet etme.” (Ahmed),

>“Ey dilleriyle müslüman olduklarını söyleyen, fakat kalp­lerine iman girmeyenler! Müslümanları gıybet etmeyin ve onların gizli hâllerini araştırıp teşhir etmeyin. Bilin ki, kim din kardeşinin gizli bir hâlini (ayıp ve kusurunu) araştırıp teşhir ederse, Allah Teâlâ’da onun gizli hâllerini teşhir eder ve onu evinin içinde de gizlense rezil eder.” (İbnu Ebid-Dünya),

>”Gün boyu gıybet edip müslümanların etini yiyenler, oruçlu da olsalar oruç tutmuş sayılmazlar. Çünkü bunlar, helâl şeylerden (yiyeceklerden) oruç tutarken haram şeyle (müslümanın etiyle) iftar ederler.” (İbnu Ebid-Dünya)

>Denildiğine göre, Allah Teâlâ Musa (as)’a şunu vahyetmiştir: “Gıybetçi gıybetten tevbe ederse cennete en son gider; tevbe etmeden ölürse cehenneme en evvel girer.” Câbir (ra) şunu anlatmıştır: “Bir yolculuk­ta Allah Rasûlü ile beraberdik. Kendisi yol kenarında iki mezar görünce durdu ve şöyle dedi: “Bu iki mezarın sahip­leri azap çekiyorlar. Onlardan BİRİSİ gıybet ederdi, DİĞERİ de kendini idrardan korumazdı.” Ondan sonra, mezarlardan her birinin üzerine bir yeşil dal dikti ve, “Bu dallar yaş kal­dıkça onların azapları hafifletilecektir.” dedi.” (Müttefekun aleyh)

>”Allah Rasûlü’nün ashâbı birbirini güler yüzle karşılar ve birbirinin arkasından hiç gıybet etmezlerdi.Bu şekilde davranmayı en faziletli amellerden sayarlardı. Münafıklar ise, herkesi arkasından çekiştirirlerdi.” Bir zat bu rivayete dayanarak şöyle demiştir: “Ashâb sevabı fazla oruç ve na­mazda değil, insanların hak ve hukukuna karşı saygılı dav­ranmakta ararlardı.”

>Ebu Hureyre (ra) şöyle demiştir: “Kıyâmet gününde, müslüman kardeşini gıybet etmiş olan kimsenin önüne bir leş bırakılır ve kendisine, ‘Dünyada kardeşini gıybet ettin, şimdi de onun etini ye!’ denir.”

>Atâ, gıybet eden kimsenin namaz ve orucunu kaza et­mesi gerektiğini söylerdi.

>Hasan şunları söylemiştir: “Allah’a yemin ederim, gıy­betin dine zararı kanserin vücuda zararından fazladır.”

>”Gıybet, iftira ve ifk Allah’ın âyetleri ve açık sözleriyle nehyedilmişlerdir. Gıybet, olan bir ayıbı söylemektir. İftira, bunu uydurmaktır. İfk, başkasının uydurduğu iftirayı nak­letmektir.”

>”Ey Âdemoğlu! Sen kendi ayıplarını bırakıp başkası­nın ayıplarıyla meşgul olduğun sürece imanın hakikatini kazanamazsın. Kendi ayıplarını görebilirsen, kendi ken­dinle meşguliyetten başkasıyla meşgul olmaya vakit bula­mazsın. Allah Teâlâ’da senin kendi ayıplarının ıslahıyla meşgul olmanı ister.”

>Abdullah İbni Abbas (ra) şöyle demiştir: “Din kardeşinin ayıplarını söylemek istediğin zaman ken­di ayıplarını hatırla.”

>Ebu Hureyre (ra) şöyle demiştir: “Kendi gözündeki merteği görmeyip başkasının gözündeki çöpü gören şaşkınlardan olmayın!”

>Zeynulâbidin Ali (ra), gıybet eden bir adamı şöyle uyarmıştır: “Gıybeti bırak. Çünkü o, köpek tabiatında olan kimselerin katığıdır.”

>Hz.Ömer (ra) şöyle demiştir: “Allah Teâlâ’yı zikredin (O’nun büyüklüğünü ve iyiliklerini anın ve anlatın). Çünkü O’nu zikretmek şifadır. İnsanları zikret­meyin (onların hâllerini anıp anlatmayın). Çünkü bunları zikretmek hastalıktır. (İnsanların huy ve hâlleri sevinç ver­mekten çok, hüzün ve keder vericidirler.)”

>Hz. Aişe (ra) şöyle demiştir: “Bir kimse­den bahsedince çok dikkatli olun. Ben bir sefer,” Falan ka­dının eteği uzundur.” dedim. Allah Rasûlü (as), “Onu gıybet ettin.” dedi ve beni bir daha böyle bir söz söylemekten nehyetti. (İbnu Ebid-Dünya)

>Muhammed İbni Şirin (ra), bir adamı tarif ederken, “Yüzünün rengi siyah olan adam.” dedi ve he­men durup, “Galiba, onu gıybet ettim.” dedi ve üzülüp is­tiğfar etti.

>İsâ (as), havârileriyle yoldan geçer­ken ölmüş bir köpek leşiyle karşılaşmışlar. Havariler, “Bu köpek ne pis kokuyor!” demişler. Hz. İsâ (as), “Fakat onun dişleri ne güzel beyazdır.” demiştir. Bu o demektir ki, Allah Teâlâ’nın yarattıklarının iyi ta­raflarını görmek ve şer’î bir zorunluluk bulunmadıkça yal­nızca bunları düşünmek ve bunları konuşmak lâzımdır. Bir kimse bahçeye girdiği zaman, oradaki çiçeklere ve yeşilliklere bakar ve sonra bunları anlatır. Oradaki gübre, çamur ve çerçöpü ne görür, ne de bunları anlatır.Her yara­tık da bir bahçedir. Özellikle mümin insanlar böyledirler.

GIYBETİN ÇEŞİTLERİ

>Gıybet Sadece Dille Yapılmaz

Bir kimsenin gıyabında ayıp ve kusurunu (veya ifşa­sından hoşlanmadığı her hangi bir hâlini) bildirmek olan gıybet, dille yapıldığı gibi, el kol veya vücut hareketi, kaş göz işareti,yazı ve saire yollarla da yapılabilir. Taklit etmek ise hem gıybet, hem de alay etmektir.

>Gıybet Her Zaman Açıkça Kötülemek Şeklinde Değildir

Ayıp ve kusur belirttiği takdirde, övmek şeklindeki sözler de gıybettir. Bu türlü sözlere, “Altında yermek bu­lunan övmek” denir. Ayıp ve kusur belirtici olması hâlinde, sözde üzüntü ifade etmek veya bir kimsenin düştüğü du­rumdan kurtulması için duâ etmek şeklindeki sözler de gıybettirler. Bir kimsenin ayıp ve kusurdan kurtulması için samimî olarak duâ etmek isteyen, bunu teşhir ederek baş­kası yanında değil, halvette yapmalıdır. Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: “En makbul du­âlardan birisi,bir müslümanın bir müslümana gıyabında (halvette) yaptığı duâdır.”

Bazen de sözde din hamiyyeti adına insanlar kötülenip gıybet yapılır. Halbuki, Allah Rasûlü’nden daha fazla din hamiyyeti taşıyan kimse olmadığı halde, kendisi şahısları isimleriyle söyleyip teşhir etmezdi. Bunun yerine, “Bazı in­sanlar neden şöyle yapıyorlar?” diyerek eleştirirdi. Onun için, din hamiyetiyle eleştiri yapılacaksa, bu genel bir şekilde yapılmalı veya ilgili kişiye gizlice nasihat edilmelidir. Şeytan, mümkün olan bütün yollarla insana gıybet yaptırmaya çalışır. Fakat aldanmış gıybetçi, çoğu kere şey­tanın oyununa geldiğini fark etmez ve söylediği sözlerle gıybet yaptığını anlamaz.

>Kalb İle Gıybet Etmek

Kalb ile gıybet etmek, bir müslüman hakkında kötü zan beslemektir. Çünkü kötü zan beslemek,o kimseyi ken­di nefsine gıybet etmektir. Allah Teâlâ bunu nehyetmiş ve, “Zandan çok sakının.Çünkü bazı zanlar günahtırlar.” (Hucurât, 12) buyurmuştur. Allah Rasûlü (as) da şunları söyle­miştir: “Allah Teâlâ müslümanın kanını, malını ve hakkın­da kötü zan edilmesini haram kılmıştır.”, “Zandan sakının. Çünkü zan sözlerin en yalan olanıdır.” (Beyhakî)

ZAN, delile dayanmadan bir şeye inanmaktır. Delile da­yanmadıkları için de çoğu zanlar yanlıştır. Bir fâsık’ın bir şey söylemesi veya şâhidlik etmesi delil sayılmaz. Bu se­beple, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Bir fâsık size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştır­madan hemen inanmayın.” (Hucurât, 6) Zanların çoğu ise, fâsıkların en fâsıkı olan şeytan tarafından kalbe getirilen vesveseler­den ibarettirler. Zan bir şeytan işi olduğu için de, kötü zan­ların çoğu iyi olan müslümanlara karşı oluşturulur. Onun için, şeytan, zahirî hâli iyi olan bir müslüman hakkında kötü bir vesvese getirdiği zaman, o müslümana duâ etmek ve onu övmek lâzımdır. Bu yapıldığı takdirde şeytan kızar ve vesvesesini keser. KÖTÜ ZANNIN bir kötü yanı da, tecessüse yol açmasıdır. Çünkü kötü zan eden bir kimse, bu zannın hakikatini anla­mak ister ve böylece işi ve hakkı olmadığı halde bir müslümanı tarassut altına alır ve onun gizli hâllerini kurcalama­ya başlar. Ve bundan istediği sonucu elde edince, bu sefer de iyi bir iş başarmış gibi onu gıybet etmeye başlar. Bu üç günah birbirini çektikleri için, Allah Teâlâ üçünü de bir tek ayette (Hucurât, 12) birlikte nehyetmiştir. Ancak, kötü zannın konusu insanın kendisine ait bir hak ve hukuk ise ve ortada bazı emareler de mevcut ise, bu durumda kimseyi peşinen suçlu görmeden ve onun aley­hinde menfi bir tutum almadan ve onun mahremiyetini de bozmadan konuyu mevziî olarak (kendi şartları içinde) in­celemek câizdir.

>Gıybeti Dinlemek de Gıybettir

Gıybeti dinlemek de gıybet yapmak gibi haramdır. Al­lah Rasûlü (as), “Gıybeti dinleyen kim­se, iki gıybetçiden biridir.” buyurmuştur. (Taberanî) Gıybeti dinlemenin en kötü şekli ise, “Ya, öyle mi?”, “Bunu bilmiyordum.”, “Hayret doğrusu!” gibi sözlerle gıybetçinin iştihasını açmak ve onu daha çok konuşturmaktır. Çünkü bu, sadece gıybet dinlemek değil, aynı zamanda gıybet ettirmektir.

GIYBET ETMEYE İTEN SEBEPLER

İnsanları gıybet etmeye iten sebepler çoktur. Biz bura­da bunların en yaygın olanlarını zikredeceğiz.

1- Kin ve kızgınlık.

Bir kimseye karşı kin ve kızgınlık taşıyan insan, onu gıybet etmek ve küçültmek suretiyle ra­hatlamak ister. Bu ve benzeri zararlarından dolayı dinimiz kin tutmamayı ve kızgınlık anında da kendine hâkim ol­mayı emretmiştir.

2- Kıskançlık.

Bir kimse bir kimseyi kıskanırsa, gıybet yoluyla onu kötülemek ve itibardan düşürmek ister. Dini­miz kıskançlığı da haram etmiştir.

3- Sohbet malzemesi yapmak.

Sohbet konusu yapabi­lecek kadar ilim ve bilgi birikimi olmayan kimseler, gıybe­ti ucuz ve kelepir bir malzeme olarak kullanırlar. Câhiller arasında gıybetin daha yaygın olması bu sebe­be dayanır. Fakat mümin kimse câhil de olsa, konuşabile­cek geniş bir dinî malzemeye sahiptir. Çünkü o, Rabbinin büyüklüğünü zikredip O’nu medh ve sena edebilir, Allah Rasûlü’ne karşı minnet ve muhabbetini belirtip ona salat ve selâm okuyabilir. Cennetin güzelliklerinden ve cehenne­min azaplarından bahsedebilir, amelinin eksikliğinden ya­kınıp tevbe ve istiğfar edebilir.

4- Sohbeti çeşitlendirmek ve tatlandırmak.

Hasta mi­zaç sahipleri bal ve börek de yeseler, bunun yanında kok­muş ve kurtlanmış şeyleri de meze yapmak isterler. Gıybetçiler de aynı mizaca sahip oldukları için, ağızlarını ma­sum insanların kan ve iliğine batırmadıkça sohbetin zevki­ne varmazlar.

5-Gıybet yapan arkadaş veya arkadaşlarına ayak uy­durmak.

Güçlü bir irade ve kişiliğe sahip olmayan kimse, sohbete yön vermekten âciz olduğu için onun havasına uyar. Bu sebeple,başkası gıybet yapıyorsa,hem onu dik­katle dinler,hem de ondan geri kalmamak ve soğuk karşı­lanmamak için kendisi de bir şeyler katar. Halbuki müslümanın görevi, böyle bir durumda gıybet yapanı uyarıp sus­turmak, susmazsa kalkıp gitmektir. Bu ikisinden de daha iyisi,gıybeti yapılanı savunmaktır. Allah Rasûlü (as) şunları söylemiştir: “Kim bir din kardeşinin haysiyetini korursa, Allah Teâlâ’da kıyâmet gününde onun haysiyetini korur (Diğer bir rivayette de, onu cehennem­den azat etmek Allah Teâlâ üzerinde bir hak olur.)” (Taberanî), “Bir kimsenin yanında bir müslüman HAKSIZ OLARAK küçük dü­şürülür ve kendisi ona yardım edebildiği hâlde bunu yap­mazsa, Allah Teâlâ’da kıyâmet gününde onu küçük düşü­rür ve yardımsız bırakır.” (Taberanî)

6-Kendisini gıybet etmiş olan bir kimseden gıybet et­mek suretiyle intikam almak.

Halbuki mümin bir kimsenin böyle bir durumda tavrı, gıybet konusu doğru ise hak ve­rip hatasını düzeltmek, doğru değilse bunun doğru olma­dığını söylemek ve kendini savunmaktır. Allah Teâlâ, “Kö­tülüğü iyilikle defet. Biz kimin ne yaptığını (ve ne söyledi­ğini) biliyoruz.” (Mu’minûn, 96) buyurmuştur. Gıybet edilmiş olmak,his ve nefse dokunsa bile, haki­katte sevinilmesi gereken kârlı bir iştir. Çünkü gıybet edil­mek sebebiyle bedavadan sevap kazanılır. Onun için, Ha­san el-Basrî (ra), bir kimsenin kendisini gıybet et­tiğini duyduğu zaman ona bir hediye gönderir ve, “Bana sevaplarını verdiğin için bu hediyeyi yolladım.” derdi. Bi­risi ona, “Beni gıybet etmişsin.” demiş. Hasan (ra) şu karşılığı vermiştir: “Sana sevaplarımı verecek kadar yanımda kıymetli değilsin. Ben bir kimseyi gıybet etsey­dim, annemi gıybet ederdim. Çünkü sevaplarıma en lâyık olan insan odur.”

7- Rakibini yıpratmak.

Müslümanlar arasında ise yıpra­tıcı rekabet yoktur. Bunun yerine, hayır ve fazilette yarışmak vardır. Allah Teâlâ, “Hayır işlerinde yarışın.” ve ” Aranızda­ki münasebetlerde fazileti unutmayın.” (Bakara, 237) buyurmuştur.

8- Kötülük yapmak ve günah işlemekte yalnız olmadı­ğını göstermek.

Kötülük yapan insanlar, kendilerine emsal icat etmekle teselli bulurlar. Çünkü kötülükte yalnız ol­mak, en bozuk vicdanları bile rahatsız eder. Lâkin, bu tesel­li aldatıcıdır. Çünkü kötülük yapanların çok olması, ne kö­tülüğü kötülük olmaktan çıkarır, ne de onun günah ve aza­bını azaltır. Allah Teâlâ kıyâmet gününde kötü insanlara şöyle hitap eder: “Siz kendinize ve başkalarına zulmettiği­niz için, bugün azapta ortak olmanız size bir fayda sağla­mayacaktır.” (Zuhruf, 39)

9-Başkasını kusurlu göstermek suretiyle kendini bü­yütmek.

Halbuki, kimse başkasının kusurlu olmasıyla bü­yümez. Bir yerde binlerce kör bulunsa, şaşı olan yine şaşı­dır. Kaldı ki, müslüman insan, hakikî değer ve cevheriyle de kendini büyütmekten ve büyük gösterip övmekten sakı­nır. Allah Teâlâ, “Siz kendinizi büyük göstermeye, övmeye, tezkiye etmeye kalkmayın. Çünkü hanginizin daha büyük olduğunu Allah daha iyi ve daha doğru bilir.” (Necm, 32)

10-Hayretini gizleyememek.

Bazı yanlış işler çok çarpı­cı ve hayret uyandırıcı olabilirler.Ancak bunları şahıs belirt­meden de anlatmak ve hayretini teskin etmek mümkündür.

GIYBETTEN KURTULMANIN ÇARESİ

Bil ki, bütün kötü ahlâk çeşitleri ilim ve amel macunuyla tedavi edilebilir. İlim, söz konusu olan kötülüğün mahiyetini bilmek, amel ise onu bırakıp zıddını yapmaktır. Bu yöntemi gıybete uyguladığımız zaman, önce gıybetin nasıl iğrenç ve ne kadar zararlı bir günah olduğunu anla­mak lâzımdır. Allah Teâlâ, gıybet etmeyi ölü eti yemeye benzetmiştir. Bu benzetme, gıybet etmenin ne iğrenç bir şey olduğunu bütün dehşetiyle gösterir.

Allah Rasûlü’ne nisbet edilen bir sözde de şöyle denil­miştir: “Gıybet, insanın sevaplarını ateşin kuru otu yakma­sından daha sür’atli yakar.” Bu sözde gıybetin kuru ottaki ateşe benzetilmesi de onun büyük zararını gösterir. Kıyâmet gününde gıybetin bedeli, gıybetçinin sevaplarıyla öde­nir. Böylece, çok gıybet etmiş olan bir kimse, bütün sevap­larını hak sahiplerine verdikten sonra cehenneme gider;az gıybet etmiş olan bir kimse de cennetin yüksek derecelerini kazanmaktan mahrum kalır. Hak sahiplerinin gıybetçiyi dava etmeleri, onunla Allah Teâlâ’nın huzurunda mahke­meleşmeleri,ondan bunun hesaplarının sorulması ve ken­disinin cevapsız ve çaresiz kalması gibi kıyâmet hâlleri de önemli azaplardır. Allah Teâlâ’nın gıybetçi insanı sevme­mesi ve ona merhametle muamele etmemesi ise bütün bu geçenlerden daha büyük bir kayıptır.

Amele gelince, kişi önce kendi nefsinde ayıp ve kusur aramalıdır. Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: “Kendi kusurları,kendisini başkasının ku­surlarını görmekten meşgul eden kimseye ne mutlu!” Ken­di kusurları varken bunları bırakıp, başkasının kusurlarını diline dolamak hem adaletsizlik, hem mantıksızlık, hem de utanmazlıktır. Ve şayet kendi kusuru yoksa, o zaman da bundan dolayı Rabbine şükretmek ve başkasını gıybet et­mek suretiyle kendine kusur icat etmekten sakınmak lâ­zımdır. Kaldı ki, insanın kendisini kusursuz zannetmesi büyük bir kusurdur. Çünkü bu kendini bilmemektir. Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuş­tur: “Bütün insanlar hata sahibidirler. Bunların en iyileri hatalarını bilip bundan tevbe ve istiğfar edenlerdir.” Bu konuda kıyas-ı nefs yapmak da gıybet hevesini kı­rar. Çünkü başkası onu gıybet ederse kendisi üzülür. Bu o demektir ki, o gıybet ederse başkası da üzülür.Hem insan, kendi dost ve tanıdıklarından kendisini çekiştirmemelerini bekler. Öyleyse, onlar da kendisinden aynı beklenti içinde­dirler. Gıybet konusu edilen husus eğer yaradılışla ilgili bir kusur ise, bu gıybetin vebali daha da büyüktür. Çünkü bu kusurda kulun hiçbir kabahati yoktur;o tamamen masumdur. Buradaki gıybet veya alaya almak Allah Teâlâ’nın kud­ret, hikmet ve sanatına yöneliktir ve O’nun kudretini acz, hikmetini cehl, sanatını beceriksizlikle itham etmektir. Bu ise küfürdür. Bir adam bir adama, “Ey çirkin yüzlü!” diye bağırmış. Beriki, “Yüzümü ben yaratmadım ki, beni bu­nunla suçluyorsun.” demiştir.

Bu genel mülâhazalardan sonra GIYBETİN ÖZEL SEBEPLE­Rİ üzerinde durmak ve bunların meşru sebepler olmadığı­nı, şeytandan gelen birer dürtü olduklarını ve onları gıy­betle beslemek yerine, kökten yok etmeye çalışmak gerek­tiğini düşünmek lâzımdır. BUNA GÖRE, gıybetin sebebi kız­gınlık ise, bir müslümana karşı kızgınlık duyan bir kimse, Allah Teâlâ’nın bunu nehyettiğini, onun buna rağmen kız­gınlığı sürdürmesi durumunda Allah Teâlâ’nın da kendisi­ne kızacağını düşünüp bundan vazgeçmelidir.

Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuş­tur: “Rabbinden korkan ve O’nun emirlerine saygılı olan bir kimsenin dili (gıybet gibi fenalıklardan) tutulur ve kız­gınlığı geçer.” (Deylemî) Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: “Allah’tan korkan bir kimse, kızgınlığını tatmin etmeye çalışmaz. Eski semavî kitaplardan birinde şöyle denilmiştir: “Ey Âdemoğlu! Kızdığın zaman beni (Allah Teâlâ’yı) hatırla ki, ben de kızdığım zaman seni hatırlayayım.”

Kur’ân-ı Kerim’de, cennet ehli şöyle tarif edilmişlerdir: “Yer ve gökler kadar geniş olan cennet muttakiler için hazırlanmıştır.Bu muttakiler bollukta da darlık­ta da hayır için masraf yaparlar,kızgınlıklarını yutarlar,insanları affederler.Allah,iyi olan ve iyilik yapan (bu) kim­seleri sever.” (Al-i İmrân, 133, 134) Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur: “Güçlü olduk­ları hâlde, kızgınlıklarını Allah için yutanları,Allah, kıyâmet gününde bütün mahşer halkının önünde şereflendi­rir.” (Tirmizî) Gıybetin sebebi kıskançlık ise, kıskançlığın haram ol­duğu ve Allah Teâlâ tarafından nehyedildiği düşünülmeli­dir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın bazınıza faz­ladan verdiği bir şeyi kıskanmayın. Gönlünüzde olanı Allah’tan isteyin.” (Nisa,32)  “Onlar, Allah’ın bazı kullarına verdiği şeyi mi kıskanıyorlar?” (Nisa, 54) Bunu hangi hakla yapıyorlar?

KISKANÇLIK, kimseye bir şey kazandırmaz; aksine, sahi­bine dünyada sıkıntı sebebi, ahirette de azap vesilesi olur. Kıskanç, kıskandığı insanı düşürmek ister, fakat Allah Teâlâ onu yükseltir. Bu hakikat, Yûsuf (as) ve onu kıs­kanan üvey kardeşleri hâdisesiyle tescil edilmiş ve Allah Teâlâ, kıskançlara şu sözü söyletmiştir: “Allah’a yemin ol­sun,O seni bize tercih etti. Biz hata ettik.” (Yûsuf, 91) Bu dünyada olan şeydir. Allah Teâlâ, kıskancın sevaplarını kıskandığı kimseye vermek suretiyle ahirette de onu üstün kılar.

GIYBETİN SEBEBİ, sohbetin genel havasına uymak ve ar­kadaşlara ayak uydurmak ise, cehenneme atılanların söyle­diği şu söz düşünülmelidir: “Biz de günaha dalanlara ayak uydurup onlar gibi dalardık.” (Muddessir, 45) Sebep, SOHBETTEKİLERİN HATIRINI KIRMAMAK İSE, Allah Teâlâ’nın hatırının bütün hatırlardan daha yüce olduğu ve her şeyin O’nun hatırına fedâ edilmesi lâzım geldiği düşü­nülmelidir. Kaldı ki, gıybet edenler zulmederler. Zâlimle­rin hatırını saymak ve onlara meyletmek ise onların azabı­na ortak edilmeye sebeptir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur. “Zulmedenlere meylet­meyin, sonra ateş sizi de tutar.” (Hûd,113) Müslümanın görevi zul­me, sefahate ve günahkârlığa katılmak değil,hâzır ve şâhid olduğu bu münker’leri önlemeye çalışmaktır. Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuş­tur: “Sizden kim bir münker (günah veya çirkin) şey görür­se onu eliyle değiştirsin,buna gücü yetmezse diliyle değiş­tirsin, buna da gücü yetmezse kalbiyle nefret ve rahatsızlık duysun. Bu kadarlık tepkiyi de duymayan kimsede iman yoktur.”

GIYBETİN SEBEBİ DİN GAYRETİ ise, din gıybeti de haram etmiştir. Bu sebeple, dinin haram ettiği bir şeyle din gayre­ti gösterilemez. Haram ve günahları irtikâp ederek din gayreti göstermek, hakikatte din gayreti maskesi altında şahsî hesaplar yürütmek ve dini bunlara âlet etmektir. Di­ni nefse ve dünyaya ait şeylere âlet etmek ise, en büyük gü­nahlardandır. Gıybetin diğer sebepleri de böylesine tutarsız ve geçersizdirler. Genel olarak, haram bir fiile yol açan sebeplerin hepsi şeytanın dürtmeleri ve tuzaklarıdır.

GIYBETİN KEFARETİ

Gıybet etmiş olan bir kimse, bunun günahından kur­tulmak isterse, ÖNCE samimî bir pişmanlıkla tevbe etmesi ve Allah Teâlâ’nın kendisini affetmesi için duâ etmesi, ondan SONRA DA hak sahibinden helallik dilemesi ve onu bir şekilde razı etmesi lâzımdır. Âlimlerin çoğu bu görüştedirler.

Örneğin, Atâ şöyle de­miştir: “Gıybetin kefareti,gıybet ettiğin adama gidip ‘Ben yalan söyledim; sana haksızlık ettim;hakkını helâl et,beni affet.’ demendir.” Bu görüşün sahipleri şu hadis-i şerife da­yanmışlardır: “Kim din kardeşinin mal veya şerefine zarar vermişse, kıyâmet gününden önce ondan helallik dilesin. Çünkü o gün bunun bedeli gıybet edenin sevaplarıdır.” (Müttefekun aleyh)

Hasan el-Basrî ise, gıybetin günahından kurtulmak için Allah Teâlâ’ya tevbe ve istiğfar etmek ve gıybeti yapılmış olan kişiye duâ etmek yeterlidir, demiştir. Aynı görüşte olan Mücâhid de şöyle demiştir: “Din kardeşinin etini yemenin (gıybet etmenin) kefareti onu övmek ve onun için hayır du­âsı yapmaktır. Muhtemeldir ki, bunlar da bunu söylerken şu hadis-i şerife dayanmışlardır: “Gıybet etmenin kefareti, gıy­beti yapılmış olan kişiye duâ ve istiğfar etmektir.” (İbnu Ebid-Dünya)

(Sıhhat dereceleri farklı olan bu iki hadisi ve onlara dayandırılan iki farklı görüşü üç şekilde birleştirmek mümkündür.

BİRİNCİSİ şudur: Eğer gıybeti yapılmış olan kimse bunu duymuşsa, o zaman kendisinden helallik iste­mek lâzımdır.Fakat bunu duymamışsa,ona duâ etmek ye­terlidir.
İKİNCİSİ şudur: O kimse hayatta olup kendisine ulaşmak kolay ise,helallik dilemek gerekir. Ölmüş veya ona ulaşmak zorlaşmışsa ona duâ edilir.
ÜÇÜNCÜSÜ de şu­dur: Gıybet konusu yeni bir kırgınlık ve kızgınlığa sebep olmayacaksa, sahibine söylemek gerekir. Buna sebep ola­caksa, ehven-i şer kuralına göre, ona duâ etmekle yetinmek lâzımdır.)

EĞER DESEN ki, HAKKINI HELÂL ETMEK VACİP MİDİR?

Ben (İmam Gazali) derim ki, hayır! Bu vacip değildir,fakat müstehabtır. Onun için,”Özür dileyeni affetmeyen leîm’dir (kötü adamdır.)” denilmiştir. Affetmek büyüklük olduğu için, Allah Teâlâ’da affedicidir. Ancak seleften bazı zatlar, af dilemeyeni affetmezlerdi.

Örneğin Said İbni Müseyyeb (ra), “Bana zul­medeni affetmem.” demiştir. Muhammed İbni Şirin de, “Zulmü ben haram etmemi­şim ki helâl edeyim.” demiştir. Bu zatlara göre, Kur’ân’da emredilen ve övülen af, piş­manlık duyup af dileyenler içindir. Ancak affetmemek de, kin gütmek, intikam peşinde olmak ve kavga etmek demek değildir. O, hakkının tahsilini Allah Teâlâ’nın adâletine ha­vale edip davayı kapatmaktır. Allah Rasûlü (as), affediciliği teşvik için şöyle demiştir: “Siz Ebu Damdam gibi olamaz mısınız? Bu adam, her sabah evden çıkarken, ‘Allah’ım! Ben hakkı­mı herkese sadaka ettim.’ derdi.” (Bezzâr, İbni Sünnî)

Allah Teâlâ’da şöyle buyurmuştur: “Affı tut.” (A’râf, 199) Allah Rasûlü (as), bu âyette emredilen affın ne olduğunu Cebrail (as)’a sormuş, o da şöyle demiş­tir: “Af, zulmedeni bağışlamak, uzak duran akrabaya yak­laşmak ve kendisinden malını esirgeyene mal vermektir.” (Geçti) Hasan şöyle demiştir: “Kıyâmet gününde insanlar,Al­lah Teâlâ’nın kendilerinden hesap sormasını beklerken, bir melek şöyle seslenir: ‘Allah üzerinde hakları bulunanlar ayağa kalksınlar.’ Bu sesi duyunca, insanları affetmiş olan­lar ayağa kalkarlar.” Bunların Allah Teâlâ üzerinde hakları­nın bulunması, kendilerine yapılmış olan zulüm ve haksız­lıkları O’nun hatırı için bağışlamış ve affetmiş olmaların­dan dolayıdır. Her hâl-u kârda affetmek affetmemekten üstündür.

Gıybet Etme Ruhsatı

Her kuralın istisnası olduğu gibi, gıybetin haram ol­masının da bazı istisnaları vardır. Gıybet, bazılarında sade­ce ruhsat, bazılarında da farz ve görev olmak üzere şu du­rumlarda câizdir:

1- Zulüm görmek.

Bir kimse bir kimseden zulüm gö­rürse, kendisini veya hakkını ona karşı meşru olan başka bir vasıtayla koruyamadığı takdirde, onu mazlumiyet ve mağduriyeti kadar gıybet edebilir. Allah Rasûlü (as), “Hak sahibinin söz hakkı vardır.” (Müttefekun aleyh) “Hak yiyeni cezalandırmak ve gıybet etmek câizdir.” (Ebu Dâvûd, Nesaî) buyurmuştur.”

2- Bir münker’i değiştirmek ve haddini aşanı çizgiye getirmek için başkalarından yardım istemek.

Bir kimse, tek başına bir münker’i bertaraf etmek gücüne sahip değilse, kuvvet ve destek sağlamak maksadıyla onu başkalarına anlatabilir.

3- Çare aramak:

Bir başkasının sebep olduğu bir sıkın­tıyı yaşayan bir kimse, bundan kurtulmanın yolunu öğren­mek için, onu başkalarına açabilir.

4- Müslümanları şer ve belâdan, küfür, bid’at ve da­lâletten korumak maksadıyla onlar için yakın tehlike ve tehdit oluşturan kimselerin iç yüzlerini açıklamak.

KENDİ­LERİNİ ŞER ve FESADA ADAYAN KİMSELER, genellikle asıl kimlik­lerini gizler ve masum bir çehre ile ortaya çıkarlar.Bu yüz­den de saf müslümanlar onlara aldanıp tuzaklarına düşer­ler. Müslümanları bilgilendirmek için bu kimselerin niyet ve tıynetlerini açıklamak, buna gücü yetenler için farz olan bir görevdir. Bunun gibi, bir kimse hakkında danışmak maksadıyla bilgisine başvurulan kişi (müsteşar),bir davada şâhidlik eden kişi, şahidin doğru söyleyip söylemediği hususunda sözü dinlenen kişi (müzekki), bildiklerini doğ­ru olarak söylemek zorundadırlar. Alış veriş gibi bir mu­amelede bir tarafın hile etmekte olduğunu gören bir kimse de mağdur olacak olan tarafı uyarmakla mükelleftir.Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuştur: “Fâcir kimseyi teşhir edin ki, müslümanlar onun şer­rinden kendilerini korusunlar.” (Taberanî, İbnu Hibbân). Ancak, hadisinin kendi­sinden de anlaşıldığı gibi, fâcir’i teşhir etmenin câiz olması için, bunun halkın meşru olan yarar ve çıkarını gözetmek için olması lâzımdır. Maksat bu olduğu takdirde, zâlim, bid’atçı ve açıkça günah işleyen ve kötülük yapan kimsele­ri gıybet etmek câizdir. Bunu keyif için veya rakibini yıp­ratmak için yapmak ise câiz değildir.

5- Günah ve kötülüklerinin konuşulmasından ve bi­linmesinden rahatsız olmayan kimseleri gıybet etmek de câizdir.

Allah Rasûlü (as) şöyle buyurmuş­tur: “Hayâ perdesini üzerinden atmış olan kimseyi gıya­bında eleştirmek gıybet değildir.” Ancak bu kimseleri gıybet etmek meşru bir maslahat temin etmiyorsa,ondan sa­kınmak evlâdır. Çünkü bu,her şeyden evvel abesle iştigal­dir. İkinci olarak, bu türlü gıybetler kötüler ve kötülükler için reklâm hizmeti görür. Bu yolla bu insanlar tanınıp meşhur olurlar, yaptıkları kötülükler veya işledikleri gü­nahlar da zayıf iradeli kimseleri bozar.

Bir adam, İbni Şirin yanında dönemin meşhur zâlimi Haccâc’ı gıybet edip kötülemeye başladı. İbni Şirin (ra) bundan rahatsızlık duydu ve adama şunu söyledi: “Allah Teâlâ mazlumların olduğu gibi zâlimlerin de Rabbidir. Bu sebeple O, mazlumların hakkını da, zâlimlerin hak­kını da alır. Onun için sen Haccâc’ı gıybet edeceğine, kendi kusurlarını ıslah etsen senin için daha iyi olur. Çünkü kıyâmet gününde seni üzecek olan, Haccâc’ın büyük günahları değil, senin küçük zannettiğin kendi günahlarındır.”

ESER: İhyâ-i Ulûmuddîn (Gıybet ve Dilin Afetleri Konuları) İmam Gazali / Hikmet Yayınları Baskısı

İhyâ-i Ulûmuddîn / DİLİN AFETİ: NEMÎME (Dedikodu)

Nemime, bir kimsenin başka bir kimse hakkında söy­lediği kötü bir sözü veya aldığı nahoş bir tavrı, aralarını bozmak veya kendisi için bundan keyif ve zevk malzeme­si çıkarmak için bu kimseye veya ona ulaştırabilecek üçün­cü bir kimseye anlatmaktır. Buna kovuculuk ve dedikodu da denir. Bu hâl, dil âfetlerinden ve haram olan konuşmalardan­dır. Fakat maksat, tatsızlık çıkarmak veya eğlenmek olma­yıp bir müslüman hakkında yakın tehdit ve tehlike oluştu­ran bir durumu zamanında kendisine iletmek ve ona ted­bir alma fırsatı kazandırmak olduğu takdirde, kötü olan haberi ve tavrı ulaştırmak nemime değildir.

Bu, bir müslümanın bir müslümana karşı ifâ etmekle mükellef olduğu vazifelerden biridir. Ancak birbirine çok benzeyen bu iki fi­ili birbirinden iyice ayırmak ve birini diğerinin yerine koy­mamak için çok dikkatli olmak lâzımdır. Çünkü şeytanın insanları ve özellikle dinini seven müslümanları en çok al­datmaya muvaffak olduğu durumlar, kötü şeylerle iyi şey­lerin (günah ve sevapların) zahiren birbirine benzediği du­rumlardır. Bu durumlarda o, ya kötü şeyleri iyi şeyler gibi göstererek yaptırır veya iyi şeyleri kötü şeyler gibi göstere­rek yapılmasını önler.

Günahkârların ve hatta kâfir ve in­kârcıların çoğu şeytanın bu telbis’inin (karıştırmasının) kurbanlarıdırlar. Allah Teâlâ bunları kasdederek şöyle buyurmuştur: “Şeytan çirkin amellerini kendilerine süslü göstererek onları din yolundan ve hidayet çizgisinden uzaklaştırmıştır.” (Neml,24), “Onlara, ‘Kötü işler yapmayın.’ denil­diği zaman, onlar, ‘Biz iyi işler yapıyoruz.’ derler.” (Bakara, 11), “De ki: Size en çok zarar edenleri bildirelim mi? Bunlar, iyi iş yaptıkları zannıyla kötü iş yapanlardır.” (Kehf,103) Allah Teâlâ nemime yapmaktan zevk alanı kötülemiş, onun mayasının temiz olmadığını bildirmiş ve kendisine inanıp uyulmamasını emretmiştir.

İlgili âyetler şöyledir:

“Gıybetçi ve nemimecilerin vay hâline… Bunlar Huta­me’ye atılacaklardır. Hutame’nin ne olduğunu bilir misin? O, Allah tarafından yakılmış bir ateştir; kalpleri yakar.” (Humeze,1,4,5,6), “Çok yemin eden,düşük karakter gösterene,gıybet eden, söz taşıyan,hayrı önleyen, aşırı giden, çok günah işleyen, kaba ve sert davranan nesebi gayr-i sahih kimselere itâat etme.” (Kalem, 10-13) Taşınan kötü söz ve haberler cehennem odunlarıdır. Bunu bildiren âyette, “O (nemimeci) odun taşıyıcısıdır.” (Mesed, 4) buyurulmuştur. Nemime yeryüzünde fitne ve fesat için çalışmaktır. Bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Allah’a verdikleri (veya Al­lah adına verdikleri) sözü bozan, O’nun bağlanmasını iste­diği ilişkileri koparan ve yerde fitne ve fesat için çalışan kimselere lanet ve kötü yurt (cehennem) vardır.” (Ra’d, 25)

Allah Rasûlü (as) da bu konuda şunları söylemiştir:
>”Kovucu cennete girmez.” (Müttefekun aleyh),
>”İnsanla­rın arasını açan cennete girmez.” (Müttefekun aleyh),
>”Allah Teâlâ’nın en çok buğzettiği kimseler kötü söz taşıyanlar, dostları ayıranlar, suçsuzlar için suç ve günah uyduranlardır.” (Ahmed),
>”Allah Teâlâ cenneti yarattığı gün ona, “Konuş!” dedi. Cennet, “Bende yaşayana ne mutlu!” dedi. Allah Teâlâ’da, “İzzet ve büyük­lüğüme yemin ederim ki, sekiz sınıf insanı sende yaşatma­yacağım. Bunlar içkiciler, zinacılar, kovcular, kavaflar, ho­moseksüeller, akrabalık bağını koparanlar, benim adımla söz verip yerine getirmeyenler ve halka zulmeden devlet görevlileridir.” buyurdu.” (Ahmed, Nesaî, Deylemî)

>Bir adam bir hakîm’e (filozofa) şunu sormuş: “Gökten daha ağır, yerden daha geniş,taştan daha sert, ateşten da­ha yakıcı, zemherirden daha soğuk, denizden daha zengin, yetimden daha zelîl olanlar nelerdir.”
>Hakîm şu cevabı ver­miştir: “Suçsuza iftira etmek gökten daha ağır, hak yerden daha geniş, kanaat denizden daha zengin,hırs ve hased ateşten daha sıcak, ihtiyaç anında dost ve akrabanın sırt çe­virmesi zemherirden daha soğuk,kâfirin kalbi taştan daha sert, kovucu yetimden daha zelildir.”
>Bir dönem Beni İsrail’de kuraklık hüküm sürüyordu. Hz. Musa (as) onlarla birlikte birkaç kere yağmur duasına çıktı, fakat yağmur yağmadı. Ondan sonra Allah Teâlâ, Hz. Musa’ya şunu vahyetti: “Yağmur duasına çıkar­ken içinizde bir kovucu vardı. Onun yüzünden dualarınız kabul edilmedi.”

Nemimeciye Karşı Tavır Almak

Kovucu insanları, özellikle de dost, tanıdık ve akraba­yı birbirine düşürmek istediği için, onun oyununa gelme­mek ve ona karşı tavır almak lâzımdır. Bu tavır şu hususla­rı içerir:

1-Kovucuyu tasdik etmemek (doğru söylediğine inan­mamak). Çünkü kovucu fâsıktır. Fasıkın sözü ise merduddur. Allah Teâlâ, “Bir fâsık size bir haber getirirse, delilsiz inanmayın.” (Hucurât, 6) buyurmuştur.

2-Yaptığı işin doğru olmadığını ona söylemek ve bu kötü huydan vazgeçmesi için kendisine nasihat etmek. Al­lah Teâlâ, “İyi şeyleri emret, kötü şeyleri nehyet.” (Lokman,17) buyur­muştur. Kovuculuk da kötü bir şeydir.

3-Bu huydan vazgeçmediği takdirde ona buğzetmek ve kendisinden uzaklaşmak. Çünkü günahta ısrar edene Allah Teâlâ buğzeder. O’nun buğzettiğine buğzetmek de imanın şartlarındandır.

4- Kovucunun sözüyle din kardeşi hakkında kötü zan beslememek. Çünkü delile dayanmayan kötü zan haram­dır. Kovucunun sözü de delil değildir.

5-Koyucunun sözü ciddî ve hayatî bir meseleye müte­allik değilse, onun peşine düşüp tahkik ve araştırmaya kal­kışmamak. Çünkü bunun tahkikine kalkışmak, bir din kar­deşinin gizli hâl ve durumlarını incelemeyi ve haram olan tecessüsü yapmayı gerektirir.Allah Teâlâ, “Tecessüs etme­yin.” (Hucurât, 12) buyurmuştur.

6- Bunu başkasına anlatıp, “Falanca benim hakkımda şunu demiş veya şöyle yapmış.” dememek. Çünkü, bu bir delisiz suçlamadır. Delilsiz suçlama ise câiz değildir. Bu ay­nı zamanda kovuculuğun bir türüdür. Çünkü, bir kötü sö­zü üçüncü bir şahsa iletmek de kovuculuktur.

>Bir adam Hz. Ali’ye onun aleyhinde söylenmiş kötü bir söz getirdi. Hz. Ali (ra) adama şunları söy­ledi: “Ey adam! Bu haberi olduğu gibi kabul etmem.İster­sen onu inceleyeyim.Doğru çıkarsa,sana bir kovucu ola­rak buğzederim. Yalan çıkarsa, sana bir yalancı olarak ceza uygularım. İstersen de, dediğini geri al.” Adam, dediğini geri aldı ve özür diledi.
>Bir adam Ömer İbni Abdulaziz’e böyle bir söz getirdi. Ömer (ra) adama şunları söyledi: “Bu getirdiğin söz doğru ise sen kovucusun. Yalan ise sen yalancısın. İki du­rumda da sen fâsıksın. Fasıkın sözüne ise inanılmaz.”
>Bir hakîm’i ziyaret eden bir dostu ona başka bir dostu­nun söylediği kötü bir haberi iletti. Hakîm, buna şöyle de­di: “Sen beni ziyaret etmekle üç kötülük yaptın. Çünkü be­ni dostuma kızdırdın, duru olan kalb ve kafamı karıştırdın ve sana olan güvenimi bozdun.”
>Bir adam, Amr İbni Ubeyd’e, “Esvârî, sohbetlerinde se­ni eleştiriyor.” dedi. Amr, adama şu karşılığı verdi: “Ey adam! Sen Esvârînin hakkını da, benim hakkımı da koru­madın. Çünkü Esvârînin hakkı onun sohbetini ifşa etme­mek, benim hakkım da beni üzmemekti. Fakat madem ki, onun dediğini bana söyledin, git benden de ona şunu söy­le: “İkimiz de öleceğiz, ikimiz de kabre gireceğiz, ikimiz de haşredileceğiz ve hâkimlerin en âdili olan Allah Teâlâ’nın önünde hesaplaşacağız.”
>Hasan (ra) şöyle demiştir: “Başkasının senin hakkındaki kötü sözlerini getiren, senin de başkaları hak­kındaki sözlerini götürür.”
>Zuhrî (ra) şöyle demiştir: “Kovucu doğru söylese bile,güvenilmeyen bir yalancıdır.”
>Muhammed İbni Kâ’b el-Kurazî şöyle demiştir: “Çok konuşmak, sırları ifşa etmek ve herkesin söylediğine inan­mak insanı alçaltan hasletlerdir.”
>Nemimenin çok kötü bir türü de, memuru âmirin ya­nında kötülemek ve onun âmiri hakkında söylediği sözü âmire iletmektir. Bundan doğacak zararın manevî sorum­lusu nemimecidir. Kötü söz taşıyan kimse, umumiyetle kendi söylemek istediğini başkasının ağzıyla söyleyen gizli bir düşmandır.
>Kötü söz taşımak ve birbirine yakın olan insanları bir­birinden koparmak,düşman etmek ve bu yolla ocakları söndürmek konusunda ibretli bir olay şudur: Bir adam bir köleyi satın almak isterken satıcıya, “Bu­nun bir ayıbı yok mudur?” diye sormuş. Satıcı, “Ayıbı yok­tur, ancak söz taşımayı sever.” demiş.Adam, bunun önem­li olmadığını düşünerek köleyi satın almış.Köle eve iyice yerleştikten sonra, bir gün hanıma,”Kocan seni sevmiyor ve seni aldatıyor.Seni sevmesini istiyorsan,kendisi uyur­ken çenesinin altından birkaç tane kıl kes ve onları bana ge­tir, üstüne okuyayım.” demiş. Ondan sonra adama gidip,” Hanım seni sevmiyor ve seni birisiyle aldatıyor. Yakında da seni boğazlayıp öldürecektir.Bunu önlemek istiyorsan, uyur gibi yap ve gör.” demiş.

Adam uyur gibi yapmış, ka­dın onun uyuduğunu zannederek bir ustura alıp gelmiş ve onun başının ucunda oturmuş. Adam, usturayı ve kadının oturuşunu görünce ayağa fırlamış ve usturayı kadının elin­den alıp onunla kendisini kesmiş. Ondan sonra da kadının akrabaları gelip adamı öldürmüşler. (Bu olay, bütünüyle söz taşımaktan ibaret değildir. On­da, ayrıca bozgunculuk, yalancılık, iftira ve şeytanlık da var­dır. Fakat bütün bunların temelinde söz taşımaktan zevk al­ma huyu vardır. Ve bu huyu taşıyan bir kimse, gerçekten söylenmiş bir söz bulamadığı zaman kendisi uydurur.)

ESER: İhyâ-i Ulûmuddîn (Gıybet ve Dilin Afetleri Konuları) İmam Gazali / Hikmet Yayınları Baskısı

Bu yazı 18 kez okundu