Kâfirûn Sûresi (109)

Meâl

Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.

1. De ki: “Ey kâfirler!”
2. Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmem.
3. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.
4. Ben sizin ibadet ettiklerinize asla ibadet edecek değilim.
5. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmezsiniz.
6. O halde sizin dininiz size, benim dinim bana.

***

Mekke’de inmiştir, altı âyettir.
Bu sûre, adını ilk âyetinden almaktadır.
Müslümanların, kâfirler karşısında kesin kararlı olarak tevhîde sarılmalarını, bununla beraber kâfirleri İslâm Dini’ni kabul etmeye zorlamayıp kendi tercihlerine bırakmalarını bildirir. Böylece İslâm’daki din özgürlüğü prensibini vurgulamaktadır.

Bu sûreye “İbadet Sûresi” ve “İhlâs Sûresi” de denir. Ondan dolayı “Kul huvellahu ehad” sûresi ile ikisine “İhlâseyn” (İki İhlâs) denir. Nitekim Resûlullah Efendimizin sabah ve akşam namazlarının sünnetlerinde “Kul yâ eyyühe’l-Kâfirûn” ve “Kul huvellahu ehad” sûrelerini okuduğu ve İbn-i Ömer’den ve Hz. Âişe’den rivâyet edilen hadislerde “İhlâseyn” denildiği de görülür. (İbn-i Mâce, İkâmet 102)

Bir hadîs-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Size, Yüce Allah’a şirk koşmaktan sizi koruyacak bir kelime söyleyeyim mi?” demiş ve: “Uyumadan önce “Kul yâ eyyühe’l-Kâfirûn” sûresini okuyun.” (Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensur, VIII, 657.) buyurmuşlardır.

Başka bir hadiste de: “Bu sûre Kur’ân’ın dörtte birine denktir.” (Kurtubî, XX, 224; Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, Beyrut 1985, XXX, 249.) buyurulmuştur. Bu son hadisin izahında bir hayli söz söylenmiş ise de en basiti şöyle anlamaktır: Kur’ân’ın ele aldığı ana konular bir bakışa göre şu şekilde özetlenebilir: İbadetler, muâmeleler, âhiret hükümleri ve kıssalar. Bu sûre ise ibadetin ruhu olan tevhît ve ihlâs ilanını emrettiği için dörtte birine denk demek olur.

Nüzûl Sebebi➖

Kureyş’in ileri gelenlerinden bazıları, Allah Resûlü’ne; sen gel bizim dinimize tâbi ol, biz de senin dinine tâbi olalım, bir sene sen bizim tanrılarımıza ibadet edersin, bir sene de biz senin Rabbine ibadet ederiz, dediler. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah korusun, Allah’a başkasını ortak koşmaktan.” dedi. Onlar, o halde bizim tanrılarımızın bazısına el sürüver de seni tasdik edelim ve tanrına ibadet edelim, dediler. Bu hâdise üzerine Kâfirûn sûresi nâzil oldu. Resûlullah Efendimiz sabahleyin Kâbe’ye gitti. Orada Kureyş’ten itibarlı bir heyet vardı. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onların başları üzerine dikildi de bu sûreyi okudu, onlar da ümitlerini kestiler. (Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, VIII, 654.)

Başlangıçta bu sûrenin muhatabı Kureyşli kâfirlerdir ve sûre onların teklifleri üzerine nâzil olmuştur. Ama sûrenin geçerliliği o günler ve kişilerle sınırlı değildir. Kur’ân’da geçen bu talimat Müslümanlar için kıyâmete kadar geçerlidir.

Tefsîr

قُلْ يَآ أَيُّهَا الْكَافِرُونَ
1. “De ki: “Ey kâfirler!”

Bu sûreye قُلْ ‘de, söyle’ emriyle başlanması hakkında büyük müfessir er-Râzî kırk kadar nükte saymıştır, bunların açıklaması uzun sürer. Onun için sadece birkaçını zikredelim:

Birincisi: Allah Resûlü’nün kendi tarafından değil, Yüce Allah tarafından görevlendirildiğine delildir. Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara “Ey kâfirler!” sözüyle hitap ederek, kâfir olduklarını söylemesi ki, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onların, kendilerine kâfir denilmesine kızdıklarını biliyordu. O’nun Allah tarafından korunduğuna ve dolayısıyla kâfirlere ve onların putlarına aldırış etmediğine delildir.

“Ey kâfirler!” diye seslenme, bütün kâfir olanlara değil, ebedî olarak imana gelmeyeceklerini Yüce Allah’ın bildiği birtakım kimselere mahsustur.

“Kâfirler” kelimesi de, kâfirlere hakaret olsun diye değil, bir gerçeği ifade etmek için kullanılmıştır. Arapça’da kâfir kelimesi inkâr eden ve inanmayanlar için kullanılır. Bunun karşı kelimesi de “Mü’min”dir. Yani kabul eden ve teslim olandır.

Allah’ın onlara “Ey kâfirler!” demeyi Resûlullah’a emretmesi, aslında “Ey Risâletimi inkâr edenler ve getirdiğim talimattan yüz çevirenler” anlamındadır. Aynı şekilde “mü’min” kelimesi kullanıldığında da bundan murat, “Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) iman edenler”dir.

Âyette, “Ey kâfirler!” denilmiş, “Ey müşrikler!” denilmemiştir. Bu sebeple âyetin muhatabı yalnız müşrikler değil, Resûlullah’ı Allah’ın elçisi olarak kabul etmeyen ve getirdiği talimatın Allah’tan olduğunu reddeden herkestir. Bunlar; Yahudiler, Hıristiyanlar, Mecusiler veya Müşrikler olabilir. Bu hitabın muhatabı sadece Kureyş veya Arabistan’daki kâfir ve müşrik Araplar değil, dünyadaki bütün kâfirler ve müşriklerdir.

İnkârcılara “Ey kâfirler!”diye hitap etmek, bir kimseye “Ey düşmanlar, ey muhalifler!” şeklinde hitap etmek gibidir. Onun için, bu şekilde hitap edildiğinde, muhatapların zâtının değil sıfatlarının hedef alındığı bilinmelidir. Dolayısıyla o kişi, “kâfir” sıfatını taşıdığı sürece âyetin muhatabıdır. Muhalif ve düşmanlığı bırakarak dost veya himaye eden olduğunda bu hitabın muhatabı olmaktan kurtulur. Yani burada “Ey kâfirler!” diyerek hitap edilmesi onların küfrü sebebiyledir, zatları sebebiyle değildir. Onlardan ölene kadar küfür üzerinde devam edenler bu âyetin muhatabıdır. Ama iman edenler ise, artık bu âyetin muhatabı değildirler.

لآ أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ
2. “Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmem.”

Yani o tanrı yerine koyup durduğunuz ve benim de tapmamı istediğiniz o şeylere ben ibadet ve kulluk etmem. Yahut, o sizin benden istediğiniz şirk ibadetinizi geçmişte dahi yapmadım ve hiç bir zaman da yapacak değilim.

وَلآ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَآ أَعْبُدُ
3. “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmiyorsunuz.”

Siz de benim ibadet ettiğim hak İlâhıma tevhit ve ihlâs ile ibadet etmediniz, etmiyorsunuz ve etmezsiniz. O tek olan İlâhtır. Ben hak İlâha ibâdet ediyorum. O, Âlemlerin Rabbi Allah’tır. Siz ise taş ve putlara tapıyorsunuz. Rahmân’a ibadet nerede, hevâ ve hevese ve putlara ibadet nerede!

وَلآ أَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدتُمْ
4. “Ben sizin ibadet ettiklerinize asla ibadet edecek değilim.”

Bu âyet, daha önce anlatılan taşlara tapmaktan uzak olmayı te’kit eder ve kâfirlerin heveslerini kursaklarında bırakır. Sanki şöyle der: Ne şimdi ne de gelecekte bu putlara tapmam. Ben, yaşadığım müddetçe taptığınız şeylere asla tapmam. Putlarınıza ne şimdi taparım, ne de gelecekte taparım.

وَلآ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَآ أَعْبُدُ
5. “Siz de benim ibadet ettiğime ibadet etmezsiniz.”

لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ
6. “O halde sizin dininiz size, benim dinim bana.”

Sizin dininiz size.” yani bütün sorumluluğu, hesabı cezası, vebali ile sırf size aittir. “…benim dinim banadır.” Hak İslâm dini de benimdir. Onun ecir ve sevabı da bana aittir. Sizin müşrikliğiniz size, benim Allah’ı birlemem de bana. Bu, Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem), kâfirlerin yaptığı ibadetten son derece uzak olduğunu gösterir ve son derece kudretli ve bir olan Allah’a ibadet ettiğini te’kit eder.

Tefsir âlimleri der ki: İlk iki cümlede, insanların ilâh bakımından birbirinden tamamen farklı olduğu ifade edilmiştir. Müşriklerin ilâhı putlar, Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ilâhı ise Allah’tır. Son iki cümlede ise, ibadet hususunda tamamen farklı oldukları ifade edilmiştir. Sanki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ne ilâhımız, ne de ibadetimiz birdir.” demiştir. Yani benim dinim ayrı, sizin dininiz ayrıdır. Ben sizin mabutlarınıza tapanlardan değilim, siz de benim taptığım ilâha tapmıyorsunuz. Ben sizin mabutlarınıza ibadet edemem. Siz de benim mabuduma ibadet için hazır değilsiniz. Onun için benim yolum ve sizin yolunuz hiç bir zaman birleşmez. Bu ifade, kâfirlere hoş görünmek için değil, gittikleri yolda devam ettikleri sürece onlardan kesinlikle ilişki kesmeyi ilan etmek içindir. Aynı zamanda kâfirlerin din konusunda Allah’ın Resûlü ve O’na iman edenlerle hiçbir zaman uzlaşmayacağını belirtmeyi ve bu konuda ümitlerini kesmelerini de kapsamaktadır.

İşte müşriklerin bu tür önerilerine cevap olarak inen bu sûre, herkesin vicdanî kanâatinde serbest olduğunu, istediği biçimde hareket edebileceğini ve yaptığından sorulacağını bildirmektedir. Gerçekten Kur’ân, vicdan özgürlüğü getirmiştir. Hiç kimsenin zorla dine sokulmasını emretmemiştir. Allah Resûlü’nün insanlar üzerinde bir zorlayıcı değil, duyurucu, öğüt verici olduğunu söylemiştir:

“Sana düşen, yalnız duyurmaktır.” (Al-i İmran, 3/20; Nahl, 16/82; Şûrâ, 42/48) gibi pek çok âyet, Peygamber’in görevinin, insanları zorlayarak yola getirmek değil, gerçekleri duyurmak olduğunu; “Sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin.” (Kâf, 50/45) meâlindeki âyet de Peygamberimizin zorlayıcı olmadığını bildirmektedir. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256), “De ki: Ey insanlar, işte size Rabbinizden gerçek geldi. Artık yola gelen, kendisi için gelir; sapan da kendi zararına sapar. Ben sizin üzerinize vekil değilim.” (Yûnus, 10/108) gibi âyetler de vicdan özgürlüğünün en açık ifâdeleridir.

İmam Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî, bu âyetten (Kâfirûn, 109/6), kâfirlerin kendi aralarındaki dinleri ne kadar farklı olursa olsun onların topluca bir millet oldukları sonucuna varmışlar ve Yahudinin Hıristiyana, Hıristiyanın da Yahudiye veya bir kâfirin, başka dinden bir kâfire mirasçı olabileceklerini söylemişlerdir.

Kaynak: Kısa Sûrelerin Tefsîri Işık Yayınları

PIRLANTA SERİSİNDE KÂFİRÛN SÛRESİ ile ilgili Notlar..

✍ Kâfirûn sûresi , ibadet ve perestişin ancak ve ancak şerîk ve nazîri bulunmayan Allah’a mahsus olmasını ifade etmesi açısından tevhid-i ubûdiyeti takrir eylemektedir. [Allah ve Ulûhiyet Hakikati /Kalbin Zümrüt Tepeleri-4]

Sabah namazının sünnetinde okunması mesnun olduğuna dair rivayet olan,[Bkz.: Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 98; Ebû Dâvûd, tatavvu 3; İbn Mâce, ikâmetü’s-salât 102-103.] “Kâfirûn” ve “İhlâs” sûrelerini okumayı çok severim. Onların ifade ettiği mânâ bize bir ufuk açmaktadır:

Şöyle ki “Sizin dininiz size, benim dinim bana!” (Kâfirûn sûresi, 109/6) âyeti bana kendi ruhu ile bütünleşmiş, dinamikleri ile gerilmiş bir yayı veya fırlamaya hazır dümdüz ok gibi bir insanı hatırlatır. Kendi güzelliklerini anlatmak için şaha kalkmış bir insanı.. bütün insanlığın gönlünü kazanmayı ulvî bir hedef olarak seçmiş ama bu uğurda başına gelebilecek her türlü tehlikeyi de göğüslemeye hazır bir cengaveri. [Mesihiyet Ruhu / Fasıldan Fasula-3]

Kâfirûn Sûresi , açık bir netice olan ibadet ve perestişin Allah’a yapılacağını ihtar eder ve bizi tam bir tevhid-i kıbleye çağırır. [Tevhid /Kalbin Zümrüt Tepeleri-2]

Kur’ân’ın, değişik zamanlar itibarıyla farklı toplumların farklı anlayışlarına hitap ederken, zamanla meydana gelecek gelişmelere göre bir üslûp takip ettiği hemen fark edilir. Söz gelimi, daha henüz İslâm’ın ruhunu kavrayamamış, Kur’ân’ın ifade semasına yükselememiş ve bir çoban gibi körü körüne itikadında ısrar edenlere “Sizin dininiz size, benimki de bana.” (Kâfirûn sûresi, 109/6) ölçüsünü getirmiştir. Bazıları bunu laiklik olarak anlayabilirler. Ama bir zaman sonra o, kavl-i fasl ederek önceki âyetten ne anlamamız lazım geldiğini ortaya koyacaktır.

Evet, herkesin dini kendine ama kobra gibi zehirlemekten lezzet alan, hayat-ı içtimaiye için bir semm-i kâtil olan, vicdanı tefessüh etmiş ve kâinattaki âsâr-ı ilâhiyeyi görmezlikten gelen, hatta Allah’a (celle celâluhu) başkaldıran, İslâm’a ve Müslümanlara harp ilan eden müşriklere karşı tavır alınması gerektiğini ifade edecektirDemek ki bu, bir dönemde böyle uygulanacak, bir başka dönemde de karşı tarafın genel durumuyla alâkalı farklı bir uygulamaya geçilecektir. [Kur’ân’nın Üslûbundaki Mucizelik /Kuranın altın İKLİMİNDE]

Kâfirûn sûresinde anlatılan hakikatler de, arada herhangi bir vesile ve vasıta olmadan doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’a kulluk yapmayı göstermekte ve tevhidin bu mertebesine işaret etmektedir. Tevessülü anlatır mısınız? Şer’an caiz olan ve olmayan yönleri nelerdir, izah eder misiniz? [Asrın Getirdiği Tereddütlet-4]

“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara sûresi, 2/256) Bu âyetin hükmü belli devrelere aittir. Belki her kemal ve zeval fâsılalarının da birbirini takibinde bu devreler yine bulunacaktır; ama, hüküm sadece o devreye münhasır kalacaktır. Nitekim Kâfirûn sûresinde bildirilen “Sizin dininiz size, benim dinim de bana.” (Kâfirun–6) hükmü de aynı şekilde belli bir devreye mahsustur. Bu devre ve bu dönem, meseleleri çözme ve anlatma dönemidir. Meseleler sözle anlatılacak ve kabulde muhatap kat’iyen zorlanmayacaktır.

Ve yine bu dönem, başkalarının dalâlet ve sapıklığıyla ilgilenmeme, onları tahrik etmeme ve kendi hidayetini muhafaza ile ferdî hayatında dini tatbik etme dönemidir. Bu dönem ve devrelere ait hükümler ise, bütün zaman dilimlerine şamil değildir; tabiî bu mânâda şamil değildir. Yoksa bu hüküm artık hiçbir zaman tatbik edilmeyecek demek yanlış olur.

İslâm’ın her devresinde böyle bir zaman parçası -realite olarak- yaşanmıştır ve günümüzde de yaşanmaktadır. Ancak aynı âyetin bütün zaman dilimlerini kuşatan bir hükmü daha vardır ki, bu hüküm her zaman ve zeminde geçerliliğini devam ettirecektir. O da İslâm diyarındaki azınlıklara ait hükümlerdir ki, hiç kimse İslâm dinine girme mevzuunda zorlanmayacaktır. Herkes kendi dinî inancında serbest olacaktır. [Asrın Getirdiği Tereddütler-4]

Bu yazı 48 kez okundu