- •Ebû Eyyûb el-Ensârî
- •İlk Hayatı, İslam’a Girişi Ve İkinci Akabe’de Bulunuşu
- •Mihmandâr-ı Resûlullah
- •HZ. Ebû Eyyûb’un Mübarek Evinin Tarihçesi Ve Bir Mucizenin Gerçekleşmesi
- •Allah Resûlü’nün Medine’de ilk kutsi mekânı
- •Mescid-i Nebevî’nin inşasından sonra Hz Ebû Eyyûb El-Ensârî
- •Savaş Meydanlarında Ebû Eyyûb El-Ensârî
- •İstanbulun Fethine Katılması
- •Şahsiyeti, Ahlâkı, Fazîleti
- •İlmî seviyesi ve İlim Faaliyetleri
- •Efendimiz’den Öğrendiği Ölümsüz Tavsiyeler
***
“EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRΔ
Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) yedi ay kadar evinde misafir ederek “MİHMANDÂR-I NEBÎ ” olma şerefine ulaşan Ebû Eyyûb el-Ensârî (radıyallahu anh), “Alemdâr-ı Resûl”* unvanına sahip bir sahâbîdir. İstanbul fetih ordusunun ilk askerlerinden olan Ebû Eyyûb (radıyallahu anh), hayatı boyunca savaşlarda her zaman nefer (Hâşiye) olarak bulunmasına rağmen, Efendimiz’in bir müjdesiyle, ülkemiz insanı açısından “Alemdâr” unvanına yükselmiştir.
[Haşiye]*ALEMDAR; bayrak ve sancak taşıyan anlamına gelmektedir. Efendimiz döneminde, ordunun bayrağı komutanların elinde bulunurdu. Geniş bir araştırma neticesinde hazırlanan bir eserinde Cemal Öğüt; Hz. Ali’nin Nehrevan’da Haricilerle yaptığı savaşta sancağı taşıması dışında Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin hayatı boyunca âlemdarlık yapmadığını belirtmektedir. (H. Cemal Öğüt, Eyyûb Sultan, Hz. Hâlid Ebû Eyyûb el-Ensârî, s. 113)
Allah Resûlü şöyle buyurmuşlardır; “Ashâbımdan her kim bir beldede vefat ederse, muhakkak ki, kıyamet gününde o memleketin iman ehlinin başında komutan (Alemdâr) olarak; onları nuru ile aydınlatan (şefaatçi) (Hâşiye) olacaktır.” (Tirmizi, Menakıb, 58)
(Hâşiye) Merhum Cemal Öğüt, yukarıda belirtilen hadis-i şerifin şerhi olarak, “Benim ashâbımdan bir kimse, herhangi bir memlekette vefat ederse, şüphe edilemez ki, o memleket halkından ne kadar ehl-i iman varsa, yarın kıyamet gününde o halkın önünde, nuruyla ortalığı aydınlatarak ve onların önlerine düşerek hepsini bi-iznillah, Cennât-i âliyata (yüce cennetlere) şefaatiyle idhal edecektir.” şeklinde tercüme ederek, “Hazreti Hâlid Ebû Eyyûb, yarın ahirette, aziz vatanımız ruhu mesabesinde olan İstanbul’da ve bu diyarın civarında medfun bulunan ne kadar ehl-i tevhid varsa, hepsinin âlemdarı olacağı şüphesizdir.” demiştir. (H. Cemal Öğüt, Eyyûb Sultan, Hz. Hâlid Ebû Eyyûb el-Ensârî, s. 130)
Yetmez mi,
bu ülkenin halkına bu nimet-i ilâhî
Bağrında şeref misafirdir,
Mihmandâr-i Nebî
Makberinle müşerref eyledin bizleri,
Ey Ebû Eyyûb el-Ensârî
Serdârısın kutlu askerlerin;
sizi müjdelemişti, Şanlı Nebî
“İLK HAYATI, İSLÂM’A GİRİŞİ VE İKİNCİ AKABE’DE BULUNUŞU”
Asıl adı Hâlid b. Zeyd olan Ebû Eyyûb el-Ensârî (ra), Medine’nin Hazreç Kabilesine bağlı Neccaroğulları’ndan olup, onların reisidir. Peygamberimiz’in annesi, Amine’nin de Neccaroğulları’ndan oluşuyla, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Ebû Eyyûb arasında akrabalık bağları bulunmaktadır.
Ebû Eyyûb el-Ensârî (ra) hicretten bir buçuk sene kadar önce, Allah Resûlü tarafından Medine’ye gönderilen Hz. Mus’ab’ın irşad faaliyetleri sırasında Müslüman olmuştur. Bu günlerde, Medine’de İslâm’a giren diğer Müslümanlar gibi, Hz. Eyyûb (ra) da, Mekke’de müşriklerin elinden sıkıntı çeken Allah Resûlü ve ashâbını Medine’ye davet etmeye karar vermişti. Bu büyük maksatla, hicretten altı ay kadar önce, hac mevsiminde, yetmiş kadar Medineli Müslüman ile birlikte, Mekke’ye giderek Allah Resûlü ile buluşmuştu. Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kavminin ileri gelenlerinden olması sebebiyle, onların İslâm’a girmelerinde büyük hizmeti olmuştur.
“MİHMANDÂR-I RESÛLULLAH”
Ensâr tarafından İkinci Akabe’de yapılan davet üzerine Allah Resûlü, önce Mekke’deki ashâbını Medine’ye hicret ettirmişler; sonra da kendileri Hz. Ebû Bekir ile birlikte bu kutsî yolculuğa çıkmışlardı. O’nun bu yolculuğunu haber alan Medine halkında büyük bir sevinç ve heyecan başlamıştı. Gözler, Medine’nin girişine çevrilmişti. Günler geçtikçe artan bu heyecan Medine halkını yollara düşürmüştü. Efendimiz’i karşılamak üzere Ebû Eyyûb (ra) da, her gün Medine’ye yakın Hire adı verilen yerde, O’nun yolunu gözlerdi. Nihayet, Kutlu Yolcunun şehre yaklaştığını görünce bütün Neccaroğulları’nı toplayıp, bayram havası içinde, büyük bir sevinçle Resûlullah’ı karşılamıştı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Medine’ye teşriflerinde, evini ve çocuklarını Mekke’de bırakmıştı.
Muhacirlerin Medine’ye hicretlerinde, evlerini ve gönüllerini onlara açan Ensâr, şimdi de, Efendimiz’i misafir etme yarışına girmişti. Ashâbından birini diğerine tercih ederek onların gönüllerinde burukluk meydana gelmesini istemiyordu. Bu işin çözümü için Kusvâ adındaki devesinin serbest bırakılmasını emir buyurdular. O, şehrin ortasına doğru ilerlerken heyecanlar had safhaya varmıştı; nihayet Kusvâ boş bir arsada çöktü. Ancak, ileride mescidin inşa edileceği bu kutsî mekânda kısa bir oturuştan sonra tekrar kalkarak Hz. Hâlid Ebû Eyyûb’un evinin önünde çöktü. Allah Resûlü’nün misafir kalacağı ev belli olmuştu. Bu devlet kuşu, Hz. Hâlid’in başına konmuştu. Evi de iki katlı idi. Efendimiz alt katta ikamet etmeyi tercih ediyordu. Hane sahibi ise, Kutlu Misafiri’nin şereflendirdikleri evin üstünde kalmayı uygun görmüyordu. O’nu rahatsız edeceğinden de endişe ediyordu.
Buradan sonrasını, ondan dinleyelim:
“Allah Resûlü alt kata yerleşmişlerdi. Akşam olunca, O’nun alt katta olduğunu düşününce çok utandım. Allah Resûlü’nün üstüne toprak dökülecek ve O’nu rahatsız edecek diye korktuğumuzdan ne ben ne de Ümmi Eyyûb uyuyabildik. Sabah olunca da, Efendimiz’in huzuruna giderek akşam düşündüklerimi kendilerine anlattım. Allah Resûlü beni teselli ederek, ‘Sana bazı kelimeler öğreteyim diyerek gelen tesbih cümlelerini tavsiye etmiştir. Sabah ve Akşam Namazlarından sonra 10’ar defa okunmasına dair de farklı rivayetler vardır.
وعَنْ أبي أيوبَ الأنصَاريِّ رضي اللَّه عَنْهُ عَن النبي صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم قال : « مَنْ قالَ لا إله إلاَّ اللَّه وحْدهُ لا شَرِيكَ لهُ ، لَهُ المُلْكُ ، ولَهُ الحمْدُ ، وَهُو على كُلِّ شَيءٍ قَدِيرٌ ، عشْر مرَّاتٍ : كان كَمَنْ أَعْتَقَ أرْبعةَ أَنفُسٍ مِن وَلِد إسْماعِيلَ » متفق عليهِ .
Ebû Eyyûb el-Ensârî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir kimse on defa, lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr, derse, İsmâil aleyhisselâm’ın soyundan dört kimseyi hürriyetine kavuşturmuş gibi sevap kazanır.” (Buhârî, Daavât 64; Müslim, Zikir 30. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 103) ’ buyurdular; AYRICA, “Halk benim ziyaretime geldiğinden evinizin alt katında ikamet etmem daha uygundur.” diyerek üst kata çıkmak istemediğini belirttiler.”
Bir büyüğün emrini yerine getirmek, edep kaidelerinden üstündür. Allah Resûlü’nden gelen teklif üzerine Ebû Eyyûb yine evinin üst katına çıkmıştı. Ancak, daha önceki endişelerini bir türlü içinden atamamıştı. Buradan sonrasını yine kendisinden dinleyelim: “Üst katta otururken bir gece su testimiz kırıldı. Yere dökülen suların Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) rahatsız edeceğini düşünerek hanımım ile çok üzüldük. Yorgan olarak kullandığımız bez ile suları silerek aşağıya sızmasına engel olduk. Sabah olunca yine Huzuruna gidip üzüntümüzü anlattım. Bunun üzerine Allah Resûlü yukarı kata çıkmayı kabul ettiler. (Müslim, Sahih 2:192)
***
✨✨✨✨✨✨✨
- Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı Efendimiz-1 adlı eserde Ebâ Eyyûb Hazretlerinin Evi ile ilgili şu bilgiler pekçok hadisenin sırrını şerh eder..
“HZ. EBÛ EYYÛB’UN MÜBAREK EVİNİN TARİHÇESİ VE BİR MUCİZENİN GERÇEKLEŞMESİ”
Kuba’daki heyecan, Medine ahalisinde de yaşanıyordu. Herkes, yol kenarlarına dizilmiş ve Efendimiz’i kendi evinde misafir etme yarışına girişmişti. Kapısına yaklaşılan her ev halkı “Bizim evde konaklayacak” ümidini taşıyor ve bu iştiyakla Efendimiz’i evine davet ediyordu. Ancak O (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün taleplere karşılık:
Devenin yularını serbest bırakın; çünkü o memurdur, buyurmuş ve Medine’deki ikamet işini, tam bir tevekkül içinde kaderin hükmüne bırakmıştı. AYNI ZAMANDA bu, farklı niyet besleyenlerin de önünü alacak bir çözümdü. Mübarek binek Kasvâ, adım adım Medine’de yürürken, arkasında bir insan seli oluşmuş, onun gittiği yere doğru akıyordu.
Medine sokaklarında yürürken sırasıyla Utbân İbn Mâlik, Abbâs İbn Ubâde, Ziyâd İbn Velîd, Ferve İbn Amr, Sa’d İbn Ubâde, Münzir İbn Amr, Sa’d İbn Rebî’, Hârice İbn Zeyd, Abdullah İbn Revâha, Adiyy İbn Neccâr, Selît İbn Kays ve onun babası Ebû Selît’in evlerinin, önünden geçiyor ve yanına yaklaştığı her evde aynı heyecan duyuluyor ve Efendimiz’i evine davet ediyordu. Her davet karşısında Habîb-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), deveyi kastederek: Onun yolunu serbest bırakın, çünkü o memurdur, ifadesini tekrarlıyordu.(Rivayetler göstermektedir ki Efendimiz (s.a.s.) bu ifadeyi, tam yedi kez tekrarlamıştır.)
Neccâroğullarının kız çocukları, daha bir coşmuş; mahallelerine konak gelen Efendiler Efendisi’ne hoşâmedî yapıyorlardı. Bulundukları yerden: -Bizler, Benî Neccâr’ın komşu çocuklarıyız; ne mutlu ki bize, komşumuz artık Allah Resûlü, sesleri yükseliyordu. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onlara döndü ve: -Sizler, Beni seviyor musunuz, diye sordu. Sevmek de ne demekti; bir anda ortalık çınlayıverdi: -Evet, yâ Resûlallah! Evet, yâ Resûlallah! Bu kadar gönülden gelen sevgi seline mukabil Allah Resûlü de: -Vallahi, Ben de sizi seviyorum! Vallahi, Ben de sizi seviyorum! Vallahi, Ben de sizi seviyorum, buyurdu. [İbn Mâce, Sünen, 1/612 (1899)]
Derken Kasvâ, bir evin önünde durdu; etrafına bakınıyordu. Sonra, biraz hareket edip yürüdü. Ardından da, yeniden ilk durduğu yere geri döndü. Anlaşılan o, üzerine yüklenen tarihi misyonunu eda edebilmek; kaderin kendisine çizdiği rolü yerine getirmek için çabalıyordu. Bir müddet daha bekledi ve daha sonra da orada durup çöküverdi. [Devenin çöktüğü yer, Sehl ve Süheyl adındaki iki yetim delikanlıya ait bir arsa idi ve ağıl olarak kullanılıyordu.]
Ensâr ve Muhacirîn, birbirine bakıyordu; artık, Efendimiz’in konaklayacağı ev belli olmuştu. Ebû Eyyûb Hâlid İbn Zeyd’in yanaklarından sevinç gözyaşları damlıyordu. Çünkü, devenin çöktüğü yere en yakın olan ev, onun eviydi. Efendiler Efendisi sordu:
– En yakın ev kimin?
– Benim ev, yâ Resûlallah, diye ileri atıldı Ebâ Eyyûb Hazretleri. İşte şu, benim evim ve işte onun kapısı da şu, dedi.
– Öyleyse, haydi senin evinde konaklayalım, buyurdu Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem).
– Öyleyse, içeri buyurun, dedi Ebâ Eyyûb ve böylelikle, yedi ay sürecek bir misafirlik başlamış oluyordu. [İbn Hişâm, Sîre, 3/22 vd.]
Bu evin bir özelliği daha vardı; bu ev, yüzyıllar öncesinden Tubba’ meliki Es’adü’l-Hımyerî’nin (Hâşiye), âhir zaman Nebi’si buraya hicret ettiği gün içinde kalsın diye yaptırdığı evdi.
[Hâşiye] Es’adü’l-Hımyerî, güçlü bir kraldı. Önceleri, Medine’yi kuşatmak için ordusuyla birlikte buraya kadar gelmiş, karşısına çıkıp da kendisine, “Sen burayı kuşatamazsın; çünkü burası, geleceğini beklediğimiz Son Nebi’nin hicret edeceği yerdir.” diyen iki Yahudi genci de yanına alarak geri dönmüştü. Artık o, ehl-i imandı. Daha sonra da, Mekke’ye gelecek ve ilk defa Kâbe’ye örtü diktirerek yeni bir gelenek başlatmış olacaktı. Daha sonra Medine’ye gelen bu kral, burada DÖRT YÜZ din âlimini kendisini beklerken bulacak ve bunun sebebini sorduğunda ise, “Bu beldenin şerefi, burada Muhammed adında ortaya çıkacak bir Nebi’den dolayıdır; burası da, O’nun hicret edeceği yer” cevabını alacaktı. Daha sonra bu zât, Medine’de kalacak ve herkesin beklediği Son Nebi için, buraya hicret ettiği gün içinde kalması için evini inşa edecekti. Kendisini göremeden Efendimiz’e olan bağlılığını ilan eden bu melik için Allah Resûlü de, “Tübba’ hakkında olumsuz şeyler söylemeyin. Zira o, Müslüman idi. Kâbe’ye ilk defa örtüsünü giydiren de, Es’adü’l-Hımyerî idi.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/340; el-Hindi, Kenzu’l-Ummâl, 12/80, 81) diyerek onun faziletini anlatacak, “Nebi midir, yoksa değil midir bilmiyorum.” (el-Hindi, Kenzu’l-Ummâl, 12/81) diyerek de iltifat buyuracaktı.
***
Es’adü’l-Hımyerî, bir gün taç ve saltanatını Yemen’de bırakarak, gelecek Son Nebi’nin hicret edeceği belde olarak bildiği Yesrib’e gelmişti. Geldiği zaman da, O’nun geleceğinden sadece kendisinin haberdar olmadığını ve nice samimi gönülün O’nu burada beklediğini görmüş ve kendisi de burada kalmaya karar vermişti. Çok geçmeden, samimi bir niyetle bir ev inşâ ettirecek ve bu evde, gelecek Son Nebi’yi misafir etmek isteyecekti. (Haşiye)
[Hâşiye] [Es’adü’l-Hımyerî Medine’ye geldiğinde burada dört yüz kadar din âlimi vardı; bunların hepsi de, geleceğini bildikleri Son Nebi’yi beklemeye durmuşlardı. Sebebini sorduğunda kendisine, “Biz, kitaplarımızda görüyoruz ki, Allah’ın göndereceği son peygamber Muhammed, buraya hicret edecek. Biz de, O’nu burada karşılamak için bekliyoruz.” diyorlardı. Onların bu samimi hâllerini görünce, her birisine birer ev yaptıran Hımyerî, bu şahısların diğer ihtiyaçlarını da giderecek ve Efendisi’ne hasret gönüllerin böylelikle gönlünü almaya çalışacaktı. Bkz. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 3/274]
Niyet güzel, gayret de samimiydi; buna mukabil ömür kısa ve hayat da sınırlıydı. Ölüm emareleri belirince, güvendiği en bilge adamı yanına çağırıp ona bir mektup bıraktı; zamanına yetişip de göremediği Son Nebi’ye vermesini istiyordu. Şayet o da göremezse, görebilecek birisine bu mektubu emanet etmesini istiyor ve bunu bir vasiyet olarak arkadakilere bırakıyordu. Ve, O’nun gelişini beklerken, bir gün Tübba’ meliki de yola revân olacaktı. [Bkz. Halebî, Sîre, 2/278, 279]
Çocukları Lemis ve Vahabî, babaları kadar hassas değildi ve babalarının yaptırdığı bu evi, ellerinden çıkarıp satacaklardı. İşte bu ev, mirasla el değiştire değiştire şimdi Ebâ Eyyûb’a intikal etmiş; onun taht-ı tasarrufunda bulunuyordu. Belki Yemen meliki Es’adü’l-Hımyerî O’nu misafir edememişti; ama Allah (celle celâluhû), onun samimi ve yürekten bu gayretini boşa çıkarmamış, hicret ettiği gün içinde kalsın, diye yaptırdığı bu evde şimdi Resûlü’nü ağırlıyordu.
Kâinatta tesadüfe yer yoktu ve: -Devenin yularını serbest bırakın; çünkü o memurdur, sözünün anlamı, şimdi daha iyi anlaşılıyordu! Elbette Hz. Ebâ Eyyûb, Medine’nin en bahtiyar kişisi olarak kendisini görüyordu. Bu sevincini ashab-ı kirâmla da paylaşmak isteyen Ebâ Eyyûb’un, bir şiir terennüm ettiği duyuldu. Şöyle diyordu: -Ben Ahmed diye birisini biliyorum ki O, Allah tarafından herkese gönderilen bir Resûl ve yaratılmışların en şereflisidir. Şayet ömrüm, O’nun ömrüne yetişirse, O’na en sadık bir vezir, Ve yanındaki amcaoğlu gibi olacağım. Bugün ben kılıcımla, O’nun düşmanlarına savaş ilân etmiş bulunuyorum ki, Böylelikle O’nun sinesinde meydana gelebilecek sıkıntıları şimdiden bertaraf etmiş olayım. [Bkz. İbn Kesîr, Tefsîr, 4/183]
Bu şiir de, yıllar öncesinden, Allah’ın Son Nebi’si geldiğinde içinde kalsın diye bu evi inşâ eden Es’adü’l-Hımyerî’ye ait bir şiirdi. [Haşiye]
[Haşiye] Hatta, zayıf bile olsa bazı rivayetlerde Ebâ Eyyûb el-Ensârî’nin, hanesine teşrif ettiklerinde bizzat, eline aldığı bu şiirleri Efendimiz’e verdiği (Bkz. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 3/274); yahut, zuhûr ettiğini duyunca, Ebû Leylâ adındaki bir elçi ile bu mektubun Efendimiz’e ulaştırıldığı anlatılmaktadır. Ebû Leylâ ile karşılaşan Allah Resûlü (s.a.s.), “Sen, Tübba’ melikinin mektubunu getiren Ebû Leylâ mısın?” diye soracak ve o da, “Peki Sen kimsin?” diye mukabele edecektir. “Ben, Muhammed’im. O mektubu getir!” dedikten sonra da alıp onu okuyacaktır. Üzerinde şunlar yazılıdır:
– Âlemlerin Rabbinin Resûlü ve peygamberlerle nebilerin hâtemi, Abdullah’ın oğlu Muhammed’e, Hımyer’in ilk Tübba’ından. Daha, mektubun dışındaki ifadelerde bile Melik’in, Resûlullah’a olan saygısını dile getirmesi ve Allah Resûlü’nün adını kendi adından önce yazıyor olması ayrıca dikkat çekmektedir. Mektupta ise şunlar yazmaktadır:
Yâ Muhammed! Ben, Sana, Senin ve her şeyin Rabbine, Rabbinden getirdiğin her şeyin iman ve İslâm şeâiri olduğuna iman ettim. Bunun sebebi ise, bu kitap vesilesiyle Sana ulaşıp yarın ahiret gününde bana şefaât etmen ve beni unutmaman içindir. Şunu bil ki ben, daha Sen gelmeden ve Allah, daha Seni göndermeden önce Sana iman etmiş öncüllerdenim. Ben, Senin ve İbrahim’in dini üzereyim. Mektubu okuduktan sonra, başlangıçta da sonuç itibariyle de her iş Allah’a aittir, mânâsındaki ayeti okuyan Efendiler Efendisi, üç kere: Sana da merhaba ey Tübba beldesindeki Salih kardeş, diye mukabelede bulunacaktı. (Bkz. Halebî, Sîre, 2/278, 279)
***
Belli ki; hatıralar canlanmış ve şükür adına tahdis-i nimet olarak Allah’ın kendilerine olan ikramları dile getiriliyor ve böylesine önemli bir tevafuk, bütün ümmete mâl edilmek isteniyordu. Belki de, şiddetle tepki veren Mekke’ye mukabil Medine’nin, O’nu kabulde bu denli aktif olmasının altında, böylesine bir tarihî arka plan yatıyordu. [Haşiye]
[Haşiye] Medine ahalisinin menşei konusunda farklı rivayetler bulunmaktadır; Hz. Musa ile birlikte hacca gelen İsrailoğullarından bir grup gelecek Son Nebi’nin özelliklerini bildikleri için burada kalıp O’nu beklemek istemişlerdi. Aynı zamanda, bulundukları yerde Buhtunnasır adında zalim bir hükümdar vardı ve orada kendilerini güvende hissetmiyorlardı. Şam’dan Yemen’e kadar kalacak yer aramış ve Tevrat’ta anlatılan özelliklere uyan yer olarak en sonunda Medine’yi bulmuşlardı. Bunların ilk geldikleri yer, Benî Kaynukâ çarşısının olduğu bölge idi. Daha sonraları, diğer Arap topluluklar da bunlara katılarak Medine’yi oluşturmuşlardı. (Diğer bir rivayette ise, bunlardan önce Amelikalıların buraya yerleştikleri belirtilmektedir.) Evs ve Hazreç ise, Yemen tarafından buraya gelmiş ve oradaki sıkıntılardan emin olmak için Medine’ye yerleşmişti. (Bkz. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 3/271 vd)
Gerçi Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebâ Eyyûb’un evine misafir gelmişti; ama Ensâr’ın tamamı aynı heyecanı duyuyordu; çünkü O (sallallahu aleyhi ve sellem), kendilerine misafir olmuş, Mekke’nin hiddet soluyan havasına mukabil Medine’nin sıcaklığını tercih etmişti. Artık Ebû Eyyûb’un evi, Ensâr’ın uğrak yeri olmuştu; her akşam kapıda, en az iki veya üç Ensâr yemek getiriyor, Allah Resûlü ve yanına gelen misafirlerini doyurarak Ensâr cömertliğini göstermek istiyorlardı. [Bkz. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 3/275]
- [Bu bölüm Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı Efendimiz-1’den alınmıştır.]
✨✨✨✨✨✨✨
***
ALLAH RESÛLÜ’NÜN MEDİNE’DE İLK KUTSÎ MEKÂNI
Efendimiz’in hicretlerinden itibaren Mecsid-i Nebevi’nin inşâsına kadar, yaklaşık yedi ay misafir kaldıkları Hz. Ebû Eyyûb’ün bu kutlu evi Allah Resûlü’nün Medine’de, ilk mekânı olmuştu. Efendimiz’in manevi ikliminden faydalanmak üzere sahâbîler Onunla burada buluşurlar, sohbetlerini dinleyip birlikte namaz kılarlardı. Diğer taraftan, Efendimiz ile ilk defa görüşerek İslâm’a girenler de bu evi şenlendirenler arasındaydı. Gelen ziyaretçiler, kalabalık olmalarından dolayı, ancak gruplar hâlinde eve girerek Allah Resûlü ile görüşebiliyorlardı. (İbn Sa’d, Tabakât, 1:223.)
Ebû Eyyûb el-Ensârî (ra), Efendimiz’e mihmandârlık yaptığı süre içinde O’na ve ziyaretçilerine yemek ikram ederdi. Efendimiz, kendilerine ikram edilen yemeğin az bir kısmı ile yetinirlerdi. O’nun şifa kaynağı olan mübarek elleriyle yediği yemeğin geri kalanını yemek, Ebû Eyyûb ailesi için büyük bir mutluluktu… Onların, Efendimiz’e hazırladıkları yemeklere Yüce Allah’ın gayb hazinesinden bereket yağdığını gösteren pek çok hadise meydana gelmiştir.
Ebû Eyyûb el-Ensârî (ra) anlatıyor: “Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) evimde misafir olduğu günlerde, O ve Hz. Ebû Bekir için iki kişilik yemek hazırlamıştım. Allah Resûlü, ‘Yâ Ebâ Eyyûb! Git! Ensâr’dan otuz kişi çağır, bu yemekten yesinler.’ buyurdu. Ben de, bu emir gereği otuz kişi çağırırken, kendi kendime de, evimde fazla yiyecek bulunmadığından telaşa düşmüştüm. Davetliler gelip, karınlarını doyurunca boşuna endişelendiğimi anladım. Allah Resûlü, “Git! Altmış kişi daha çağır!”, buyurdular. Onları da davet ettim. Onlar da, karınlarını doyurup evden ayrıldıklarında, Allah Resûlü, yetmiş kişi daha çağırmamı emrettiler. Onları da davet ettim. Bu gelenler de karınları doyurdular… Tenceredeki yemeğin hâlâ bitmediğini görünce hayretler içinde kaldım… İki kişilik yemek, Allah Resûlü’nün bereket duasıyla 180 insana yettiği hâlde, hâlâ bitmemişti… Bu mucize karşısında, Müslümanların imanları artarken, Allah Resûlü’nü ilk defa tanıyanlar da İslâm’a girmişlerdi… Ayrıca, o gün bu ziyafete katılanların tamamı, Peygamberimizin davasına sahip çıkacaklarına ve uğrunda her türlü maddi-manevî fedakârlığa katlanacaklarına dair biat etmişlerdi.” (Beyhakî, Delâil, s. 153; İbn Kesîr, Bidâye, 4:110)
MESCİD-İ NEBEVÎ’NİN İNŞASINDAN SONRA HZ. EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRÎ
Allah Resûlü’nün Medine’ye teşrifleri üzerinden aylar geçiyordu. Bu süre zarfında Efendimiz Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinde kalırken ashâbıyla bir araya geliyordu. Gün geçtikçe, Müslümanların sayıları artmış, geniş bir mescidin inşasına ihtiyaç duyulmuştu. Efendimiz’in Medine’ye hicret günü mübarek devesinin ilk çöktüğü arsaya, Mescid-i Nebevi’nin yapılması kararlaştırıldı. Burası, Ebû Eyyûb’un (ra) himayesindeki iki yetime aitti. Onlar, her ne kadar mescid yapılması için arsalarını bağışlamak istemişlerse de; bedelleri, Ebû Eyyûb (ra) ile Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anhumâ) tarafından karşılanmıştı. Mescidin inşasından sonra, oranın bir köşesinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ailesinin ikamet edecekleri odacıklar yapılmıştı. Allah Resûlü, evine taşınırken Ebû Eyyûb çok üzgündü. Ancak, büyük bir tesellisi vardı. Onun evi Efendimiz’in hanelerine komşu idi. (Ömer Rıza Doğrul, İslâm Tarihi, Asr-ı Saadet, 1:305.)
Böylece, her zaman Efendimiz’i görebilme imkânına sahip oluyordu. Zaten, namazları da Allah Resûlü ile birlikte cemaatle kılacaktı. Efendimiz, onu vahiy kâtibi olarak tayin etmişti. Allah Resûlü, nâzil olan âyetleri yanında bulundurduğu vahiy kâtiplerine yazdırırdı. Hz. Ebû Eyyûb (ra) de, bu görevi yerine getirme şerefine nâil olmuştu. (İbn Kesîr, Bidâye, 5:340)
Mecid-i Nebevi’nin arka kısmında, genellikle Mekke’den hicret eden ve kendilerini Allah Resûlü’nden ilim tahsil etmeye vakfeden sahâbîlerin barındıkları “Suffe” adı verilen bir yer bulunmaktaydı. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi ileri gelen sahâbîlerin de devam ettiği Suffe’ye Ebû Eyyûb (radıyallahu anh) da katılmıştır. (Ebû Nuaym, Hilye, 1:361)
Böylece o, bir taraftan Allah Resûlü’nün ilminden faydalanmış; diğer taraftan da, O’nun manevi iklimi altında bulunma imkanını elde etmişti. Efendimiz’in muallimlik yaptığı bu okuldan oldukça istifade eden Ebû Eyyûb el-Ensârî (ra), daha sonraki senelerde ilim neşriyle ve verdiği fetvalarla etrafını aydınlatmıştır. Hicretten altı ay sonra Medine’de, insanlık tarihinde eşine az rastlanılan büyük bir hadise daha yaşanmıştı. Sadece Allah’a iman ettiklerinden dolayı kendilerine müşrikler tarafından çeşitli işkenceler yapılan Mekkeli Müslümanlar, hicret sırasında maddi varlıklarını geride bırakmışlardı. Böylece onların yardıma muhtaç hâle geldiklerini bilen Ensâr, onlara gönüllerini ve evlerini açmıştı. Bu yardım yarışında, muhacirlerden birini evine götürmek için Ensâr arasında çekişme dahi meydana geliyordu. Allah Resûlü, bu probleme çözüm bulmak üzere Ensâr’dan biriyle bir muhaciri kardeş ilân ederken, Ebû Eyyûb (ra) ile Mus’ab b. Umeyr (radıyallahu anhumâ) kardeş olmuştu. (İbn Sa’d, Tabakât, 3:484
SAVAŞ MEYDANLARINDA EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRÎ
Ebû Eyyûb el-Ensârî (ra), Bedir Savaşı’nda Efendimiz’in (sav) yanında bulunmuştur. (İbn Sa’d, Tabakât, 3:485); Hicretten iki sene sonra, Mekkeli müşrikler Müslümanlarla savaş hazırlığı yapmak üzere Şam’a ticaret kervanı göndermişlerdi. Hicret sırasında, Mekke’de Müslümanların mallarına el koyan müşriklerin savaş hazırlıklarına darbe vurmak üzere Allah Resûlü de ashâbıyla Medine’den hareket etmişti. Bedir civarında düşman ordusunun üzerlerine doğru geldiğini haber alan Allah Resûlü, ashâbıyla savaş konusunda istişare etmişlerdi. Onlar, Medine’den hareket ederken her ne kadar savaşa hazırlıklı olarak çıkmamışlarsa da, Allah Resûlü’nün yolunda seve seve savaşacaklarına dair konuşmalar yapmışlardı.(Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe,1) Bu konuşmaların Hz. Ebû Eyyûb (ra) tarafından rivayet edilmesi, kendisinin de Efendimiz’in yolunda her şeyini feda etmeye hazır olduğunu göstermektedir.
Bedir’den itibaren Uhud, Hendek ve diğer savaşlarda Allah Resûlü’nün yanında bulunan Ebû Eyyûb’un (ra) fedakârlık ve kahramanlıklarına dair -ne yazık ki- kaynaklarda geniş bilgiye yer verilmemiştir. Ancak, bu savaşların gecelerinde, Efendimiz’in çadırının önünde gelecek saldırılara karşı birkaç sahâbîyle birlikte sabaha kadar nöbet tutması O’nun Allah Resûlü’ne gösterdiği sevgiyi göstermektedir. Hayber fethi gecesinde, Efendimiz istirahat buyurdukları çadırın önünde Hz. Ebû Eyyûb’un nöbet tuttuğunu görünce, “Allah’ım, beni korumak için bütün bir gece uyumadığı gibi, Sen de Ebû Eyyûb’u koru.” diye dua etmişlerdir. (İbn Hişâm, Sire, 3:354) Allah Resûlü’nün bu duası ile, Ebû Eyyûb (ra) İstanbul önlerinde vefat ettikten sonra defnedildiği andan günümüze kadar korunmuştur.
Hz. Ebû Eyyûb, Efendimiz’in (sav) ahirete irtihalinden sonra, Hz. Ebû Bekir döneminde, yalancı peygamberlere karşı yapılan savaşlara katılmıştır.
Hz. Ömer döneminde de, Filistin, Suriye ve Maraş’a kadar İslâm’ın yayılması için cepheden cepheye koşmuş, Mısır fethine katılmıştır.
Hz. Osman döneminde de Kıbrıs’ın fethine giden orduya katılan Ebû Eyyûb (ra), daha sonra bir müddet Medine’de kalmıştır.
Hz. Ali halifeliği döneminde, Kûfe’ye yerleşmeye karar verdiğinde Medine’den ayrılırken yerine, Hz. Ebû Eyyûb’u idareci ve cemaate namaz kıldıran imam olarak tayin etmişti. O da bir müddet bu vazifeyi yerine getirdikten sonra, Hz. Ali’nin yanına giderek Haricilerle yapılan Nehrevan Savaşı’nda ordunun sancağını taşımıştır. (İbnü’l-Esîr, Kâmil, 3:172.)
İSTANBUL FETHİNE KATILMASI
Allah’ın yüce adını götürebildikleri yerlere kadar ulaştırma azminde olan sahâbîler ve onlarla birlikte savaşan Müslümanlar, Hz. Muaviye zamanında İstanbul önlerine kadar gelmişti. Pek çok sahâbînin katılmış olduğu bu ordu içinde Ebû Eyyûb el-Ensârî de bulunmaktaydı. Allah Resûlü’nün vermiş olduğu, “İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan; onu fetheden asker ne güzel askerdir.” (Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 4:335) müjdesine nâil olmak isteyen Ebû Eyyûb el-Ensârî (ra), seksen yaşına ulaşmasına rağmen bu kutlu seferden geri kalmak istemiyordu. Aylar süren bir deniz yolculuğundan sonra İslâm orduları İstanbul önlerine geldiğinde, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (ra) yaşlı vücudu bitkin hâle gelmiş ve hastalanmıştı. Kendisine, ordu saflarının gerisinde kalması rica edilmesine rağmen o, askerler ile bulunarak onlar için moral kaynağı olmuştu.
Nitekim savaşın başladığı sırada o, büyük bir vazifeyi yerine getirmiş, Müslümanlar tarafından yanlış değerlendirilen bir konuda uyarıda bulunmuştur. Savaşın başlangıcında, Müslümanlar arasından bir kahraman, düşman orduları içine dalarak vuruşmaya başladığında bazıları, onun bu davranışını doğru görmediklerini ifade için, “Kendi elinizle tehlikeye atılmayınız.” (Bakara,195) âyetini okuyorlardı. Tam bu sırada, Hz. Ebû Eyyûb (ra) askerlere bir konuşma yaparak, onların bu âyetin yanlış değerlendirdiklerini hatırlatıyordu. O, bu konuda şunları söylemiştir: “Ey insanlar! Siz bu âyeti yanlış değerlendiriyorsunuz. Bu âyet, biz Ensâr topluluğu hakkında nâzil oldu. Allah dinini yücelttikten ve dine yardımcılar çoğaldıktan sonra; biz de, Allah Resûlü’nden habersiz olarak kendi aramızda, (uzun zamandan beri işimizden uzak kaldığımızdan) mallarımız yok oldu. Bundan sonra, ‘İşlerimizin başına dönsek de, elimizden çıkan mallarımızı yeniden kazansak iyi olur,’ demiştik. Bunun üzerine, Rabbimiz, ‘Allah yolunda mallarınızı harcayınız. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız. İyilik edin; çünkü Allah iyilik edenleri sever.’ (Bakara,195) âyetini indirerek, hatalı düşündüğümüzü bizlere hatırlattı. Yani ‘Ellerimizle kendimizi tehlikeye atmak’ demek, malın-mülkün başında kalıp cihadı terk etmektir.’ (Tirmizî, Tefsir, Bakara 2)
İslâm askerleri Bizans ile savaşmaya devam ederken Ebû Eyyûb’un (ra) hastalığı daha da artmıştı. O, bu durumda iken, Efendimiz’den işittiği, “Kostantiniye surlarının dibinde sâlih bir kişi defnedilecektir.” hadis-i şerifini naklederek, “Ümit ederim ki; o, ben olayım.” (İbn Sa’d, Tabakât) diye dua ediyordu. Bu sırada ordu komutanı, kendisine bir vasiyetinin olup olmadığını sorunca, Hz. Ebû Eyyûb, “Ben vefat edince, cesedimi alınız; düşman toprağında ilerleyebildiğiniz yere kadar götürüp, oraya gömünüz.” diye vasiyette bulunmuştu. (İbn Sa’d, Tabakât)
Askerlere verdiği ders ile büyük bir vazifeyi yerine getiren Ebû Eyyûb (ra), daha sonra savaş meydanındaki çadırı içinde 672 m. yılında vefat etmişti. Onun vasiyeti üzerine askerler, onun mübarek cesedini ortalarına alıp düşman saflarını yararak ilerleyebildikleri yere kadar götürüp oraya defnetmişlerdi. Ebû Eyyûb (ra), yaşının ilerlemiş olmasına rağmen Efendimiz’in (sav) adını dünyanın en uzak noktalarına ulaştırma azmi ile İstanbul önlerine kadar gelmişti. Ebû Eyyûb’un da aralarında bulunduğu sahabî ve tabiîn nesli, Allah Resûlü tarafından verilen müjdeye nâil olmak için İstanbul önlerine gelirken Fatih Sultan Mehmed ve askerlerine öncülük yapmışlardır. Hz. Ebû Eyyûb’ün cihad yolunda vefat ederek şehitlik mertebesine ulaşmasından sonra defnedilmiş olduğu bu kutlu Mekân, asırlardan beri, mü’minlerin kalplerinin ulvî duygularla attığı bir yer olagelmektedir… Ziyaretçiler, o atmosfer içinde Efendimiz’in huzuruna gitme bahtiyarlığını elde etme imkanını bulabilirler…
Ülkemiz insanının, Hz. Ebû Eyyûb’un kabri konusunda sahip olduğu yaygın bilgiye göre, burası İstanbul’un fethinden sonra Akşemseddin (ra) tarafından keşfedilmiştir. Osmanlı kaynaklarında olduğu gibi, erken dönemden başlamak üzere İstanbul’un fethine yakın zamana kadar yazılan İslâm tarihlerinde Ebû Eyyûb’un (ra) kabri hakkında verilen bilgiler oldukça ibretlidir. Bu kaynaklarda verilen bilgilere göre, Ebû Eyyûb’un (ra) kabri, asırlarca Bizanslılar tarafından dahi muhafaza edilerek (1)saygı ile ziyaret edilmiş; hatta Hristiyanlar, din farkını bir tarafa bırakarak, yağmursuz kaldıklarında, Allah’tan onun yüzü suyu hürmetine yağmur istemişlerdir. (2)
________
1-)Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin vefatından sonra, kendisini aralarına alan Müslüman askerler savaşmaya devam ederken Bizans saflarını yararak ilerleyebildikleri yere kadar onu götürmüşler ve oraya defnetmişlerdi. Bizans komutanı, Müslümanların komutanına, gördüğü manzaranın ne olduğunu sorunca, Ebû Eyyûb’un (ra) Peygamber Efendimiz’in bir sahâbîsi olduğu ve vasiyeti gereği onu Bizans toprakları içine defnettikleri haber verilir. Burada iki komutan arasında yapılan görüşmeden sonra, Bizans komutanı, “Elimden geldiği kadar onun kabrini koruyacağıma, Mesih hakkı için söz veriyorum” demişti. İbn Abdi Rabbih, “Tevâtür yoluyla işittim ki, Kayser, Müslümanların komutanı ile görüşmesi ve verdiği söz üzerine, Allah Resûlü’nün (sav) sahâbîsinin kabri üzerine güzel bir türbe inşa ettirmiştir ve bugüne kadar (937) türbede Hristiyan âdeti üzerine kandil yakılmasına devam edilmektedir.” (İbn Abdi Rabbih, İkdu’l-Ferid)
2-) İbn Sa’d, Tabakât, 3:485; Cemal Öğüt, s. 169. (Merhum Öğüt, yaptığı araştırmasında, Fatih Sultan Mehmed devrine kadar İslâm tarihi müelliflerinden on altısının eserlerinde bu konuya dair bilgilerin yer verildiğini bildirmiştir Hz. Ebû Eyyûb’ün vefatından (672) yaklaşık 150 sene sonra yazılan “Ensâbü’l-Eşrâf “ müellifi Vâkidî’den (821) itibaren İstanbul’un fethine yakın tarihe kadar kaleme alınan on altı eser, bu konu üzerinde durmuştur. Bu müelliflerden İbn Abdilber şöyle demektedir: “Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin mübarek kabri, Kostantiniyye kalesinin yakınındaki bilinen yerinde günümüzde dahi hürmet ile korunmaktadır. Bizans halkı, yağmur kuraklık olduğu zamanlarda, türbenin civarında yağmur için dua etmektedirler. Yüce Allah da, Resûlü’nün (sav) hürmetine rahmet ve bereketini ihsan ederek yağmur yağdırmaktadır.’ (İbn Abdilber, İstiâb, 1:156)
_________
İstanbul’un Türkler tarafından fethinden önce Latinlerin istilasına uğradığı dönemde şehir harap edilirken Ebû Eyyûb hazretlerinin türbesi de tahribata uğradığından kabir yeri olarak bilinmesi konusunda şüpheler meydana gelmişti. İstanbul’un fethiyle Fâtih’in yaptırdığı ilk işlerden biri, şehrin surlarına yakın yerdeki Hz. Ebû Eyyûb’un kabr-i şerifini buldurmak olmuştu. O, hocası ve büyük gönül insanı Akşemseddin’den rica ederek bu mübarek kabrin yerinin keşfedilmesini istemiştir. Efendimiz’e (sav) ve O’nun sahabîsine duyduğu derin saygıyı gösteren bu büyük vazife ile yetinmeyen Fatih, milletimiz açısından büyük bir manevi hazine olan Ebû Eyyûb (ra) için türbe ile türbenin yanı başında bir de cami inşa ettirmiştir.
ŞAHSİYETİ, AHLÂKI, FAZİLETİ
Efendimiz’in ashâbının, her birinin kendine has fazilet ve yüceliği bulunmaktadır. Ebû Eyyûb el-Ensârî de fazilet ve kemâl sahibi bir sahâbîdir. Hicret günü Efendimiz’in duracağı yer konusunda, “Görevlidir.” dediği mübarek devesinin Hz. Ebû Eyyûb’un evinin önünde çökmesi ve böylece Allah Resûlü’nün onun evinde misafir kalması, “Mihmandâr-ı Resûl” ün faziletini ortaya koymaktadır. Hiç şüphesiz ki, Efendimiz’e (sav) aşk derecesinde bağlı olan Ebû Eyyûb’un (ra) kalbindeki safî duygular, onun bu şerefe ulaşmasına vesile olmuştur. Böylece, Allah Resûlü ile yakınlık kuran Hz. Ebû Eyyûb, O’nun manevi iklimi altında yetişme imkânını bulmuştur.
Ebû Eyyûb (ra) yüce ahlâk sahibiydi. Allah Resûlü’nü hanesinde misafir ederken O’na karşı beslediği saygı ve edepten dolayı evinin üst katında kalamadığı bilinmektedir. Ayrıca, canından daha aziz tuttuğu Allah Resûlü’ne kötülük yaparlar endişesi ile yanına aldığı birkaç sahabîyle birlikte elinde silâhıyla aylarca Efendimiz’in kapısında nöbet tutmuştur. Peygamber Efendimiz, ticaretle meşgul olduğu bir dönemde oldukça büyük bir servete kavuşmuştu. Ancak, peygamberliğinin ilk senelerinde Mekke’de Kur’ân hakikatlerini etrafındakilere anlatabilmek için evinde verdiği büyük ziyafetlerle bu serveti tüketmişti. Medine’ye geldiği günlerde vaktinin tamamını tebliğ yolunda harcadığından para kazanmaya da vakti yoktu. Günlük olarak az bir miktarla yetindiği yiyeceği, samimi dostlarının ikramlarıyla karşılanıyordu. BU SEBEPLE zaman zaman aç kaldığı; hatta mübarek karnına taş dahi bağladığı günler olurdu. Yine bir gün, mübarek hanesinde, yiyecek bulamamışlardı. İşte o anda da, Ebû Eyyûb’un evine giderek açlığını giderebilmişti.
- Şu rivayet, aynı zamanda Allah Resûlü ile onun arasındaki yakınlığı göstermektedir:
Bir gün, kuşluk vaktinde Efendimiz, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer mescitte karşılaşırlar. Onların her üçü de, evlerinde yiyecek bulamadıklarını ve açıktan kıvranır hâlde olduklarını ifade ederler. Birlikte Hz. Ebû Eyyûb’ün evine giderler. Bu sırada, ailesinin geçimini sağladığı hurmalığında çalışan Ebû Eyyûb, misafirlerinin geldiğini duyunca, koşarak evine gelir. Aziz misafirlerinin yiyecek bulamamaları sebebiyle evine geldiklerini anlayınca, derhal hurmalıktan bir tabak hurma getirip bir hayvan keseceğini de belirtir. Allah Resûlü (sav) “Eğer keseceksen sakın süt veren hayvanı kesme!” buyururlar. Hazırlanan yemek, Efendimiz’in önüne konulduğunda, Resûlullah bir parça eti bir ekmeğin içine koyup, “Ey Ebâ Eyyûb! Bu eti, Fatıma’ya götür. Çünkü, o da birkaç günden beri böyle bir şey yememiştir.” demişlerdi. Efendimiz ve arkadaşları ikram edilen yemeği yerken, Allah Resûlü “Ekmek, et ve çeşitli hurmalardan kurulu bir sofra! Muhammed’in nefsini Kudret elinde tutan Zât’a yemin ederim, kıyamet gününde bu nimetlerin hesabı sorulacaktır.” buyurdular. Onun bu sözleri, arkadaşlarını endişelendirmişti. Allah Resûlü “Yemeğe başladığınızda, ‘Bismillah’ deyiniz. Doyduğunuzda, Hamd o Allah’a mahsustur ki bizi doyurdu, bize nimet verdi.’ diye dua ediniz, Sizin böyle demeniz, bu nimetlerin şükrü olur.” buyurdular. (1)
(1)Yukarıda anlatılan böyle bir hadisenin Efendimiz (sav) ile ashâb arasında iki defa yaşandığını belirten Hâfız Münzirî, bir defasında Ebû Eyyûb diğer defasında da, Ebü’l-Heysem tarafından Efendimiz ile birlikte iki dostuna ziyafet verildiğini anlatmıştır. (Bkz: Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe, 1:310)
Efendimiz’e olan sevgisinden dolayı O’nun gibi yaşamaya çalışan Ebû Eyyûb’un (ra) anlattığı şu hadise oldukça ibretlidir: “Biz hazırladığımız yemekleri, önce Allah Resûlü’ne takdim ediyorduk. Kendileri, yemeğin ancak bir kısmını yerlerdi. Mübarek parmaklarının değdiği kaptaki yemeğin kalan kısmını bitirmek bizim için zevk ve bereket vesilesiydi. Bir gün, kendilerine takdim ettiğimiz yemekten hiç yemeyerek yemeği geri gönderdiğini gördük. Bu yemeğe sarımsak (veya soğan) koymuştuk. Resûlullah’ın yemeği niçin geri çevirdiğinin sırrını anlamak isteyince, Resûlullah bize şöyle cevap verdi: ‘Ben, o yemekte sarımsak (veya soğan) bulunduğunu gördüm. Ben Cebrâil’le görüşmekteyim. Rabbimle de yakın kulluk içindeyim. İnsanlarla da konuşmaktayım. Bu sebeple, soğan ve sarımsak kokusunun bende bulunmasını istemiyorum. Ancak, sizler yiyebilirsiniz.’ buyurdular.” Hz. Ebû Eyyûb Allah Resûlü’nden aldığı bu cevap üzerine, “Yâ Resûlallah! Sizlerin hoşlanmadığı şeyden biz de hoşlanmayız.”(Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe, 2:328) demiştir. (1)
(1) Soğan ve sarımsağın cemaat içine çıkılmayarak çevredekileri rahatsız etmeyeceği ortamlarda veya pişirilmiş olarak yenilebileceği hakkında İslâm terbiyesine dair eserlerde bilgilere rastlanmaktadır. Ancak, Allah Resûlü’nün hoşlanmadığı bir şeyden Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin de kaçınacağını ifade etmesi Kâinatın Efendisine (sav) göstermiş olduğu saygının bir ifadesidir.
Ebû Eyyûb (ra), Allah Resûlü’ne yaptığı hizmetlerden dolayı sahabî arasında saygı duyulan bir insandı. Şu tarihî rivayet bu konuda nakledilmiş olan bir örnektir:
Hz. Ebû Eyyûb el-Ensârî, Efendimiz’in amcasının oğlu Abdullah İbn Abbas Basra’da vali iken onun ziyaretine gitmişti. Efendimiz’i evinde misafir etmekle şereflenen Ebû Eyyûb (ra)’ın bu ziyareti Basra halkında bayram sevinci meydana getirdiği gibi, İbn Abbas da onu en iyi bir şekilde karşılamıştı. O, “Peygamberimize (sav) hizmet ettiğin gibi, bugün ben de sana hizmet edeceğim.” diyerek konağını içindeki eşyalarıyla Ebû Eyyûb’a (ra) hediye etmiş; ayrıca, kırk bin dirhem ile kırk köleyi de ona bağışlamıştı. O da, kendisine hediye edilen bu kölelerin tamamını Allah rızası için hürriyetlerine kavuşturarak kendisine bağışlanan kırk bin dirhemi de onlara vermiştir. (İbnu’l- Esîr, Üsdü’l-Gabe, 2:89) Hiç şüphesiz ki, onun bu hareketi, dünya malını toplamaya karşı bir hırs, olmadığını ve ihtiyaç sahiplerine dağıtmaktan zevk alan cömert bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.
Hz. Ebû Eyyûb, Allah Resûlü’nden aldığı ders ile, namazlarını vaktinde kılmaya çok dikkat ederdi. O, Mısır’a ziyareti sırasında, Mısır valisinin bir akşam namazını geç kılması üzerine, “Resûlullah’ın, ‘Ümmetim akşam namazını yıldızların gökyüzünü kaplamasına kadar tehir etmedikçe hayır üzeredir…’ dediğini duymadın mı?” diyerek onu uyarmıştı. Valinin meşguliyetinden dolayı namazı geciktirdiğini belirtmesi üzerine de, Hz. Ebû Eyyûb, “Senin bu davranışı gören halkın da, Resûlullah’ın da böyle yaptığı zannına kapılmasından endişe ederim.” dedi.(Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 5:147)
Efendimiz döneminde, bütün savaşlara katılmış olan Ebû Eyyûb (ra), ömrünün sonuna kadar Allah’ın yüce adının dünyanın dört bir tarafına yayılması için yapılan savaşlara katılmıştır. O, “Sizler gerek hafif, gerek ağırlıklı olarak hep birlikte seferber olunuz…” (Tevbe,41) âyetindeki “Hifâfen” ve “Sikâlen” kelimelerinden hareketle, “Zenginlik, fakirlik; gençlik, ihtiyarlık… gibi her ne hâl üzere olursa olsun Müslüman’ın savaşa çıkması farzdır.” diye mana çıkarmıştır. (Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe, 1:457) Böylesine bir mesuliyet duygusuna sahip Hz. Ebû Eyyûb, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde olduğu gibi, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde de ilerleyen yaşına rağmen cihat meydanlarından geri kalmamıştır. Özellikle, 80 yaşına geldiği dönemde dahi İstanbul fethine katılması, Allah yolunda cihada gitmeye verdiği önemi göstermektedir.
İLMÎ SEVİYESİ VE İLİM FAALİYETLERİ
Ebû Eyyûb el-Ensârî (ra), Allah Resûlü’ne (sav) yakınlığı, vahiy kâtibi oluşu ve Suffe okuluna devam etmesiyle, sahabînin önemli âlimleri arasında yerini almıştır. Efendimiz’in ahirete irtihallerinden sonra genç sahâbîler kendisinden ders almışlardır. Hz. Abdullah b. Abbas, Hz. Abdullah b. Ömer ve daha pek çok sahabî ondan istifade etmiştir. Tabiîn döneminde de tabiînin ileri gelenlerinden Said b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr ve daha başkaları onun talebeleri arasında yer almışlardır. (Ahmed Nedvî, Asr-ı Saadet, s.178)
Saadet Asrı’nda Kur’ân-ı Kerim hafızları arasında bulunan Ebû Eyyûb’un (ra) Kur’ân ilimlerinde ileri seviyede olduğunu gösteren şöyle bir rivayet bulunmaktadır: Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde Suriye bölgesinin fethinin tamamlanmasından sonra, oradaki Müslümanlara Kur’ân öğretecek muallimlere ihtiyaç duyulmuştu. Hz. Ömer, bu ihtiyacı karşılamak üzere, sahâbî arasında meşhur hafızlardan ve Kur’ân ilminde ileri seviyede bulunanlardan Ebû Eyyûb (ra) başta olmak üzere, Hz. Muâz b. Cebel, Hz. Ubâde b. Sâmit, Hz. Übeyy b. Ka’b, Hz. Ebu’d-Derdâ’yı görevlendirmişti. Ancak, bugünlerde Hz. Ebû Eyyûb yaşının ilerlemiş ve hasta olması sebebiyle bu görevi yerine getirememişti. (İbn Sa’d, Tabakât, 4:170)
Hz. Osman’in şehit edilmesine yakın günlerde, İbn Sebe’nin plan ve komploları sonucu Medine, bir müddet ihtilâlciler tarafından işgal altında tutulmuştu. İhtilalcilerin, Hz. Osman’ın mescide çıkarak cemaate imamlık yapmasına dahi müsaade etmemesi sebebiyle halk imamsız kalmıştı. (Mescid’e imamlık vazifesi Efendimiz (sav) başta olmak üzere kendisini takip eden halifeler tarafından yerine getirilmekteydi.) Böyle bir ortamda Hz. Ali, Hz. Ebû Eyyûb’a giderek onun cemaate imamlık yapmasını sağlamıştır. (Taberi, Tarih, 3:447)
Hz. Ali’nin onu kendine tercih ederek imamlık yapmasını sağlaması, Allah Resûlü’nün mihmandârının sahabî arasındaki yerini göstermektedir. Hz. Ebû Eyyûb’un (ra) Efendimiz’den nakletmiş olduğu hadis-i şeriflerin 210 civarında olduğu belirtilmiştir. (1) Onun (2) Efendimiz’in hadislerine önem verişine dair şu tarihî hadise ibretlidir.
(1) Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (ra) Efendimiz’den (sav) nakletmiş olduğu 210 hadis-i şerif, Hafız İmâm es-Suyûtî’nin talebesi Şeyh Ali Nureddin el-Ensâri’nin “Nefahâtü’l-Abiri’s-Sârî bi-Ehâdîs-i Ebî Eyyûb el-Ensârî “ isimli eserinde toplanmıştır.
(2) Allah Resûlü (sav) ile mümkün oldukça bir arada bulunmaya çalışan bu sahabînin O’ndan işittiği hadis-i şerifler hiç şüphesiz daha büyük sayıya ulaşabilir. Ancak, Efendimiz’in (sav) irtihallerinden sonra ömrünün büyük bir kısmını savaş meydanlarında geçirmesi sebebiyle öğrendiği pek çok hadis-i şerifi, kendinden sonraki nesle aktarma fırsatı olmamıştır.
☝️Ebû Eyyûb el-Ensârî (ra) Efendimiz’den İŞİTTİĞİ BİR HADÎS-İ ŞERİFİ TAM OLARAK HATIRLAMAKTA TEREDDÜT ETTİĞİ İÇİN MISIR’a KADAR GİTMİŞTİR. Mısır’da Hz. Ukbe b. Âmir’i ziyaret ederek, “Buraya senden bir hadisi sormak üzere geldim. Allah Resûlü bunu söylediklerinde orada bulunanlardan sadece sen ile ben hayattayız. Hadis, mü’minin ayıp ve kusurlarının gizlenmesi hakkında idi; fakat ben tam olarak hatırlayamıyorum.” dedi. Hz. Ukbe de “Allah Resûlü “Kim bir mü’minin ayıbını örterse; Allah da, kıyamet gününde onun günahlarını örter” buyurmuşlardır.” dedi. Hz. Ebû Eyyûb, bu hadis-i şerifi aldıktan sonra, hiç beklemeksizin Medine’ye döndü. Oraya vardığında da devesinin yükünü ve eyerini çözmeden derhal mescid’e koşup bu hadisi halka nakletmiştir. (Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe, 3:198)
EFENDİMİZ’DEN ÖĞRENDİĞİ ÖLÜMSÜZ TAVSİYELER
Efendimiz’den Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (ra) işiterek nakletmiş olduğu hadis-i şeriflerden birkaç tanesi şunlardır; “Ey Ebâ Eyyûb! Cennet hazinelerinden bir kelimeyi sana öğreteyim mi?” diye sordular. O da, “Yâ Resûlallah! Anam-babam sana feda olsun! Öğretiniz.” deyince, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah kelimesini çok söyle!” buyurdular. (Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe, 3:298.)
Peygamberimiz namazın sonunda şöyle dua ederdi: Allah’ım! Günah ve hatalarımın tümünü bağışla! Rabbim! Beni yücelt, eksiklerimi giderip sâlih amel ve güzel ahlâka sevket! Sâlih amel ve güzel ahlâka sevk edip bunların kötülerinden de uzaklaştıran sensin!” (Kandehlevî, Hayâtü’s-sahabe, 3:350)
“Resûlullah buyurdular: Bir Müslüman’a, kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl değildir. Yani, bunlar karşılaşırlar da her biri diğerinden yüz çevirir. Bu ikisinden hayırlı olanı, birinci olarak selâm verendir.” (Buhârî, Edeb 62; Müslim, Birr, 25)
“Resûlullah’a (sav) bir adam gelerek, ‘Ey Allah’ın Resûlü! Bana (dini) öğret ve fakat çok özlü olsun!’ dedi. Efendimiz, ‘Namazına kalktığın vakit (dünyaya) veda edenin namazı gibi kıl. Sonradan (pişman olup) özür dileyeceğin söz söyleme. İnsanların elinde bulunan (dünyalık şeylerden) ümidini kesmeye azmet!’ buyurdular.”
“Müslüman kişinin kardeşi üzerinde yerine getirmesi gereken altı hakkı vardır. Bunlardan birini yapmadığı zaman, altı hakkından birini yerine getirmemiş olur:
1- Ona rastladığında selâm vermesi
2- Onu yemeğe çağırdığı zaman davetine icâbet etmesi,
3- Aksırdığı zaman ona dua etmesi
4- Hastalandığı zaman ona uğraması
5- Öldüğü zaman cenazesinde bulunması
6- Kendisinden nasihat ve yol göstermesini istediği zaman ona yol göstermesi.” (Buhârî, Edeb, 134)
Ebû Eyyûb (ra) ölüm döşeğinde iken şu hadis-i şerifi nakletmiştir, “Bir insan Cenâb-ı Hakk’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ruhunu teslim ederse, Allah onu cennete koyar.” (İbn Kesir, Bidâye, 8:59)
Ravinin bir hücresi vardı ve içinde hurma bulunuyordu. Buraya bir gulyabani (cin) dadanmış gelip hurmadan alıyordu. Bu durumu Resulullah (sav)’e, açtı. Resulullah (sav) kendisine: “Git, tekrar görecek olursan “Allah’ın adıyla, Resulullah (sav)’e icabet et” dersin” buyurdu. Ebu Eyyub der ki: (Bekledim, tekrar gelince) yakaladım. Ancak, bir daha gelmeyeceğine dair yemin etti, ben de salıverdim. Sonra Resulullah (sav)’la karşılaştığımda Resulullah (sav): “Esirin ne oldu?” diye sordu. Ben: “Bir daha gelmeyeceğine dair yemin etti (ben de bıraktım)” dedim. Resulullah (sav) : “O yalan söylemiş, o yalana alışkındır” buyurdu. Ebu Eyyüb, bir başka sefer yine geldiğini, yakalayınca gelmeyeceğine dair yine yemin ettiğini, yemini üzerine salıverdiğini anlatır. Resulullah (sav) tekrar: “Esirin ne oldu?” diye sorar. “Gelmeyeceğine dair yemin edince bıraktım” der. Resulullah (sav) : “Yalan söylemiş, o zaten yalana alışkındır” buyurur. Ebu Eyyub (ra) üçüncü sefer yine yakalar ve: “Bu sefer seni bırakmayacağım, mutlaka Resulullah (sav)’e kadar götüreceğim” der. Bunun üzerine cin: “(Dinle beni) sana mühim bir şey hatırlatacağım: Ayet’ü’l-Kürsi var ya, onu evinde oku. O takdirde sana hiç ne şeytan ne başkası yaklaşamaz” der. (Ebu Eyyub yine salar) ve Hazreti Peygamber (sav)’e gelir. Resulullah (sav): “Esirin ne oldu?” diye sorar. Olup biteni haber verince: “(Hayret), yalancı olduğu halde bu sefer doğruyu söylemiş” buyurur.” [Tirmizi, Sevab’ul-Kur’an 3, (2883)]
***
Efendimiz’i Akabe’de ziyaret ederek O’na bağrını açan, Onun davası yolunda her türlü fedakârlığa katlanacağına dair söz veren Ebû Eyyûb (ra)’ın hayatı bizleri doğruya götürecek örneklerle doludur. Yukarıda belirtildiği üzere, Mihmandâr-ı Resûlullah’ın, ülkemiz insanı için de şefaat ümidi olarak görülmesi ve “Alemdâr” unvanını alması bizim için büyük bir manevi hazinedir. Osmanlı sultanlarının tahta çıkış resmî merasimlerini Ebû Eyyûb’un kabri başında yapmaları; ayrıca, Fatihten itibaren günümüze kadar bu kutsî mekânı ziyaret edenlerin ona dua ile ruhaniyetinden yardım dilemeleri milletimizin kendisine verdiği değeri gösterir.
Alemdâr-ı kerîmi, şâhı iklimi Risâletin
Muînim ol benim dâim, bi-hakki Hazret-i Bârî
Selim İlhâmî her dem, yüz sürer bu Ravza-i Pâke
Şefâatiyle kerem kıl yâ Ebâ Eyyûb el-Ensârî
(Sultan 3. Selim’e ait bu dörtlük, değerli bir levha üzerine süslü bir hat ile yazılmış ve Ebû Eyyûb’un (radıyallahu anh) türbesine hediye edilmiştir. (H. Cemal Öğüt, 131)) diye dua eden Sultan III. Selim’in bu yakarışlarına bizler de katılarak, “Âmin!”
[Eser: “MEDİNE’NİN ÖNCÜLERİ”]