- Ebu’l-Heysem et-Teyyihâni
- İkinci Akabe Biat’inde Ebu’l-Heysem
- Ebu’l-Heysem Çocuğu ve Allah Resûlü
- Şeytanın Feryadı
***
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberliğinden önceki dönemde İlahî nurdan mahrum cahiliye toplumu, insana yakışmayacak tavırlar sergilemekten geri kalmıyordu. İNSANLAR, Yüce Allah’a secde etmek yerine, el ile yaptıkları putlara tapıyorlar, güçlüler ezebildiklerine zulüm ediyorlardı. KIZ ÇOCUKLARINI diri diri toprağa gömmek, leş yemek gibi insan şerefine aykırı hareketlerde bulunuyorlardı. BÖYLESİNE karanlık bir dönemde vicdanları aydınlık insanlar da yok değildi. SAYILARI az da olsa, putlara tapmaktan nefret eden, leş yemeyen, içkiden kaçınan ve vicdanlarında duyabildikleri kadarıyla Allah’a dua eden ve ibadetlere yaklaşmaya çalışan bahtiyarlar vardı. Ebu’l-Heysem de bunlardan biri idi. Babası, Mâlik oğlu Teyyihân; annesi, Atik kızı Leylâ’dır. [Ebu’l-Heysem’in (radıyallahu anh) hayatı hakkında bilgi veren kaynaklar: İbn Sa’d, Tabakât, 1:218; 3:447, 608; İbn Abdilber, İstiâb, 4:1773; İbnu’l- Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 4:323; İbn Hacer, İsâbe, 1:34]
Peygamber Efendimiz’in nurunun Medine’ye henüz ulaşmadığı günlerdi… Es’ad b. Zürâre ile Ebu’l-Heysem, PUTLARIN İBADETE LÂYIK OLMADIĞINI ANLATTIKLARI, eşi ve ortağı olmayan bir YARATICININ VARLIĞINDAN BAHSETTİKLERİ bir HAK SOHBETİ YAPIYORLAR, vicdanlarda en büyük hakikatin bulunmasına vesile olmaya çalışıyorlardı. Günler böylece geçip giderken Es’ad b. Zürâre, bir gün Akabe’de Hakikat Güneşi’ni buluvermişti. Allah Resûlü’ne iman ederken senelerden beri peşinde koştuğu YÜCE HAKİKATİ bulmanın sevincini yaşıyordu. Medine’ye gelir gelmez de, bu kutlu haberi CAN DOSTU EBU’L-HEYSEM’e anlatıverdi. Bu akıllı insan da, yıllardan beri vicdanında duymaya çalıştığı, ancak, rehberini bulamadığı için tam olarak bilemediği Yüce Allah ve O’nun şerefli Elçisi, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hakkındaki bilgileri duyunca çok heyecanlanmıştı. Nimetleri ile kendini tanıtan Yüce Allah’ın ilâhî gerçekleri öğretecek bir peygamberi göndermemesi de düşünülemezdi. Aldığı sevindirici haberler üzerine Ebu’l-Heysem (radıyallahu anh), “Ben de, O’nun Allah’ın Resûlü olduğuna şehadet ederim.” diyerek Müslüman olduğunu ilân etmiştir.
Medine’de Allah’ın ve Resûlü’nün adı günden güne yayılmaktaydı. Nübüvvetin 12. senesinde Akabe’de Allah Resûlü ile buluşmak üzere Mekke’ye giden on iki kişilik bahtiyar heyet arasına Ebu’l-Heysem de (radıyallahu anh) katıldı. O, bu KUTLU BULUŞMA SIRASINDA arkadaşları ile birlikte Allah Resûlü’ne BİAT EDERKEN KENDİLERİNE İTAAT EDECEĞİNE, tebliğ davasına sahip çıkacağına dair söz vermişti. BİAT SONRASINDA Medine’ye gelen Ebu’l-Heysem, Efendimiz’le yeniden buluşacağı günü hasretle beklemeye başlamıştı. NİHAYET, hac mevsimi gelince YETMİŞ KADAR mü’min kardeşiyle Mekke’ye Allah Resûlü ile buluşmak üzere yola çıktı.
“İKİNCİ AKABE BİATİ’NDE EBU’L-HEYSEM”
Tek gayeleri EFENDİMİZ’e BAĞLI KALMAK, O’na ve ASHÂBINA GELECEK TEHLİKELERE karşı koymak olan Ensâr, aralarında Ebu’l-Heysem ve arkadaşları da olduğu hâlde, Allah Resûlü’nü Medine’ye davet etmek ve O’na biat etmek üzere AKABE’ye gelmişti. Onlar, Peygamber Efendimiz ile biate başlamadan önce Ebu’l-Heysem arkadaşlarına hitaben yaptığı konuşmada:
“EY KAVMİM! Bu Zat, Allah’ın Resûlü’dür. Ben, O’nun hak ve doğru sözlü olduğuna şehadet ediyorum. O, bugün Allah’ın mukaddes beldesi Kâbe ve civarında akrabalarının himayesi altında emniyet içinde bulunmaktadır. ŞUNU İYİ BİLİN Kİ, O’nu alıp yurdunuza götürdüğünüz zaman BUNDAN DOLAYI BÜTÜN ARAPLAR BİRLİK HÂLİNE GELİP SİZİ OKA TUTACAKLARDIR. ALLAH YOLUNDA SAVAŞIRKEN mal, eş ve çocuklarınızı kaybetmeyi göze alıyorsanız, KENDİSİNİ YURDUNUZA DAVET EDİNİZ. O’nun YOLUNDA TEHLİKELERİ GÖZE ALMAK can, mal, eş ve çocuklarınızdan DAHA HAYIRLIDIR. Çünkü O, Allah’ın gerçek Resûlüdür. Eğer, İLERİDE O’na YARDIM ETMEKTEN KORKUYORSANIZ, ŞİMDİDEN BU İŞTEN VAZGEÇİNİZ. Eğer kendilerini YURDUNUZA GÖTÜRDÜKTEN SONRA, onu DÜŞMANLARI KARŞISINDA YARDIMSIZ BIRAKACAK OLURSANIZ, muhakkak ki, ÜSTÜNÜZE BELÂ GELİR.” dedi.
O’nun bu SÖZLERİ ÜZERİNE ENSÂR, itaat edip teminat verdiler ve Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek ELİNİ SIKARAK biate başladılar. Efendimiz’e İLK BİAT ETME ŞEREFİ de, Ebu’l-Heysem’e (radıyallahu anh) nasip olmuştu. Allah Resûlü Ensâr’ın bu biati üzerine Medine’ye davet edilmişti. Böylece Müslümanlar, Mekke’de müşriklerin zulmünden kurtulmuş olacaklardı. Efendimiz’in bundan böyle Medine’de yerleşmiş olması Ensâr için son derece sevindirici bir durumdu.
Ama BİR GÜN MEKKE’deki MÜŞRİK PROBLEMİ SONA ERDİĞİ ve Hakk’ın SESİNİN YÜKSELDİĞİ zaman DURUM NE OLACAKTI. Allah Resûlü yeniden Mekke’ye, eski yurduna gidecek miydi? Bu durumdan endişelenen Ebu’l-Heysem (radıyallahu anh) biat sırasında: “Ey Allah’ın Resûlü! Yahudilerle aramızda (müşterek düşmanlarımıza karşı) ittifak anlaşmaları bulunmaktadır. Sizin ile birlikte olduğumuzda bu anlaşmaları tanımamış olacağız. Allah’ın yardımı ile TEBLİĞ DAVANIZDA BAŞARIYA ULAŞTIKTAN SONRA, bizi bırakıp, tekrar KAVMİNİZİN YANINA DÖNMEYİ DÜŞÜNÜR MÜSÜNÜZ?” dedi.
Bunun üzerine, EFENDİMİZ de TEBESSÜM EDEREK: “Hayır! Sonuna kadar sizinle beraberim. SİZİ hiçbir zaman yardımsız da bırakmam. SİZİN savaştığınız kimselerle, savaşır; barıştıklarınızla barış yaparım.” buyurdular. İkinci Akabe Biati’nden birkaç ay sonra, Mekke’deki mü’minler Medine’ye hicret etmeye başlamıştı. ENSÂR, Mekke’de kardeşlerinin çektikleri sıkıntılardan kurtulmalarına seviniyorlardı. Bütün gözler sabırsızlıkla Efendimiz’in Medine’ye hicret edeceği günü bekliyordu.
Nihayet beklenen gün gelmiş; Fahr-ı Kâinat, Medine üzerine bir ay gibi doğmuştu. Hicret’ten sonra Ensâr, Muhacir kardeşlerini himayelerine alırken Allah Resûlü, MUHACİRLERDEN Osman b. Maz’un’u (radıyallahu anh) Ebu’l-Heysem (radıyallahu anh) ile kardeş ilân etmişti.
Bedir başta olmak üzere, Allah Resûlü ile birlikte bütün savaşlara katılan Ebu’l Heysem, Rıdvan Biati’nde de bulunmuştur. HİCRET’in ALTINCI YILINDA Medine’deki mü’minler hac ibadetlerini yerine getirmek üzere Mekke’ye giderlerken, Hudeybiye isimli mevkide müşriklerle karşılaştılar. Allah Resûlü tarafından Mekkelilere elçi olarak gönderilen Hz. Osman’ın öldürüldüğüne dair acı haber Efendimiz’e ulaşınca “Onlarla savaşmadan buradan ayrılmayız.” dediler. BUNUN ÜZERİNE 1400 kadar sahâbî coşarak, hayatları pahasına da olsa Allah Resûlü ile birlikte savaşacaklarına dair biat ettiler. Saadet Asrı’nda meydana gelen Rıdvan Biati’nin öneminden dolayı Yüce Allah, Efendimiz’e, “And olsun ki (Hudeybiye’de) o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, mü’minlerden razı olmuştur.” (Fetih, 48/18) âyetini indirerek oradaki sahâbîlerin değerini yücelttiğini müjdelemişti. RIDVAN BİATİNDE BULUNAN Ebu’l-Heysem (radıyallahu anh) da, Yüce Allah’ın bu müjdesine nâil olmuştu.
Allah Resûlü’nün ahirete irtihâlinden sonra Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer dönemlerinde onların istişare meclislerinde bulunan Ebu’l-Heysem hayatlarını Medine’de ilim ve fazilet neşri ile geçirmişlerdir. Allah muhacir aşırı muhabbeti ve sevgisi olan Ebu’l-Heysem Mâlik et-Teyyehân (radıyallahu anh) Hz. Ömer devrinde Efendisi’ne yakın bir yerde, Medine’de vefat etmiştir.
“EBU’L-HEYSEM ÇOCUĞU VE ALLAH RESÛLÜ “
Ashâb, Allah Resûlü’nün nur cemâlini görüyor ve ahlâkın en yücesi ile süslenmiş yüksek şahsiyetini gözlemliyorlardı. Bütün bunlar sahâbîler üzerinde son derece etkili olmuştu. BU BAKIMDAN, sahâbîler Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) canlarından, çocuklarından, eşlerinden ve dünyaya ait bütün değerlerinden üstün tutuyorlardı. BU GERÇEK, sahabînin hayatına değişik yönleri ile yansımaktaydı. ALLAH RESÛLÜ (sallallahu aleyhi ve sellem) SAHÂBÎLERİN EVLERİNDE EN SEVİMLİ İNSANDI. Bu bakımdan EVLERDE en fazla, Efendimiz’in güzel SÖZLERİ ve DAVRANIŞLARI dile getirilirdi. Bir insanın evinde en çok değer verilen ve hakkında konuşulan şahsın kim olduğunu evlerdeki çocuklardan öğrenmek mümkün.
- Ebu’l-Heysem’in SAADET HANESİNDE YAŞANAN ŞU HADİSE BUNUN EN CANLI ÖRNEĞİDİR:
İslâm’ın binbir çile ile yayıldığı günlerde, Allah Resûlü’nün elinde herhangi bir maddi varlık yoktu. Peygamberliğinin İLK SENELERİNDE Mekke ulularına Allah’ı anlatabilmek için ZİYAFETLER VERMİŞLERDİ. Böylece SERVETİ TÜKENEN Allah Resûlü, elindeki yiyeceği de muhtaç ashâbına dağıtırdı. Bu sebepten, günlerce aç kaldıkları da olurdu. Yine BİR GECE YARISI Allah Resûlü, şiddetli açlıktan ızdırap çeker hâle gelmişti… [Medine’nin Öncüleri/Saim Arı/Işık Yayınları]
Hadisenin bundan sonrasını “İnsanlığın İftihar Tablosu/Sonsuz Nur” adlı eserden okuyalım. İşte, EN ÇARPICI ÖRNEKLERDEN BİR TABLO:
Gecenin yarısıydı. Açlık Allah Resûlü’nün bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli ızdırabından geçici de olsa kurtulacaktı. Ne var ki açlık, O’nu terk edeceğe benzemiyordu. Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi.. tanımıştı… Bu, hayatının hiçbir ânında O’ndan ayrılmayan insandı. Düşüncede, aksiyonda hep O’nunla beraber olmuştu. Şimdi de gecenin yarısında, Medine’nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, Hz. Ebû Bekir’di (radıyallâhu anh) ve Allah Resûlü, ona selâm verdi. Ardından da sordu: “Yâ Ebâ Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?” Ebû Bekir (radıyallâhu anh), Allah Resûlü’nü görünce derdini unutuvermişti. Zaten o, hep öyle idi.
Hani Mekke’de Allah Resûlü’nü kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş.. bir gün baygın kalmış ve gözlerini ilk açtığında “Allah Resûlü’ne ne oldu?” diye sormuştu. Anası Ümmü Ümâre kızmış:. “Ölüyorsun; fakat hâlâ O’nu düşünüyorsun!” [İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/30.] demişti. O, bilmiyordu ki, Ebû Bekir (radıyallâhu anh), O’nu düşünmediği zaman ölürdü. Çünkü Allah Resûlü, onun hayat kaynağıydı. İşte şimdi de O’ndan ayrı kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti. Sürüklemişti ve Resûlullah’ın sorusuna “Açlık!” diye cevap veriyordu. “Evde yiyecek bir şey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.” Aynı dünya..! Hemen ardından ekledi: “Anam babam Sana feda olsun yâ Resûlallah, Sen niye çıktın?” Cevap aynıydı. Allah Resûlü de açlıktan dolayı çıkmıştı.
Tam bu esnada bir karartı daha belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Ömer’di. Zaten, tablonun tamamlanması gerekiyordu. Allah Resûlü, sağ tarafına Hz. Ebû Bekir’i (radıyallâhu anh) almıştı; ama, henüz sol tarafının her zamanki konuğu yoktu; sanki tabloyu yarım bırakmamak için o da koşup geliyordu. Evet, gelen Hz. Ömer’di (radıyallâhu anh). Karşısında bu iki dostu görünce O da şaşırıp kalmıştı. Selâm verdi, selâmı alındı. Ve Söz Sultanı, Ömer’e (radıyallâhu anh) de niçin çıktığını sordu. O da, aynı cevabı verdi: “Açlık, ey Allah’ın Resûlü, açlık beni dışarıya çıkardı.” dedi. Efendimiz’in hatırına Ebû’l-Heysem (radıyallâhu anh) geldi. Evi o taraflardaydı. İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü. Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve açlıklarını yatıştırırlardı. “Gelin Ebû’l-Heysem’e gidelim.” dedi. Ebû’l-Heysem’in (radıyallâhu anh) evine vardılar. Ebû’l-Heysem (radıyallâhu anh) ve hanımı uyuyordu. Evde, bir de küçük bir çocukları vardı. Yaşı, beş veya altıydı.
Önce kapıyı Hz. Ömer (radıyallâhu anh) çaldı. O gür sesiyle “Yâ Ebe’l-Heysem!” diye seslendi. Ne Ebû’l-Heysem (radıyallâhu anh) ne de hanımı sesi duymadı. Fakat, yatağında mışıl mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından fırladı, “Baba! Kalk Ömer geldi.” dedi. Ebû’l-Heysem (radıyallâhu anh), çocuğunu rüya görüyor sandı. “Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer’in işi ne!” Çocuk yattı.
Kapı açılmayınca, bu defa da o nârin sesli Ebû Bekir (radıyallâhu anh), gelip seslendi:
“Yâ Ebe’l-Heysem!” Çocuk yine fırladı, kalktı ve “Baba! Ebû Bekir geldi.” diye bağırdı.
Babası onu tekrar yatırdı.
Fakat son gelen, sesi soluğu cenazeleri dahi dirilten Allah Resûlü’ydü. O, “Yâ Ebe’l-Heysem!” diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de “Baba kalk, Resûlullah geldi!” diyordu. Ebû’l-Heysem (radıyallâhu anh), neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen kapıya koştu. Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde, hanesine, Sultanlar Sultanı nüzul etmişti. Hemen onları içeri aldı. Gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu. Hayatının en mesut anını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti… Açlıklarını bastıracak kadar yediler. Ardından da yine Allah Resûlü’nün gözleri dolu dolu oldu. Ve her hâdiseye ayrı bir buud ve derinlik kazandıran dudaklarından şu sözler döküldü: “Allah’a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.” Ardından da şu âyeti okudu:
ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ
“O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz.” [Tekâsür sûresi, 102/8.]
İşte O, hayatını bu kadar hassas ve bu kadar derin ölçüler içinde geçiren müstesna bir insandı. Böyle bir insanın hayatında inhiraf bulmaya çalışmak, ya garaz, ya da cehalettir.
Hz. Ömer (radıyallâhu anh) O’na en yakın olanlardandı ve O’nun hayatının zühd yanını şöyle anlatıyordu: “Allah’a yemin ederim, ben, Resûlullah’ın, sabahtan akşama kadar kıvrandığını bilirim. Zira, hurmanın en kötüsü olan (dakal) denen hurmayı dahi bulup karnını doyuramıyordu.” [Müslim, zühd 36; İbn Mâce, zühd 10.]
Hâlbuki O, kimden isteseydi, O’nun için en mükellef sofralar hazırlardı. Hem buna ne hacet? Kendisine gelen hediyeler, her gün O’na ve ailesine, müreffeh bir hayat yaşatacak ölçüdeydi. Ancak O, geleni dağıtıyor ve yarınlara bir şey bırakmıyordu. [Buhârî, bed’ü’l-vahy 5-6; zekât 50; rikâk 20; savm 7; Müslim, zekât 124; fedâil 50.]
Kendisine, niçin dünya nimetlerinden istifade etmediği sorulunca da O, şöyle cevap veriyordu: “Dünya nimetlerinden istifadeyi nasıl düşünebilirim ki, İsrafil sûru eline almış, Cenâb-ı Hakk’ın emrini beklemektedir. Böyle bir durumda olan insan, gelişigüzel, dünya nimetlerinden nasıl istifade eder ki?” [Tirmizî, kıyâmet 8; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/326, 3/7. [Sonsuz Nûr]
Ebu’l-Heysem’in oğlunun sergilemiş olduğu bu tablo oldukça ibret vericidir… Ebu’l-Heysem, Allah Resûlü’ne gönül verip kendisini tanıdığı gibi bunu oğluna da öğretmişti; hatta gecenin ilerleyen saatlerinde evlerine gelen bu şeref misafirlerinin üçüncü kapıyı çalarken kibar bir şekilde tıklatılmasından, bahtiyar çocuk Allah Resûlü’nün teşrif buyurduklarını anlamakta gecikmemişti. Ebu’l-Heysem (radıyallahu anh)’ın Allah Resûlü’ne göstermiş olduğu derin muhabbet, oğluna da yansımaktaydı. [Medine’nin Öncüleri/Saim Arı/Işık Yayınları]
***
“ŞEYTANIN FERYADI”
Müminin inandıklarını yaşaması, şeytanı şirazeden çıkarır ve feryada boğar. Allah’ı hoşnut edecek her tavır ve davranış şeytana ölüm sancıları çektirir. İlahî gadabı celbeden bütün sebepler, nasıl şeytanı sonsuz sürur ve sevince garkediyorsa, lâhut alemini memnun eden sebepler de onu ızdırabın uçsuz-bucaksız gayyâlarına iter ve kıvrandırır. Kulun, Allah’a en yakın olduğu yer secdedir. (Müslim, Salat 215; Nesei, Tatbik 78)
Secde mümini miraca erdirecek ölçüde bir kurbet vesiledir.. ve kulun her secde edişi, şeytanı bin feryada boğar. Eğer cin ve insanlar bu sesi duysalardı, belki kulaklarının zarı patlar, belki de sesin şiddetinden bayılıp yere düşerlerdi. Şeytan, “Secde ile emrolundum, etmedim ve kovuldum. O ise etti, kurtuldu!” der ve çığlık dövünür.
Kullar içinde Allah’a en yakın olan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sav) doğumu da şeytanı feryada boğmuştu. Zira o gün, Allah’ın en sevgilisi Habibullah doğmuştu… İhtimal ki o gece putları yüzüstü yere yıkan şeytanın feryadı idi. Ve ihtimal ki Sava gölü, bu feryatla batmış ve bin yıldan beri yanan ateş bu feryatla sönmüş.. ve yine Kisra’nın sarayı da bu feryatla yıkılmıştı. (Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve, 1/19,126,127)
Şeytanı yanayakıla feryat ettiren günlerden biri de hiç şüphesiz, Akabe’de altı-yedi Müslüman’ın Allah Rasulü’ne biat için el uzattığı gündü. Allah Rasulü ki senelerce kapı kapı, çadır çadır, panayır panayır dolaşmış ve hep derdine ortak olacak âşina gönül aramıştı. Evet O, hep bunun için uğraşmıştı. Ne var ki gittiği yerlerden hiç birinde sinesi ışığa açık, hüşyar bir gönül bulamamıştı. Taif’te taşlanmış, diğer yerlerde de kapılar yüzüne kapanmıştı. Ancak O’nun, Allah’ın, nurunu mutlaka tamamlayacağına inancı tamdı ve O kendine düşen vazifeyi yapıyordu. Bu vazife, ısrarla, yılmadan, usanmadan insanları Hakk’a davet etmekti ve Allah Rasulü de işte bunu yapıyordu.
Yine panayır günlerinden biriydi… Medine’den gelen bir grup talihli, onunla görüşme talebinde bulunmuştu. Allah Rasulü’nün (sav) gül yüzünde güneş doğmuş gibiydi. Gelen teklife o denli sevinmişti ki, O’nu sevindiren bu hadise ihtimal gök ehlini de sevindirmişti. Belli ki bu umumi sevinç, İlahi hoşnutluğun da bir tecellisiydi. Tabii o esnada ruhunun karanlığı yüzüne akseden biri de vardı. Hıçkırıklar boğazında düğümlenen bu menhus varlık, hiç şüphesiz şeytandı.
Heyet ile Allah Rasulü’nün buluşmasında Hz. Abbas (ra) da vardı. O bir realite adamıydı. Biatın akıl ve mantık çerçevesinde yapılması için uyarılarda bulunuyordu. Bu altı-yedi kişiye, topyekün insanlık ile yaka-paça olmaya adım atmakta olduklarını hatırlatıyor ve Allah Rasulü’ne biatın, o gün için çetin yanları üzerinde duruyordu. Yaşlılar, bu ağırlardan ağır yükü kaldırıp-kaldıramıyacakları konusunda tereddütte idiler. Onlar tereddüte düşünce şeytanın bakışları canlandı. İçinden bir “acaba” geçirdi. Kendi kendine, “Belki biat etmeden döner giderler” dedi. Ama içlerinden en genci, EBU’L-HEYSEM ET-TEYYİHÂNİ hemen ileri atıldı. Herşeyi kabullenerek Allah Rasulü’ne el uzattı. Ardından diğerleri de aynı şeyi yaptılar ve bu büyük biat tamamlandı.. Bu esnada ortalığı çınlatan bir feryat koptu. O sesi duyan, Akabe sallanıyor sanırdı… Öyle feryat ki bağırdan koptuğu belliydi. Birisi, bütün ümitlerini yitirmişe benziyordu. Evet, öyle birisi vardı ve işte o Şeytandı… (İbn-i Sa’d, et-Tabakât, 1/222,223)
Şeytan, alnı secdeli gençleri gördükçe.. çarşı-pazarın eracifine bulaşmadan ticaret yapan tüccarı müşahede ettikçe.. ilim adamlarının, kafa ve kalp bütünlüğüne erme yarışına girdiklerine şahit oldukça.. üniversite mahfillerinde ihtidaların arttığına, ilmin tekrar din ile uzlaştığını temaşa ettikçe.. yeniden diriliş bestesinin nağmeleştiğini duydukça ve yeni bir bezmin ılık nefesini ense kökünde hissettikçe ihtimal bugün de feryat etmektedir..
Bütün dünyada neşrolan ve şeytana nâşirlik yapan bazı gazete, dergi kitap ve bültenlerde yazılanlara bakıp, televizyon, radyo, konferans ve seminerlerde konuşulanlara kulak verdiğimizde, şeytanın aynı şekilde feryat ettiği duyulacaktır. Şeytan, bugün de İslam’dan, Müslüman’dan ve İslam adına başlayan oluşumdan korkmakta ve endişe duymaktadır. Bu korku ve endişeden dolayı da, canı boğazında ve çaresiz avaz avaz her dem feryat etmektedir.. kıyamete kadar da feryat edecektir. [Varlığın Metafizik Boyutu.]