□FİTNE POTASI
□MAYINLI ARAZİLER
□MEDYA SİLAHI MAZLUMLAR POLİGONU
□Tevhîdnâme den…!
***
FİTNE POTASI
“Lebid b. A’sam adında bir Yahudi, Fahr-i Kâinat Efendimiz’e (sallâllahu aleyhi ve sellem) büyü yaptırmış, yapılan bu büyü sebebiyle de Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz bir müddet kendilerinde rahatsızlık hissetmişlerdi. Allah Teâlâ bu durumu kendisine bildirince Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) Hazreti Ali Efendimiz’den (ra) büyünün yapıldığı malzemeleri, bildirilen yerden alıp gelmesini istedi. Nihayetinde getirilen malzemelere Felâk ve Nas surelerini okuyan Fahr-i Âlem Efendimiz Allah’ın izni ve inayetiyle bu büyüden kurtulmuş oldular.”
Hadisenin biz inananları intibaha getirici, inzar ve ihzar edici pek çok telmihleri tespit edilip sıralanabilir. Fakat bütün bunlardan belki de daha önemlisi, bu hadisenin akabinde Hazreti Aişe Validemiz (radıyallâhu anha) ile Rasulûllah Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) arasında vuku bulan şu muhaveredir; “Hazreti Aişe (radıyallâhu anha):
–‘Ey Allah’ın Resulü!
Bu sihirbazın yaptığı işi herkese duyursan da, herkes böyle kötü kimseleri tanısa, daha iyi olmaz mı?’ dedi.
Hz. Peygamber (sallâllahu aleyhi ve sellem) ise:
–‘Allah beni bunların şerrinden kurtardı. Bu yapılan kötü işi yayarak, insanların aklına benzer, kötülükleri yapma düşüncesini getirmek istemem.” [Bkz. Buhârî, tıbb 47, 49, 50; bed’u’l-halk 11; cizye 14; edeb 56; daavât 58; Müslim, selâm 43; İbn Mâce, tıbb 45; Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, 6/57, 63-64,]
Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz nübüvvet nuru ile, bu hadisenin menhus çehresinde gizli olan “büyüyüp bir fitne unsuru olma” potansiyelini görmüş ve bu hadisenin, şer cephesinin kendi adlarına kullanabilecekleri bir argüman olmasının önünü almışlardır. Zira fitne; gemi azıya almış bir at gibidir. Nasıl ki onu durduracak tek güç çatlayıp ölmesidir; aynen öyle de fitneye maruz kalmış bir toplumun da göreceği gün, ciğerlerinin genişliğiyle doğru orantılıdır. Bir yolu bulunup da önü alınmazsa şayet, bir yerde yıkılıp kalması mukadderdir.
“Böylesi bir toplumsal çalkantı; hak ve hukuka saygının saygın bir haslet olarak kabul edildiği toplumlarda, bir tüyün yere düşmesi gibi yumuşak bir geçiş şeklinde cereyan ederken” [Pırlanta Müellifi, Huzur Varidatı ] adalet kurumlarının itibar törpüsü olarak kullanıldığı toplumlarda ise önüne çıkan hiç kimseye masum-günahkâr, mazlum-zalim ayrımı yapmayan bir heyelan tesiri icra eder.
Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) Ebu Hureyre’nin (radıyallâhu anh) rivayet ettiği bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktalar:
أَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: بَادِرُوا بِالْأَعْمَالِ فِتَنًا كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ، يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِنًا وَيُمْسِي كَافِرًا، أَوْ يُمْسِي مُؤْمِنًا وَيُصْبِحُ كَافِرًا، يَبِيعُ دِينَهُ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَا
“Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelere (maruz kalmazdan evvel, salih) amellerde birbirinizle yarışın! O fitnelerde, kişi mü’min olarak sabahlar, kâfir olarak akşama erer. Yahut kişi mü’min olarak akşamlar, kâfir olarak sabaha erer ve dinini de dünyalık bir meta karşılığında satar.” [Sahih-i Müslim, İman, 186.]
***
ÖNCELİKLE; böyle bir dönemde cereyan eden hadiselerin zeminini tavsif etme adına “karanlık bir gece” teşbihinin tercih edilmesi son derece manidardır. Zira mehtapsız bir gecede, yani gözün gözü görmediği bir ortamda, kişinin attığı herhangi bir adımın dünyevi açıdan onu ölümün eşiğine getiren bir adım olma ihtimali ne kadar yüksek ise, ahireti adına da hüsranlar yaşatacak bir adım olma ihtimali o denli yüksektir.
Öte yandan, mezkûr hadis-i şerifin iki farklı yaklaşımla sona erdiği görülmektedir.
- Rivayetlerin ilki;
“O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hazreti Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil)” [Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262); Tirmizî, Fiten 33, (2205)] şeklinde sona ererken:
- Bir diğer hadis-i şerifte ise;
•“Ancak Allah’ın kalbini ilimle ihya ettiği kimseler müstesna.” [Ramûzu’l-Ehadis s. 299, 3722] buyurularak, ilim ehli insanların, Allah’ın onlara lütfettiği bu nur ile yollarını bulacakları ifade olunmaktadır.
•“Hadiste geçen ‘Allah’ın ilim ile ihya ettikleri müstesna’ tabiri, bu irtidatların asıl sebebinin cehalet olduğu hususunu da nazara vermektedir.
•Keza: ‘Dini fiilen tatbik etmede acele davranın..’ kaydı da fitnenin çıkış sebebinin dindeki gevşeklik olduğunu, fiilen, ciddî şekilde tatbik eden fertlere fitnenin zarar vermeyeceğini ifade etmektedir.” [İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi]
Öte yandan; hadis-i şerifteki bu iki farklı bitiş şu şekilde te’vil olunabilir:
Böyle ifritten bir dönemde, hakkı batıldan tefrik etme mevzuunun, Allah’ın kalblerini ilimle aydınlattığı kullarının varlığına vabeste olduğu böyle bir hengâmda, farklı hadiseler arasındaki irtibatı bulup çıkarıp oradan hak olana yürüme ilim ve istidadından mahrum olan avam insanlar, bu aydınlık kalblerin yaydığı ışığın altında toplanmalıdırlar. Yani onların dili ve dilekleriyle konuşmalı, sakındırdığı şeylerden uzak durma noktasında hassas davranmalıdırlar. Zira böylesi kara ruhların ve karanlıkların çepeçevre kuşattığı bir ummanda, sahili bulmak ancak deniz feneri gibi ışıklar saçıp yol gösteren hak dostlarına ittiba ile mümkündür.
Başka bir açıdan da şu husus ifade edilebilir:
Böylesi bir fitne döneminde Allah’ın kendisine ilim verdiği insanlar, avam-ı nas gibi bir köşeye çekilip kendini ve kendi menfaatlerini kurtarma derdine düşemezler, düşmemelidirler. Karanlıklardan bahsedilen bir hadis-i şerifte, Fahr-i Âlem Efendimiz “Allah’ın kalbini ilimle aydınlattığı kimseler” diye ilim sahiplerini nazara veriyorsa şayet, bunun o ilim sahipleri için ifade ettiği mana; “sizler öyle bir dönemde avam halk gibi kendinizi kurtarma derdine düşmeyin, ‘hele bugünler bir geçsin’ fırsatçılığına meydan vermeyin, size lütfedilen bu ışıkla insanları hakka ve hakikate taşıyan rehberler olun!” demek olur. Eğer böyle bir dönemde ilim sahipleri ellerine tutuşturulan bu ışığı sadece kendi menfaatlerine giden yolu aydınlatma adına kullanma basitliğine düşecek olurlarsa; bunun fırtınaya karşı mumla yürümekten farkı olmayacaktır. Zira kendisine verilen bu nurla insanlara faydalı olmadığı için, o nur sinesinden sökülüp alınacak, nimetin hakkını verememenin ötesinde, el uzatabilecekken yok olup gitmesine sebep olduğu insanların vebalini de sırtlanacaktır.
BİZLER millet olarak böylesi kara ruhların kendi ziftlerini etrafa saçtığı bir dönemin mağdurlarıyız. Hakkın ve mazlumun yanında yer almanın külfetine katlanıp bunun bahtiyarlığını yaşayanlar olduğu gibi; avamıyla ve âlim geçineniyle zulmedenlerin arkasında saf tutma rahatlığına aldanmış, ruhen bedbaht olanlarımız da var. Âlim olma makamını kimseye bırakmayanların o makamın hakkını veremediği bir dönemde, avamın sergileyeceği tavra bakmanın çok da lüzumu yoktur. Ne var ki; yaptıklarının da, yapabilecekken “aman sende”ciliğe kurban verdiklerinin de hesabını vereceğini bilen bir insanın, bir an önce kendisini sürükleyen bu selden kurtulması ve kaçırdıklarını telafi etme yolunu tutması, kurtuluşu adına tek çıkar yoldur.
Hazreti Ömer Efendimiz’e (radıyallâhu anh) ait olduğu söylenen hikmetli bir sözde bu hakikat şiirsel bir üslup ile çok hoş ifade edilmiş:
لَا تَأْس على ما فات إلا لِتَجْتَهد فيما هو آت
Yani “Gayret etmenle geri gelebilecek olan fırsatları kaçırmış olman, seni üzüntüye sevk etmesin.”
BU DÖNEMİN MAĞDUR VE MAZLUMLARINDAN BEKLENEN DURUŞ
Gadre ve zulme maruz kalan insanlara yakışan duruş ise, Ebu Davud’da zikredilen hadis-i şerifin ahirinde beyan olunmaktadır. “Sizden birinin evine girerlerse Hazreti Âdem’in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil)”. Zira hakkın meftunu inanan insan asla anarşi, kaos ve keşmekeşliğe meydan vermez, buna tevessül etmez.
Bu manada bir mü’min duruşu ise, Hazreti Ali Efendimiz’in beyanlarında şöyle ifadesini bulmaktadır:
كُنْ كَا لزَّهْرَةِ التي تُعطي عِطْرَها حتي لليد التي تستحقها
“Sen, kendisini koparan elde, kokusunu bırakan çiçek gibi ol!..”
UNUTMAMAK gerekir ki; Hakiki bir mümin için, emanet, sadakat ve adaletle anılan aziz bir MAZLUM olmanın kazandırdıkları; yalan, iftira, bühtan, rüşvet, iltimas ve zulümle anılan zelil bir SULTAN olmanın kazandırdıklarından bin kat daha onurlu, bin kat daha asildir.
***
MAYINLI ARAZİLER
İman, inanılması gerekli olan hususları kalb ile tasdik etmek demektir. Dil ile ikrar ise, kalbdeki bu imanın seslendirilmesidir. Tabiî, dil ile ikrar sadece bir ifadelendirme yahut seslendirme değildir. Bu seslendirmenin de İslam hukuku açısından bir karşılığı vardır, ancak asıl olan kalbin tasdikidir. Bu açıdan, inanılması gerekli olan hususlara kalben inanıp bunu diliyle de seslendiren insan mümindir, müslümandır. Ve bu insana, inanç esaslarını inkâr etmediği sürece de “kâfir” denilmesi yasaklanmıştır.
Öte yandan; inananlar açısından sulh halinde bulunduğumuz gayr-i müslimlere dahi kâfir denilmez, denilmemelidir. Nasıl ki; kör bir adama, kör demek eziyettir. Aynen öyle de, sulh halinde bulunduğumuz gayr-i müslimlere de “kâfir” demek bir eziyettir. [Bkz., Bediüzzaman, Münazarat, s. 33.].
Bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem);
“Kim zimmî (İslam topraklarında belli şartlar çerçevesinde yaşayan gayr-i müslim halk) olan birine eziyet ederse ben onun hasmı olurum.” [El-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr: VI /19, hadis no: 8270] buyurmak suretiyle, İslamiyet’in -haşa- bir hakir görme ve insanlara eziyet verme dini olarak gönderilmediğini vurgulamaktadır. İnanmayanlar için dahi, inananların takınması gereken tavır bu olduğu halde, herhangi bir mümine yahut İslam’ın inanılması gerekli olan hususlar olarak vaz’ ettiği konulardan birini inkâr ettiğine şahit olunmayan bir müslümana “kâfir” demenin, kişinin kendi ahireti adına doğuracağı sıkıntıyı işaret eden hadis-i şeriflerin müminde ürperti hâsıl etmemesi mümkün değildir. Velev ki küfür isnadında bulunulan insan günahkâr birisi olsun, fark etmez.
•Ayet-i kerimede Cenâb-ı Hak;
“Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter.”[Tahrim, 66\8.] buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak ayet-i kerimede, günah işleyen kullarına hitap buyururken dahi, onları mümin olarak muhatap alıp o surette kullarına tavsiyede bulunuyor. Hal böyle iken, bir mümin nasıl olur da günah işlediğine dahi şahit olmadığı bir mümin kardeşi hakkında bu türden hatarlı ifadeler kullanabilir?
•Ehl-i Sünnet uleması kişiyi küfre götüren ifadeler ile alakalı eserler kaleme almışlardır.
Bu kitaplarda kişiyi küfre götüren lafızlar arasında önemsiz zannettiğimiz öyle ifadeler vardır ki, bunlara az çok muttali olan bir insanın, mayınlı arazide yürüyen bir insan hassasiyetinde adımlarını atması gerekir ki, -hafizanallah- ahiret hayatına mal olacak bir sonuçla yüz yüze kalmasın. Kişinin, bir mümin kardeşi ile alakalı küfür işmâm eden sözleri dahi, ulema tarafından küfür olarak kabul edilmiş ise, inanan bir insana doğrudan küfür isnadında bulunmanın doğuracağı sonuçları tahmin etmek zor olmasa gerek. Konunun daha iyi anlaşılması için diyeceklerimizi iki ana kategoride değerlendirmeye çalışalım: İlk olarak sadece şahsa yönelik isnatlar ki, bu sadece bir müslümanın bir diğer müslümana yönelttiği ithamlardır. Bunun etki alanı ise sadece iki insanla sınırlıdır.
Fahri Kâinat Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:
قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَيُّمَا امْرِئٍ قَالَ لِأَخِيهِ: يَا كَافِرُ، فَقَدْ بَاءَ بِهَا أَحَدُهُمَا، إِنْ كَانَ كَمَا قَالَ، وَإِلَّا رَجَعَتْ عَلَيْهِ
“Herhangi bir kimse din kardeşine; «ey kâfir» derse bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne a’lâ! Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner.” [ Müslim, İman, 111.]
Ebu Zerr Gıfârî’den (radıyallahu anh) rivayet olunan bir başka hadis-i şerifte ise Aleyhissalâtu Vesselam Efendimiz şöyle buyurmaktalar: “Hiç kimse, başka bir kişiye fasık (yoldan çıkmış sapmış) diye söz atamaz, kâfir diyemez. Eğer fasık dediği kimse fasık değilse, kâfir dediği kimse de kâfir değilse, bu sıfatlar muhakkak onları söyleyen kimseye döner.” [Buhari, Edep, 44.]
Hadis-i şeriflerde ifade olunan acı neticeler, bir müslümanın bir başka müslümana bu tür ithamlarda bulunmasının bir neticesidir. Günümüzde bu tür günahlar çok daha tehlikeli ve ölümcül silahlarla irtikâp edilmektedir. Bu ise ikinci kategoriyi oluşturmaktadır ki bir topluluk, bir millet, bir ülke veya bir ırkı hedef almaktadır.
Şöyle ki: Bir müslümanın, sadece bir mümini değil de, belli bir inananlar topluluğunun bütününü fasıklık veya küfürle itham etmesidir. Bu, hadis-i şerifte zikredilen, bir müminin bir başka mümine yaptığı ithamdan daha geniş kapsamlı ve zararları itibariyle de daha yıkıcıdır. Ve şayet fasıklık veya küfürle itham olunan o topluluk, fasık veya kâfir değilse, o iddia sahibi kişinin önce halis bir tevbe etmesi, sonra ise tek tek o topluluğu oluşturan fertlerden helâllik alması gerekmektedir. Aksi takdirde bu ahiretini ateşe vermek demek olur ki, ahiretini ateşe vermiş birinin de, elinde kalan şey her ne olursa olsun hiçbir kıymeti yoktur.
BUNUN DAHA YIKICI OLANI İSE;
Toplumda önemli makam ve mevkileri işgal eden ve bulunduğu konumu itibariyle toplu iletişim gücünü de elinde bulunduran insanların, bu kitle iletişim araçları vasıtasıyla bir topluluğu, bir grubu, sistemli ve kastî olarak fasıklık ve küfürle itham etmesidir. Mesela; “ben bunların imanından şüphe ediyorum” gibi ifadeler kullanmasıdır ki, şayet bu tür ithamlarla töhmet altında bırakılan insanlarda fasıklık ve küfür yoksa bu iddia, o iddia sahibi şahsa döner. Bu kimsenin ahirette mümin muamelesi görmesi ise, o kimsenin halis bir tevbe ile Hakk’a yönelip, o iftirada bulunduğu topluluğu yahut grubu oluşturan fertlerden tek tek helâllik almasına bağlıdır. Bu türden iftiraların zararlarının ulaştığı insanlar açısından durum ise daha tehlikeli bir boyut kazanmaktadır. Şayet toplumda bir kısım insanlar da, kendi gözleriyle görmedikleri halde bu türden kimselerin iftiralarına kanıp, o insanları fısk ve küfürle itham etmeye başlayacak olursa, o iftirayı ortaya atan kişi, bunca insanın da bu türden günahları işlemesinin müsebbibi olduğu için, onların her birinin günahından kendi hissesine bir pay olduğunu asla unutmamalıdır. Çünkü İslam hukukunda “sebep olan, yapan gibidir” kaidesi esastır.
Bir diğer durum ise; işin hakikatini bildiği halde susan, bu türden iftira ve bühtanın yayılmasına, imkânları elverdiği ölçüde de olsa mani olmayan insanların, bu aymazlıkları sebebiyle, Cenâb-ı Hakk nezdinde sorumlu olacaklarında da kimsenin şüphesi olmamalıdır.
Zira hadisi şerifte Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbi ile buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” [Müslim, İman, 78.] buyurmaktadır. Duyduğu her söze inanan, işin aslını bilmeden, araştırmadan, aynı ithamlarla inanan insanları karalamaya koyulan kimseler de, bilmiyor olmaları sebebiyle asla mazur görülemezler. Zira İslam’da cehalet (bilmeme) mazeret kategorisinde değerlendirilmez. Öte yandan, bir insan hakkında kâfir olduğuna dair doksan dokuz alamet bulunup da mümin olduğuna dair sadece bir tane alamet bulunsa, yine de o insana “kâfir” isnadında bulunamazsınız. İşte görüldüğü üzere, bu denli dikenlerle dolu bir arazide, insanın fütursuzca yalın ayak dolaşmasının akıl kârı olmadığı izahtan varestedir.
Netice itibariyle biz inananlar, hususiyle ahiret saadetimizi ilgilendiren her mevzuda fevkalâde hassas davranmalı, insanlar hakkında bir hüküm verirken işin hakikatine muttali olmadan, aceleci kanaatlere varmamalı ve günü kurtarma nev’inden atılan iftira ve bühtanlara hakkı hayat vermemeliyiz.
NASIL Kİ, mayınlarla dolu bir araziye girdiğini sonradan fark eden insan, atacağı her bir adım için belki en az yüz kez düşünür, tereddütler yaşar, içine yok olup gitmenin korkusu dolar, bu korkuyla bacakları titrer, kalb atışları hızlanır ve vücudundan adeta buz gibi terler boşalır; AYNEN ÖYLE DE, Allah’a ve ebedi bir hayatın varlığına iman iddiasında bulunan insanların da en az bu çaresiz insanın gösterdiği hassasiyeti göstermesi lazım ki, patlamasının tesiri, en çok da ahirette hissedilecek olan güçlü mayınlarla dolu bu dünya mezrâını selâmetle geçebilsin.
Aksi takdirde sema ehli tarafından “Hiç şüphesiz müminler kardeştirler.” [Hucurât, 49\10.] beyanını, toplumsal bazda dinamitlemiş olma günahını irtikap eden insanlardan olarak kaydedilme tehlikesi var ki, Cenâb-ı Hakk cümlemizi böyle bir günahtan muhafaza buyursun.
***
MEDYA SİLAHI MAZLUMLAR POLİGONU
عَنِ ابْنِ عُمَرَ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «مَنْ حَمَلَ عَلَيْنَا السِّلَاحَ فَلَيْسَ مِنَّا»
İbn-i Ömer’den (radıyallâhu anhüma): Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: “Bize silah çeken bizden değildir!” [Sahih-i Müslim, İman, 161.]
***
Semavi olsun gayr-i semavi olsun dinler ve bunun yanında bir takım ideolojiler, ferdi planda insan hayatının, içtimai manada ise bütün bir toplumun huzur ve saadetini temin etme adına bir takım hükümler ve sınırlamalar ortaya koymuşlardır. Bu manada İslam dini de toplumu oluşturan bünyenin yapı taşları mesabesinde olan insanların kendi aralarındaki saadet ve sükûnetini koruyucu bir takım hükümler vazetmiştir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmeye matuf vaz’edilen hükümler üç temel kategoride ele alınmıştır ki bunlar; zarûriyyât (zarûrî), haciyyât (gerekli) ve tahsiniyyâttır (tamamlayıcı). Doğrudan alakası olması bakımından konumuzu “zarûriyyât” üzerinden değerlendirmeye çalışacağız.
ZARÛRİYYÂT:
•Temel hak ve hürriyetler açısından, insanın zaruret derecesinde ihtiyaç duyduğu maslahatların olmazsa olmazlarını ifade eder.[Cüveynî, el-Bûrhân fî Usûli’l-fıkh.]
•Başka bir yaklaşımla ise; bu maslahatlar ortadan kaldırıldığında ümmetin hali bozulmaya ve dağılmaya yüz tutar.” [İbn Âşûr, Muhammed et-Tâhir, Makâsıdü’ş -Şerîati’l-İslâmiyye.]
•İnsan ve toplumun saadeti adına “vazgeçilmezler” de diyebileceğimiz bu maslahatların hiç şüphesiz en önemlilerinden birisi ise “hayatın korunmasıdır”. İslam’da yaşama hakkı insanın kendisinin dahi vazgeçemeyeceği haklardandır. Bundan dolayıdır ki İslam, insana verilen emanetlerden olan yaşama hakkına, değil bir başkasının saldırısına göz yummayı, kişinin kendi hayatına bu manada bir müdahalesini dahi yasaklamıştır. Bu yönü itibariyle yaşama hakkı, sözde sahibinin dahi saygı duyması gerekli olan bir kutsaldır. Sözde sahibidir, zira insan kendi hayatının dahi emanetçisidir.
•Hadis-i şerifte ifade buyurulan “BİZDEN DEĞİLDİR ” ifadesi,
bir mümini taammüden öldürmeyi helal kabul eden kimsenin dinden çıkacağını ifade etmek demek olup, sehven bir mümini öldürenin dinden çıkacağını ifade etmez. Zira hatayla bir Müslümanı öldürmek büyük günahlardan olmasına rağmen dinden çıkma sebebi değildir. Kişiyi din dairesinin dışına itecek olan şey bir Müslümanı taammüden öldürmeyi helal kabul etmektir. Zira bu Allah’ın haram kılmış olduğu bir şeyi helal itikat etmek demektir ki kişiyi küfre götüren de budur. O halde “bizden değildir” ifadesinin hamledileceği en ağır mana da bir mümine silah doğrultmanın ne denli büyük bir günah olduğunun en üst perdeden yasaklanması gayesine matuf bir tercihi söylemdir şeklinde olabilir.
“Her günahta küfre giden bir yol vardır” [Bediüzzaman, Lem’alar, 2.Lem’a, 1.Nükte.] hakikatinden de hareketle denilebilir ki, bir Müslümanlara taammüden eziyet veren insanın, ümmet olmaktan kaynaklanan aidiyet duygusu ortadan kalkmış olacağı için kendisini İslam toplumunun bir ferdi gibi hissedemeyecektir. Neticede bu boşluk onu yeni yol arayışlarına sevk edecek, o da bu beyhude arayışla gidip batıl bir iskeleye aborda olacaktır.
SİLAH VE MEDYA
Hadis-i şerifte zikri geçen “silah” ifadesini mutlak manasına hamledip kişiyi cismen yaralayıcı yahut öldürücü bir mahiyeti olan; Asr-ı saadette kılıç vb., günümüzde ise patlayıcı her türden alet olarak kabul edebiliriz ki, ilk planda anlaşılması gerekli olan da budur. Fakat tesirleri açısından ele alındığında bugün kılıç ve patlayıcı bir aletten çok daha tesirli olan silahlar keşfedilmiştir. Bunlar; kendi varlığını zulmünün devamına raptetmiş olan zalimlerin elinde bir kitle imha silahına dönüşen kitle iletişim araçlarıdır.
Hadis-i şerife bu zaviyeden yaklaşacak olursak zikrolunan “silah” kavramı, baskıyı, zorbalığı, zalimliği, tiranlığı, hak hukuk bilmezliği anlatan bir simge haline gelecektir ki; bu kavrama hadis-i şerif perspektifinden değil de mücerret bir bakışla bakacak olsak dahi ifade olunan bütün bu manaları muhtevi bulunduğunu göreceğiz. Evet, savaşın mahiyeti değişmiştir zira artık savaşlar ekranlar ve klavyelerle verilmektedir. Kitle iletişim vasıtalarının bir kitle imha silahı gibi kullanıldığı yerde ise tabi olarak hedef de insanların şahsiyet, itibar ve onurları olmuştur. Oysa şeref ve haysiyet söz konusu olduğunda şerefli pek çok insan için hayat denilen şeyin kıl kadar değeri yoktur. Şayet bu türden saldırılar, umumi bir heyet için maksatlı olarak yapılıyorsa insanlar nazarındaki itibar zedelenmesinin mağdurlar cephesinde hâsıl edeceği çöküntüyü tahmin etmek zor olmasa gerek.
Bu öyle bir silahtır ki, bedende açılan bir yaranın tedavisi birkaç ayda mümkün iken zihinlerde ve algılarda meydana gelen yaralanmaların kabuk bağlaması uzun yıllara vabestedir. Zira bunun adı haysiyet cellatlığıdır. Böyle bir silahın verdiği zararı artırma hususunda doğrudan katkısı olan unsurlar da vardır ki bunların en başta geleni “toplumun eğitim seviyesi”dir. Evet, medya silahı tesirini en çok da hadiselerin arka planını göremeyen, bugün kara dediğine yarın ak diyen, duyduğu, gördüğü, varsa okuduğu en son şeyin yönlendirmesi ile hareket eden, en muteber haber kaynağı olarak televizyonunu gören ve netice olarak da “bu denli bir cehalet ancak eğitimle olur” ironisine muhatap olan insanlar üzerinde icra eder.
Bir diğer unsur ise, Osmanlı’da rüsum uleması da denilen günümüzün sözde aydınlarıdır ki bunlarda ilim, merkebin boynundaki elmas kolye kadar gariptir. Okudukları kitapların altı çizili yerlerine bir göz atsanız, sadece kendi dünyevi menfaatlerini temin etme yollarını anlatan kısımlar olduğunu görürsünüz. Böylesi ekran aydınlarının da omurgalı bir duruş sergilemesi, mazlumun yanında yer alması ya mümkün değildir ya da uzun ömürlü değildir. Zira ne ciğerleri bu derin suları aşacak güçtedir ne de yürekleri hakkın yanında olmanın bedelini ödemeyi göze alacak babayiğitlikte. O yüzdendir ki bu sözde aydınlar da duruşlarındaki yamukluk ile bu silahın gözde ekipmanlarındandır.
Böyle bir silahın hedefi haline getirilen mazlum ve mağdurlar ise, içtimai hayattan dışlanmalara maruz kalmaları yetmiyormuş gibi, atılan iftira, yalan ve tezvir mermilerinin zihinlerde açtığı yaraları sarmakla meşgul olmaktan, aslında ne olduklarını anlatmaya fırsat bulamamaktadırlar. Oysa inanan insanlara yapmadıkları işlemedikleri bir günahtan dolayı zulmetmek apaçık bir günah, bir vebal, bir zulümdür.
وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُّبِينًا
“Mümin erkekleri ve mümin kadınları yapmadıkları bir işten dolayı suçlayanlara gelince, onlar iftira atma suçu işlemiş ve böylece açık bir günaha girmişlerdir.” [Ahzab sûresi, 33/58.] buyuran Rabb’imiz iftira ve bühtanlarda bulunmak suretiyle masum insanlara zulmetmenin hasıl edeceği acı neticeyi nazara vermektedir.
Hadis-i şerif inananların birbirlerinin hak ve hukukuna asla tecavüz etmemeleri gerektiğinin en ağır bir dille ihtarıdır, ikazıdır. Zira insanlığa dair bütün değerlerin en göz alıcı temsilcisi olan Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) meseleyi imandaki noksaniyetten kaynaklanan bir problem olarak değerlendirmişler ve bu haklara tecavüz eden bir kimse için “bizden değildir” buyurarak adeta bir ültimatom vermişlerdir.
Hadis-i şerifte kişinin din kardeşinin hukukuna saygı göstermesinin iman zemininde değerlendirilmesi ayrıca şu hususu da çağrıştırmaktadır. Denilebilir ki mümin; başkalarının hak ve hukukuna tecavüz etmeyeceği noktasında kendisinden emin olunan kimsedir. Zira iman ve emniyet aynı kökten türemiş iki kelimedir. Mümin, sair insanlara bu manada emniyet ve güven telkin edemiyorsa yahut insanlar bu manada kendilerini emniyette hissetmiyorlarsa, bu kişinin kendi imanını gözden geçirmesi adına başka delil aramasına gerek yoktur.
Zira
اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ
“Gerçek Müslüman, elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir.” [Sahih-i Buhari, İman 4; Ebu Davud, Cihat, 2.] buyuran Fahr-i Kainat Efendimiz, iman iddiasının ispatını, inananların birbirlerine verdikleri emniyet hissine bağlamışlardır ki bu, zulümle bir netice elde edeceğini vehmeden evhamlı ruhların hakka rücu etmeleri adına önemli bir mikyastır.
UNUTMAYALIM!
“Kuvvet ve kudretine bel bağlayıp zayıfları hor görenin kuvveti de kudreti de başına belâ olur!” […]
***
Tevhîdnâme den…!
Bizi YANLIŞ ve BATIL sözlerden koruyup müstağni kılacağın bir DOĞRU SÖZLÜLÜK (ahlâkı) Allahım!
Her türlü KAYMA ve SÜRÇMEDEN bizi müstağni kılıp muhafaza edeceğin TASTAMAM BİR MÜSLÜMANLIK Allahım!
Bizi başkalarının idlâl ve saptırmasından koruyacağın tam bir istikamet çizgisi Allahım!
Düşüncede falso yaşatacak anlayış ve felsefelerden bizi müstağni kılacağın bir hikmet Allahım!
Bizi başkalarının irşadından, yönlendirmesinden müstağni kılacağın tastamam bir basiret Allahım!
Başkalarının göstermesinden bizi müstağni kılacağın nâfiz/tesirli bir firaset Allahım!
Kin gütme, düşmanlık yapma, aldatma gibi marazlardan bizi müstağni kılıp koruyacağın selim kalbler Allahım!
Başkalarının görüş ve düşüncelerinden müstağni kılacağın şekilde, Kelâmullah ve Kelâm-ı Resûlullah’ı derince anlayış ve kavrayış Allahım!