•İştirâk-i Â’mâl-i Uhreviyeye Dair NOTLAR!

•Cemaatte Her Zaman Kuvvet Vardır

•Öğütücü dalgalara karşı

•Semereli Ağaç

•Kârlı bir hareket

•İştirak-i Amâl

•Şirket-i Maneviye 

•Şahs-ı Manevî

•Paylaşmakla tükenmez.

•Cemaatle Namaz ve kolektif şuur

•Risâle-i Nur külliyatında “Şirket-i Maneviye”

•Manevi ortaklık ve ilâhi mukabele

•“El-Kulûbu’d-Dâria” duâ mecmuasının hazırlanmasındaki en önemli saik..

•Duâ Halkaları

•Günümüzde yollar çok buzlu.

•Allah’ı anma ve duâ

•Şirket-i Mâneviye Yoluyla Gelen Sevaplar Başkalarına Verilemez.

•Bu da bir ihsan

***

 

“CEMAATTE HER ZAMAN KUVVET VARDIR”

Peygamber Efendimiz bir hadislerinde cemaatte kuvvet ve rahmetin, ayrılıkta ise azabın olduğunu ifade buyurur. (Müsned, 4/145.)

Ayrıca CEMAATLE BİR ARAYA GELEREK YAPILAN ibadetlerin sevabının FERDÎ YAPILAN ibadetlerden yirmi yedi derece daha üstün olduğunu da unutmamak gerekir. (Buhârî,Ezan,30)

İki fert ayrı ayrı olduklarında 1’i aşamazken, yan yana gelince 11 olur. Üç ayrı 1, yanyana geldiğinde 111’e ulaşır.

Şimdi, basitçe rakam bazında ifade etmeye çalıştığımız bu durumu, KARANLIKTA ELİNDE MEŞALE TUTAN BİR KİŞİNİN MEYDANA GETİRECEĞİ AYDINLIKLA 11 ya da 111 kişinin MEYDANA GETİRECEĞİ AYDINLIĞI KIYASLAYARAK DÜŞÜNELİM!..

Bir hazineyi kaldırmada da aynı durum söz konusudur. Buna bir de pâzu kuvvetinin yanında kabiliyet ve düşüncelerin ittifakını ekleyelim.

AYRICA gaye ve ideâl birliği ile cehd ve azim müşterekleri de varsa, işte o zaman gerçekten topların sindiremeyeceği yürekler gürül gürül ses getirmeye başlar. [Değer Ölçüsü]

 

“ÖĞÜTÜCÜ DALGALARA KARŞI”

Cemaat, ahirzamanın eritici ve öğütücü dalgalarına karşı koruyucu bir sed ve siperdir. Ferdî yaşanan bir Müslümanlıkta, pek çok yanlışlıkların olma ihtimaline karşılık, cemaatleşmede bu ihtimal daha azdır. Ayrıca ferdî yaşayan kimseler cemaate açılan ve lütfedilen nuranî atmosfer ve iklimlerden mahrumdurlar.

Cemaatte müşterek hareket vardır ve olmalıdır. Ve yine cemaatte istikamet ve isabet şansı daha fazladır. Zira bir yanda pek çok insanın duygu ve düşünce birlikteliği, kolektif şuuru diğer yanda da dâhi bile olsa tek başına bir insanın düşüncesi… Evet,bunlar kıyas bile edilemez. Bu sebepledir ki “Allah (cc) cemaat ile beraberdir.” [Tirmizî, Fiten,7. bkz.: Fasıldan Fasıla, 1/133.] buyrulmuştur.

 

“SEMERELİ AĞAÇ”

Pırlanta Müellifinin ifadeleriyle eğer rahmete açık SEMERELİ BİR AĞAÇ olmak istiyorsanız, ORMAN İÇİNDE BİR AĞAÇ olmaya bakınız. Tek başınıza kaldığınızda hiçbir rahmet düşmez, kuruyup gidebilirsiniz. Ancak ormanlık yere mutlaka rahmet iner ve siz de o rahmetten bol bol yararlanırsınız. ( İnancın Gölgesinde-2 /203-204.)

 

“KÂRLI BİR HAREKET”

Cemâat halinde yaşamak, sevap cihetiyle de gayet kârlı bir harekettir. Çünkü cüz’î ve basit olan ameller cemâat halinde yapılırsa, sevap cihetiyle de kalıcı hayırlara ve çaplı sevaplara dönüşür. Zira cemâat halinde yaşamak demek, sırf ahiret için te’sis edilen manevî bir şirkette yerini almak demektir.

Çalışmalarını MİLYONLARIN katılımıyla yürüten bir şirketin, müntesiplerine ve ortaklarına sağlayacağı kâr, FERDÎ KAZANÇTAN daha çok olduğu gibi; MANEVÎ ve UHREVİ amellerde de bu husus elbette ki böyledir.

Hadis-i Şerifte geçen, يَدُ اللّٰهِ مَعَ الْجَمَاعَةِ hakîkatinden anlaşılıyor ki, Yüce Rabbin rahmet, kerem ve yardımı cemâate gelmektedir. ÖYLE İSE “manevî şahsiyetini ehl-i takvânın teşkil ettiği bir cemâat rûhuna” sahip olmalı ki, cemâate küllî olarak gelen ilâhî rahmetten, gerek ferdin gerekse toplumun istifadesi fazla olsun. [***]

 

“İŞTİRAK-İ A’MÂL”

İslâm’a yalnız başına hizmet eden bir kimsenin kârı bir ise, bu hizmeti cemaatle yapanın kazancı binlere, milyonlara varır.

İştirak-i amâl (amel, İş Ortalığı) ile hasıl olan UMUM SEVAP ve nur her şahsın amel defterine BÖLÜNMEKSİZİN girer.

“Nasıl ki dört beş adamdan iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Herbiri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin herbirinin bir duvarda büyük bir âyinesi varsa, herbirinin noksansız, parçalanmadan birer lâmba oda ile beraber âyinesine girer.” (Lem’alar)

Bununla birlikte, şöyle bir kayıt da getirilir: “Risale-i Nur dairesinde SADAKAT ve HİZMET ve TAKVA ve İÇTİNAB-I KEBÂİR derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahip olur.” (Kastamonu Lahikası)

  • LAMBANIN GÖRÜNTÜSÜ,
  • herkesin aynasına bölünmeden, parçalanmadan girer,
  • ama herkesin aynası
  • GEREK büyüklük ve küçüklük itibariyle,
  • GEREK parlaklık ve solgunluk yönünden” farklı olabilir.
  • Bu yüzden aynalardaki lâmba görüntülerinin verdikleri ışıklar farklılık gösterir. İşte bu farklılığın dört sebepten ileri geldiği vurgulanıyor:
  • SADAKAT, HİZMET, TAKVA, ve İÇTİNAB-I KEBÂİR.

 

ŞİRKET-İ MANEVÎYE

İman ve Kur’an hizmetinde el ele verip beraber çalışan insanlar bir şahsı- manevî teşkil ederler ve bir şirket-i maneviye kurmuş olurlar. Bu şirketin

•SERMAYESİihlâs, sadakat ve muhabbet,”

•KAZANCI ise “rıza-i ilâhî ve sevaptır.”

  • Bu MANEVÎ ORTAKLIĞA
  • DAHİL OLANLARIN her biri, şirkete,
  • tek kelimeyle “hizmet” diye özetlenen birtakım katkılarda bulunurlar.
  • Bunların TÜMÜNDEN HASIL OLAN SEVAP ve NUR,
  • “iştirak-i âmâl” düsturuyla, herkesin amel defterine, bölünmeden ve eksilmeden aynen geçer.
  • Bu ise, büyük bir ticaret kapısıdır.

Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti cemaat üzerinedir

Bunun en açık bir delili cemaatle kılınan namazlara yirmi yedi kat fazla sevap verilmesidir. Üç kişi cemaat olmuşlarsa her birisine yirmi yedi kat sevap verilir. Cemaatten hâsıl olan bu sevap üçe bölünmez. BUNUN SEBEBİ, nur ve sevabın bölünmeyi kabul etmemesidir.

NİTEKİM okuduğumuz bir fatihayı yahut bir hatm-i şerifi bin kişiye bağışlasak, sevap bine bölünmez, her birine aynı sevap verilir.

 

“ŞAHS-I MANEVÎ

“Bu zaman, CEMAAT zamanıdır. Ferdî şahısların DEHASI, ne kadar HÂRİKA da olsalar, CEMAATİN şahs-ı manevîsinden gelen DEHASINA karşı MAĞLUB düşebilir.” (Emirdağ Lahikası I)

Şahs-ı manevîye dahil olmanın ve şirket-i manevî hâlinde çalışmanın önemi Nur Külliyatında defalarca vurgulanmıştır. Bunlardan birisinde şöyle buyrulur:

Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı manevîye göre olur. Maddî ve ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı.” (Kastamonu Lahikası)

Yani, FİTNE ve FESAT HAREKETLERİNİN şahs-ı manevî hâlinde çalıştığı bir ortamda, HİÇBİR şahıs bütün bu ŞER ODAKLARIYLA tek başına mücadele edemez; asrın beraberinde getirdiği bu kadar ÇOK ve GİRİFT PROBLEMİ TEK BAŞINA ve KENDİ FİKRİYLE ÇÖZEMEZ.

Bu zamanda, ŞAHSÎ REYİMİZE ve FİKRİMİZE TAASSUPLA BAĞLANMAYI terk edip, şahs-ı manevînin umdelerine uymamız ve istişare mekanizmasını çok verimli bir şekilde işletmemiz son derece önemlidir. [Risâle-i Nûr sitelerinden istifade edilmiştir]

 

“PAYLAŞMAKLA TÜKENMEZ”

Dinî hizmetler ve Âhiret’e ait ameller için kurulmuş dünya fabrikasının ürünleri paylaşmakla tükenmez, belki artar; dolayısıyla onları paylaşmada kıskançlık olmamalıdır. (Mesnevî-i Nûriye,“10.Risale”)

KISKANMA DEĞİL, İŞ BÖLÜMÜ VE PAYLAŞARAK BİRLİKTE ÇOĞALTMA

  • İnsanlar arasında iş zamanından çok ücret alma veya mükâfat dağıtılma zamanında REKABET ve KISKANÇLIK virüsleri harekete geçer.
  • İş ve hizmet zamanında bu virüs genellikle yerinde durur. HATTA, tembel olanlar, çalışkanları, zayıflar kuvvetlileri takdir eder; İSTERLER Kİ, onlar çalışsın ve kendileri zahmetten kurtulsun.
  • Eğer iş zamanında “O YAPMASIN BEN YAPAYIM!” şeklinde bir kıskançlık olabilirse bile, bu da, esasen ücret ve mükâfat adınadır.

Yani KISKANAN insan, DAHA fazla ücret, DAHA fazla mükâfat, DAHA fazla övgü ve iltifat almak, DAHA çok şöhret kazanmak, diğerlerinden DAHA üstün olmak VEYA bilinmek için bir işi kendisinin yapmasını ister. YOKSA insan, iş ve yük altına girmek istemez.

Dünya, DİNÎ HİZMETLER ve ÂHİRET’E AİT AMELLER için kurulmuş bir FABRİKA veya bir tarladır. Bu FABRİKADA veya TARLADA yapılan işlerin, hizmetlerin ve eda edilen ibadetlerin meyveleri genellikle Âhiret’te verilir.

AYRICA, bu meyvelerden başkalarının da alması, kimsenin alacağı meyveyi veya mü- kâfatı azaltmaz; başkalarının almaması da, kimsenin alacağı sevap ve mükâfatı arttırmaz.

MANEVÎ ÜCRETLER ve SEVAPLARDA taksimat da olmaz; HERKES, yaptığının karşılığını görür. Hattâ bir kişiye bağışlanan sevaplar on kişiye bağışlanacak olsa, bunda dahi bölüştürme cereyan etmez.

Aynı sevap, Allah katında kabûl görürse on kişiye de aynen gider. Kaldı ki, çok kıymetli bir defineyi taşıyormuşcasına yapılacak iş bölümü ile muvaffak olunacak hizmetlerin sevabı, o hizmetlere dâhil herkese verileceğinden, dinî hizmetlere ne kadar çok insan iştirak ederse iştirakçilerin kazanacağı sevaplar çok daha fazla olur.

Bu bakımdan, manevî kazançlarda paylaşım söz konusu olmayacağı için kıskançlık da olmamalıdır.

KISKANÇLIK, ihlâssızsızlığı gösterir; İHLÂSSIZLIK da, yapılan amelleri ve hizmetleri neticesiz kılar.

Hz. Allah Tealâ (cc) adına yapılan dinî hizmetlerde ve ibadetlerde HALKIN KABULÜNÜ ve TEVECCÜHÜNÜ düşünmek, bunu gaye edinmek, insanları Allah’a ortak koşmak demek olur ki, böyle davrananlar, maksatlarının tersiyle tokat yer ve arkalarında birkaç kişi bulsalar bile, halk çoğunluğunun nefretini kazanırlar. [Risâle-i Nûr da külli Kâideler-3]

 

“CEMAATLE NAMAZ ve KOLEKTİF ŞUUR”

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), namazın cemaatle kılınmasına çok ehemmiyet vermiş ve her vesile ile bunu teşvik etmiştir. “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ateş yakılması için odun toplanmasını emretmeyi, sonra da namaz için ezan okunmasını, daha sonra bir kimseye emredip insanlara imam olmasını, sonra da cemaatle namaza gelmeyenlere gidip evlerini yakmayı düşündüm.” (Buhârî, ezân 29,34, ahkâm 52; Müslim, mesâcid 251-254.) HADİSİ O’nun cemaate verdiği önemi göstermektedir.

Nitekim fukaha, bu hadisten hareketle cemaate farz, vacip ve sünnet-i müekkede hükmünü vermişlerdir.

  • AHMED İBN HANBEL HAZRETLERİ; “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve rüku edenlerle birlikte rüku edin.” (Bakara sûresi,/43.) âyet-i kerimesi ve arz ettiğimiz hadis-i şeriften hareketle, namazın cemaatle kılınmasının FARZ-I AYIN olduğu hükmüne varmıştır.
  • ŞÂFİİ FUKAHASI, namazın cemaatle kılınmasını farz-ı kifaye olarak kabul ederken,
  • HANEFÎ ve MALİKÎLER ise sünnet-i müekkede olduğunda ittifak etmişlerdir.

İnsanlığın İftihar Tablosu, “Cemaatle kılınan namaz tek başına kılınan namazdan 27 derece daha üstündür.” (Buhârî, ezân 30; Müslim, mesâcid 249.) buyurmuş ve cemaatle kılınan namazın sevap açısından daha faziletli olduğunu bildirmiştir.

Sevab-ı uhrevînin umuma terettüp etmesi itibarıyla, bir ferde verilen sevaptan diğerlerinin mahrumiyeti söz konusu değildir. O sevabın tamamı, nuraniyet sırrıyla herkesin defterine işlenir.

Bu hadisler, aynı zamanda bize, Allah yolunda yapılan ibadet ü taat ve seyr u sülûkteki ferdî muvaffakiyetlerin, mutlak mânâda mükâfat ve karşılık göreceğini, ancak neticede bunların yine ferdiyet plânında kalıp, hiçbir zaman cemaat hâlinde eda edilme keyfiyetine ulaşamayacağı hakikatini öğretmektedir.

BU HUSUS; namaz, oruç, hac vs. ibadetlerde olduğu gibi, iman ve Kur’ân yolunda yapılan gayretlerde de mevzuubahistir.

ANCAK, devamlı olarak tek bir ferde, Allah’ın vaadettiği şeylere ulaşma teminatının olmadığının da mutlak olarak bilinmesi gerekir.

İNSAN, iman ve Kur’ân adına tek başına harikulade bir şeyler yapsa bile bu, daima ferdiyet plânında kalır. FAKAT bir iş, duygu ve düşüncede aynı değerleri paylaşan bir topluluk hâlinde eda edildiği takdirde, iştirak-i âmâl-i uhreviye düsturundan hareketle, o insanların her bir ferdi bu amelden kazanılan sevaptan hissedar olur.

Hâsılı, asrımız KOLEKTİF ŞUUR ASRIDIR ve ANCAK BU ŞUURLA hareket edilerek Kafdağı’ndan AĞIR YÜKLER kaldırılabilir. [F.F-4]

 

“RİSÂLE-İ NUR DA ŞİRKET-İ MÂNEVİYE”

İman ve Kur’an hizmetinde el ele verip beraber çalışan insanların manevî bir şirket neticesinde elde edecekleri küllî kazanç ile birlikte bunun şartları ve önemine dair Risâle-i Nûr Külliyatında ÜSTAD BEDÎÜZZAMAN Hazretleri şunları söylemiştir.

 

[1] Risale-i Nur şakirtlerinin iştirâk-i a’mâl-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, HER BİRİSİNİN KAZANDIĞI MİKTAR, her bir kardeşlerine AYNI MİKTAR defter-i a’mâline geçmesi, o düsturun ve rahmet-i ilâhiyenin muktezası olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dairesine SIDK ve İHLÂSLA girenlerin kazançları pek AZÎM ve KÜLLÎDİR. Her biri, binler hisse alır. İnşaallah, emval-i dünyeviyenin iştirâki gibi İNKISAM ve TECEZZÎ etmeden, her birisine, aynı amel defterine geçmesi, BİR ADAMIN GETİRDİĞİ BİR LAMBA, binler aynaların her birisine aynı lâmba inkısam etmeden girmesi gibidir.

DEMEK, Risale-i Nur’un sâdık şakirtlerinden birisi leyle-i Kadrin hakikatini ve Ramazan’ın yüksek mertebesini kazansa, umum hakikî sâdık şakirtler sahip ve hissedar olmak, vüs’at-i rahmet-i ilâhiyeden çok kuvvetli ümitvârız. [Kastamonu Lâhikası]

[2.] Ehl-i dünya, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hatta bir kısım ehl-i siyaset ve hayat-ı içtimâiye-i beşeriyenin MÜHİM ÂMİLLERİ ve KOMİTELERİ, iştirâk-i emvâl düsturunu kendilerine REHBER ETMİŞLER.

Bütün sû-i istimâlât ve zararlarıyla beraber, hârika bir kuvvet, bir menfaat elde ediyorlar.

Hâlbuki, iştirâk-i emvâlin çok zararlarıyla beraber, iştirâkle mahiyeti değişmez.

Her birisi umuma gerçi bir cihette ve nezarette mâlik hükmündedir, fakat istifade edemez.

Her ne ise… bu iştirâk-i emvâl düsturu âmâl-i uhreviyeye girse, zararsız, azîm menfaate medârdır.

ÇÜNKÜ bütün emvâl, o iştirâk eden her bir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor.

ÇÜNKÜ nasıl ki dört-beş adamdan –iştirâk niyetiyle– biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar.

Her biri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirâk edenlerin her birinin bir duvarda büyük bir aynası varsa, her birinin noksansız, parçalanmadan birer lâmba, oda ile beraber aynasına girer.

AYNEN öyle de, emvâl-i uhreviyede SIRR-I İHLÂS ile İŞTİRÂK ve sırr-ı UHUVVET ile TESÂNÜD ve sırr-ı ittihâd ile TEŞRÎKÜ’L-MESÂÎ,

  • o iştirâk-i âmâlden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur,
  • her birinin defter-i âmâline bitemâmihâ gireceği
  • ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vâki’dir
  • ve vüs’at-ı rahmet ve kerem-i ilâhînin muktezâsıdır.
  • (Lem’alar, 21. Lem’a (4.Düsturunuz,1.Misâl))

 

[3.] Ehl-i sanat, netice-i sanatı ziyâde kazanmak için, iştirâk-i sanat cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar.

Hatta DİKİŞ İĞNELERİ YAPAN ON ADAM, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar.

O ferdî çalışmanın her günde yalnız ÜÇ İĞNE, o ferdî sanatın MEYVESİ olmuş. Sonra teşrîkü’l-mesâî düsturuyla ON ADAM BİRLEŞMİŞLER.

Biri demir getirip, BİRİ ocak yandırıp, BİRİ delik açar, BİRİ ocağa sokar, BİRİ ucunu sivriltir ve hâkezâ…

HER BİRİSİ İĞNE YAPMAK SANATINDA yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zâyi olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet süratle işini görmüş.

Sonra, o teşrîk-i mesâî ve taksim-i âmâl düsturuyla olan sanatın semeresini taksim etmişler. Her birisine –bir günde– ÜÇ İĞNEYE BEDEL üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hâdise, ehl-i dünyanın sanatkârları arasında, onları teşrîk-i mesâiye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.

İŞTE, EY KARDEŞLERİM! Madem umûr-u dünyeviyede, kesif maddelerde BÖYLE İTTİHÂD, İTTİFAK ile neticeler, böyle azîm yekûn faydalar verir. ACABA, uhrevî ve nuranî ve tecezzi ve inkısâma muhtaç olmayarak ve fazl-ı ilâhî ile her birisinin aynasına umum nur in’ikâs etmek ve her biri umumun kazandığı misil sevaba mâlik olmak, NE KADAR BÜYÜK BİR KÂR OLDUĞUNU kıyas edebilirsiniz. Bu azîm kâr, REKABETLE ve İHLÂSSIZLIK ile kaçırılmaz! [Lem’alar, 21.Lem’a(4. Düsturunuz,2.Misâl)]

 

[4.] Size hayatımda vefattan sonra elinize geçecek MÂNEVÎ MALIMI ve HUKUKUMU size vermeye ve مُوتُوا قَبْلَ أَنْ تَمُوتُوا [“Ölüm gelip çatmadan evvel, şehevânî ve nefsanî hislerinizi terk etmek suretiyle ölüp, hakikî hayata eriniz.” [es-Sehâvî,el-Makâsıdü’l-hasene;Aliyyülkârî, el-Masnû’;el-Aclûnî,Keşfü’l-hafâ 2/] sırrına binâen, ölümden evvel sizi bilfiil vâris yapmaya dair bir Nur şakirdi sordu ki:

“HİKMET NEDİR?

Sizi daha çok zaman aramızda görmek istiyoruz. İnşaallah öyle kalacaksınız.”

Ben de dedim ki:

Eğer vefattan sonra bu hakikî ve hakikatli vârislerin eline bu malım geçse, dünya malı gibi bir derece taksim olur; derecesine göre her birisi maldan bir kısmına hakikî malik olur, umumuna mâlik olamaz. Fakat ölümden evvel vârislere verilse; emvâl-i uhrevî gibi, her birisi umum o mala, o nur lâmbasına derecesine göre mâlik sayılır.

Her birisi küçük birer Said olur; bir nöbetçi yerine, binler nöbetçiler olur. Said’in, irsiyette yalnız binden bir hisse sahibi bir Nurcu olmaz, belki tam bir genç Said olur.

Meselâ o emvâl –emvâl-i Nuriye– faraza bir hazine kadar olsa, binler Nurculara tevziatta, taksimatta yirmişer, yüzer altın düşebilir. Fakat vefat etmeden onları onlara vermek, bir sırr-ı azîme binâen, her birine istidadına göre, haslara bir milyon birden düşebilir. Bu sırrın bir sırrı var, şimdi izah edemem. [Emirdağ Lâhikası-1]

 

[5.] Nur’un has şâkirtlerinin her birisi şirket-i mâneviye sırrıyla UMUM NAMINA DAHİ DUA ile ve AMEL-İ SÂLİHLE çalıştıklarından, hem el-Hüccetü’z-Zehra’da, hem Nur Anahtarı’nda izah edilen; TEŞEHHÜDDE ve FATİHA ’da bütün mevcudât ve zîhayat cemaatinin dualarına ve tevhiddeki dâvâlarına iştirak suretiyle, hususan toprak, hava, su ve nur unsurları birer dil olmasıyla, topraktan çıkan bütün hayat hediyeleri ve sudan mübârekât ve tebrikât ve havadan şükür ve ibadetin temessülleri ve nur unsurundan maddî ve mânevî tayyibatlar, güzellikler tarzında, teşehhüdde ve Fatiha’da, kâinattaki bütün nimetlerden gelen şükürler ve hamdler ve bütün mahlûkâtın, hususan zîhayatların küllî ibadetleri ve bütün istiâneleri ve doğru yolda giden bütün ehl-i hakikate ve ehl-i imanın yolundan gidenlere, mânevî refakat etmekle onların dualarına ve dâvâlarına tasdik suretinde âmînlerle iştirak ederek, ÂMİN DEMEKLE HİSSEDAR OLMANIN KÜLLÎ SIRRI o gece imdadıma geldi. [Emirdağ Lâhikası-2]

 

[6] Seksen küsur sene kıymetinde bulunan ve Ramazan-ı Şerif’in mecmuunda gizlenen hakikat-i leyle-i Kadri kazanmak için, Risale-i Nur şakirtlerinin şirket-i mâneviye-i uhreviyeleri muktezasınca, her biri, mütekellimi maalgayr sîgası olan

أَجِرْنَا،

Bizi sıyanetinle koru.

اِرْحَمْنَا ،

Bize merhametinle muamele et.

اِغْفِرْ لَنَا

Bize acı ve mağfiret et.. gibi tâbirâtta, “BİZ ” DEDİKLERİ VAKİT, Risale-i Nur’un sâdık şakirtlerini niyet etmek gerektir. Tâ her bir şakirt umumun namına münâcât edip çalışsın.

Ve bu bîçâre ve az çalışabilen ve haddinden çok fazla hizmet ondan beklenen bu kardeşinize, o hüsn-ü zanları yanlış çıkarmamak için, geçen Ramazan gibi yardımınızı rica ediyorum. [Kastamonu Lâhikası]

 

[7] İşte, VAHDETTE (Şuurlu birliktelik) nihâyetsiz sühûlet (kolaylık) ve KESRETTE (çokluk) nihâyetsiz suûbet (zorluk-güçlük) bulunduğundandır ki; ehl-i sanat ve ticaret, KESRETE bir VAHDET VERİR, tâ sühûlet ve kolaylık olsun, yani şirketler teşkil ederler. [Mektubat, 3.Mektup] [Risale-i Nûr Külliyatı taranarak hazırlanmıştır]

 

“MANEVÎ ORTAKLIK VE İLAHÎ MUKABELE”

“UHREVÎ AMELLERDE ORTAKLIK” mülahazasına bağlı dua halkaları, KALBÎ ve RÛHÎ hayata SIÇRAMA FASILLARI gibidir; HERHANGİ BİR HALKADA kendisini tazarru ve niyaza salmış zâkirler, ÖTEDE kim bilir NE kevserler NE kevserler içeceklerdir!..Evet, “Ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumîyi cezbeder .” diyor Hazret.

ZANNEDİYORUM herkes meselenin KOROSUNU oluşturarak, bu şekilde seslenirse, Allah (celle celâluhu) o duayı kabul buyurur. Âdetâ başbaşa vermiş KUBBE TAŞLARI gibi birbirimize destek oluruz. NE OLUR O ZAMAN?!. “İştirâk-i a’mâl-i uhreviye” diyor; bu tabiri bir başkasında görmedim, ÇAĞIN SÖZCÜSÜ söylüyor bunu.

  • DEMEK Kİ REÇETE BU ÇAĞA GÖRE olduğundan,
  • Çağın Sözcüsü’ne, Allah, onu söylettiriyor;
  • reçete, bu çağa göre.
  • DİYOR ki,“iştirâk-i a’mâl-i uhreviye” (uhrevî amellerde iştirak).

MESELÂ, Kur’an-ı Kerim’i her gün hatmetmek istiyorum, baştan sona kadar.

EBÛ HANÎFE, bilmiyorum her zaman yapıyor muydu; bazen iki rekâtta Kur’an-ı Kerim’i hatmediyordu. Ne insanlar yetişmiş!..Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı izleyerek ne insanlar yetişmiş!.. ŞÂFİÎ’yi alsanız, onu da o kefeye koysanız, “Allah Allah! Yahu bunlar ne kadar birbirine benziyor? Bu, o mu? O, bu mu?!” dersiniz. İMAM MÂLİK’i alsanız, Ahmed İbn Hanbel’i alsanız, Yahya İbn Maîn’i alsanız, Buharî’yi alsanız, Müslim’i alsanız, Ebu Davud es-Sicistânî’yi alsanız, Nesâî’yi alsanız; “Allah Allah! Ne kadar da birbirlerine benziyorlar; Allah, hepsini birbirine benzer yaratmış!” dersiniz. Manevî anatomileri itibarıyla, ruh enginlikleri itibarıyla, iç derinlikleri itibarıyla, kalbî ve ruhî hayat itibarıyla zirveleşmeleri açısından, birbirlerine o kadar benziyorlar bunlar.

Evet, diyor ki bir yerde: “Nasıl sadaka belayı defeder…” -Be-la-yı def e-der.-“AYNEN öyle de ekseriyetin hâlisâne duası, ferec-i umumîyi cezbeder.” Ee bu MESELENİN REÇETESİ BU İSE bize düşen şey, o reçeteyi kullanmaktır: Hâlisâne, bir ferec-i umumîyi, bir kurtuluşa erişi, bir fevzi, bir necâtı Allah’tan istemek.

Şimdi Kur’an-ı Kerim’i HATMETMEK istiyoruz.

“Ah keşke imkânım olsa da onu bir akşamda, bir gecede bir bitiriversem!” Bast-ı zaman ile olabilir. Benim, sözüne inandığım birisi, “Önümde saat duruyordu.” demişti “O zamanlar, eskiden kıldığım namazların -herhalde öyle yapıyormuş- hepsini kaza ediyordum. O gün de kırk rekât kılmaya niyet ettim. Saat de önümde duruyordu. Ben kırk rekâtı bitirdim; saate baktım, beş dakika geçmiş!” Bast-ı zaman… Hani aklımız almaz bu türlü şeyleri ama zaman da, mekân da bunlar izafî şeylerdir. O “dar”ın içine Allah öyle bir vüs’at (genişlik) verir ki, başınız döner orada. Yahu şimdi böyle bir Sultan’a dilbeste olmayacaksınız da ne yapacaksınız?!.

Şimdi bunu yapamıyorsun, tek başına yapamıyorsun.

“O zaman,arkadaş,

bir cüz sen oku,

bir cüz de ben okuyayım,

bir cüz de falan okusun.

Bir cüz Ali okusun..

bir cüz Veli okusun..

bir cüz deli okusun..

bir cüz Ebu Bekir okusun..

bir cüz Ömer okusun..

bir cüz Osman okusun..

bir cüz Ali okusun..

bir cüz Hasan okusun..

bir cüz Hüseyin okusun…”

Böylece siz, BİR GÜNDE Kur’an-ı Kerim’i HATMETTİNİZ. O otuz cüz Kur’an-ı Kerim’i TEK BAŞINA HEPİNİZ OKUMUŞ GİBİ sevap alırsınız. İştirâk-ı a’mâl-i uhreviye, bu demek.

Mesela, hani Kur’an, derecesinde bir şey değil; onun derecesinde bir şey olamaz, çünkü o, Kelâm-ı İlahî. Ama ondan tereşşuh eden şeyler var. Tâ Efendimiz’den alın Râşid Halifelere, onlardan alın da o büyük Velilelere, Abdal’a, Evtâd’a, Aktâb’a, Gavs’lara, tasarrufları vefat ettikten sonra dahi geçen Şâh-ı Geylânîlere, Ebu’l-Hasan el-Harakânîlere, Akîl Menbicîlere, Şeyhü’l-Harrânîlere, bazılarına göre, Maruf el-Kerhîlere, Kıtmir’in idraksizliğine verin, Hazreti Sâhib-i Zîşân’a (Çağın Sözcüsü’ne) kadar… BUNLAR, tasarrufları devam eden insanlardır.

BUNLAR, kaynağından almışlar, KUR’AN’A GÖRE FİLTRE etmişler o meseleleri.

SÖYLEYECEKLERİ şeyleri Kur’an çizgisinde söylemişler. Şâh-ı Geylânî, öyle söylemiş; Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretleri, öyle söylemiş. İşte EVRÂD-I KUDSİYE-İ ŞÂH-I NAKŞİBENDİYE’YE bakın! Hazreti Şâh-ı Geylânî’ninkini bir kitap halinde neşretmişlerdi; el-Kulûbu’d-Dâria’da sadece birkaç tanesi var. Bütün virdleri, parmak kalınlığında bir kitap halindedir.

Ebu Hasan Şâzilî hazretlerine bakın, İmam Zeynülâbidîn hazretlerine bakın, İsmail Halvetî hazretlerine bakın, Mustafa Bekrî es-Sıddîkî hazretlerine bakın…BUNLAR ESASEN, Kur’an-ı Kerim ile meseleyi filtre ederek almışlar:“Aman ona ters bir şey olmasın! Aman, Efendimiz’in bu mevzuda ortaya koyduğu temel disiplinlere aykırı bir şey olmasın!” O’na göre Allah’a diyecekleri şeyleri demişler.

Kelimeleri seçerken, Kur’an’a göre, Kur’an’ın referansına göre o kelimeleri seçmişler.

Hiç kimse, Efendimiz’in dediği gibi diyemez ki! Dolasıyla ona göre seçmişler, ona göre virdler meydana getirmişler. [17/03/2019_Bmtli]

 

“EL-KULÛBU’D-DÂRİA” DUÂ MECMUASININ HAZIRLANMASINDAKİ EN ÖNEMLİ SAİK

..Bu DUÂ MECMUASININ HAZIRLANMASINDAKİ EN ÖNEMLİ SAİKLERDEN birisi şu olmuştur:

ŞAYET, hizmet erleri iştirak-i amâl-i uhreviye mülâhazasına bağlı olarak KİTAPTAKİ DUÂLARI PAYLAŞIR ve MÂNEVÎ BİR HALKA yapmış gibi HER GÜN BELLİ BİR SIRAYA göre okurlarsa, MESELÂ kırk kişi, her biri on beşer sayfa okumak suretiyle her gün bir defa mecmuayı bitirirse, o zincire dahil olan >>HERKESİN AMEL DEFTERİNE el-Kulûbu’d-Dâria’nın TAMAMINI OKUMUŞ OLMA SEVABI YAZILIR.<<

BU HAKİKAT, İhlâs Risalesi’nde misalleriyle anlatılır; dört-beş adamdan, BİRİ gazyağı, BİRİ fitil, BİRİ lâmba, BİRİ şişe, BİRİ kibrit getirip iştirak niyetiyle bir lâmbayı yaksalar, onlardan her birinin tam bir lâmbaya mâlikmiş gibi istifade edeceği ve aydınlanacağı ifade edilir. [Lem’alar s.206 (21.Lem’a)]

Hazreti Üstad bu misali verdikten sonra şöyle der: “…AYNEN ÖYLE DE, emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirak, sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrikü’l-mesâi neticesinde, o “iştirak-i a’mâl”den hâsıl olan umum yekûn ve umum nurun, her birinin defter-i a’mâline bitamâmihâ gireceği, ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vakidir. Ve vüs’at-i rahmet ve kerem-i ilâhînin muktezasıdır.” (Kastamonu Lâhikası s.67.)

DEMEK Kİ, bin kişinin dahil olduğu bir halkada yer almak, hasenât defterine o bin adamın hepsinin sevabını kaydettirmeye vesiledir.

BU İTİBARLA, böyle büyük bir mânevî şirketten hisse alma ve o şirketin kârına ORTAK OLMA çok mühim bir meseledir.

[Vuslat Muştusu]

 

“DUÂ HALKALARI”

Ahirzamanın maddî ve manevî öğütücü dehşetli dalgalarına KARŞILIK manevî bir şirketin bir bölümü olan bir duâ halkası içinde yer almanın ehemmiyetine dair Pırlanta Müellifi yol haritası olan şu hatırlatmayı Vuslat Muştusu adlı eserde şu şekilde ifade etmiştir:

DUÂ HALKALARI, kalbî ve rûhî hayata sıçrama faslı gibidir.. HERHANGİ BİR HALKADA gönüllerini göklere bağlamış ve kendilerini uhrevîliklere salmış zâkirler, ötede kim bilir ne kevserler ne kevserler içeceklerdir.

ADANMIŞ RUHLAR, “YAKARAN GÖNÜLLER”in DUÂ HALKASINDAN hiç ayrılmamalı,ruh haleti itibarıyla BAST (inşirah, neş’e ve sevinç) anlarında başkalarına şevk kaynağı olmalı, KABZ (gönül darlığı) yaşadıkları zamanlarda da dostlarının kanatlarıyla uçmalı; FAKAT, ne yapıp edip YOL YORGUNLUĞUNU tazarru ve niyazla aşmaya çalışmalıdırlar.

HALKANIN DIŞINDA KALANLAR, dışta kalmış sayılırlar;-hafizanallah- zamanla heyetten de kopup ayrılırlar. HALKANIN İÇİNDE BULUNANLAR ise,Allah Teâlâ’nın BÜTÜN HALKAYA TEVECCÜHÜ ölçüsünde SEVAPTAN NASİPDAR olurlar.

ONLAR kalb ve ruh ufku itibarıyla tutukluk yaşadıkları anlarda bile, dahil oldukları halkadaki arkadaşlarının sînelerinden kopup gelen inanç ritimli sesler ve rikkat yüklü iniltiler sayesinde haşyetle dolar ve canlılıklarını hep korurlar. [el-Kulûbu’d-Dâria_Vuslat Muştusu]

 

“GÜNÜMÜZDE YOLLAR ÇOK BUZLU”

“YAKARAN GÖNÜLLER”in dua halkalarından hiç ayrılmamalı; BAST anlarında başkalarına şevk kaynağı olmalı, KABZ zamanlarında da dostların kanatlarıyla uçmalı; FAKAT,ne yapıp edip YOL YORGUNLUĞUNU tazarru ve niyazla aşmaya çalışmalı!.. ONUN İÇİN, aslın bir gölgesi, Mecmûatü’l-Ahzâb… Gümüşhanevî hazretlerinden Allah ebeden razı olsun, üç cilt halinde yapmış onu.

SONRA Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân, Ziyâ-ı himmet, o üç cildi on beş günde bir hatmediyor.

Aklım almıyor, bast-ı zaman…

Adam, onca risale yazıyor…

Yüz otuz küsur parça risale yazıyor ve aynı zamanda on beş günde bir de o üç cilt kitabı okuyor! Sonra onu tashih ediyor, çok yerlerini tashih ediyor.

SONRA sizin arkadaşlarınız yeni bir tashih ile bazı virdleri/duaları/hizbleri alıyorlar; “inleyen, sızlayan, ney sesi veren, kalbleri inleten” manasına “el-Kulûbu’d-Dâria” adıyla bir dua mecmuası meydana getiriyorlar.

Bunu niye dedim, bunları niye söyledim? Bu gevezeliğin arkasındaki kafiye şu:

  • Bu kitabı BAŞTAN SONA KADAR HEPİMİZİN BİR GÜNDE OKUMASI mümkün değil.
  • Çünkü yedi yüz küsur sayfa. Yirmi dört saat okusanız, bitmez bu.
  • Çünkü çok defa deniyorsunuz, on sayfayı okuyunca, yarım saat, kırk dakika geçiyor.
  • HER kelimeyi düşünerek okursanız, bir saat ister; HER kelimeyi düşünerek, tam; Allah karşısında duruyor olma hissiyle, “ihsan” şuuruyla okuyacak olursanız, bir saat.
  • Ondan sonra hesap edin kaç saatte…

Ama bu meselenin bir kolay yolu var işte, iştirâk-i a’mâl-i uhrevîye.

On sayfa Ali,

on sayfa Veli,

on sayfa deli,

on sayfa bilmem kim,

on sayfa kim,

on sayfa kim…

Böylece o KOCAMAN KİTAP, BÖLÜŞTÜRÜLMÜŞ OLUYOR. Ve her gün bitiyor o kitap, her gün insanın evrâd u ezkâr defterine, O KİTAPTA OLAN HER ŞEY AKIYOR,ŞAKIR ŞAKIR AKIYOR, Nil gibi. BÖYLE KAZANIM YOLLARI VARKEN ne diye kendimizi belli bir darlığın mahkumu haline getireceğiz?!. MEKÂNIN darlığına, zamanın darlığına, kendi darlığımıza mahkûm etmeyelim!..

RUHUN enginliğine göre, bir üveyik gibi kanat açalım, sonra enginlere açılmaya bakalım. DAHA ENGİNE, daha engine, daha engine açılmaya bakalım, Allah’ın izni-inayeti ile. O zaman o kadar evrâd ü ezkâr ile Cenâb-ı Hakk’a içten tazarru ve niyazda bulununca, bir yönüyle her arkadaşımızın yürüdüğü yolda kaymaması adına yollara tuz serpmiş oluruz.

GÜNÜMÜZDE YOLLAR ÇOK BUZLU. Buna karşı arkadaşlarımızın AĞIZ BİRLİĞİ yaparak, duayı KORO HALİNE GETİRMESİ lazım.

Ee bu işi, bu senfoniyi idare eden zatlar, gelmiş-geçmiş. İsterseniz önünüzde belli bir makamda onu söylüyor gibi onları düşünebilirsiniz. Hazreti Bediüzzaman’ın okuyuşuna bakıp Sabâ mı dedi, Uşşak mı dedi, Rast mı dedi, Hüzzâm mı dedi, Segâh mı dedi, Hicaz mı dedi, ona göre meseleyi koro haline getirerek, Cenâb-ı Hakk’a öyle sunabilirsiniz.

Bu, arkadaşlarımızla beraber YÜRÜDÜĞÜMÜZ o MÜŞTEREK GÜZERGÂHA -Allah’ın izni-inayetiyle- TUZ SERPME GİBİ BİR ŞEY … Ne tuzu? Tuz, yine kaymaya sebebiyet verebilir. Buzun buzluğunu kırabilecek ne ise şayet… Buzu buzluktan çıkarabilecek şeyler neler ise şayet… Zincir mi takıyorsunuz ayaklarınıza, bastığınız her yerde sâbit-kadem mi oluyorsunuz…

Biraz evvelki mülahazaya bağlayabilirsiniz: 

يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ

Allah’ın izni-inayetiyle…

Şimdi böyle “iştirâk-i a’mâl-i uhrevîye” düsturuyla “bir”leri “bin”ler yapma, “milyon”lar yapma, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden beklenen şey, Hannâniyetinden beklenen şey, Mennâniyetinden beklenen şey, vüs’at-i rahmetinden beklenen şey, Rahîmiyetinden beklenen şeydir. BEKLİYORUZ. Başımız, O’nun Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin eşiğinde, inliyoruz. ELİMİZ, O’nun kapısının tokmağında; o tokmağa yüreğimizin sızlaması ile dokunuyoruz; YÜREK SIZLAMASI ile dokunuyoruz veya “İHSAN ŞUURU” ile dokunuyoruz..

Allah’ın izni-inayetiyle, bu gelip-geçici fırtınalar, bir bir dinecek.

Şimdi başlarda olan ayaklar, bir bir yere/zemine inecek.

Işıklar gelecek, zulmetleri delecek, Allah’ın izni-inayetiyle.

Ufukta ışık cümbüşü Hırıl hırıla zulmetler

Ve her tarafta gürül gürül nurlar.”

Allah, o günleri gösterecek!..

[17/03/2019. | Bmtli]

 

“ALLAH’ı ANMA ve DU”

Birbirini tanıyan, bilen insanlar değişik GRUPLAR HÂLİNDE DUÂ OKUYABİLİRLER.

  • Meselâ, Büyük Cevşen’i birkaç kişi PAYLAŞIP okuyabilir.
  • PAYLAŞILDIKTAN sonra artık her insanın kendisine ayrılan bölümü okuması onun için GEREKLİ olur.
  • YANİ “Allah’ı anma, zikretme hususunda ben her gün şu kadar bir şey yapacağım.” diyen insan,
  • üzerine bir sorumluluk almış olur ve BU SORUMLULUĞU YERİNE GETİRMESİ ARTIK ZARURÎDİR.

İSTEYENLER Büyük Cevşen dediğimiz hizbi baştan sona kadar KENDİ BAŞLARINA DA okuyabilirler.

Fakat bir HEYET HÂLİNDE OKUYUNCA, herkesin defter-i a’mâline o okumanın bütününden hâsıl olan sevap yazılır.

Hakikî şahs-ı mânevî teşekkül edince HERKES BÜTÜNÜN OKUDUĞU KADAR OKUMUŞ OLUR.

Bu hususta ÖZELLİKLE Mecmûatü’l-Ahzâb’ın ÇOK İSTİFADELİ olacağını düşünüyorum; ÇÜNKÜ o kitap, oldukça geniş ve pek çok velinin dualarından değişik bölümler ihtiva ediyor.

Gümüşhânevî Hazretleri onları toplarken BUGÜNKÜ ÖLÇÜLERDE tashih etme imkânı olmamış. Üstad’ın eline de ondan geçmiş. O okuduğu yerleri kısmen tashih etmiş. Keşke bir iki gayretli insan yeniden onun üzerinde çalışsa ve o kitabın elden geldiğince hatasız olarak basılmasına vesilelik etse. O basıldıktan sonra duaya iştiyaklı mü’minler aralarında taksim ederler. Öyle bir metod geliştirirler ki, herkes farklı zamanlarda farklı yerleri okur.

Meselâ, bir ay boyunca şu bölümü okuyan insan, ikinci ay diğer arkadaşının yerine geçer. O üçüncü arkadaşın, o da dördüncü arkadaşın yerine… Böylece herkes Mecmuatü’l-Ahzâb’ın her yerini okumuş olur.Gördüğü duaların orijinal, yepyeni olması insanda ayrı bir heyecan uyarır.

Meselâ, Şâh-ı Geylânî’nin insanın GÖNLÜNDE ÜRPERTİ HÂSIL EDEN DUASINI bile otuz gün üst üste okuyan biri, ZAMANLA onu ilk gün okuduğu gibi duyamayabilir.

FAKAT bu duayı ikinci ay biraz bekletir, başka dualar okur, ona karşı içinde hâsıl olan ülfeti giderir ve bir müddet sonra tekrar o bölüme dönerse yine ilk defa okuyormuş gibi duyup hissedebilir. Benim ömrüm vefa eder mi bilemiyorum; ama istiyordum ki, ben de onu birkaç arkadaşımla paylaşıp okuyayım. Bunun nasip olmasını çok arzu ederim.

Bazen şu husus kafama takılıyor:

İşin esası, bir kenara çekilip kimseye demeden dua okumaktır. Fakat burada “Ben de böyle bir kenarda dua okuyabilirim, KİMSEYE İHTİYACIM YOK.” gibi bir GİZLİ BENCİLLİK var mıdır, bilemiyorum. EĞER varsa bu çok tehlikelidir. BİR BAŞKASI DA “Ben kendim bir kenara çekilip dua okuyabilirim; ama arkadaşların dualarının arasında olursa benim dualarımın da kabule daha yakın olacağını umarım.” düşüncesinde olabilir. Böyle bir yaklaşımla duanın hiç olmazsa bir parçası, yarısı veya çeyreğini arkadaşlarıyla beraber okur. FAKAT bu ikincisinde de görünme, duyulma hissi bulunabilir. Bunların hepsi tehlikelidir.

Dua öyle hâlis olmalı ki, ona hiçbir mülâhaza bulaşmamalı. Onun sağından solundan, altından üstünden, neresinden bakılırsa bakılsın şeffaf, saydam bir şey gibi hep Zât-ı Ulûhiyet tecellîleri görülmeli. Bazen de, meselâ aynı camide namaz kılan insanlar birbirlerine “Gelin selef-i salihînden rivayet edilen şu duaları okuyalım.

  • MESELÂ, bir gece kalkalım, iki üç saat sürse de on dokuz defa Fetih sûresini okuyalım.” diyebilirler.
  • Ama herkes içinden gelerek katılmalıdır böyle bir DUÂ ŞİRKETİNE.

Fırlamalı, kalkmalı yerinden… Bir hâcet namazı kılmalı; Büyük Cevşen’i, Evrâd-ı Kudsiye’yi, Sekîne’yi okumalı. ARKADAŞLARIYLA BERABER on beş yirmi dakika okuyorsa, SONRA DA kimsenin görmeyeceği, aklına herhangi bir mülâhazanın gelmeyeceği bir yere gitmeli, bir yarım saat de orada okumalı. [Kırık Testi-1]

 

“ŞİRKET-İ MANEVİYE YOLUYLA GELEN SEVAPLAR BAŞKALARINA VERİLEMEZ”

.. Risale-i Nur şâkirtlerinin iştirâk-i a’mâl-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı mikdar, HERBİR kardeşlerine aynı mikdar defter-i a’mâline geçmesi o düsturun ve rahmet-i İlâhiyenin muktezası olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dâiresine SIDK ve İHLÂS ile girenlerin kazançları pek azîm (büyük) ve küllîdir. HERBİRİ, binler hisse alır. İnşaallah dünya mallarının iştirâki gibi bölünüp parçalanmadan herbirisine, AYNI amel defterine geçmesi; bir adamın getirdiği bir lâmba, binler aynaların herbirisine aynı lâmba inkısam etmeden girmesi gibidir. Demek, Risale-i Nur’un SÂDIK şâkirtlerinden birisi, Kadir gecesinin hakikatını ve Ramazanın yüksek mertebesini kazansa, umum hakiki sâdık şâkirtler sâhip ve hissedar olmak İlâhî geniş rahmetinden çok kuvvetli ümitvarz. (Kastamonu Lahikası)

Bu mektubun izahı ile ilgili gelecek bilgiler ufuk açıcıdır:

İştirak-i a’mel-i uhreviye veya şirket-i maneviye için İhlas Risalesinde şöyle denilmektedir:

“Nasıl ki, dört- beş adamdan, iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Herbiri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin herbirinin bir duvarda büyük bir aynası varsa, herbirinin noksansız, parçalanmadan, birer lâmba, oda ile beraber aynasına girer.

AYNEN ÖYLE DE emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirâk ve sırr-ı uhuvvet ile tesânüd ve sırr-ı ittihad ile teşrik-i mesâi, o iştirâk-i â’melden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur herbirinin defter-i âmâline tamamiyle gireceği,ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vâkidir. Ve vüs’at-i rahmet ve kerem-i İlâhinin muktezasıdır.(…)

Evet BAHTİYAR ODUR ki, Kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı büyük bir havuzu kazanmak için, bir BUZ PARÇASI NEVİNDEKİ ŞAHSİYETİNİ ve ENANİYETİNİ o havuz içine ATIP ERİTENDİR.”

Oruç tutan bir insanı akşam iftara davet edip karnını doyurunca, aynen oruç tutmuş gibi sevap kazanırsınız. Hem de onun sevabından hiçbir şey eksilmeden…

Hayırda ve takvada yardımlaşanlar netice de hâsıl olan yekün sevaptan, sanki tek başlarına işlemiş gibi teker teker istifade ederler. Bu müthiş bir uhrevi ticaret ve kazançtır… TEK BAŞINA hiç kimse BÖYLE BİR KÂRI ELDE EDEMEZ. Bir HAVUZA BİR DAMLA ile KATILIP ve BÜTÜN HAVUZU elde etmektir.

İş bu kadarla da bitmiyor. Aslında daha mühim olanı da şudur:

Kendi ferdi ibadet ve takvalarımızdan elde ettiğimiz sevaplar, mahşerde hesap görülürken elimizden gidebilir. Çünkü bir kısmı diğer insanlara yaptığımız haksızlıklardan, gıybetlerden dolayı alınıp onlara verilecek. Bir anda herşeyi alınmış bir müflis durumuna düşmek ihtimali var. Ama şirket-i maneviyeden gelen sevaplar ise koruma altındadır; onlar hiç kimseye verilmez.

Bu hususu müzâkere ederken, bir arkadaşımız dedi ki;

Eskişehir’de bulunurken bir hâkimle tanışmıştık. Başından geçen şöyle bir olay anlattı: Bir iş adamı iflas etmişti. İnşaatlarına, firmalarına, bankalarda ki paralarına el konulup borçlulara dağıtıldı. Yetmedi, evindeki eşyalarına da el konuldu.Alacaklıların avukatı duvarda altın bir madalya görmüştü, onu da almak istedi.Adam sporcu idi. Ülkemiz adına katıldığı bir olimpiyatta birinci gelip almıştı. Verirsin vermezsin münakaşası çıkınca, mahkemeye başvurdular.

Ben de kararımı şöyle verdim:

“Evet bu altın madalya bu borçlunundur ama bir millet adına, bir ülkeyi temsilen kazandığı bu ödülü kimseye veremeyiz.

O koruma altındadır. Çünkü kendi mülkiyetini aşan daha başka bir mânaya sahiptir. Onun için alacaklılara verilemez.”

İşte bu ŞİRKET-İ MANEVİYENİN DE RUHUNDA BÖYLE KÜLLÎ BİR MÂNÂ VARDIR. Onun için o yolla gelen sevaplar başkalarına verilemez.

Cenab-ı Hakk’ın hazinesi geniştir, âhirette o alacaklılara daha başka şeyler vererek onları memnun eder. Şirket-i maneviye ortaklarını da korur. [KASTAMONU LAHİKASI ÜZERİNE 47.Mektup/A.AYMAZ]

 

“BU DA BİR İHSAN”

Ahiretteki hesaplaşmada -karşılıklı alıp vermelerde- KİŞİNİN BİZATİHÎ KAZANDIĞI SEVAPLARDAN VERİLİR; fazlî olarak kazandıklarından verilmez. MESELÂ , bir sadaka mukabilinde on misli sevap kazandınız. Bunun bir tanesi alacaklınıza verilir de geriye kalan dokuzu verilmez. Çünkü o dokuz taneyi siz bizzat kazanmadınız. Onlar doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın fazlından geldi. [FF-2]

Bu yazı 87 kez okundu