KALB ve GÖNÜL (Kalb ve Gönül Kırmak )

  • Kalbteki Değerler
  • Ev Sahibine Saygısızlık
  • Bunu Kimler Yapar
  • İnsan Kalbiyle İnsandır
  • Allah Kalbi Kırıklarla Beraber
  • Gönül Yarası
  • Sürecin Getirdiği Hassasiyet
  • Herşeye Rağmen

KALB ve GÖNÜL

KALP, genellikle birisi maddî, cismanî, diğeri  manevî olmak üzere iki mânâda kullanılır. Bunlardan birincisine YÜREK, diğerine de gönül denilir. Cismânî kalp (yürek), damarlarımıza kan pompalayan ve hayatımızın devamına vesile olan en önemli  organlarımızdandır. Diğeri ise, (GÖNÜL) şuur, vicdan, his, iman, ahlâk, idrak ve muhabbet gibi manevî hayatımızın merkezi konumunda rabbanî bir duygudur. İşte insanın asıl kıymeti ve hakikati, taşıdığı bu MANEVÎ KALP itibariyledir. Çünkü diğeri bütün canlılarda bulunduğu hâlde, ikincisi sadece insanda mevcuttur. Allah (cc) bununla bilinir, eşyanın hakikatına bununla varılır, mârifetullaha bununla erilir.

Allah’ın isim ve sıfatlarıyla tanıması, sevilmesi, O’ndan korkulması, zikir ve ibadet duygusu vs. gibi kulluk tezahürleri hep bu kalb sayesinde gerçekleşir.Kur’an-ı Kerim, bu özelliklerini kaybetmiş bir kalbin sahiplerini “hayvanlardan daha sapık” olarak şöyle nitelendiriyor. Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar;gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler.İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (A’râf: 179) Ne var ki müslümanların içinde bulundukları koyu cehâlet, onları kalpsiz, hissiz, duygusuz sürüler haline getirmiştir. Adalet duygusu yok, hakperestlik yok, sevgi yok, merhamet yok, yok, yok, yok.

Kalbteki Değerler

Kalbler bu önemini, içinde  sakladığı değerlerden alır. Gerçek imanın mahalli, yeri olması itibariyle KALBE, BEYTULLAH, ALLAH’IN EVİ de DENİLMİŞTİR. Bu KALBİN, bütün âlemleri içine alacak kadar geniş olmasındandır ki, Hz. Ali ve daha başka islâm alimleri,“İnsan âlemleri içine alan bir nüsha-i kübradır.” demişlerdir. Neticede yapılan bütün bu değerlendirmeler, insanın ancak bu KALBİYLE İNSAN ve MÜ’MİN OLDUĞU manasına gelir ki aşağıda gelecek olan sözleri bu manada anlamak gerekir. Onun özünde sakladığı en büyük değer şüphesiz ki imandır. Gerçek imanın yeri orasıdır. Hadis kriterleri açısından çok sağlam olmasa bile bir rivayetde bu gerçek, mecazî anlamda Cenab-ı Hakkın orada bulunması şeklinde ifâde edilir. Bazı TASAVVUF BÜYÜKLERİNİN de aynı mealde söylediği sözlerde olduğu gibi.  İşte birkaç örnek:

“Ben, kainata, yere göğe sığmadım, fakat müminin kalbine sığdım.” (Keşf-ül Hafâ)

 “Kâbe, Azer’in oğlu Halil İbrahim’in yaptığı bir binadır. Kalp ise, yüce Allah’ın nazargâhıdır. Bu sebeple, bir gönül yıkmak, bin kâbe yıkmaktan daha kötüdür” (Hz. Mevlâna) 

Kibriya güneşinin şuanından mahrum ve ışıksız olan gönül evi, Yhdilerin canı gibi dar ve karanlıktır; muhabbet ihsan eden Allah’ın zevkinden mahrumdur. Ne güneşin o gönüle ışığı parlar, ne o gönlün sahası genişler, ne kapısı açılır.Sana böyle bir gönülden mezar yeğdir. Gönül mezarından çık artık!” (Mesnevî)

Ev Sahibine Saygısızlık

Bir mü’minin kalbini kırmak, yukarıda yapılan değerlendirmeler açısından en başta orada bulunana, yani Allah’a saygısızlıktır. KALB KIRMANIN DEĞİŞİK ŞEKİLLERİ ve YOLLARI VARDIR. Hakaret ve tezyif etme, gıybet etme, iftira atma, düşmanlık gütme, zulmetme vs. Bir de kırılan kalb eğer bir velinin, bir Hak Dostunun kalbi ise cinayetin boyutu da değişir. Bunlardan bazıları bir insanın ebedî hayatını ebediyyen karartabilir.  İşte bu konuda bir hadis-i kudsî ve büyük Hak Dostlarından bazılarının sözleri:

Hz. Ebu Hüreyre (r.anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah Teâla hazretleri şöyle ferman buyurdu: ​Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben  de ona harp ilan ederim​…” (Buhârî) Veli Allah dostu demektir. Yunus suresi 62-63 ve 64. âyetlerde Cenab-ı Hakk veliyi şöyle tarif eder: “Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar, iman edip de takvâya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.” (Tefsirlerde belirtildiğine göre, âyette zikredilen dünya hayatındaki müjde, Allah dostlarına Allah’ın Kur’an’daki müjdeleri ve peygamberlerinin verdiği müjdeler ile onlara gösterdiği sâdık rüyalar ve ölüm anındaki meleklerin müjdeleridir. Âhiretteki müjdeleri ise, meleklerin onlara gelerek, mutlulukları hakkında verecekleri müjdeleridir.) Yani veli demek, bazı tarikatlarda anlaşıldığı gibi olağanüstü olaylar gösteren kişi demek değil, hak ve istikametten ayrılmayan insan demektir. Tasavvuf edebiyatımızda da gönül yıkmak, kalp kırmak veya tamir etmekle ilgili çok güzel şiirler ve sözler vardır. İşte bunlardan bazıları:

Aksakallı bir koca, Hiç bilmez ki hâl nice ,Emek yemesin hacca, Bir gönül yıkar ise, Gönül Çalab’ın tahtı, Çalap gönüle baktı, İki cihan bedbahtı, Kim gönül yıkar ise.. (Yunus Emre)

Hiç kimseye hor bakma, İncitme, gönül yıkma, Sen nefsine yan çıkma, Mevla görelim neyler, Neylerse güzel eyler. (İbrahim Hakkı Hazretleri)

“Bu GÖNÜL EVİNİN İÇİNDE kimin bulunduğunu biliyorsanız, bu gönül sahibinin kapısı önünde ettiğiniz terbiyesizlik nedendir?” -“Ahmaklar, insan yapısı mescide saygı gösterirler de, gönül sahiplerine bîgâne kalarak onların gönüllerini kırarlar.” (Mesnevî)

KALB, Allahu teâlânın komşusudur. Allahü teâlâya kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Mümin olsun, asi olsun, hiçbir insanın kalbini incitmemelidir Çünkü, asi olan komşuyu da korumak lazımdır. Sakınınız, sakınınız, kalb kırmaktan pek sakınınız! Allahü teâlâyı en ziyade inciten küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur. Çünkü, Allahü teâlâya ulaşan şeylerin en yakın olanı kalbdir. İnsanların hepsi, Allahü teâlânın köleleridir. Herhangi bir kimsenin kölesi dövülür, incitilirse, onun efendisi elbette gücenir. Her şeyin biricik Maliki, sahibi olan efendinin şanını, büyüklüğünü düşünmelidir…” (İmam Rabbanî) 

Bunu Kimler Yapar

Samimî bir mü’min elbetteki bir Hak dostuna buğzetmez, düşmanlık gütmez. Fakat bazen hased ve kin gibi duygular imanın önüne geçebilir, mü’min veya kendilerinin öyle olduğunu sanan insanlar bunu yapabilirler. Bir Hak Dostuna buğz etmeyi, onu yok etmeye çalışmayı Allah için yaptığını bile iddia edebilir. Nitekim velilerin şâhı Hazreti Ali Efendimizi katleden ibnü mülcem, kendisine bunu niçin yaptığı sorulduğu zaman; “Yeryüzünün en şerli insanını (H. Ali’yi) öldürmeye Allah’a söz verdim” diye cevap vermişti. İşte cehaletin, yobazlığın, bağnazlığın insanı sürüklediği uçurum. Evliyanın şâhını Allah için öldürdüğünü söyleyen mel’un, kıyamete kadar bütün müslümanlar tarafından lanetleniyor. İşte her devrin mel’unları hep böyledir. Bu durum aslında bir mekr-i ilahî (Allah’ın onları cezalandırması) ve kişinin içinde bulunduğu durumun dışa vurumu, bir göstergesidir. Bu gerçeği de şöyle anlatıyor Mevlâna Hazretleri: “Öküzün rengini dışında, insanın rengini, sarı, kırmızı, her neyse içinde ara. Allah, bir kimsenin perdesini yırtmak isterse onu temiz kişileri ta’n etmeye  (kötülemeye) meylettirir. Allah bir kimsenin ayıbını örtmek isterse o kimse, ayıplı kimselerin ayıbı hakkında ses çıkarmaz olur.” (Mesnevi’den-85) 

İnsan Kalbiyle İnsandır

İnsanlık kavramıyla kalb ve gönül kavramları o kadar iç içeler ki, insanın gerçek değeri ifade edilirken işte onun bu yönüne, yani kalbinde taşıdığı değere işaret edilir. Bir hadis rivayetine göre, Peygamberimiz (a.s.m) Kâbe’ye bakarken şöyle demiştir:“Kuşkusuz Allah seni çok şerefli, çok mükerrem, çok azametli kılmıştır; fakat mü’min senden daha hürmetlidir.” (İbnu Mace, Mecmau’z-zevaid)

Bediüzzaman Hazretleri ise, yine bir Kâbe benzetmesiyle bunu, müslümanlara kin ve düşmanlık gütme seviyesinde ele alarak şunları söylüyor: Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü’min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür.Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.” (Mektûbat / 22.Mektup)

Allah Kalbi Kırıklarla Beraber

Cenab-ı Hakkın kullarıyla ilgili muamelesi onların birbiriyle olan muamelesine göre cereyan ediyor. Yukarıda geçen kudsî hadiste de ifade edildiği gibi bazen birini üzen, kalbini kıran, Allah’a harb ilan etmiş gibi olur da kendisi bunun farkına varamayabilir. Özellikle kalbi kırıklarla ilgili söz ve davranışların çok iyi ayarlanması gerekiyor. Bu ayarlamaya yardımcı olması bakımından şu rivayetler de çok önemli:

Rivayet edildiğine  göre Hz. Mûsâ (as) birgün: “Yâ Rab! Seni nerede arayayım?” diye niyazda bulunmuştu. Allâh Teâlâ da: “Beni kalbi kırıkların yanında ara!..” (Ebû Nuaym, Hilye) buyurdu.

Ebû Hureyre’den nakledilen bir hadis-i kudsîde de Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Kıyâmet günü aziz ve celil olan Allâh şöyle buyuracaktır: “Ey âdemoğlu! Ben hasta oldum, Beni ziyâret etmedin!” Kul diyecek: “Ey Rabbim, Sen Rabbü’l-âlemîn iken, ben Seni nasıl ziyâret ederim?” Cenâb-ı Hak buyuracak: “Bilmedin mi, falan kulum hastalandı, fakat sen onu ziyâret etmedin. Bilmiyor musun, eğer onu ziyâret etseydin, yanında Beni bulacaktın!..” Allâh Teâlâ buyuracak: “Ey âdemoğlu!.. Ben senden yiyecek istedim, ama sen Beni doyurmadın!” Kul diyecek: Ey Rabbim, ben Seni nasıl doyururum?! Sen ki, âlemlerin Rabbisin!” Cenâb-ı Hak buyuracak: “Benim falan kulum, senden yiyecek istedi. Sen onu doyurmadın. Bilmez misin ki, eğer sen ona yiyecek verseydin, onu, ben yanımda bulacaktım.” Rabbimiz buyuracak: “Ey âdemoğlu! Ben senden su istedim, Bana su vermedin!” Kul: “Ey Rabbim, ben Sana nasıl su içirebilirim? Sen ki, âlemlerin Rabbisin!” diyecek. Bunun üzerine Allâh Teâlâ: “Falan kulum senden su istedi. Sen ona su vermedin. Bilmiyor musun, eğer ona su vermiş olsaydın, bunu Benim yanımda bulacaktın!” buyurur. (Müslim)

Gönül Yarası

KALB KIRMAMAK, GÖNÜL ALMAKTAN ÖNCE GELİR. Çünkü burada genellikle kırılan gönlün tekrar alınması, yani kazanılması söz konusudur. KALB KIRMA ve GÖNÜL ALMA MESELESİ, özellikle sevgi ve hoşgörü esasları üzerine kurulmuş olan tasavvufta ve tarikatlarda önemli bir yer işgal eder. Tabiî ki bugünkü tarikatlarda değil. KÂLB KIRMAK çok kolay, GÖNÜL ALMAK ise çok zordur. Vücuttaki her yara iyileşebilir,  ama kalb yarası ya hiç kapanmaz, yada çok geç iyileşir. Çünkü kâlb cam gibi kırılgandır. Kırılan cam tamir edilse, yapıştırılsa bile izi kalır. Eski güzelliğine de, eski sağlamlığına da zor kavuşur. Tabiî Cenab-ı Hakkın ekstradan bir lutfü olursa başka. Ama kırılan bir kalbin, mutlaka tamir edilmeye çalışılması gerekir. Genellikle ANLIK, HİSSÎ ve NEFSANΠreflekslerle, sözlerle, tavırlarla kırılmış olan bir kâlb, tekrar hangi yollarla tamir edilebilecekse hemen onu yapmak gerekir. İnsan olmaları itibariyle, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer bile olsalar, bazen istemeyerek darıltmalar, gücendirmeler olabiliyor. Ama asıl önemli olan bunun hemen telâfi edilmeye çalışılmasıdır.

İşte en üst seviyeden birkaç örnek:

Ebu’d-Derda radıyallahu anh anlatıyor: Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanında oturuyordum. Derken, Ebubekir radıyallahu anh elbisesinin eteğini tutarak çıkageldi. Öyle ki, dizleri açılmış durumdaydı. Aleyhissalatu vesselam (onu bu halde görür görmez): “Arkadaşınız biriyle çekişmiş olmalı!” buyurdular. Ebu Bekr selam verdi ve: “(Ey Allah’ın Rasûlü!) Benimle İbnu’l-Hattab arasında bir şey (tatsızlık) oldu. Üzerine yürüdüm, sonra da pişman oldum. Beni affetmesini taleb ettim, kabul etmedi. Bunun üzerine sana geldim!” dedi. Aleyhissalatu vesselam da: “Ey Ebu Bekr! Allah sana mağfiret etsin!” buyurdu ve bunu üç kere tekrar etti. Sonra da Ömer radıyallahu anh, davranışından pişman oldu. Ebu Bekir radıyallahu anh’ın evine gitti ve: “Ebu Bekr evde mi?” diye sordu. “Hayır!” cevabını alınca, o da doğru Aleyhissalatu vesselâm’ın yanına geldi ve selam verdi: Aleyhissalatu vesselam’ın yüzü (öfkeden) renk renk olmaya başladı. Bu hal, Hz. Ebu Bekr radıyallah’ı korkuttu. Derhal diz çökerek: “Ey Allah’ın Resûlü! Bu meselede (hata benim), ben zulmettim!” dedi. Aleyhissalatu vesselam (hepimize): “Allah beni size (peygamber olarak) gönderdi. Size tebliğ ettiğim zaman hepiniz bana: “Sen yalancısın” dediniz. Ebu Bekr ise: “Doğru söyledin” dedi ve bana canıyla, malıyla yardımcı oldu. Siz arkadaşımı bana bırakırsınız değil mi?” buyurdular ve iki veya üç kere, bu sözü tekrar ettiler. Ebu’d-Derda der ki: “Bundan sonra, (Resûlullah’ın hatırı için) Ebu Bekir’e hiç eziyet edilmedi.” (Buhari) Burada Efendimizin suçun kimde olup olmadığını sormaksızın hemen Hazreti Ebubekiri savunmasını, bir manada onu korumaya almasını, onun sadâkatte ilk sırayı almış olmasından kaynaklandığı açıkça anlaşılıyor. Üstelik bu tercih, sadakatte ümmetin ikincisi olan Hazreti Ömere yapılıyor. Ayrıca, kısa süren bir dalgınlıktan sonra her iki büyük sahabinin suçu kendi üstüne alıp diğerini savunmaya geçmesi, sahabenin faziletini göstermesi açısından çok manidardır.

Bir defasında Ebu Zer el-Gıfari, bir anlık öfkeyle arkadaşı Bilal el-Habeşi’ye: “Kara kadının oğlu” demiş. Hz. Peygamber bunu duyunca, “Ey Ebu Zer! Sen onu anasından dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sende hâlâ cahiliye ahlakı var” diyerek ikazda bulunmuştur. Yaptıklarına son derece üzülen ve pişman olan Ebu Zer, yanağını yere koyarak, “Bilal ayağı ile basmadıkça yanağımı yerden kaldırmayacağım” demiş ve özür dilemiştir. (Buhari) Değil bir mü’mini rencide etmek, başka birisi bunu yapiyor olsa bile buna karşı çıkmak, engel olmaya çalışmak mü’min olmanın gereklerinden birisidir. İşte bunun Allah katındaki karşılığı: Ebu’d Derda (ra)’dan: Resulullah(sav): Kim kardeşinın ırzını (onurunu, haysiyetini, şerefini) mudafaa ederse, kıyamet günü Allah, onun yüzünden ateşi çevirir.” (Tirmizi)

SÜRECİN GETİRDİĞİ HASSASİYET

Konumuz açısından, tarihte çok az rastlanan önemli günler yaşıyoruz. İnsanların bu ölçüde birbirini rencide ettiği, üzdüğü, kalblerini tarumar ettiği ikinci bir devir göstermek zor. Öyle olunca imtihan da büyük olmuş oluyor.Ama imtihanlar kazanılmak içindir. Doğru olan yapılmazsa kazanma kuşağında kaybedilmiş olur. Günümüzde, hangi seviyede olursa olsun ihanet etmeyen, hizmetten kopmayan herkesin kalbi kırık, gönlü yaralıdır.Şahıs olarak bir belirleme yapmamak şartıyla bunlar, yaşadıkları sıkıntılar, çektikleri çileler sayesinde tertemiz hale gelmiş, bir veli makamını kazanmış da olabilirler. Kim olursa olsun, işte bütün kardeşlerimize bu gözle bakmamız, ona göre davranmamız gerekiyor. Ve yine, süreçte zarar görmüş bulunan herkes gerçek mânâda mazlumdur. Mazlumun ahını almaktan ise özellikle sakınmak gerekir. Zira hadis-i şerifte buyurulduğu üzere; “Mazlûmun duâsından sakınınız. Zîrâ onun duasıyla Allâh Teâla arasında perde yoktur.” (Müslim) Çizginin bu tarafındayız diye kendimizi garantide göremeyiz. Her an, herkesin kazanma kuşağında kaybetme ihtimali söz konusudur. Normal zamanlarda bile çok önemli olan bu mesele, günümüzde iyice bir hassasiyet kazanmıştır.

Onun için: 

1. Her ne sebeple olursa olsun hiçbir kardeşimizin zaten kırık olan gönlü ile oynamamalı, ağzımızdan çıkan her sözümüze dikkat etmeliyiz.Özellikle bazı atf-ı cürümlerde bulunmak suretiyle kimseyi rencide etmemeye dikkat edilmelidir. Eğer bu yapılırsa karşılığının ne olacağını şöyle açıklıyor büyüğümüz: “Falan şöyle yaptı, filan böyle yaptı. Bu yüzden başımıza şunlar geldi.” diyerek söze başlar ve sürekli atf-ı cürümlerle, su-i zanlarla müzakereyi sürdürürsek çok can yakar, kul hakkına girer ve öteye de altından kalkılmaz günahlarla gideriz. Öte yandan, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, işlemiş olduğu bir günahtan dolayı mü’min kardeşini ayıplayan kimsenin aynı ayıbı işlemekle cezalandırılacağını ifade buyurmuştur.”

2. Her fırsatta gönüllerini kısmen bile olsa tamir etmeye çalışmalı, bilhassa ümit verme adına kendimizi unuturcasına onlarla ilgilenmeliyiz. Yine buyurdukları gibi:  “Bu zamanda en büyük yiğitlik insanlara ümit vermeye çalışmaktır…” Yiğitlik ümit vermeye çalışmak olduğuna göre, ümit kırmanın, moral bozmanın, hele hele kalb kırmanın ne olacağı malumdur.

3. Manevî ihtiyaçlarının yanında maddî imkanlarımızı da hem mazlum, hem mağdur olan kardeşlerimizle paylaşmalı, kimseyi ihmale ve unutulmuşluğa terk etmemeliyiz.

HERŞEYE RAĞMEN

Bu meselenin çok önemli bir yönü daha var. O da incitene değil incitilene, kalp kırana değil kalbi kırılana bakan yönü. Eğer birileri bize saygısız ve kaba davranıyorsa, kalbimizi kırıyor, gönlümüzü yaralıyorsa, bu durum bize de ona karşı aynı şeyleri yapma hakkı vermez. Hukuk bakımından verse bile insaniyet, ahlâk, fazilet, kemâl ve hizmetin hatırı açısından vermez. İşte o durumda tavrımızın ne olması gerektiğini, yine gönül sultanları şöyle ifâde etmişler:

“Âşık der inci tenden, İncinme incitenden, Kemalde noksan imiş, İncinen incitenden.” (Alvar İmamı)

Bu hırka içinde olduğumuz müddetçe ne kimseden incinir ne de kimseyi incitiriz.” (Hz. Mevlâna) 

Bildiğiniz üzere bugüne kadar düşmanlığa kilitlenmiş bir kısım çevreler kaç defa hakkımızda veryansın ettiler, üzerimize saldırdılar. Bazen bütün bütün köprüleri yıkıp yolları da yürünmez hâle getirdiler. Aradaki bütün irtibat vasıtalarını kopardılar. Yalanlarıyla, iftiralarıyla, karalamalarıyla çok ciddi tahribatlarda bulundular. Fırsat bulduklarında her türlü zulüm ve haksızlığı reva gördüler. Hususiyle son dönemde tamamıyla ezme ve yok etmeye yönelik çok ağır zulümler irtikap edildi. Soykırıma varan kötülükler yapıldı. Bütün bunlara rağmen biz hiçbir zaman aynısıyla mukabelede bulunmayı aklımızdan geçirmediğimiz gibi hiç kimsenin ayıplarıyla meşgul olmayı da düşünmedik…” ***

Normal zamanlarda bile sorumluluğu, kimseyi incitmemek, gönül kırmamak olan dava erlerinin,  yaşadığımız bu olağanüstü günlerde asrın mazlumlarına, mağdurlarına, mahkumlarına nasıl davranması gerektiğini çok iyi düşünmemiz gerekiyor. Bugünlerde neye ihtiyacımız olduğu çok açık iken, çok lüzumsuz tenkit konuları ortaya koyup insanları rencide edenlerin daha iyi düşünmeleri gerekiyor. Farz-ı muhal kendileri tamamen haklı bile olsalar, onlara dinin şu hükmünü hatırlatmakta fayda var: “Savaş zamanında hadler (bazı suçlar için dinin takdir ettiği cezalar) bile uygulanmaz”

Bu yazı 6 kez okundu