İlk Akabe Buluşması ve Es’ad b. Zürâre

Efendimiz’in Altı Medineliyle Karşılaşması: İlk Akabe Buluşması

➖Tevrat’ta Müjdelenen Peygamber’e Kavuşma Sevinci
➖Medineli İrşad Kahramanlarının İlk Faaliyetleri
➖Birinci Akabe Biati
➖Hz. Musab’ın Medine’ye Muallim Olarak Gidişi

Es’ad b. Zürâre

➖Kutsî Akabe Buluşmasında Hz. Es’ad
➖Birinci Akabe Biati ve Medine’de İlk İrşad Gönüllüleri
➖Hz. Es’ad’ın Medine’deki Mescid Hâline Gelen Evi
➖Hz. Es’ad ve Hz. Mus’ab’ın İrşad Çalışmaları
➖İkinci Akabe Biati’nde Hz. Es’ad
➖Allah Resûlü’nün Hicret Günlerinde Hz. Es’ad
➖Mescid-i Nebevî’nin İnşası ve Hz. Es’ad’ın Vefatı
➖Vefa İnsanı Allah Resûlü ve Es’ad b. Zürâre’nin Yetimleri
➖Es’ad b. Zürâre’nin Naklettiği Hadis-i Şerifler

***

“EFENDİMİZ’İN ALTI MEDİNELİYLE KARŞILAŞMASI: İLK AKABE BULUŞMASI”

Nübüvvetin on birinci senesinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’ye üç km mesafede olan Mina’nın Akabe denilen yerinde panayırları dolaşırken Medineli altı zat ile karşılaştı. Bunlar, Es’ad b. Zürâre, Avf b. Hâris, Râfi’ b. Mâlik, Kutbe b. Âmir b. Hadîde, Ukbe b. Âmir b. Nâbi ve Câbir b. Abdullah’tan meydana gelen bahtiyar bir topluluktu. Bildikleri ve inandıkları hac ibadetini yerine getirmek üzere Mekke’ye kadar gelmişlerdi.

[Cahiliye insanı, Allah Resûlü’nün öğreteceği hakikatlerden henüz mahrum olduğu günlerde, Hz. İbrahim’den (aleyhisselâm) beri yapılmaya devam eden hac ibadetini, karıştırdıkları hurafelerle birlikte de olsa yerine getirir, Kâbe’yi tavaf ederek putlarına kurbanlar keserlerdi. Kâbe’yi ziyaretten sonra, Akabe’de de bulunmak bu ibadetin bir parçası idi. ]

Hac, yönelmek ve bir işe niyet etmek demektir. Bu niyetlerini mükâfatlandırmak üzere Yüce Allah, onları Allah Resûlü ile karşılaşma bahtiyarlığına ulaştırmıştı. Efendimiz, bu fırsatı değerlendirmek üzere yanlarına doğru ilerleyip kendileriyle tanışırken: “Oturmaz mısınız; sizinle biraz konuşayım.” dediler. Bahtiyar insanlar, kendilerine hitap eden Zat’ın fazilet sahibi olduğunu fark etmişlerdi. Efendimiz, onlara, Kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu anlatarak iman hakikatlerinin kaynağı olan Kur’ân’dan bazı âyetler okudu, İslâm’dan bahsetti. [Ebû Nuaym, Delâil, 2:257]

Bu gençlerin gönüllerini aydınlatan söz konusu âyetlerde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“İbrâhim (aleyhisselâm), bir vakitler şöyle demişti,
“Ey Rabbim! Burayı (Kâbe’yi) emin bir belde kıl, beni de evlatlarımı da putlara tapmaktan uzaklaştır.”
“Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların birçoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûr’sun, Rahîm’sin.”
“Ey bizim Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını senin kutsal mâbedinin yanında, ekin bitmez bir vâdide yerleştirdim. Ey bizim Rabbimiz! Namazı gereğince kılsınlar diye böyle yaptım…” (İbrahim, 14/35-41).

  • Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Medineli bahtiyar gençlere okumuş olduğu âyetlerin devamında Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ey bizim Rabbimiz! Biz ister gizleyelim, ister açığa vuralım, yaptığımız her şeyi bilirsin. Zaten göklerde ve yerde Allah’a gizli kalan hiçbir şey yoktur.”,

“Hamd olsun Allah’a ki, hayli yaşlı olmama rağmen, bu ihtiyarlık halimde İsmâil ve İshak’ı bana ihsan etti. Şüphesiz ki Rabbim duayı kabul buyurur.”,

“Ya Rabbi! Beni de, neslimden çoğunu da namazı devamlı olarak ve gereğince kılan kullarından eyle! Duamı, lütfen kabul buyur Ya Rabbi!”,

“Ey Rabbimiz! Beni, annemi, babamı ve bütün mü’minleri kıyamet günü affeyle.”, “Sen, o zalimlerin işlediklerinden, Rabbinin habersiz olduğunu sakın zannetme! O, sadece onların, dehşetinden gözlerinin donup kalacağı bir güne ertelemektedir. (O gün) başlarını dikerek koşarlar, bakışları kendilerine dönmez, (öyle donup kalmıştır sanki).

Yüreklerinin içi de bomboş havadır. (Şaşkınlıktan, kafalarında düşünce adına bir şey kalmamıştır). Hem, azabın geleceği günü hatırlatarak insanları uyar! O gün zalimler, “Ey bizim Rabbimiz! diyecekler, ne olur, bize kısa bir süre ver de senin çağrına uyma imkânı bulalım ve peygamberlerin izince gidelim.”

Peki, önceleri hiç zeval bulmayıp sürekli yaşayacağınıza dair yemin eden siz değil miydiniz? Sizden önce, kendilerine zulmetmiş olanların diyarlarına yerleştiniz. Onlara neler yaptıklarımız da size iyice belli oldu ve size meseller getirerek gerçekleri anlattık. Onlar tuzaklar kurdular, ama Allah nezdinde de onlara tuzak var, isterse onların tuzakları dağları yerinden oynatacak olsun! Sakın Allah’ın, peygamberlerine vaadinden cayacağını zannetme! Allah elbette mutlak galiptir, intikam sahibidir.

Gün gelir, yer başka bir yere, gökler de başka göklere çevrilir. Bütün insanlar kabirlerinden kalkıp tek hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarlar. O gün mücrimlerin birbirine yaklaştırılarak kelepçelendiğini görürsün.

Gömlekleri katrandandır, yüzlerini ise ateş kaplar. Allah her insana kazandığının karşılığını vermek için (diriltir). Allah, hesabı çok çabuk görür. İşte bu Kur’ân, kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir tebliğdir...”

(İbrahim, 42-52)

***

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), putperestliğin yaygın olduğu bir toplum arasından gelmiş olan bu gençlere, putların ilâh olamayacağına, kullarının ihtiyaçlarını sadece Allah’ın karşıladığına ve gerçek ibadete layık olanın O olduğuna dair, İbrahim’in (aleyhisselâm) kavmine ders verdiği âyetleri okumuştu.

Dinledikleri âyetlerden çok etkilenen Medineli gençler, Efendimiz’in davetini kabul etmede tereddüt etmemişlerdi. Böylece İslâm tarihinde yeni bir sayfa açılmıştı.

Tarihe “İlk Akabe Buluşması” diye geçen bu kutlu karşılaşma sırasında, Es’ad b. Zürâre ve arkadaşlarının İslâm’a girmeleri, Medine’den yükselecek olan İslâm kalesinin ilk harcı olmuştu.

Bu bakımdan, Medinelilerden İslâm’a ilk giren bu bahtiyar sahâbîlerin İslâm’da özel bir yeri vardır. Onlar, Allah Resûlü’nün “Hayırda çığır açan bir insan, kendisinden sonra bu yolda yürüyenlerin manevi kazançlarının bir mislini kazanır.” mealindeki kutsî sözlerinde verdikleri müjdeden büyük bir paya nâil oluyorlardı.

Onların Efendimiz’e iman etmeleriyle Medine’de bir tohum yere bırakılmış ve bu tohum kısa zamanda Birinci ve İkinci Akabe biatleriyle genç bir fidan hâline gelmiş; daha sonra da hicretle bütün kâinatı kaplayan bir ağaç olmuştu.

***

“TEVRAT’TA MÜJDELENEN PEYGAMBER’E KAVUŞMA SEVİNCİ”

Hiç şüphesiz ki, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kalpleri etkileyen Yüce Zatı ile O’nun okuduğu Kur’ân’ın gönüllere tesir etmesi, Medineli bahtiyarların tereddüt göstermeden İslâm’a girmelerinde etkili olmuştur.

  • Bunlara ilave olarak şu iki hususu da hatırlamak gerekir:

Dünyanın karanlıklar içinde bulunduğu böyle bir dönemde, sayıları az da olsa, ruhları aydınlık insanlar da bulunmaktaydı. Cahiliye devrinde, putperestlikten uzak, tevhit inancına bağlı; kan, leş ve dikili taşlar için kesilen kurbanların ve ölü hayvanların etini yemeyen, şarap içmeyen ve kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek gibi çirkin fiilleri işlemeyen; bunların çirkinliğini başkalarına da anlatan bahtiyar insanlar vardı. Yahudilik ve Hristiyanlığa da gönlü yatmayan, Hz. İbrahim’in dinine göre veya bu dine uygun saydıkları şekilde Allah’a ibadet eden bu insanlara “Hanîf” denilirdi. Berâ b. Ma’rûr, Muhammed b. Mesleme, Kays İbnu Sırma ve Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anhum) bu devirde sayıları oldukça az olan bu bahtiyar insanlardan bazılarıdır. [Elmalılı, Âl-i İmrân Sûresi, 115. âyetin tefsiri; Uğur, Mücteba, Hicrî 1. Asırda İslâm Toplumu, s.13 ]

  • Es’ad b. Zürâre’nin (radıyallahu anh) Hanîflerden olmasının, Akabe’deki kutlu buluşma sırasında, Efendimiz’e ilk iman etme bahtiyarlığına ulaşmasındaki rolü büyüktür.

O’nun İslâm’a girmesinin, üzerlerinde nüfuz sahibi olduğu arkadaşlarının da vakit geçirmeden İslâm’a girmelerinde etkili olduğu söylenebilir. Onların İslâm’a girmesine zemin hazırlayan diğer bir husus da şudur: Medine’nin yerli Arap halkının putperest olmasına karşılık, buradaki Yahudiler, semavî bir inanca sahip idiler. Üzerinde yapılan bütün tahrifata rağmen Tevrat’ta “son ilâhî din” ve “son peygamber” hakkında pek çok müjdeli haber bulunmaktaydı. Yahudiler, komşuları olan putperest Araplarla kavga ettiklerinde, “Bir Peygamber gönderilmek üzeredir. O’nun gölgesi üzerimize düştü. O Peygamber geldiği zaman, biz ona bağlanacağız. Onunla birlikte, sizi öldüreceğiz.” diyerek onları tehdit ediyorlardı. [Ebû Nuaym, Delâil, 2:234]

***

“MEDİNELİ İRŞAD  KAHRAMANLARININ İLK FAALİYETLERİ”

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), İslâm’a giren bu bahtiyarlardan, İslâm’ı yayma davasında kendilerine yardım edeceklerine dair söz almayı arzuluyordu. ONLAR da, Allah Resûlü’nün bu arzusuna “evet” diyeceklerdi. Ancak, bu konuda bir endişeleri vardı. Düşüncelerini şöyle ifade ettiler:

“Bizler Evs ve Hazreç kabilelerine mensup kimseleriz. İki kabile arasında yıllardan beri kan dökülmektedir. Bu durumda iken, yanımıza gelirseniz etrafınızda zorlukla bir araya geliriz; şimdilik bizi serbest bırakınız. Kavim ve kabilemizin yanına dönüp onları İslâm’a davet edelim. Sizler vasıtasıyla Allah’ın bizleri birleştirmesini umuyoruz. Eğer onlar da size bağlanırlarsa; sizden daha güçlü kimse olamaz. Gelecek yıl hac mevsiminde sizin yanınıza gelmeye söz veriyoruz.” [İbn Sa’d, Tabakât, 1:219; Ebû Nuaym, Delâil, 2:262.]

İslâm, Medine’de huzur dünyası kuruyordu. Mü’minleri kardeş ilân eden ve dargınlığı dahi yasaklayan İslâm, yıllardan beri devam eden kabileler arası savaşlara son veriyordu. Arap toplumunda, kan davalarının sona ermesi ve düşmanın peşini bir anda bırakmak çok zordu. Ancak, İslâm, aşılması zor olan bu problemin halledilmesini kolaylaştırmıştı. Barış ve huzurun olmadığı toplumlarda, tebliğ vazifesi yapılamazdı.

Bu gerçeği idrak eden Hz. Es’ad ve arkadaşları, Efendimiz’in getirdiği İslâm kardeşliği sayesinde aralarındaki savaşların sona ereceğine inanıyordu. Nitekim İslâmiyet Medine’de kabileler arasında süratle yayılırken, Esv ve Hazreç’in birbirlerini boş yere tüketen kabile savaşları sona ermiş, kısa sürede aralarında İslâm kardeşliği hâkim olmuştu. Böylece, Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) tebliğ davasında sahip çıkacak güçlü bir toplum meydana geliyordu.

***

“BİRİNCİ AKABE BİATİ”

Akabe’de kısa bir süre önce Müslüman olan bahtiyarlar, Medine’ye döner dönmez Allah’a inanmanın bir gereği olarak İslâm’ı çevrelerine anlatmaya başladılar. Öyle ki, bu hakikat erlerinin bir sene içerisinde Medine’de İslâm’ı ve Efendimiz’i anlatmak üzere girmedikleri ev kalmamıştı. [İbn Sa’d, Tabakât, 1:219; Zehebî, Tarihu’l-İslâm, 2:197]

Peygamberliğin 12. senesinde hac mevsimi yaklaşırken, Müslümanlarda Efendimizle buluşma heyecanı başlamıştı. Hz. Es’ad ve arkadaşları, Akabe’de verdikleri söz üzerine, Allah Resûlü’nün huzuruna gidiyorlardı. Bu bahtiyar heyet, bir önceki yıl Peygamber Efendimizle ilk görüşmelerinde altı kişiden oluşuyordu ve bu yıl Mekke’ye on iki kişi olarak gidiyorlardı. Bir sene içinde; Muâz b. Hâris, Ubâde b. Sâmit, Yezid b. Sa’lebe, Abbâs b. Ubâde, Ebû’l-Heysem Mâlik b. Teyyehân, Uveym b. Sa’ide ve Zekvan b. Abdikays (radıyallahu anhum) isimli sahâbîler de Müslüman olarak bu kutlu heyete dahil olmuşlardı. [İbn Hişâm, Sire, 2:73; İbn Sa’d, Tabakât, 1:220; Beyhakî, Delâil, 2:254; Zehebî,Tarihu’l- İslâm, 2:194.]

“Birinci Akabe Biati” denilen bu tarihî günde, gecenin en aydınlık saatlerinde onlar, Allah Resûlü’ne biat ettiler. Peygamber Efendimiz, müşriklerin baskısından uzak ve gönül rahatlığı içinde ashâbının biatini temin etmek üzere, bu kutlu buluşmanın gece vakti yapılmasını tercih etmişti. [İbn Hişâm, Sire, 2:76]

Efendimiz, huzurunda bulunan bahtiyarlara gönlünün heyecanlarını aktararak onlara Kur’ân okudu ve onlarla sohbet etti. Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri ve haramlarından kaçınmaları hususunda onlara nasihatler vererek tebliğ davasına sahip çıkmaları çağrısında bulundu. Onlar da‘‘Her türlü darlık ve sıkıntı anında emirlerini dinleyip itaat etmek, emirlik işinde ehil olanla çekişmemek, her nerede olursa olsun, hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeksizin hakkı söylemek üzere seninle biat ediyoruz.” diyerek tebliğ davasına sahip çıkacaklarına dair Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) söz verdiler. [İbn Hişâm, Sire, 2:97; Beyhakî, Delâil, 2:174-175, İbn Sa’d, Tabakât, 1:220]

Canları pahasına da olsa Allah Resûlü’ne itaat edeceklerine ve gerektiğinde O’nun yolunda savaşacaklarına söz veren Medineli bahtiyarların bu biatleri ile tarihte yeni bir dönem başlamış oluyordu.

***

“HZ. MUSAB’IN MEDİNE’YE MUALLİM OLARAK GİDİŞİ”

Bu şanlı sahâbîler, Medine’ye döner dönmez, bu büyük KUTSÎ VAZİFE UĞRUNDA çalışmaya başladılar. ONLARIN gayretleriyle Medine’de İslâm’a girenler gün geçtikçe çoğalıyordu. Öyle ki Efendimiz’le Akabe’de buluşma şerefine ulaşan insan sayısı, iki sene içerisinde yetmişe ulaşacaktı. BU ARADA, Medineli mü’minler, iman meselelerine ve Kur’ân’a dair öğrenmeleri gereken çok şey olduğunu düşünüyorlardı. HAKİKATLERİN temsilcisi Efendimiz de Mekke’de bulunduğundan, O’na her zaman ulaşmak imkânları olmuyordu. KENDİLERİNE gerekli konuları öğretecek ve namazlarda imamlık yapacak bir mürşide ihtiyaç duyduklarını Allah Resûlü’ne bildirdiler. [İbn Sa’d, Tabakât, 1:220; Beyhakî, Delâil, 2:177]

Bunun üzerine Allah Resûlü de, uzun yıllardan beri yanında yetişerek mürşitlik seviyesine ulaşmış yiğitlerden Hz. Mus’ab’ı [Hâşiye] Medine’ye gönderdiler.

[Hâşiye] >Mekke’nin en zengin ailelerden birinin çocuğu olan Hz. Mus’ab, genç yaşında Müslüman olunca ailesinin tepkisiyle karşılaşmış; dinden dönmeye zorlanarak evden kovulmuştu. Bir zamanlar en güzel elbiseler ve yiyecekler içinde hayat geçiren bu kutlu insan, Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında çeşitli maddi sıkıntılara rağmen uzun seneler kalarak hak ve hakikate hizmet etmiştir.<

Medine’de Es’ad b. Zürâre’nin evine yerleşerek burayı irşad merkezi hâline getiren Hz. Mus’ab, Müslümanlara Kur’ân öğretip, Allah Resûlü’nden öğrendiği güzellikleri anlatıyor, namaz vakitlerinde mü’minlere imamlık yapıyordu. Zaman zaman, Hz. Esa’d’la birlikte kabileleri dolaşarak oralardaki insanlara İslâm’ı anlatıyordu. Onlar, bu kutsî vazifeyi yaparlarken, henüz hakikate gözlerini açamamış olanlardan ölüm tehditleri alıyorlardı. Buna rağmen onlar, iman hakikatlerini tebliğden geri kalmıyorlardı. [İbn Sa’d, Tabakât, 1:220; Zehebî, Tarihu’l-İslâm, 2:195-196.]

Medine’nin şanlı mürşidi Hz. Mus’ab, bir gün Hz. Es’ad’la birlikte Abduleşheloğulları mahallesine giderek insanlara Allah’ı anlatıp Kur’ân okudu. Bu esnada oradan bulunan Üseyd b. Hudayr, onları ölümle tehdit etti ve şehirden kovdu. Hz. Üseyd’in bu şekildeki tavrına rağmen, Hz. Mus’ab’ın centilmence davranıp onu dinlemeye ikna etmesi ve O’na Kur’ân okuması Hz. Üseyd’in kalbinde iman nurunun parlamasına vesile olmuştur. Hz. Üseyd, İslâm’a girer girmez vakit kaybetmeden Sa’d b. Muâz’ın yanına koşarak O’nu da Hz. Mus’ab’ın yanına getirdi. Burada okunan Kur’ân Hz. Muâz’ın da hakikatleri görmesine ve Müslüman olmasına vesile oldu. Medine halkı, O’nun İslâm’a girişini, Hz. Ömer’in Mekke’de Müslümanlığı kabulüne benzer bir coşkuyla karşılamıştı. [İbn Hişâm, Sire, 2:77-78; İbn Abdilber, İstiâb, 2:602; İbn Hacer, İsâbe, 2:37; İbnu’l- Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 2:373; İbn Sa’d, Tabakât, 3:420; Zehebî, Tarihu’l-İslâm, 2:197-198]

Sa’d b. Muâz (radıyallahu anh) da Müslüman olur olmaz, daha yeni kabul ettiği iman hakikatlerini kavmine anlatmak amacıyla etkili bir konuşma yaptı. O’nun bu kısa ve etkileyici sözlerinden çok etkilenen Abduleşheloğulları’nın tamamı o gün İslâm’a girmişti. [İbn Hişâm, Sire, 3:79-80; İbn Sa’d, Tabakât, 3:420-421, 605; İbn Abdilber, İstiâb, 1:93; İbnu’l- Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 1:112; Zehebî, Tarihu’l-İslâm, 2:198-199]

İslâm nuru Medine ve çevresinde o kadar hızlı yayılmıştı ki kısa bir sürenin sonunda Allah’ın diniyle müşerref olmayan çok az sayıda aile ve hane kalmıştı.

Birinci Akabe biatının kahramanlarından olan.. “ES’AD B. ZÜRÂRE”

Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anh), cahiliye döneminde insanları etkisi altına almış olan puta tapıcılık, batıl düşünce ve kötü alışkanlıklardan kaçarak şirkten uzak bir hâlde “Hanîf” inancı üzere yaşamıştı. Henüz rehberini bulamadığı günlerde bile, Allah’ın birliğine, eşi ve ortağı bulunmadığına dair vicdanında duyduğu sesleri etrafındaki insanlara anlatan Hz. Es’ad, [İbn Sa’d, Tabakât, l, 218; 3:448]

Akabe’de Fahr-i Kâinat’i (sallallahu aleyhi ve sellem) görür görmez iman etmekte tereddüt etmemişti. Henüz cuma namazının farz olmadığı günlerde, evinde topladığı Müslümanlara namaz kıldırıp bir nevî hutbe okuyan Hz. Es’ad, hicret öncesinde Medine’de İslâm’ın yayılması için büyük gayretler göstermiştir. Fahr-ı Kâinat’a derin bağlılığını her defasında gösteren Hz. Es’ad, İslâm’a girdiği andan itibaren vefatına kadar geçen yaklaşık dört sene içinde bizler için ibretlerle dolu günler geçirmiştir.

“KUTSÎ AKABE BULUŞMASINDA HZ. ES’AD”

Sonsuz Nur (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’de etrafı aydınlatmaya başlayalı on sene kadar olmasına rağmen, Es’ad b. Zürâre ve arkadaşlarına İslâm’a dair bilgiler henüz ulaşmamıştı. Ancak, hidayet güneşinin onların üzerine doğması çok yakındı. Araplar cahiliye devrinde İbrahim (aleyhisselâm) zamanından kendilerine kadar gelen hac ibadetini eksik ve yanlış yönleriyle birlikte de olsa ifa ederlerdi. Bu maksatla, her sene hac mevsiminde Mekke’ye gelirlerdi.

Hac mevsiminde kurulan panayırlar, insanların en fazla toplandıkları yerlerden biriydi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bu panayırlarda kabileleri ziyaret ederek Kur’ân davasına destek verecek hakikat erlerini bulmaya çalışırdı. Ancak, göstermiş olduğu bütün gayretlere rağmen, kendilerini memnun edecek neticeye henüz ulaşamamışlardı. İslâm’ı tebliğ amacıyla gitmiş olduğu, ancak halkının iman etmeyişinden dolayı kalbi kırık döndüğü Taif‘ten gelir gelmez, panayırlarda talihli insanlar aramaya koyuldu.

Mina adı verilen yerde kurulmuş olan panayırın bir köşesindeki Akabe isimli yere geldiğinde, Medineli gençlerden bir grupla karşılaştı. Es’ad b. Zürare (radıyallahu anh) ile birlikte beş arkadaşı hac amacıyla Medine’ye gelmişti. Hac, yönelmek demekti. Onlar da Allah’ın gönderdiği hakikate yönelmeye çalışıyorlardı. Bu kutsî yolculuklarında, Yüce Allah, bu niyet ve gayretlerine mükâfat olarak onları Efendimiz ile karşılaştırmıştı.

Fahr-ı Kâinat, kendilerinin Allah’ın Resûlü olduğunu belirterek anlatacaklarını dinlemeleri için onlara ricada bulundular. Daha ilk andan itibaren Efendimiz’e edepli davranan Es’ad b. Zürâre ve arkadaşları Allah Resûlü’nü dinlediler. Efendimiz, orada onlara İbrahim Sûresi’nin son âyetlerini okumuşlardı. Bu sırada, Es’ad b. Zürâre’nin kalbinde bir anda hakikat güneşi doğuverdi. Avf b. Hâris, Râfi’ b. Mâlik, Kutbe b. Âmir b. Hadîde, Ukbe b. Âmir b. Nâbi ve Câbir b. Abdullah isimli bahtiyar arkadaşları ile Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anh) Allah’a ve Resûlü’ne iman etmede tereddüt göstermediler.

Hz. Es’ad ve arkadaşlarının Fahr-ı Kâinat’ı dinler dinlemez İslâm’a girmesinin bir sebebi daha vardı. Zira onlar, Yahudi komşularından Son Peygamber’in gelme zamanının çok yakın olduğuna dair haberleri defalarca duymuşlardı. Öteden beri hakkında müjdesini duydukları Peygamber’in huzurunda olduklarını anlamakta gecikmeyerek vakit kaybetmeden Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) iman ettiler. [Haşiye]

[Hâşiye] : Medine’de genel olarak puta tapan Arapların yanında onlarla birlikte yaşayan Yahudiler, tahrif edilmiş olmakla birlikte, semavî bir dine sahip idiler. Aslından oldukça uzak olan ellerindeki Tevrat’tan öğrendikleri kadarıyla, Yahudiler, “Son ilâhî din” ve “Son Peygamber’ hakkında bilgi sahibi idiler. Onlar bu bilgiler ışığında, komşuları olan Evs ve Hazreçliler ile sürtüşüp kavga ettikleri zaman, “Bir Peygamber, gönderilmek üzeredir. Gelişinin gölgesi, üzerimize düşmüştür. O Peygamber geldiği zaman, biz ona bağlanacağız. O’nunla birlikte Âd ve İrem toplumlarının öldürüldükleri gibi; biz de, sizi öldüreceğiz “ diyerek onları tehdit ederek gelecek olan “Son Hak Peygamber”den bahsediyorlardı. (Ebû Nuaym, Delâil, 2:234)

***

Onların Müslüman olmaları aynı zamanda, İslâm’ı tebliğ davasına sahip çıkmaları anlamına geliyordu. Zira Efendimiz, karşılaştıkları insanları Allah’a imana davet ederken, onlara tebliğ davasına hizmet etmeleri gerektiğini de anlatmaktaydı. Hz. Es’ad ve arkadaşlarının İslâm’a girmeleri üzerine Fahr-ı Kâinat, onları bir vazifeye davet etmişti.

Bu vazife, Efendimiz ile Mekke’deki Müslümanları yurtlarında barındırmak üzere Medine’ye davet etme ve Mekke’deki Müslümanların hicretlerinden sonra gelecek zorlukları kabul etme anlamına gelmekteydi. Onlar, kendilerine verilecek vazifeyi tamamen yerine getirmeye şimdilik hazır olmadıklarını belirterek, bir sene sonraki hac mevsiminde Efendimiz ile buluşmaya söz verip Medine’ye döndüler. Akabe Buluşması olarak adlandırabileceğimiz bu büyük hadise, İslâm Tarihi’nde bir dönüm noktası kabul edilen Hicret’e zemin hazırlaması açısından oldukça önemlidir.

“BİRİNCİ AKABE BİATI VE MEDİNE’DE İLK İRŞAD GÖNÜLLÜLERİ”

Allah Resûlü ile Akabe’de buluşan Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anh) diğer beş bahtiyar arkadaşı ile birlikte Medine’ye varır varmaz, çevresindekilere İslâm’ı tebliğ etmeye başladılar. Bu arada Hz. Es’ad, eşi, ortağı olmayan gerçek Ma’bud hakkında öteden beri sohbet ettiği Ebu’l-Heysem Mâlik b. Teyyehân adında yakın bir dostuna gidip İslâm’ı anlattı. Arkadaşının dinlediklerinin, öteden beri aradığı gerçek olduğuna anlayan Ebu’l-Heysem de, İslâm’a girmekte tereddüt göstermedi. [İbn Sa’d, Tabakât, 1:218]

Hz. Es’ad ve arkadaşlarının büyük bir azim ve aşk ile sürdürdükleri çalışmalar sayesinde Medine’deki evlerin hemen hemen hepsinde Kur’ân hakikatlerinden bahsedilmişti. [İbn Sa’d, Tabakât, 1:219; Zehebî, Tarihu’l-İslâm, 2:197]

İslâm’a girenlerin sayısı hızla artarken Hz. Es’ad ve arkadaşlarının, Akabe’de Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile buluşacakları gün yaklaşmaktaydı. Onların gayretleri ile İslâm’a girenler, Efendimiz’i ziyaret etme iştiyakı içindeydiler. Peygamberliğin 12. senesi hac mevsimi yaklaşınca, Es’ad b. Zürâre başkanlığında Medineli bahtiyarlardan oluşan heyet, Fahr-i Kâinat’ı ziyaret için Mekke’ye vardılar. Bir sene önce sayıları altı olan bahtiyar Medinelilerin sayısı şimdi on ikiye yükselmişti. Ayrıca, bu ziyaret sırasında İslâm’ın emirlerini yerine getirmeye dair söz veren Hz. Es’ad ve arkadaşları, tebliğ davasına destek vereceklerine dair Allah Resûlü ile biat ettiler. [İbn Sa’d, Tabakât, 3:608-9; İbnu’l- Esîr, Üsdü’l-Gâbe, 1:87]

“HZ. ES’AD’IN MEDİNE’DEKİ MESCİD HÂLİNE GELEN EVİ”

Akabe’de Fahr-i Kainat’a İslâm’ı tebliğ için gayret edeceğine dair söz veren Hz. Es’ad, Medine’ye döner dönmez bu yoldaki gayretlerini ortaya koyar. Onun bu uğurda yaptığı fedâkârlıkların başında, evini Müslümanların toplandıkları bir yer hâline getirmesi olmuştur. Cömertlik ve yardımseverliği ve cömertliği sebebiyle sahâbîler arasında “el-Hayr” lâkabı ile anılan Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anh); namaz kılmak, Kur’ân okumak ve sohbet etmek üzere evine toplamış olduğu Müslümanlara ziyafetler vermiştir.

Bu arada Ensâr, haftanın belirli bir gününde, gün boyu toplu hâlde namaz kılıp Allah’a ibadet ve zikirle meşgul olmak üzere bir araya gelme kararı aldı. Es’ad b. Zürâre böyle hayırlı bir işin Arapların “Arûbe” dedikleri, daha sonra da “Cuma” olarak isimlendiren günde yapılmasını teklif etti. Böylece, belirtilen bugünde bir araya gelen sahâbîler birlikte dua edip namaz kıldılar ve sohbet ettiler. Hz. Es’ad da öğle namazı vaktinde onlara, iki rekat namaz kıldırır ve bir nevi hutbe denilebilecek konuşmalar yapar, onlara nasihatler ederdi. Hz. Es’ad, bugünlerde toplanan sahâbîlere de, davar kesip sabah ve akşam ziyafeti verirdi. Medine’de ilk cuma namazını Es’ad b. Zürâre kıldırmıştır. [Zebidî, Tecrîd-i Sarîh, 4:5.]

Hz. Es’ad b. Zürâre’nin Medine’de ilk cuma namazı kıldırarak böylesine bir ibadetin öncülüğünü yapması, bazı sahâbîler tarafından senelerce sonra dahi rahmetle anılmasına vesile olmuştur. Ka’b b. Mâlik (radıyallahu anh), cuma günleri ezan sesini işitir işitmez Es’ad’ı (radıyallahu anh) hatırlayarak ona dua eder ve hakkında Yüce Allah’tan mağfiret dilerdi. Abdurrahman b. Ka’b, babasına Hz. Es’ad’a niçin dua ettiğini sorunca, “Oğlum Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye teşrif etmesinden önce bize cuma namazını o kıldırmıştı.” cevabını vermişti. Hz. Es’ad’ın cemaate imamlık yapması, Hz. Mus’ab’ın Medineye gelişine kadar devam etmiştir. Daha sonra o, Hz. Mus’ab’ın arkasında namaz kılmıştır. [HAŞİYE]

[HÂŞİYE:] Cuma namazı, Mekke’de farz olmuştur. Fakat Müslümanların azlığı ve açıktan namaz kılacak derecede güçlü olmamaları nedeniyle Mekke’de cuma kılmak mümkün olmamıştır. Ancak şartlar tahakkuk etmeden cumanın farz kılınması garip görünmektedir. Bu nedenle diğer âlimler, Mekke’de cuma için sadece izin verilmiş olabileceği kanaatindedirler. İbn Abbas’ın şu rivayeti de bu görüşü desteklemektedir:

«Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), hicret etmeden önce cuma namazının kılınması için izin verilmiştir. Fakat Mekke’de cuma kıldırmaya gücü olmadı. Onun için daha önce Medine’deki Müslümanlara İslâm’ı öğretmek için gönderilmiş olan Mus’ab İbn Umeyr’e mektup yazarak: «Yahudilerin açıktan Zebur okudukları güne bak, siz de kadınlarınızı ve oğullarınızı toplayın da zeval vaktinden sonra Allah’a iki rekat (namaz) ile takarrub edin.» buyurdu. Bu emir üzerine Mus’ab, Medine’de ilk cuma kıldıran kişi olmuştur. Bu görevi Peygamber Medine’ye gelinceye kadar sürdürmüştür.» (Suyütî, ed-Dürru’l-Mensûr, 6:218)

Medine’de Cuma’yı ilk kıldıranların Es’ad İbn Zürâre ile Mus’ab İbn Umeyr oldukları hakkındaki rivayetlerin arasını birleştirmek gerekirse; Mus’ab’ın, Medine’nin merkezinde ve Hz. Peygamber’in emri üzerine cuma namazı kıldırdığı; Es’ad’ın ise Medine yakınında bir yerde ve Hz. Peygamber’in emri gelmeden kıldırdığı söylenebilir.

Hz. Peygamber’in kıldırdığı ilk cuma namazı, Ranuna’ denilen yerde Sâlim İbn Avf mescidindedir. Hz. Peygamber Medine’ye hicret buyurduğunda ilk olarak Kuba’da Amr İbn Avfoğulları’na misafir oldu. Orada pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri kalıp, Kuba Mescidinin temelini attı; sonra cuma günü Medine’ye gitmek için yola çıktı. Sâlimoğulları yurduna gelince cuma namazı vakti girmişti. Orada hutbe okuyup ilk defa cuma namazını kıldırdı. Bu, Hz. Peygamber’in kıldırdığı ilk cuma namazıdır. Cuma’yı farz kılan âyet bundan önce nâzil olmuştur. Medine haricinde ilk cuma namazı kılınan yer de Bahreyn’de «Cevâsa» da Abdi Kays Mescidi’dir. (Şamil İslâm Ansiklopedisi, “cuma” Maddesi)

“HZ. ES’AD VE HZ. MUS’AB’IN İRŞAD ÇALIŞMALARI”

Hz. Es’ad ve arkadaşları Medine’de İslâm’ın yayılması için çalışmalarını hızla sürdürürken uzun yıllar Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) istifade etmiş, Kur’ân okumada daha mahir, dinî bilgileri derin bir rehbere ihtiyaç duyduklarına karar verdiler. Böyle bir rehber için Efendimiz’den talepte bulunduklarında, onların bu arzularını yerine getirmek üzere Allah Resûlü Hz. Mus’ab’ı rehber olarak Medine’ye gönderdi. İslâm’ın yayılmaya başladığı ilk senelerde Fahr-i Kâinat’a gönül vermiş ve peygamberliğin beşinci senesinde Habeşistan’a hicret etmiş olan ve güzel Kur’ân okuyan Hz. Mus’ab, Medinelerin ihtiyaçlarına cevap verebilecek kapasitede bir sahâbîydi…

Medine’de Hz. Es’ad tarafından karşılanan Hz. Mus’ab, onun evinde misafir edildi. Bu kutlu ev, öteden beri MÜSLÜMANLARIN BİR ARAYA GELİP SOHBETLER ETTİKLERİ ve birlikte namaz kıldıkları bir yerdi. Hz. Mus’ab’ın oraya yerleşmesiyle, bu evin irşad merkezi olma fonksiyonu daha da artmıştı. Hz. Es’ad, Allah Resûlü’nün elinde yıllarca yetişmiş olan bu aziz misafiriyle her zaman birlikte olmanın hazzını yaşarken, onun ilminden azami derecede istifade ediyordu.

Hz. Mus’ab bu mübarek evde, günün büyük bir kısmında Müslümanlara Kur’ân ve iman hakikatlerini öğretiyor, namaz vakitlerinde de onlara imamlık yapıyordu. Onun bu kutsî meşguliyetlerden başka, sokak sokak gezerek İslâm’ı tebliğ etmek gibi bir görevi daha vardı. Bu kutsî vazifede kendisine yardımcı olan Hz. Es’ad, suikastlarına karşı onu korumada ihtimam gösteriyordu. Hz. Es’ad’ın Medine halkı arasında itibar sahibi olması, Hz. Mus’ab’ın tebliğ hizmetini kolaylaştırıyordu. Hz. Sa’d ve Hz. Üseyd’in İslâm’a girmelerinde aracı olması, Hz. Es’ad’ın tebliğ davasındaki önemli hizmetlerindendir.

Bir gün, Abduleşheloğulları ile Zaferoğulları’nı bir araya getiren Hz. Es’ad, Hz. Mus’ab’ın onlara İslâm’ı tebliğ etmesini temin etti. Hz. Mus’ab da onlara, Peygamber Efendimiz’i anlatmaya ve Kur’ân’dan âyetler okumaya başladı. Bu sırada onları gören Sa’d b. Muâz, faaliyetlerine tepki göstererek Hz.Mus’ab’a hiddetlendi, ancak halası oğlu olan Hz. Es’ad’ın korumasındaki bir insana kötü davranmayı da uygun görmediğinden yakın arkadaşı Üseyd b. Hudayr’a giderek Hz. Mus’ab’ın oradan kovulması için ona tahrik edici sözler söyledi. Bunun üzerine Üseyd b. Hudayr, Hz. Mus’ab’ın karşısına dikilip O’nu ölümle tehdit ederek, derhal şehri terk etmesini söyledi. Hz. Mus’ab da, hastasını şefkatle tedavi eden bir doktor edasıyla:
– Hele bir otur; biraz beni dinle! Eğer anlattıklarım hoşuna giderse kabul edersin; beğenmezsen, elindeki mızrak ile beni öldürebilirsin, diyerek ona Kur’ân okudu. İşittiği ilahi beyandan çok etkilenen Hz. Üseyd;
 Ne kadar güzel; ne yüce söz bunlar, diyerek o anda Müslüman oldu. Daha sonraki günlerde Hz. Mus’ab, Hz. Üseyd’in İslâm’a giriş ânındaki durumunu, “Okuduğum Kur’ân’ı dinlemeye başlar başlamaz Üseyd’in yüzünde İslâm’ın nurunun parladığını ve kendisinin de yumuşadığını anladık.” şeklindeki sözleriyle anlatmıştır.

Hz. Üseyd, Müslüman olur olmaz, dakikalar önce kendisini kötü işlerine alet etmeye çalışan dostu Sa’d b. Muâz’ın yanına giderek O’nu ikna eder ve Hz. Mus’ab’ın yanına götürür. Hz. Muâz da, mürşidinden dinlediği Kur’ân’dan etkilenerek iman etmekte tereddüt göstermez. O da İslâm’a girer girmez liderliğini yaptığı Eşheloğulları’na gidip etkili bir konuşma yaparak onları hak dine davet eder. Kavmi tarafından sözü dinlenen Hz. Muâz’ın gayretleriyle onlar da, aynı gün içinde İslâm’a girmişlerdir. Hz. Mus’ab’a destek vererek bütün bu güzelliklerin meydana gelmesine vesile olan Hz. Es’ad’ın İslâm’ın Medine’de yayılmasındaki hizmetleri gerçekten çok büyüktür.

“İKİNCİ AKABE BİATİ’NDE HZ. ES’AD”

Peygamberliğin 13. senesinde. Es’ad b. Zürâre’nin (radıyallahu anh) evinde toplanan Medineli sahâbîler, Mekke’de Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile ashâbın, müşrikler tarafından eziyete maruz kaldıklarını dile getirerek, onları yurtlarına davet etmeye karar verdiler. Bu kutlu kararı tebliğ etmek ve Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) olan iştiyaklarını dile getirmek üzere 72 Medineli Müslüman Mekke’ye doğru yola çıktı. Onlar, Allah Resûlü’ne ulaşacak olmanın sevinci içinde 15 günlük yolu heyecanla aşarak Mekke’ye vardılar. Onlardan bir kısmı, Efendimiz’in gönüllere huzur veren mübarek yüzü ile ilk defa karşılaşacaktı. Bu kutlu kâfilenin başkanı olan Es’ad b. Zürâre, Mekke’ye ulaşır ulaşmaz, yanına birkaç arkadaşını alarak Efendimiz’in huzuruna çıktığında, “Biz Sana yardıma hazırız. Senin için canlarımızı veririz. Kendimizi, hanımlarımızı ve çocuklarımızı koruduğumuz gibi seni de korumaya hazırız.” diyerek. Allah Resûlü’nden kendileriyle biat etmek talebinde bulundular. Efendimiz de, bu bahtiyar insanlarla buluşacakları yer, gün ve saati belirlediler.

Medineli Müslümanlar, zilhiccenin 12’sinde gece ortasında Kâinatın Efendisi ile bir araya gelme şerefine nail oldular. Efendimiz’in amcası Hz. Abbas, Allah Resûlü’nü yurtlarına davet eden Ensâr’dan O’nu düşmanlarına karşı koruyacaklarına dair söz vermelerini istedi. Yaptığı konuşma ile bu konudaki endişelerini dile getirdi.
O’nun bu sözlerine Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anh):
– Ey Allah’ın Resûlü, bizi uzun zamandan beri bağlı olduğumuz dinimizi terk edip İslâm’a girmeye davet ettiniz. Bunu kabul etmek ağır bir şey olduğu hâlde; bizler, teklifinizi kabul ettik. Senin davetin üzerine, Allah’tan getirdiğin şeyleri kabul etmeyen müşrik akrabamızla ilişkilerimizi kestik. Biz, Allah’tan getirdiklerine inanarak, kalbimizin bütün samimiyeti ile seni tasdik ederek sana biat ediyoruz. Rabbimize ve Rabbine biat ediyoruz. Allah’ın kudret eli, ellerimizin üzerindedir. Kanlarımız senin kanınla, ellerimiz, senin elinle birliktedir. Kendimizi, karılarımızı, çocuklarımızı koruduğumuz gibi, seni de savunacak ve koruyacağız. Eğer, bu ahdimizi bozarsak, Allah’a verdiğimiz sözü bozmuş bedbaht kimseler olmuş oluruz, dedikten sonra, “Ey Allah’ın Resûlü! Bunlar Senin için yapılmış bağlılık yeminlerimizdir…” (Ebû Nuaym, Delâil, 2: 258–259) sözleriyle konuşmasını tamamladı.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), huzurunda bulunan Medineli bahtiyara, aralarından kavimlerini temsil edecek on iki temsilci çıkarmasını emrettiler. Hz. Es’ad da kabilesi olan Neccaroğulları’nın temsilcisi seçilmişti. [İbn Sa’d,Tabakât, 3:608-9; İbnu’l- Esîr Üsdü’l-Gâbe,1:87]

Efendimiz onlara:
–Sevinçli günlerinizde de üzüntülü anlarınızda da sözümü dinleyip bana itaat edeceksiniz. Bolluk zamanında ve kıtlıkta bize nafaka vereceksiniz.
İyiliği emredip kötülükten menetmek vazifesini yerine getirmek üzere bana söz vereceksiniz. Bana, Allah için söylemek ve bu uğurda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamak üzere biat edeceksiniz. Bana yardımda bulunmanız, memleketinize vardıktan sonra, çocuklarınızı, nefislerinizi ve ailelerinizi nelerden koruyorsanız beni de aynı şekilde himaye etmeniz karşılığında sizler için cennet vardır, buyurdular.
[İbn Hişâm, Sire, 2:97; Zehebî Tarihu’l-İslâm, 2:294-295; Beyhakî, Delâil, 2:174-175, Ebû Nuaym, Delâil, 2:254; İbn Sa’d, Tabakât, 1:220]

Onun bu konuşmasından sonra Ensâr’ın her birinin, “Allah’a yemin ederiz ki, biz Peygamber’e yapmış olduğumuz biatten hiçbir zaman dönmeyeceğiz. O’nun istediği şartları kabul ettik. O da, karşılık olarak bize cennet mükâfatını müjdeledi.” [Beyhakî, Delâil, 2:182; Zehebî, Târîhu’l-İslâm, 2:201; İbn Kesîr, Bidâye, 3:159] diyerek itaat örneği gösterdiler.

Allah Resûlü’nün huzurunda bekleyen Ensâr, şimdi de Efendimiz’in mübarek eline sarılarak biate başlamıştı. Es’ad b. Zürâre, Ebu’l-Heysem, Abdullah b. Revâha, Nûman b. Hârise, Ubâde b. Sâmit, Sa’d b. Rabî’, Berâ b. Ma’rûr ve onları takip eden ve sayıları yetmiş ikiyi bulan Ensâr teker teker Allah Resûlü’nün mübarek ellerine sarılarak sıkarken, KUR’ÂN DAVASINA SAHİP ÇIKACAKLARINA ve bu uğurda canlarını vereceklerine dair söz veriyorlardı. Ensâr arasında, Allah Resûlü’ne ilk biat eden Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anh) Efendimiz’in mübarek ellerini sıkarken:
– Yâ Resûlallah! Ben Allah’a biat ediyorum. Allah’ın Resûlü’ne de biat ediyorum. Ahdimi yerine getirecek, Sana yardım konusundaki sözümü hayata geçireceğim, diyerek Efendimiz’e biat etmişti. [Ebû Nuaym, Delâil, 2:261]

“ALLAH RESÛLÜ’NÜN HİCRET GÜNLERİNDE HZ. ES’AD”

Allah Resûlü ve ashâbı, Mekke’de müşriklerin yıllarca yaptıkları eziyetlere karşılık vermeyip sadece sabretti. Zira, bir gün Yüce Allah’ın kendilerini bu sıkıntılardan kurtaracağına inanıyorlardı. Nihayet, sabretmenin sonunda kurtuluş kapısı açılmıştı. Medineli Müslümanlar kendilerini yurtlarına davet ediyorlardı. İKİNCİ AKABE Biati’nden ÜÇ AY SONRA Allah Resûlü’nün ashâbı gruplar hâlinde Medine’ye hicrete başlamıştı. Daha sonra Efendimiz de, Hz. Ebû Bekir ile birlikte Medine’ye hicret ettiler.

Efendimiz’in hicretleri esnasında Medine’de büyük bir heyecan yaşanıyordu Allah Resûlü Medine’ye gelecekti. Ensâr, çocukları ile birlikte Medine’nin Mekke’ye açılan yolunun başında günlerce o kutlu misafirlerini karşılamak üzere beklemeye başladılar. Beklenen o sevinçli an geldiğinde Allah Resûlü’nün Medine’ye yaklaştığı haberini alan, Hz. Es’ad bu sevinçli haberi yıldırım hızıyla arkadaşlarına ulaştırmıştı. Allah Resûlü, Mekke’den Medine’ye kadar on, on beş günde aşılabilen beş yüz kilometrelik yolu müşriklerle karışlaşmamak için çölün yorucu şartlarına rağmen sekiz günde aştılar ve Medine’ye bir saat mesafede bulunan Kuba’ya teşrif buyurduklarında, burada on dört gün istirahat buyurdular.

Efendimiz’in Kuba’ya geldiğini duyan Ensâr, büyük bir sevinç içinde ziyaretine koşuyorlardı. Ancak, Ensâr arasında Hz. Es’ad, bu heyecanlı ânı yaşamaktan mahrum kalmıştı, çünkü İslâm’dan önceki günlerde cereyan eden Buas Savaşı’nda Evsli bir lideri öldürmesi sebebiyle kendisinden intikam alınmasından endişe etmekteydi. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), O’nun, ashâbı arasında bulunmadığını fark edince, niçin gelmediğini sordular ve durumu öğrenince çağırılmasını istediler. Allah Resûlü’nün kendisini çağırdığını işiten Hz. Es’ad, derhal Kuba’ya koşarak hasret giderdi. Bu arada, Hz. Es’ad’ın can güvenliği, Efendimiz’in emirleri üzerine, Sa’d b. Heyseme (radıyallahu anh), Rifâa b. Abdulmünzir (radıyallahu anhuma) ve Mübeşşir b. Abdulmünzir (radıyallahu anh) tarafından temin edilmişti. Bütün bu olup bitenlerden haberdar olan Evsliler, kendilerinden Es’ad’a bir kötülük gelmeyeceğini Allah Resûlü’ne haber verdiler. Böylece, Hz. Es’ad Kuba’da Peygamber Efendimiz’in huzurundan gece gündüz ayrılmadı. [Köksal, İslam Tarihi, 8:8]

Allah Resûlü on dört gün Kuba’da istirahat ettikten sonra Medine’ye hareket ettiler. Medine’de Ensâr, Efendimiz’i evinde misafir etmek için adeta yarışıyordu. Efendimiz, ashâbından hiçbirini diğerini tercih etmek istemiyordu. Bu işi halletmenin bir yolunu buldular. Binmiş oldukları mübarek Kusvâ isimli devesinin duracağı yere yakın ev sahibinin misafiri olacağını açıkladılar. Kusvâ, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (radıyallahu anh) evinin önünde durunca Efendimiz’in misafir kalacağı yer belli olmuştu. Allah Resûlü, şeref misafiri olarak bu kutlu evde yerleşirken Kusvâ ile ilgilenip onu evine götürme şerefi Es’ad b. Zürâre’ye nasip olmuştu. Bu arada, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin yanındaki aziz misafirinin istirahat edeceği bir sedir bulunmadığını öğrenen Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anh), derhal evine giderek, ağaçtan yapılmış ve içi lifle doldurulmuş hasır kaplı bir sediri Allah Resûlü’ne hediye ettiler. Fahr-ı Kainat Efendimiz, ahirete irhitaline kadar uzun yıllar bu divanda istirahat buyurmuşlardır. [İbn Sa’d, Tabakât, 1:237]

MESCİD-İ NEBEVÎ’NİN İNŞASI VE HZ. ES’AD’IN VEFATI

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye teşriflerinin üzerinden aylar geçmişti. Bu zaman içerisinde, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinde misafir kalırken ashâbıyla bir araya geliyordu. Gün geçtikçe, Müslümanların sayılarının artmasıyla geniş bir mescidin inşasına da ihtiyaç duyulmuştu.

Efendimiz’in Medine’ye ilk teşrif ettiği gün mübarek devesinin ilk çöktüğü arsada, Mescid-i Nebevi’nin yapılmasına başlandı. Burası, Hz. Es’ad’ın himayesinde olan Sehl ve Süheyl isimli iki yetim gencin hurmalarını kuruttuğu bir arsaydı. Allah Resûlü bu gençlere, arsanın bedelini ödeyeceğini haber verince, “Vallahi olmaz! Yâ Resûlallah! Biz, O’nun bedelini ancak Allah’tan isteriz. Allah rızası için O’nu Size bağışlıyoruz.” dediler.

Yetim olan bu çocukların ihtiyaçları göz önünde bulundurularak arsa bedelleri, Ebû Eyyûb el-Ensârî ile Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anhuma) tarafından karşılanmıştı. Hz. Es’ad, ayrıca onlar için bir arazi temin ederek hurmalarını oraya sermelerini sağlamıştır. Mescid-i Nebevî’ni inşâasına başlanmıştı. Ensâr ve Muhacir, Allah Resûlü ile daha sık bir araya gelebilecekleri bir mescide kavuşmanın sevinci içindeydiler. Onların sevinçlerini paylaşan Allah Resûlü de, ashâbıyla birlikte çalışıyor, kerpiç taşıyordu. Nitekim O, mübarek hayatları boyunca, topluma ait bütün işlerde ashâbıyla birlikte çalışarak insanlığa büyük bir örnek olmuştur.

Hicretin üzerinden dokuz ay geçmişti. Mescidin inşâsı devam ediyordu. Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anh) bu arada hastalanmıştı. Vefa İnsanı Efendimiz, bu üzücü durumu haber alınca, o büyük dostunun ziyaretine giderek O’nun için dua ettiler. Yüce Allah, bu dünyayı ahiretin bekleme salonu olarak kurmuştu. Ebedî huzur yeri olan cennet de bu dünyada kazanılacaktı. Mescidin inşa edildiği sırada, Hz. Es’ad’ın bu dünyadaki vazifesi sona ermiş, (Şevvâl ayında) ahirete göçmüştü. Dostlardan ayrılmak zor bir işti. Allah Resûlü, bu aziz dostunun vefat haberini işitince çok üzüldü ve sadık sahâbîsi için yapılacak son vazifeyi yerine getirdi. O’nun cenazesini yıkayıp, namazını kıldırarak ona dua etti. Medine’de vefat eden ilk sahâbî olan Es’ad b. Zürâre, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashâb tarafından Bakî Kabristanlığı’na defnedildi. [İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Ğâbe, 1:86-87.]

Medine’deki İslâm inancından uzak bazı çevreler, Es’ad b. Zürâre’nin vefatını fırsat bilerek Müslümanların inançlarını sarsmak için etrafa birtakım çirkin sözler yaymaya başladılar. Onlar, Allah Resûlü hakkında, “Eğer, O’nun gücü olsaydı arkadaşını ölmekten kurtarırdı.”[Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4:138] diyorlardı. Bu uygunsuz sözleri işiten Peygamber Efendimiz, onlara asıl vazifesinin peygamberlik olduğunu söyleyerek yanlış düşündüklerini açıklamışlardır. Kur’ân’ın ortaya koyduğu bu yüce hakikatleri anlayamamak kalpteki hastalık sebebiyledir. Allah Resûlü de, bu hastalıkları tedavi etmektedir.

Nitekim, Hz. Es’ad, Akabe’den başlayarak hayatının sonuna kadar iman hakikatlerine gönül verirken Kur’ân sayesinde kalbini hastalıklardan korumuştu. O, Efendimiz ile karşılaştığı günden vefatına kadar dört–beş sene gibi kısa bir müddet yaşamıştı ancak bu zaman içersinde de, ömür dakikalarını Allah ve Resûlü’nün rızası yolunda harcamıştı. O, bu gayretleri ile ahirette Cennet meyvesini verecek bir yolda olmuştu. Hz. Es’ad’ın vefatı ile sonuçlanan hastalığın omurilik ve beyini etkileyen menenjit olduğu rivayet edilmektedir. Böyle bir hastalık sebebiyle vefat ettiğinden şehitlik mertebesine ulaşmış oluyordu. [Zehebî, Siyer, I, 304]

“VEFA İNSANI ALLAH RESÛLÜ VE ES’AD B. ZÜRÂRE’NİN YETİMLERİ”

Hz. Es’ad, vefatına yol açan hastalığı sırasında kendisinden sonra kalacak çocuklarını düşünüyordu. Vefatından kısa bir süre önce Allah Resûlü’nün kendisini ziyaret etmesi O’nu çok rahatlatmıştı. Peygamberimiz, Es’ad’ın vefatı hâlinde çocuklarının bakımını üstleneceğine söz verdi.

Ashâbının yetim, dul, hasta ve ihtiyaç içinde bulunan bütün fertleri ile ilgilenme ve onların ihtiyaçlarını gidermesi ile ümmetine büyük ders veren Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), dostunun vefatından sonra, O’nun küçük yaşlarda bulunan Kebşe, Habibe, Ferîa adlarındaki kızlarını himayesine alarak yetimlerin yaralarını sarmışlardı.

“ES’AD B. ZÜRÂRE’NİN NAKLETTİĞİ HADÎS-İŞERÎFLER”

Tarihî rivayetlerde görebildiğimiz üzere Es’ad b. Zürâre (radıyallahu anh), Hicret öncesi İslâm’a girmiş olan Medineliler arasından Allah Resûlü ile en fazla görüşme şerefine nail olmuş olan sahâbîdir. İlk Akabe Buluşması’ndan Hicretin altıncı ayında gerçekleşen vefatına kadar yaklaşık üç sene Habibullah ile birlikte olabilmiştir. Henüz genç denilecek bir yaşta vefat eden Hz. Es’ad’ın Yüce Allah’ın kendisi için takdir ettiği ömrünün son yıllarını ikindi gölgesine benzetebiliriz.

Kısa bir süre devam eden ikindi gölgesinin uzun oluşu bir gerçektir. Hz. Es’ad da, üç senelik bir sürede kendisinin hayırla anılmasını sağlayacak büyük hizmetler yapmıştır. Medine’de İslâm’ın yayılması için yaptığı hizmetlerle tarihte şerefle anılmaya hak kazanan Es’ad b. Zürare’nin, tevhidin yeryüzüne dağılması uğrunda daha sonraki yıllarda yapılacak çalışmalara ömrü vefa etmemişti.

KUR’ÂN HİZMETİ YOLUNDA Efendimiz’in yanında yer alıp canlarıyla-mallarıyla mücadele eden sahâbî efendilerinizin en büyük hizmetlerinden biri de, Fahr-ı Kâinat’ın insanlığa hayat bahşeden sözlerini ve örnek davranışlarını sonraki nesillere nakletmeleri olmuştur. Efendimizle derin bir gönül bağı kurmuş olan Hz. Es’ad da, O’nunla birlikte olabildiği dört senelik zaman diliminde pek çok hadis-i şerif işitmiştir. Hz. Es’ad hikmet deryasından bol bol istifade ettiklerinden ne yazık ki sadece birkaç tanesini aktarabilmiştir.

  • Bunlardan bir tanesi Efendimiz’in şu hadis-i şerifidir:

“Kim ki, Allah’ın gölgesinden başka bir gölgenin olmadığı kıyamet gününde Cenâb-ı Hakk’ın gölgesi altında olma sevincine ulaşmak istiyorsa, sıkıntı içindeki bir borçlunun borcunu geniş bir zamana geciktirsin veya bu borcunu almaktan vazgeçip sıkıntılı borçluyu rahatlatsın.” [Zebidî, Tecrîd-i Sarîh, çev. Ahmed Naim, Kamil Miras, 4:383-384]

KaynakMedinenin öncüleri Akabe biatlerine katılan şanlı sahabiler Saim Arı / Işık Yayınları

Bu yazı 54 kez okundu