➖Meâl➖
Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.
1. De ki: Sabahın Rabbine sığınırım.
2. Yarattığı şeylerin şerrinden,
3. Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden
4. Düğümlere üfleyip büyü yapan büyücü kadınların şerrinden,
5. Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.
***
Adını ilk âyetinde geçip sabah manasına gelen “Felak” kelimesinden alan sûre beş âyettir. İnsanların, kendilerine gelebilecek her türlü kötülükten Allah’a nasıl sığınıp, nasıl O’nun himayesine girebileceklerini öğretmektedir.
➖Tefsîr➖
قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ
1. “De ki: Sabahın Rabbine sığınırım.”
Âyette geçen أَعُوذُ (Eûzu) kelimesinin masdarları olan, avz, meâz, ıyâz’ın ve istiâze kelimelerinin manası; bir fenalıktan korunmak için başkasına sığınmak himayesini istemektir.
“Sığınma” fiilinde üç unsur vardır: Birincisi, sığınan âiz veya müsteiz; ikincisi, kendisine sığınılan müsteâzün bih; üçüncüsü, kendisinden sığınılan, kaçılan fenalığa münteâzün minh denir.
“Sığınma”dan murat, korku nedeniyle bir şeyden korunmak için bir başkasına dayanmak, onun himayesine girmek ve ona sarılmaktır.
“Sığınan kimse” bir şeyden korktuğu ve ona güç yetiremediği için başkasına sığınma ihtiyacı hisseder. Sığınan kimse, sığındığı kişinin, korktuğu şeye güç yetirdiğine ve kendisini ondan koruyacağına inanır.
Sûrenin başındaki قُلْ Kul “De” kelimesi, vahiyden bir parçadır. Resûlullah’ın risâlet mesajından bir cüzdür. Bunun ilk muhatabı Resûlullah olsa da, her mü’min bu kelimenin muhatabıdır.
بِرَبِّ الْفَلَقِ “O felâkın Rabbine.” O felâkın fâlikı; yani yarıp yaratıcısı, ölüden diri, diriden ölü çıkarıcı ve karanlığı yarıp sabahı açıcı.
اَلْفَلَقُ Felâk, yarıp çıkarmak anlamına gelir. Burada büyük bir ihtimale göre felak; gecenin karanlığının yarılmasıyla ortaya çıkan sabah vakti, yani sütun şeklinde uzamış olan aydınlık veya sabah yeri ağarıp açılmaktan ibaret olan şafağa denir. Bu bizim Türkçe’de “Tan” dediğimiz kelimenin aynısıdır.
Tefsircilerin pek çoğu örfte en yaygın olan sabah mânâsıyla tefsîri, uygun görmüşlerdir. Buna göre “Rabbi’l-felak”, sabahın Rabbi demek gibi olur. Rabbu’l-felâk: fâliku’l-ısbâh gibi sabahı ortaya çıkaran demektir. Gece karanlık içinde kalan nasıl sabahı beklerse, korkuya uğrayan da kurtuluş ve başarı nûrunun doğmasını bekler. Gecenin karanlığından sonra sabah aydınlığı gelir. Bunda, şiddetten sonra genişliğin geleceğine işaret vardır.
Fakat bununla, Allah’ın yarıp ortaya çıkardığı her şey de kastedilmiş olabilir: Arzın yarılmasıyla ortaya çıkan bitkiler, dağların arasından fışkıran sular, bulutların arasından akan yağmurlar, rahimlerden çıkan yavrular, çekirdeklerden çıkan filizler, yani bütün yaratıklar bu felak kelimesinin kapsamına girer.
Burada Allah’ın zât isminin, yani özel isminin yerine sıfat ismi olan Rabb’in kullanılmasının hikmeti: Rab, yani “terbiye eden”, “yetiştiren” sıfatının sığınmak olayına daha çok uygun düşmesidir. “Rabbu’l-felak”tan muradı, “Sabahı meydana getiren Rab” olarak kabul edersek âyetin anlamı şöyle olur: “Gece karanlığından gündüzün aydınlığına çıkaran Rabb’e sığınırım. O Rab, gece âfetinden çıkararak gündüzün âfiyetine erdirmiştir.”
Diğer bir hikmet ise; zararlardan korumak da bir terbiyedir. Rab, sığınanı da, kendisinden sığınılanı da içine alır. Yani Rab, hem sığınan, hem de sakınılan halkın ve yaratıkların Rabbi’dir, çünkü O âlemlerin Rabbi’dir.
مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ
2. “Yarattığı şeylerin şerrinden”,
Yani o Rabb’in yarattığı bütün halkın; her hangisi olursa olsun kötülüğü dokunabilecek olan yaratıkların hepsinin şerrinden ki, maddî ve manevî, dünya ve âhiretle ilgili, tabiî ve ihtiyarî her türlü şerri içine alır. Şu halde insan ve cin ile bütün şeytanların şerrinden, yırtıcı hayvanlar, böcekler, haşereler ve mikropların şerrine; zehirler ve ateşin şerrinden, günahların ve nefsin şerrine; kötü amelin şerrine varıncaya kadar yaratık denilebilen herhangi bir şeyin, şer ve zarar olabilecek herhangi bir kötülüğünü muhtevası içine alır.
وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ
3. “Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden”,
غَاسِقٍ “ğâsik” kelimesi, bir çok mânâ ile tefsîr edilmiş geniş anlamlı bir kelimedir. Felâk’a sabah mânâsı veren pek çok tefsirci, “ğâsik” kelimesini gece ve karanlık ile, وَقَبَ kelimesinin masdarı olan وُقُوبٌ vukûb’u da gece karanlığının her şeye girip basmasıyla tefsîr etmişlerdir. Karanlığın basması zamanıyla kayıtlanması da şerrin o zaman yayılmaya başlamasındandır. Çünkü suçlar çoğunlukla gece karanlığında işlenir. Eziyet verici ve zehirli hayvanlar da gece ortaya çıkarlar. Bundan dolayı etrafı şer kaplamadan önce istiâze (sığınma) ile korunmanın istenmesi en lüzumlu şeydir.
Âyette özellikle gece ortaya çıkan bütün âfet ve şerlerden Allah’a sığınılması telkin edilmiştir. Burada gece karanlığının şerrinden, fecri getiren Allah’a sığınılmasındaki incelik önemlidir.
Bazı müfessirler tarafından ğâsık Ay’la, vukûp (gece karanlığı) da ay tutulması veya ay sonundaki üç gün ile tefsîr edilmiş ve buna dair bir hadis-i şerif de rivâyet edilmiştir. Hz. Âişe’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Bir gün Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ay’a baktı da: “Ey Âişe! Bunun şerrinden Allah’a sığın. Çünkü bu o, karanlığı çöktüğü zaman gecedir.” (Tirmizî, Tefsîru Sûre 113, 114-1; Müsned, VI; 60, 206, 215, 237, 252.) demiştir.
Mevdudî’ye göre bu hadisin sahih te’vili şöyledir: Ay ancak gece çıkar. Gündüz de gökte olduğu halde görünmez. Bunun için Resûlullah’ın sözünün anlamı “Ay’ın çıktığı zamandan, yani gece karanlığından Allah’a sığının” şeklindedir. Çünkü Ay’ın aydınlığı saldırganlara karşı direnen kimseye çok fazla yararlı olmaz. Suç işlemeyi hedef alanlara daha çok yararlı olur.
وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ
4. “Düğümlere üfleyip büyü yapan büyücü kadınların şerrinden”,
النَّفَّاثَاتِ Yani iplere, ipliklere, yaptıkları düğümlere, yahut gönüllerde düğümlü azimler, inançlar içine üfleyen, yahut öyle düğümler içinde anlaşılmaz kapalı bir halde olarak üfürükçülükle efsun, büyü, sihir yapan büyücü nefislerin, yahut üfürükçü kadınların, yahut toplumların şerrinden (Allah’a sığınırım).
“Nefs etmek”, bizim “nefes etmek” dediğimiz üflemektir ki, biraz tükürüklü veya tükürüksüz olarak üfürür gibi yapmaktır.
الْعُقَدِ “ukad” kelimesi, “ukde” عُقْدَةٌ nin çoğuludur. Ukde, bir şeyin uçlarını derleyip birbirine sıkı tutturmak, yani düğüm bağlamak ve düğümlemek demek olan “akd” maddesinden isim olduğu için esas mânası, düğüm demektir.
Burada dikkati çeken noktalardan birisi de “neffâsât” kelimesinin müennes çoğul olarak getirilmiş olmasıdır. Bu “neffâsât” kelimesiyle kimlerin kastedildiği hususunda üç görüş söylenmiştir:
1. “Neffâsât” kelimesi müennes olduğundan dolayı bununla “üfleyici kadınlar” kasdedilmiş olabilir. İki sebepten dolayı kadınlar olabilir: Birisi, büyücülük çoğunlukla kadınların işi olması ve büyü işinde kadının rolünün çok olmasıdır. Birisi de, erkeklerin azim ve kuvvetleri üzerinde kadın hilesinin, kadın tuzaklarının şirreti veya kadın câzibesinin yüreklere işleyen büyüleyici tesiridir ki, bunu büyünün hakikatine inanmayanlar dahi itiraf ederler. Bununla beraber iki görüşün ikisi de aynı mânâya yöneliktir denilebilir.
2. Dişiyi ve erkeği içine almak üzere nüfûs, yani nefisler takdiriyle “üfleyici nefisler” demek olmasıdır.
3. Diğer bir takdire göre ise, “üfleyici toplumlar” diye cemaatler takdir edilmesidir.
Okuyup üflemek câiz midir?
Sihir karışmayan, yani şer ve şeytanlık için olmayıp da ondan korunmak ve bir hastalık veya âfete Allah’tan şifa niyazı için insanın kendisine veya bir başkasına hulûs-i kalp ve sâlih niyet ile bir duâ veya âyet okuyup üflemesi kabilinden olan nefesler, yani okuyup-üflemeler câizdir. Çünkü bunda kimseye zarar vermek veya sapıtmak veya Allah’tan başkasına sığınma ve iltica mânâsı yoktur.
- Bu Felâk ve Nâs sûrelerinde قُلْ أَعُوذُ “Sığınırım de!” emirleri de her şeyden Allah’a sığınmak gerektiğini anlatır.
Resûlullah’ın kendisine ve başkalarına bu şekilde okuyup üflediği ve böyle hayır için rukye (üfleme)ye müsaade ettiği bir gerçektir ve bu sebeple gerek ruhanî ve gerek cismanî nice hastaların şifa bulduğu da vâki olmuş ve görülmüştür. Şüphe yok ki bu sûrelerde ve diğer âyetlerde emrolunduğu üzere herkesin Allah’a sığınarak kendisi ve başkaları için duâ etmesi, okuması, sadece meşrû değil, hatta dince emredilmiştir.
Afv ibn-i Mâlik Eşceî hadisinde demiştir ki: Biz câhiliye zamanında okuyup üflerdik. Dedik ki: Ey Allah’ın Resûlü! Okuyup üfleme hakkında ne buyurursun? Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem): “Rukyelerinizi (okuyup üflediğiniz duâlarınızı) bana arzediniz, rukyelerde bir sakınca yoktur, onda şirk olmadıkça.” buyurdu. (Müslim, Selâm 64; Ebû Dâvûd, Tıbb 18.) Yasaklanmış olan rukyeler hakikatleri bilinmeyen, sihir ihtimali ve şirk mânâsı bulunan rukyelerdir.
Âyet ve hadislerden anlaşıldığına göre dinimizde, sihir mânâsı karışan düğümlü, ne olduğu belirsiz, meçhûl ve anlaşılmaz, şüpheli, inanç veya beden üzerinde zararlı olması akla gelen şeytanî üfürükçülükten ve vehimlere kapılmaktan sakındırılmıştır. Onun için tefsircilerin çoğu mânâyı hep sihir (büyü) üzerinde dolaştırmışlar ve mutlaka değil; fakat büyü karışan okuyup-üflemelerden sakınmayı söylemişler, iplik düğümleyerek okumayı da sihir tarzında saymışlardır.
“Her hastalığın bir devası (ilacı) vardır.” (Buhârî, Tıbb 1; Müslim, Selâm 59, Fezâilü’s-Sahâbe 92.) hadisi gereğince rûhî hastalıklara ruhânî, cismanî hastalıklara cismanî sebeplerle tedavi meşrû olduğu gibi, karışık olanlara da karışık tedavi elbette meşrû olur. Şu şart ile ki, tesir, sebeplerden değil, Allah’tan bilinmeli ve hepsinde de entrikadan, sihirbazlıktan, şarlatanlıktan, aldatma ve zarar vermeden sakınılmalıdır.
Hâlis niyet ve temiz nefeslerle Allah’a sığınarak, Allah’tan şifa niyaz ederek okuyup üflemeyi de mutlaka sihirbazlık gibi kabul etmek doğru olmaz. Onun için rukye (okunma)yi caiz görenler sahih hadis kitaplarında rivâyet edilen bir hayli hadis ile delil getirmişlerdir
1. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) biraz rahatsız olmuştu. Cibrîl (aleyhisselâm) O’na okuyup üfledi de:
بِسْمِ اللّٰهِ أَرْقِيكَ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ يُؤْذِيكَ وَ اللّٰهُ يَشْفِيكَ
“Sana eziyet veren her şeyden Allah’ın ismiyle sana okurum, üflerim. Allah sana şifâ verir.” (Buhârî, Tıbb 38; Müslim, Selâm 40.) dedi, diye rivâyet edilmiştir.
2. Hz. Âişe demiştir ki: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bizden birisi rahatsız olduğu veya bir hastanın yanına girdiği zaman onu sağ eliyle mesheder (sıvazlar), sonra şöyle derdi:
اِذْهَبِ اْلبَاْسَ رَبَّ النَّاسِ اِشْفِهِ أَنْتَ الشَّافِى لاَشِفَاءَ اِلاَّ شِفَاؤُكَ شِفَاءً لاَيُغَادِرُ سَقَماً
“İnsanların Rabbi Allah’ım! O sıkıntıyı gider, şifâ ver, sen şifâ vericisin, senin şifandan başka şifa yok, senin şifan dert bırakmaz.” (Buhârî, Merdâ 20, Tıbb 38, 40; Ebû Dâvûd, Tıbb 17, 19)
3. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’e şöyle dua ederdi:
أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللّٰهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَ هَامَّةٍ وَ مِنْ كُلِّ عَيْنٍ لاَمّةٍ
“Her türlü şeytandan ve haşarattan, her türlü kötü nazardan Allah’ın tam kelimelerine sığınırım.” derdi ve buyururdu ki: “Babam İbrahim de oğulları İsmail ve İshak’a böyle dua ederdi.” (Buhârî, Enbiyâ 10; Müslim, Zikr 54, 55.)
4. Osman ibn-i Ebi’l-Âs Sakafî’den, demiştir ki:
Bende ağrı vardı, beni az daha öldürecekti. Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gittim, buyurdu ki: “Sağ elini ağrıyan yerin üzerine koy ve yedi kere şöyle de:
بِسْمِ اللّٰهِ بِسْمِ اللّٰهِ بِسْمِ اللّٰهِ أَعُوذُ بِعِزَّةِ اللّٰهِ وَ قُدْرَتِهِ مِنْ شَرِّ مَا أَجِدُ وَ أُحَاذِرُ مِنْ وَجَعِى هَذَا
“Bismillah (Allah’ın ismiyle, üç defa), vücûdumda duyduğum ağrının şerrinden ve sakındığım, korktuğum şu acıdan, ağrıdan Allah’ın izzet ve kudretine sığınırım.” Ben de öyle yaptım, Allah bana şifa verdi.” (Ebû Dâvûd, Tıbb 19; Tirmizî, Tıbb 29, Daavât 125; İbn-i Mace, Tıbb 36; Muvatta, Ayn 9; Müsned, VI, 390.)
5. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) her gece avuçlarını birleştirir ve onlara Muavvizâtı (İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini) okur ellerine üfler, sonra da yüzüne ve vücuduna meshederdi. (Buhârî, Tıbb 39; İbn-i Mâce, Duâ 15)
Hz. Âişe’den sahih hadis kitaplarında rivâyet edilmiştir ki: “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ailesinden birisi hastalandığı zaman ona Muavvizâtı (İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleri) okur ve üflerdi. (Buhârî, Megazî 83, Fezâilü’l-Kur’ân 14, Tıbb 41, Daavât 12; Ebû Dâvûd, Tıbb 19; Muvatta, Ayn 10; Müsned, VI, 104, 124) Vefat ettiği hastalığında da ben okuyup üflüyor ve kendi eliyle kendisini sıvazlıyordum. Çünkü O’nun mübarek elinin bereketi benim elimin bereketinden çok büyük idi.”
Şimdi bütün bunlardan hasıl olan sonuç da şudur ki: Sihir şüphesi ve kiri olmamak şartıyla ruhî ve bedenî kurtuluş için tesirli duâlarla rukye (okuyup-üflemek) câiz olmakla beraber, istirkâ yani kendini başkasına okutmak, okuyup üfleme talep etmek, Allah’a sığınmak ve duâ etmek için başkasının aracılığını dilemek mânâsını içine almış olması itibarıyla dinen hoş görülmemiştir.
Hanefî âlimlerine göre: Şifâ verenin ancak Yüce Allah olduğuna ve ilacı, şifâya sebep kıldığına inandığı takdirde tedavî ile meşgul olmakta bir sakınca yoktur. Ama kişi, “şifa veren gerçekte ilaçtır” diye inanırsa bu doğru değildir.
Şu halde bu açıklamadan anlaşılır ki okuyup üfleme ile tedavi halkın pek çoğunun zannettiği gibi dindarlığın gereği ve dinin emrettiği bir şey değil, nihayet bir izindir. Asıl dindarlığın gereği; ancak Allah’a sığınıp O’na kendisinin doğrudan doğruya duâ etmesi ve duâsına başkalarının aracılığını istememesidir.
Mü’minin mü’mine gerek huzurunda ve gerek arkasından duâsı meşrû ve müstahsen ve hatta dinî görevi bulunduğunda ve الدُّعَاءُ مُخُّ الْعِبَادَةِ “Duâ ibâdetin özüdür.” (Tirmizî, Duâ 1.) hadîs-i şerîfi gereğince duâ ibâdetin, dindarlığın özü olduğunda şüphe yok ise de, duâ etmek başka, okuyup üflemek, başkasının nefesinden medet beklemek yine başkadır.
Yüce Allah duâyı emretmiş “Bana duâ edin, duânızı kabul edeyim.” (Mü’min, 40/60) buyurmuş; “Ben (o kullara) yakınım. Bana duâ edince duâ edenin duâsına karşılık veririm.” (Bakara, 2/186) ve “De ki: Duânız olmasaydı Rabbim size ne değer verirdi?” (Furkân, 25/77) buyurmuştur. Fakat şirki ve kendinden başkasına duâ etmeyi yasaklamış, Peygamber Efendimizin şahsında bütün inananlara, “Sen de ki: Ben yalnız Rabbime yalvarır, O’na kulluk ederim. Hiçbir şeyi O’na ortak saymam.” (Cin, 72/20) demelerini emir buyurmuştur. Aynı şekilde Kur’ân’da ve Resûlü’nün diliyle en güzel duâları öğretmiş ve bu sûrelerde (Felâk ve Nâs) de bütün şerlerden doğrudan doğruya kendisine sığınılmasını emretmiştir.
Okuyup üfleyecek olan mü’minler, bunları belleyip, her zaman kendilerine cankurtaran edinebilirler. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’den rivâyet edildiği üzere her gece ve her ihtiyacında temiz kalp ve itikat ile okur, kendine üfler, mü’min kardeşlerine de hem duâ, hem tavsiye eder, temiz nefesle duâ edenlerin duâlarının bereketlerini de inkâr etmez. Buna söz yok, fakat Yüce Allah böyle duâ ve icâbet (kabul etme) kapısını herkese açtığı, ona genellikle herkesi çağırdığı, herkesin doğrudan doğruya sığınmasını istediği ve şirk ayıbını kabul buyurmadığı halde; ona doğrudan doğruya duâ ve ibadet ile sığınma ve ilticayı bırakıp da, “Ben o kapıya gidemem, ne isteyeceğimi de bilemem.” diye duâ tellalı aramaya ve onun nefesinden medet ummaya kalkışmak dindarlığın gereği değil, cahiliye âdetidir. İnsanlar bundan gâfil olup kendisine okutup üfletmeyi dindarlık gereği sandığı için burada bu genişçe anlatım ile sözü uzatmaya lüzum görüldü. Muvaffak edici Allah’tır.
وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ
5. “Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden (Allah’a sığınırım).”
Haset, başkasının sahip olduğu bir nimeti, zenginliği, makam ve mevkiyi, üstün sayılan bir vasfı çekemeyerek, onun din kardeşinden alınmasını ve yok olmasını istemektir. Biz, haseti dilimizde kıskanmak ve çekememek diye ifade ederiz. Haset, İslâm ahlâk ve âdâbında kötü ve çirkin huyların başında gelir.
Haset, dinimizde haram kılınmış olan kötü hasletlerden biridir. Kitap ve Sünnet’te bu hususa işaret eden pek çok âyet ve hadis vardır. Hasedin haram kılınması ve kötü karşılanmasının sebebi, hasetçinin itirazının ve muhalefetinin gerçekte Allah’a karşı olmasındandır. Çünkü insana her türlü nimeti, mevki ve makamı, üstünlüğü ve hayrı veren Allah’tır. Allah’a inanan bir mü’minin, O’nun takdir ve ihsanına razı olmaması son derece yanlış bir duygu ve tavır olup iman ve teslimiyet gerçeğiyle bağdaşmaz. O halde bir kimsenin sahip olduğu nimetlere karşı haset etmek, kıskançlık beslemek, ilâhî taksime rızâ göstermemek demektir. Bunun zararı da hasetçiden başkasına değildir. Peygamber Efendimiz, imanla hasetin kulun kalbinde bir arada bulunamayacağını söylemiştir. (Nesâî, Cihad 8.)Buna göre haset, gerçek mü’minlerin vasfı olamaz. Kalb böyle bir manevî hastalıkla, kirlilikle hasta olunca başka iyiliklerin ve hayırlı amellerin de kıymeti ve sevabı noksanlaşır veya yok olur.
Nitekim Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Haset etmekten sakının. Zira, ateşin odunu (veya otları) (yakarak) yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir.” (Ebû Dâvûd, Edeb 44; Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Zühd 22)
Ateş için odun veya otları yakıp kül etmek ne kadar tabiî ve kolay ise, çekememezlik duygusu da kişinin yaptığı iyilikleri öylece tüketir. Çünkü kıskanan kişi kıskandıklarının gıybetini, dedi-kodusunu yapar, aleyhinde bulunur. Bunlar hasetçinin kaybını ve zararını, kendisine haset edilen kimsenin de nimet ve sevabını artırır. Böylece haset eden kimsenin hem dünyası hem de âhireti mahrûmiyetle dolar. Haset tedâvi edilmezse, neticede kişinin imanını da ifsat edebilir. İyiliklerin, hayır ve hasenâtın desteğinden uzak kalan imanın, önce kemalini sonra da aslını kaybetmesinden korkulur. Bu sebeple haset şiddetle yasaklanmıştır.
Hasetin zıddı ve övgüye lâyık olan davranış ise gıbta, imrenmedir. Gıbta, kişinin, bir başkasının sahip olduğu iyilik ve güzelliklere, nimet ve faziletlere kendisinin de sahip olmasını arzu etmesidir. Fakat bunda başkasında bulunanın yok olmasını veya bulunmamasını istemek söz konusu değildir. Nitekim şu hadîste geçen haset, gıbta mânâsındadır: “Şu ikiden başkasında haset yoktur: Bir adam ki, Allah ona mal vermiş ve hak yolda harcamaya muvaffak kılmıştır ve bir adam ki, Allah ona hikmet vermiştir, onunla amel eder ve onu insanlara öğretir.” (Buhârî, Zekât 5, Ahkâm 3, Temennî 5, İ’tisâm 13, Tevhîd 45; Müsned II, 9, 36)
Sûrenin ikinci âyetinde, “Yarattığı şeylerin şerrinden” Allah’a sığınırım denildikten sonra, daha başka şeylerden de Allah’a sığınma demek, bu sığınılan şeylerin kötülüklerinin büyüklüğüne işarettir. En son ise “Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.” sığınılmıştır. Bu da hasedin kötülüğünün daha büyük olduğunu gösterir. Çünkü haset; semâda da dünyada da ilk defa Allah’a isyana sebep olan bir günahtır. İblîs, Hz. Âdem’i hasedinden dolayı Allah’ın emrine isyan etti. Kâbil de, Hâbil’i hasedinden dolayı öldürdü.
Kaynak: Kısa Sûrelerin Tefsîri Işık Yayınları