Hâbil Kâbil ve Kurban Yerine Sadaka!..

°°°Önsöz°°°

İnsanlık tarihi, hak ile batılın, teslimiyet ile ihtirasın, ihlas ile kıskançlığın sürekli karşı karşıya geldiği bir imtihan meydanıdır. Bu meydanda yaşanan öyle hadiseler vardır ki, zamanın sınırlarını aşar; her devirde yeniden benzerleri yaşanır.. Onlar, isimlerden ve şekillerden sıyrılmış, insan ruhunun derinliklerine ait evrensel hakikatleri dile getirir. İnsanın iç dünyasında saklı duran duygular, bazen bir ibadet vesilesiyle ortaya çıkar; kimi zaman samimiyetle arşa yükselir, kimi zaman da nefsin gölgesinde kararıp sahibini hüsrana sürükler. Aynı fiil, farklı kalplerde bambaşka neticeler doğurur. Çünkü asıl belirleyici olan, görünürdeki amel değil; o amelin arkasındaki niyet, takva ve iç tavırdır.

Bu yönüyle bazı kıssalar, sadece geçmişi anlatmaz; insanın bugününü ve yarınını da aydınlatan birer ayna hâline gelir. O aynaya bakan kişi, kendini, niyetlerini ve kalbinin istikametini görme imkânı bulur. Ve anlar ki, insanı yücelten de alçaltan da dışındaki sebeplerden çok, içinde taşıdığı duygular ve onlara verdiği istikamettir. İşte bu bakış ufku, insanı yalnızca bir olayın hikâyesine değil; Onu kendi iç dünyasına doğru derin bir yolculuğa davet eder. Bu yolculukta her satır, kalbe dokunan bir ikaz; her mana, vicdanda yankılanan bir çağrı gibidir.Aynen böyle de Kur’ân-ı Kerim, Mâide sûresinin 27-31. âyetlerinde bize, Hazreti Âdem’in iki çocuğunun kıssasını anlatır. Kur’ân, bu iki kardeş arasında meydana gelen olayın detaylarını zikretmez; çünkü meydana gelen hâdise, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir.

°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°

-Mâide Sûresi-

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ ابْنَيْ اٰدَمَ بِالْحَقِّۢ اِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ اَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْاٰخَرِۜ قَالَ لَاَقْتُلَنَّكَۜ قَالَ اِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّٰهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ

27. (Ey Rasûlüm!) Onlara Âdem’in iki oğlunun yaşadığı önemli ve ders verici hadiseyi anlat: Birer kurban takdim etmişlerdi de, birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine), “Öldüreceğim seni!” dedi. Kardeşi ise şöyle mukabelede bulundu: “Allah, ancak kalbi O’na karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten sakınanlardan kabul buyurur.

لَئِنْ بَسَطْتَ اِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَن۪ي مَٓا اَنَا۬ بِبَاسِطٍ يَدِيَ اِلَيْكَ لِاَقْتُلَكَۚ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اللّٰهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ

28. “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi uzatacak değilim. Hiç şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nden korkarım.

اِنِّٓي اُرِيدُ اَنْ تَبُٓواَ بِاِثْمِي وَاِثْمِكَ فَتَكُونَ مِنْ اَصْحَابِ النَّارِۚ وَذٰلِكَ جَزٰٓؤُا الظَّالِمِينَۚ

29. “Ben, (seni öldürmek için) elimi uzatıp da asla günaha girmek, böylece hem kendi günahımı, hem de senin günahını yüklenmek istemem; bu bakımdan dikkat et, bütün günahı sen yükleneceksin ve sonunda Ateş’in ehlinden olacaksın. (*) Çünkü budur zalimlerin cezası.”

(*) Âyetin buraya kadar olan kısmının kelime kelime manâsı, “Ben dilerim ki, benim günahımı da kendi günahını da yüklenesin ve Ateş’in ehlinden olasın!” şeklindedir. Aslında bu, bir dileğin değil, tekvinî bir realitenin ve ciddî bir ikazın ifadesidir. Bu realite ve ikazı, şu iki hadis-i şerifte görebiliyoruz: “İki Müslüman birbirini öldürmeye teşebbüs etse, ölen de öldüren de Cehennem’dedir. Çünkü, ölen de, gücü yetseydi diğerini öldürecekti.” (Müslim, “Fiten”, 14; İbn Mâce, “Feraiz”, 8). “İki insan birbirine karşı sözlü tecavüze giriştiğinde, mazlum taraf tecavüzde ileri gitmedikçe, tevacüzü ilk başlatan, hem kendisinin hem de sebep olduğu için diğerinin günahını yüklenir.” (Müslim, “Birr”, 68; Tirmizî, “Birr”, 51). Âyetteki ifade, bu gerçeğe bakmaktadır. Yani Habil, “Ben, tecavüz ederek, iki günahı, yani hem tecavüz hem de tecavüze sevketme günahını birden yüklenmek istemem.” demekte ve esasen kardeşine, “Dikkat et, iki günahı, yani hem beni öldürme hem de meşrû savunma adına benim sana yapacaklarımın günahını birden yükleneceksin!” diyerek beliğ bir hatırlatma ve ikazda bulunmaktadır. Yoksa, onun iki kişinin günahını birden yüklenip Cehennem’e gitmesini arzuluyor değildir.

فَطَوَّعَتْ لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ اَخِيهِ فَقَتَلَهُ فَاَصْبَحَ مِنَ الْخَاسِرِينَ

30. (Bu sözler, diğerinin ders almak yerine hırsını kamçıladı da,) nefsi onu kardeşini öldürmeye sevketti ve nihayet o da kalktı kardeşini öldürdü; böyle yapmakla kaybedip gidenlerden oldu.

فَبَعَثَ اللّٰهُ غُرَابًا يَبْحَثُ فِي الْاَرْضِ لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَارِي سَوْاَةَ اَخِيهِۜ قَالَ يَا وَيْلَتٰٓى اَعَجَزْتُ اَنْ اَكُونَ مِثْلَ هٰذَا الْغُرَابِ فَاُوَارِيَ سَوْاَةَ اَخِيۚ فَاَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَۚۛ

31. Allah, (ona, ne yapacağını bilemediği) kardeşinin cesedini nasıl ortadan kaldıracağını göstermek için bir karga gönderdi: onun yeri eşip de (oraya bir şey gömüp üstünü örttüğünü görünce), “Vah bana, ben şu kargadan daha bilgisiz, daha mı âcizim ki, kardeşimin cesedini nasıl ortadan kaldıracağımı bilemedim?!” diye dövündü; hüsran ve haybete düştü. (**)

(**) Bazı ferdî görünen hadiseler, küllî gerçekleri ortaya koyar ve küllî kanunlara sebep olurlar. Meselâ, bir defasında Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunu keşfe çalıştığı bir zamanda iki Müslüman’ın şiddetle münakaşa ettiklerini görür ve o iş, kendisine unutturulur. Bu hadise, ferdî bir hadise olmakla birlikte, ümmet içinde maalesef âdeta yerleşik bir hâl olan cedel, ihtilâf ve fitnenin sembolü gibi bir fonksiyon gördüğünden, büyük bir hayırdan ümmeti mahrum bırakmıştır denebilir. Bunun gibi, Kitab-ı Mukaddes’te (Tekvîn: 4) adları Abel (Habil) ve Kain (Kabil) olarak anılan iki kardeşin başından geçen bu hadise de, bir insanlık gerçeğini ortaya koymaktadır. Kitab-ı Mukaddes’te anlatıldığına göre, Kabil çiftçi, Habil ise çobandır. İhtimal bir münasebetle Allah’a yakınlık için birer kurban, Habil iyi bir koyun, Kabil ise, yetiştirdiği ekinden birkaç tutam takdimde bulunur.

Kurban, “yaklaşma” manâsınadır ve ondan kasıt, Allah’a yaklaşmaktır. Kurban, terim ve uygulama olarak İslâm’da artık küçük veya büyükbaş hayvanlar cinsinden bir hayvan kesme şeklinde yerleşmişse de, yine de onun altında yatan asıl gaye Allah’a yaklaşmak olup, Kur’ân-ı Kerim’de, Onların ne etleri ne de kanları asla Allah’a ulaşmaz; sizden O’na ulaşacak tek şey, takvadır (Hacc Sûresi/22: 37) buyurulmaktadır. Kabil, takvadan yoksun bulunduğu, ihtimal bunun için de kurban veya takdimesinde başka gaye güttüğü veya bunu istemeye istemeye yaptığı, kısaca ibadete ters bir niyet, tutum ve davranış içinde bulunduğu için, Allah onun kurban veya takdimesini kabul buyurmamıştır. Bu ise onda, bir başka çok önemli insanlık gerçeği olan kıskançlık damarını harekete geçirmiş ve bu kıskançlık da insanlık tarihinde ilk bağy, yani haksız tecavüz ve kanın dökülmesine yol açmıştır. Tarih boyu ilk insan topluluğu gibi, insan toplulukları, özellikle peygamberler veya peygamber vârisleriyle sağlanan sulh ve nizamın daha sonra tefrika ve ihtilaflarla bozulmasına da sebep hep bağy, yani kişinin hakkına rıza göstermeyip başkalarının haklarına tecavüz olmuştur (Bakara Sûresi/2: 213; Âl-i İmran Sûresi/3: 19).

Hayat, bilhassa insan hayatı, Allah katında son derece kıymetli ve önemlidir. O kadar ki, “Hak haktır; hakkın büyüğü küçüğü olmaz; bir ferdin hakkı toplum için feda edilemez.” hükmünü veren İslâm, bir insanı (maddî veya manevî açıdan) öldürmeyi veya diriltmeyi bütün insanlığı öldürme veya diriltme gibi telâkki etmiş ve hakların ve değerlerin mütekabiliyeti, yani karşılıklı oluşundan hareketle de kısası koymuştur. [Allah Kelâmı Kuran-ı kerim ve Açıklamalı Meâli/Ali Ünal]

KIRIK TESTİ : KURBAN YERİNE SADAKA!..

°°°Önsöz°°°

Kulluk, sadece bir takım fiilleri yerine getirmek değil; o fiillerin ardındaki ilahî muradı sezmeye çalışmak ve o murad karşısında kendi benliğini akort edebilmektir. Bu yüzden ibadetler, insanın kendi ölçülerine göre şekillendirebileceği alanlar değil; aksine, insanı şekillendiren, ona istikamet veren ilahî disiplinlerdir. Onların her biri, görünürde sınırlı bir fiil olsa da, özünde ebediyete açılan sırlı kapılar hükmündedir. Bazen insan, ibadetlerin zahirinde gördüğü faydalarla yetinmek ister; onları dünyevî ölçülerle tartar, kendi anlayışına daha uygun alternatifler arar. Oysa hakiki kulluk, görünen faydaların ötesine geçip emredilene ram olabilmektir. Çünkü asıl değer, yapılan işin büyüklüğünde değil; o işin kimin emriyle, hangi niyetle ve nasıl bir teslimiyetle yapıldığında gizlidir. İşte bu bakışla ele alındığında, ibadetler insanı yalnızca disipline eden pratikler değil; onu kendi sınırlarından kurtarıp sonsuzluk ufkuna taşıyan ilahî vesileler hâline gelir. Her biri, kalpte bir derinlik, ruhta bir incelik ve vicdanda bir hassasiyet meydana getirir. Ve insan, bu hassasiyetle, faniliğin dar kalıplarından sıyrılarak ebediyetle irtibat kurar. Aşağıda Pırlanta Müellifi Kurban ibadetinin yerine başka birşeyin yapılamayacağını örnekleriyle şöyle anlatır:

°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°

Kurban ibadetinin yerine başka birşeyin yapılamayacağını Kurban ibadetinin kitap ve sünnet ile sabit olduğunu illet ve hikmet boyutundan şöyle açıklamıştır:

Dinimizde kurbanın yeri bellidir ve zannediyorum, işin uzmanları başta olmak üzere halkımız onun kıymetini çok iyi bilmektedir. Kurban, lügatlere göre “yaklaşmak” mânâsına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah’a teslimiyeti ve O’na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir. Kurban kesmek, Kitap, Sünnet ve icmâ-ı ümmet ile sabittir. Kur’ân-ı Kerim’in, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!” (Kevser sûresi, 108/2.) mealindeki âyetle, bildiğimiz kurbanı işaret ettiği hususunda İslâm ulemasının çoğunluğu aynı görüştedir. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, İbn Mâce’de ve Müsned’de geçen bir hadis-i şerifte “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın.” buyurmuştur. Bu ve benzeri nasslardan hareket eden Hanefi fukahâsı kurban kesmenin vacip olduğu kanaatine varmışlardır.

Müsaadenizle ben, kurbanı kimler kesmeli, kurbanlıkta aranan şartlar nelerdir gibi mevzuyla alâkalı hususları ilmihal kitaplarına havale ederek, sorunuz münasebetiyle, bir başka meseleyi hatırlatmak istiyorum: Kur’ân-ı Kerim, Mâide sûresinin 27-29. âyetlerinde bize, Hazreti Âdem’in iki çocuğunun kıssasını anlatır: Cenâb-ı Allah buyurur ki, “Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine: “Seni öldüreceğim.” dedi. O da: “Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur, dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan da, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım. (Öyle bir şey yaparsan) dilerim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de Cehennemliklerden olasın. Zalimlerin cezası işte budur!”

Kur’ân-ı Kerim’de ve güvenilir hiçbir hadis-i şerifte, Hazreti Âdem’in bu iki çocuğunun isimlerinden bahsedilmese de Kütüb-ü sâlifede isimlerinin Habil ve Kabil olduğu belirtilen iki kardeş arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkar ve neticede Kabil, kardeşi Habil’i kıskançlıkla, haksız yere öldürür. Kur’ân, bu iki kardeş arasında meydana gelen olayın detaylarını zikretmez; çünkü meydana gelen hâdise, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir.

Tefsirlerde ve diğer İslâmî eserlerde geçtiği üzere –ki bu konudaki malumatın çoğu İsrailiyat’tır– Kâbil ziraatçi, Hâbil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Hâbil ise, beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Hâbil’in kurbanı kabul görmüş, Kabil’inki ise âdeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah’ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi mânâsından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi hâline getirmişti.

“İBADETLERDE İLLET VE HİKMET”

Bugün de kurbana aynı mantıkla bakıldığı söylenebilir. Oysa, Allah’a yaklaşmak için bir yol olan kurban, özellikleri tespit edilmiş bir hayvanı belli bir vakitte, ibadet maksadıyla ve usûlüne uygun olarak kesmek demektir. Onun formatı Allah tarafından ortaya konmuştur ve insanların o ibadet yerine başka bir ibadeti ikame etmeye ya da onun şeklini değiştirmeye hakları yoktur. Sadece kurban değil, bütün ibadetler, fıkhî deyimiyle, taabbudî alana girer ve vahye göre şekillenmiştir. Hanefi fûkahası, taabbudî olan ve illetlerinin akılla kavranması mümkün olmayan hususlarda kıyas bile yapılamayacağına kâildirler.

Evet, ibadetler “taabbudî”dir; yani, onları Allah emrettiği için, O’nun istediği zamanda, O’nun gösterdiği şekilde ve O’nun rızasını kazanmak niyetiyle yaparsak ya da sırf Allah yasakladığı için bazı şeylerden sakınırsak, işte o zaman o amelimiz ibadet hükmüne geçer. Kur’ân nasıl getirmiş, Peygamberimiz nasıl göstermişse aynen öyle koruyup uyguladığımız, onlarda değişikliklere, artırma ve eksiltmelere girmediğimiz, Peygamberimiz tarafından öğretilen şekline dokunmadığımız sürece ibadetlerimiz ibadet olarak kalır. Tabiî ki, bu ilâhî emir ve yasakların pek çok hikmetleri ve menfaatleri de vardır. Fakat sadece bu hikmet ve menfaatler gözetilerek yapılan, kulluk düşüncesiyle ve Allah’ın rızasını kazanma niyetiyle yapılmayan şeyler ibadet sayılmazlar ve insana sevap da kazandırmazlar. Çünkü, o ibadetlerin teşrîi doğrudan vahye dayalıdır ve o bilinen hikmetler, bilinmeyenlere göre çok azdır. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin emredilmesinde, içki ve kumar gibi kötülüklerin de nehyedilmesinde “illet” başkadır, “hikmetler” başkadır.

Bunların yapılıp yapılmamasındaki asıl “illet” Allah’ın emretmesi veya nehyetmesidir. Evet, ibadetlerde önemli olan Cenâb-ı Hakk’ın vaz’ettiği formüllere uygun hareket etmektir. Yani, format Allah tarafından ortaya konmuş ise o bir kıymet ifade eder. Yoksa, bir ibadetin şekil olarak, kendi mantığınıza göre daha mükemmelini, daha ağırını ve daha müşkilini ortaya koysanız da onun bir değeri yoktur. Aslında, yaptığımız ibadetler bizim almak istediğimiz şeylerin karşılığı olamaz; kulluk adına ortaya koyduğumuz niyet, gayret ve ameller talip olduğumuz Allah rızasına, Cennet ve Cemalullah gibi nimetlere bedel sayılamaz. Beklediğimiz netice karşısında ortaya sürdüğümüz bedel çok küçük ve yetersiz kalır. Fakat beklentilerimizi bize lütfedecek Allah’tır. Sahip olmak istediğimiz emtia, o mutluluk, o saray, o köşk, o villa her ne ise, onu satın alabilmemiz için vermek zorunda olduğumuz nakdi yaratan, o parayı basan da Allah’tır. Yani, darphane de ona aittir.

“İBADETLERE BİÇİLEN DEĞERİ”

İşte, teşbihde hata olmasın, o darphanede Allah çeşit çeşit paralar basıyor. Sizin namazınız bir çeşit paradır, orucunuz bir çeşit paradır, zekâtınız bir çeşit paradır, hatta tavırlarınız, davranışlarınız, hayırlı düşünceleriniz, samimi niyetleriniz birer paradır. Allah katında bunların her birinin ayrı ayrı değeri vardır. Bütün bunlar, isteklerinizi peyleme adına, doğrudan doğruya takdiri Allah’a ait olan bir bağıştır size. Yoksa siz, size ait kıymetlerle alamazsınız istediklerinizi. Meselâ, Allah’ın yüksek bir bedel takdir buyurduğu beş vakit namazla elde edeceğiniz ahiret nimetlerini, abdestinden duasına kadar o namaz sebebiyle katlandığınız meşakkatin elli bin katını ortaya koysanız yine de namazdan başka bir şeyle peyleyemezsiniz. Çünkü sizin ortaya koyduğunuz şeyler kalptır, sahtedir. İstekleriniz ise, ancak kalp (sahte) olmayan, gerçek değeri bulunan paralarla elde edilebilir. O gerçek paraların üstünde de darphane sahibinin mührü vardır; bir kağıt parçası O’nun sikkesiyle bir nakdolmaktadır.

Bir düşünün, siz kendi kendinize bir para bassanız; kullandığınız malzeme altın bile olsa, onun etrafına türlü türlü süsler de koysanız, zatî kıymeti itibarıyla darphanedeki benzerinin on kat üstünde kıymeti de olsa, pazara götürdüğünüzde ona biçilecek değer sadece maden olarak ne ifade ediyorsa işte o kadar olacaktır. Siz onun üzerine kaç lira yazarsanız yazın, alacağınız bedel, onun madenî değerini geçmeyecektir. Fakat ona benzer bir parayı darphane bassa, üzerine de “bir milyon” damgasını vursa, o para gerçekten bir milyon üzerinden değer görecektir ve insan onu verip “bir milyon” değerinde bir mal alabilecektir. Çünkü, o para kalp değildir; onu sahibi basmış ve değerini de bizzat o belirlemiştir. Bu açıdan, ibadet ü tâatınız, Allah’ın vaz’ettiği esaslara bağlı olmalıdır ki bir kıymet ifade etsin. O neye ne kadar değer biçmişse, O’nun belirlediği çerçevede siz onu ortaya koyduğunuz zaman ahiret nimetlerini ve ebedî saadeti satın alabilirsiniz. Şayet O, Sıratı geçmeyi namaza, kurbana bağlamışsa, geçiş bileti ancak bu paraya alınır demişse ve siz de geçmek istiyorsanız, o parayı vermeye mecbursunuz.

Meselâ, namaz değil de başka bir bedel vermek isteseniz; namaz yerine başka şeyler yapsanız; uzak doğu oyunlarına ait onlarca hareket sergileseniz, elli türlü mârifet döktürseniz, olimpiyat şampiyonlarına has yüz çeşit kabiliyet gösterseniz de, ancak namaz karşılığında takdir edilen nimetleri onlarla alamazsınız. Çünkü onlar kalptır, kıymetsizdir, ortada bir fiil olması itibarıyla asla benzese de sahtedir. Öyleyse, bir ibadetin de Allah’ın darbına göre ortaya konması lazımdır. Çünkü, ona kıymet veren Allah’tır. Ameller, O’na nispetle kıymet kazanır. Dolayısıyla, Allah o ibadetlerin her birine ayrı ayrı değerler biçmiştir. Onların –izafî de diyemiyorum– zatî değerleri vardır. Çünkü, Allah, bir şey hakkında, “bunun bu değeri vardır” diyorsa, onun o değeri mutlaka vardır. O şey hakkında, “Sen benim şu kadar kıymet takdir ettiğim bu şeyi verirsen, onu ebedî saadetinin bedeli sayacağım.” diyorsa, ebedi saadet ancak O’nun işaret ettiği o şeyle alınabilir, başka hiçbir kıymetli şey onu satın almaya yetmez.

Bir münasebetle 29. Mektup’ta bu mevzua misal veren Bediüzzaman Hazretleri, dini emirlerden bir kısmına “taabbüdî” denildiğini, bunların aklın muhakemesine bağlı olmadığını, emrolduğu için yapıldığını ve hakikî illetin, emir ve nehy-i İlâhî olduğunu anlatır. Taabbüdî olan şeylerde bazı hikmet ve maslahatlar var olsa bile taabbüdîlik cihetinin daha önde bulunduğunu ve bilinen o maslahatların, pek çok hikmetten sadece bazıları olduğunu söyler. Ve şöyle der: “Meselâ, biri dese, “Ezanın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu halde bir tüfek atmak kâfidir.” Hâlbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse de, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahalisi namına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilan-ı tevhid ve rubûbiyet-i ilâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezanın yerini nasıl tutacak?” [Bediüzzaman, Mektubat s.447 (29.Mektup, 1.Risale Olan 1. Kısım, 9.Nükte).]

Demek ki, Allah, bir kulun Cennet’e girmesi ve ebedî saadete ermesi için ne ölçüde bir kıvam görmek istiyorsa, taabbudî ibadetlerle onu hâsıl ediyor. Bunlara, avamca bir ifadeyle, insanın Allah’a yaklaşması, Cennet’e ve ebedî saadete ehil hâle gelmesi için vaz’edilmiş ibadetler de diyebilirsiniz. Dolayısıyla bunlarda, bir kısım dünyevî faydalar, maslahatlar ve hikmetler görülse bile esas bizim göremediğimiz, bilemediğimiz daha derin tesirler, neticeler, hikmetler vardır; zira bunlar, fânî olan insanı, ebediyete ehil hale getiriyor. Allah’ı görmesi mümkün olmayan insanı, O’nu müşâhede edebilecek bir keyfiyete yükseltiyor. Dünya adına ne kadar zengin olursa olsun, Allah’ın rızasını peyleyecek bir servete sahip olamayan insana, Allah’ın rızasını kazandırıyor.

“İBADETLERİN AYRI BİR DERİNLİĞİ”

Bu ibadetlere en önemli derinliği katan ve aynı zamanda onları taklitlerinden ayıran husus da niyettir. İbadet niyetiyle yatıp kalkmalar, yerlere kapanmalar; aç susuz durmalar ve meşrû bir kısım arzu ve isteklerden uzak kalmalar insanı fanîliklerden kurtarır ve onun saniyelerini seneler kıymetine yükseltir. Oysaki, aynı hareketler, o samimi niyetten eksik olarak yerine getirildiği zaman, insana ızdırap ve yorgunluktan başka bir şey bırakmaz. Allah’ın hoşnutluğu gözetilmeden ortaya konan gayretler ve fiiller hiçbir işe yaramaz ve semere kazandırmaz. Meselâ, birisi namaz yerine kalksa, otursa, yatsa; mafsallarına, bacaklarına, bileklerine egzersiz yaptırsa, hatta benzer hareketlerden de öte, aynen namazı kılsa, fakat namaz kılarken sadece mafsallarının açılması, belindeki kireçlerin çözülmesi ve omuzlarında hissettiği kulunçların hafiflemesi gibi maslahatları düşünse, o hareketler birer namaz kalpı hâline gelir; onlar taklittir, sahtedir, namaz değildir.

Diğer taraftan, niyet ibadetlere ve kulluğa derinlik kazandırır çünkü, insan bu dünyada yaptığı şeyleri, belli bir zamana sıkıştırarak ve sınırlı olarak yaptığı için aslında onlarla ebedi bir hayatı peyleyemez. Fakat kalbinin “ebed, ebed” diye atmasına da mani olamaz. Öyle ise, o muvakkati, müebbed hâline getirmenin bir çaresini bulması lazım. İşte o çare de, ebediyet kastıdır; Allah’a sunulmuş samimi bir niyettir. Niyet, bu sınırlı ve geçici dünya hayatında, sınırsızlığa kapı açan esrarlı bir anahtar ve az bir ömürde ebedî saadete ulaşma yollarını aydınlatan bir meşaledir. Bu anahtarı ve bu meşaleyi ellerinden düşürmeyenler, ömürlerinde ölü ve karanlık bir nokta bırakmayacak şekilde yaşar ve ebedî mutluluğa erebilirler. Çünkü insan, niyetiyle şunu demiş oluyor: “Allahım, altmış-yetmiş senelik hayatımda beni şu vazifelerle mükellef kıldın, ben de onları yerine getirmeye çalıştım. Eğer yüz altmış senelik ömrüm olsaydı; hatta bin altı yüz ya da bir milyon senelik ömrüm olsaydı, ben yine bu ubudiyetten ayrılmayacak, yine sana kulluk yapacaktım.” İşte bu niyet, muvakkat işe çok büyük bir derinlik katıyor ve insan o işi ebedi yapıyormuş gibi kabul ediliyor. Samimi bir niyet sayesinde, yapılan iş derinleşiyor.

Meselâ; namaz, berzah hayatında güzel endamlı, gökçek yüzlü bir refik, bir enîs-i celîs oluyor, öbür alemde de, Cennet saraylarının açılmasına yarayan sihirli bir anahtara dönüşüyor. Aslında, zâhirî adâlet gereğince, herkesin kendi ibadet ve fazîleti kadar lütûf ve ihsâna mazhar olması uygun düşerdi ki; o da, salih kimselerin Cennet’teki ömürlerinin, iyi insan olarak dünyada yaşadıkları süre kadar olmasını gerektirirdi. Fakat inşaallah, ebedî kulluk düşüncesi, ötede ebedî saadete vesile olacaktır. Yine bu sırdandır ki, inanan insanın aksine, inkâr eden de ebedî şekâvet ve tâli’sizliğe namzet olur. Ebedî inkâr ve isyan düşüncesi de, ebedî tâli’sizliği netice verecektir.

Hâsılı, ibadetlerde esas olan, onların taabbudî olmalarıdır. Bir ibadetin şeklini ve rükünlerini değiştirmek ya da onun yerine –diğer bir ibadet de olsa– başka şeyleri geçirmek özü bozmak, gerçek ile sahteyi, asıl ile taklidi karıştırmak demektir. Allah Teâlâ bir ibadeti nasıl vaz’etmiş ise, onun aynen uygulanması ve esas format olarak kabul edilmesi zaruridir. Ayrıca, asıl ile taklidi birbirinden ayıran en önemli unsur niyettir. Niyet, ibadetin ruhu olarak ona hem bir enginlik kazandırır hem de fani bir dünyada bitmeyen bir saadetin kapısını aralar.

Kaynak: Ümit Burcu

Bu yazı 72 kez okundu