Mevlânâ Halid el-Bağdadî

“HALİD-İ BAĞDADΔ

  • A- YETİŞME DÖNEMİ

1. Ailesi ve Doğumu
2. Tahsili
3. Hocaları

  • B- TARİKAT HAYATI

1. Şeyhi Abdullah ed-Dihlevi
2. Mevlânâ Halid el-Bağdadî’nin Hacca Gitmesi
3. Mevlânâ Halid el-Bağdadî’nin Hindistan Yolculuğu
4. Mevlânâ Halid el-Bağdadî’nin İntisabı ve İcazeti
5. Mevlânâ Halid el-Bağdadî’nin İrşad Hayatı
6. Çocukları
7. Mevlânâ Halid’in Vefatı

  • HALİD-İ BAĞDADÎ’NİN TASAVVUFÎ KİŞİLİĞİ VE GÖRÜŞLERİ

A- Tasavvufi Kişiliği, Zühd ve Takvası
B- Tasavvufi Görüşleri

1. Tarikat
2. İlim
3. İrade
4. Muhabbet
5. Kerâmet
6. Hakikat
7. Kesb
8. Şefaat
9. Himmet

  • C- FİKİRLERİNE ÖRNEKLER

1. Bir Yöneticiye Tavsiyeler
2. Kimler Tarikata Kabul Edilmelidir?
3. Halîfeliğin Amaç ve Faydası
4. Nafile İbâdetlerle Çok Meşgul Olmak
5. Dünyaya Meyletmek
6. İnsanlara Hoşgörü ile Bakmak
7. Müridlerine Tavsiyeleri
8. Zikrin Dışındaki Edepler
9. Yemek Yeme Adabı
10. Zikirden Maksat Nedir?
11. İlim ve Çeşitleri Nelerdir?
12. Bâtın İlmi Nedir?
13. “Kulun Rabbine En Yakın Olduğu Hâl Secde Halidir”

  • E- MENKIBELER

***

A- YETİŞME DÖNEMİ

  • 1. Ailesi ve Doğumu

Adı, Halid b. Hüseyin’dir.

Şehrezûr’a bağlı Karadağ da dünyaya gelmiş, “Ziyaüddin” lakabı ve “el-Bağdadî” nisbesi ile şöhret bulmuştur.

Hz. Osman (ra) neslinden olan Halid-i Bağdadî, Şafii mezhebine mensuptur. İtikaden Eş’ari, tarikaten Nakşî ve meşreben Müceddidi’dir.

el-Bağdadî’nin soyu anne tarafından Pir Hızır el-Fatımi’ye ittisal eder. H. 1191 dünyaya geldiği belirtilir. [el-Bağdadî, Muhammed b. Süleyman, el-Hadikatü’n-nediyye, 30]

  • 2. Tahsili

Çocukluk döneminde Karadağ medreselerinde Kur’ân-ı Kerim öğrenerek tahsiline başladı. Nahiv, nesir ve nazım dallarında kendini yetiştirdi. [Kaşifi, Hüseyin Vaiz, Reşahat ayne’l-hayat, 161]

Mevlânâ Halid, ilim ve irfanını artırmak için önce Süleymaniye’de bulunan Abdurrahman Paşa Mescidi’nin müderrisi Abdülkerim el-Berzenci (H. 1213/1798)’nin medresesine giderek derslerine devam etti.

Köysancak ve Harir’e giderek orada Mollazade lakabıyla tanınan Abdurrahim ez-Zeyari (H.1180/1766-?)’nin Tehzibü’l-mantık üzerine yazdığı Şerhü’l-celal adlı eserinin haşiyeleriyle birlikte okudu.

Köysancak ve Harir’deki tahsilini müteakip Süleymaniye’ye dönen el-Bağdadî, burada ve yakın bölgelerde Şemsiyye, Mutavvel, Hikmet, Kelam ilmi ile Muhtasarü’l-münteha’yı okuyarak Bağdat’a gitmiştir. [Abdürrezzak, Hılyetü’l-beşer, I/571-572]

Bir süre sonra Süleymaniye’ye dönen Mevlânâ Halid’in etrafını kalabalık bir talebe kitlesi kuşatır. Bunun üzerine Baban valisi İbrahim Paşa kendisine müderrislik teklifinde bulunmuş el-Bağdadî ise liyakatsizliğini beyan ederek görev almaktan imtina etmiştir.

  • 3. Hocaları

Mevlânâ Halid, yetişme döneminde değişik âlimlerden ilim tahsil etmiştir. Bu âlimlerin bir kısmından ilk ilimleri okuduğu belirtilmekle birlikte bazılarından hangi ilimleri tahsil ettiği kaynaklarda açıkça belirtilmemektedir.

B- TARİKAT HAYATI

  • 1. Şeyhi Abdullah ed-Dihlevi

İlk tahsiline doğduğu beldede başladı. Ardından Dihle’ye gidip Şeyh Abdülaziz İbn Veliyyullah el-Umeri ed-Dihlevi (H. 1239/1824)’den Sahih-i Buhari okudu. Tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde kısa sürede ileri bir seviyeye ulaştı. Nakşibend şeyhi Mazhar-ı Can-ı Canan üstadından Nakşibendîye tarikatı adabını öğrenip, on beş yıl sohbetten sonra Nakşî ve Kadiri tarikatından icazet ve hilafet aldı. [Kevseri, Mehmed Zahid, İrgamü’l-merid, 77]

  • 2. Mevlânâ Halid el-Bağdadî’nin Hacca Gitmesi

Mevlânâ Halid el-Bağdadî, H.1205/1805 yılına kadar tedris faaliyetiyle uğraşmasının ardından hem hac ibâdetini eda etmek, hem de hissettiği manevi bir boşluğu gidermek için kâmil bir mürşid aramak gayesi ile hacca niyet ederek yola çıktı. (el-Azzavi, Abbas, Mevlânâ Halid en-Nakşibendi)

Bu yolculuğunda Musul, Diyarbakır, Urfa, Halep yolu ile Şam’a varan el-Bağdadî, Şam’ın ileri gelen âlimleri ve Darü’l-Hadis muallimi Şeyh Muhammed el-Küzberi (H. 1221/1806)’nin bir müddet sohbetini dinleyip onlarla ilmi müzakerelerde bulundu. Kendisinden müselsel hadis icazeti, Şam’da görüştüğü Şeyh Mustafa el-Kürdi’den Kadiri tarikatı icazeti aldı.

Medine’de kaldığı süre içerisinde vaktinin tamamını Mescit-i Nebevi’de geçiren ve salih zatlarla görüşen el-Bağdadî, bu mukaddes yolculukta kendisini tasavvufa bağlayan hadiseyi şöyle nakletmektedir: “Medine’de bulunduğum bir gün, hacılar arasında dolaşırken birden istikamet ve riyazat sahibi olduğu anlaşılan Yemenli âlim ve amil bir zatla karşılaştım.Hiç bir şey bilmeyen bir kimsenin bir âlimden nasihat istemesindeki tavrını takınarak bana nasihat etmesini talep ettim. Birçok nasihatlerde bulundu ve bana:
Mekke-i Mükerreme’de bulunduğun müddet içerisinde ZÂHİRİ ŞERİATA TERS DÜŞSE BİLE GÖRDÜĞÜN HİÇBİR HAREKETE hemen karşı çıkma,’ dedi ve gitti. Hacılarla Medine’den Mekke’ye ulaştım. Yemenli zatın nasihatlerini daima hatırlamaya gayret ediyordum.

Bir cuma günü, mescide ilk gelenlere vadedilen bir deve kurban eden kimsenin ecri kadar sevaba nail olmak için Mescit-i Haram’a erken geldim. Kâbe’ye karşı oturup Delail-i Şerif okumaya başladım. Bu arada siyah sakallı, sıradan birinin kıyafeti gibi giyinmiş bir adamın geldiğini ve sırtını Kâbe’nin duvarına dayayıp yüzünü bana çevirdiğini gördüm. İçimden ‘Bu adam Kâbe’ye karşı edeb dışı davranıyor,’ diye düşündüm. Fakat o zata hiç bir şey söylemedim. Bu sırada bana hitaben, ‘Bilmez misin Allah katında mümin olan bir kimseye saygı ve hürmet, Kâbe’ye hürmetten daha büyük ve önemlidir. Yüzümü sana dönmeme niçin itiraz ediyorsun. Medine’de yapılan nasihati ne çabuk unuttun,’ dedi. Bunun üzerine onun büyük bir veli olduğunu anladım ve hemen ellerine kapandım. Ondan özür dileyerek beni irşad etmesini istedim. O da ‘Senin irşadın bu diyarda değildir,’ deyip eliyle Hindistan tarafını işaret etti. ‘Sana bu yönden işaret gelecektir ve irşadın orada olacaktır,’ diyerek sözünü tamamladı. Bu hadiseler vukû bulunca, beni maksûda ulaştıracak mürşidi, Mekke ve Medine’de bulmaktan ümidimi kestim ve haccın menasikini tamamlayıp Şam’a döndüm.” (Haydarizâde, İbrahim Fasih,el-Mecdü’t-talid fi menâkıb-ı Şeyh Hâlid, İstanbul, 1292 H.)

el-Bağdadî hac dönüşünde yolu üzerinde bulunan beldelerdeki âlimlerle görüşüp, aradığını bulamamanın üzüntüsü ve bu manevi işaretin verdiği müjdenin tahakkukunu beklemek ümidi ile Süleymaniye’ye döndü ve müderrislik görevine devam etti.

  • 3. Mevlânâ Halid el-Bağdadî’nin Hindistan Yolculuğu

Süleymaniye’de tedris hizmetlerine devam etmekte olan Mevlânâ Halid el-Bağdadî’nin tasavvufa olan ilgisi artar. Şeyh Abdullah ed-Dihlevi (1824) halîfesi Mirza Rahimullah Muhammed Derviş Azim-Abadi (1844)’ye, “Halid’e selamımızı ilet, bu tarafa gelsin”, diyerek Şeyh Mirza’yı Süleymaniye’ye gönderir. Karşılıklı halvet ve sohbetleri esnasında Şeyh Mirza’nın, “Benim kâmil, âlim, mürşid ve arif olan tarikat-ı Nakşibendîye’ye mensup, irşad ve sülûkun inceliklerini bilen Muhammedi ahlâka, ilm-i hakikiye sahip bir şeyhim var. Benimle Cihanabad’a gel. Şeyhimden bir zatın yanına geleceğini ve yanında arzusuna kavuşacağını” {İbn Abidin, Sellü’l-hısâm el-hindî li nusret-i Mevlânâ Hâlid en-Nakşbendî, İstanbul, 1301 H Süleymâniye Küt. İzmirli İsmail Hakkı bl} duyduğunu söylemesiyle beklediği zamanın geldiğine inanan el-Bağdadî, talebelerinin ısrarlarına rağmen mezkûr şeyhle birlikte Hindistan’a müteveccihen yola çıkar.

  • 4. Mevlânâ Halid el-Bağdadî’nin İntisabı ve İcazeti

1810’da Hindistan’a ulaşan el-Bağdadî, Şeyh Abdullah ed-Dihlevi’nin hizmetine başlayıp, manevi terbiyesine girmiş, seyr ü sülûke tabi tutularak beş ay gibi kısa bir sürede “huzur ve müşahede ehli” olarak hocasından icazet almıştır.

Şeyh Abdullah ed-Dihlevi’nin el-Bağdadî’ye yazdığı icazetin metni şöyledir: “İrşad dairesinin kutbu, talebelerin birincisi ve Hakk’a yakın olan Şeyh Halid el-Bağdadî Nakşibendî tarikatı adabına göre seyr ü sülûkunu tamamlamak için bu fakirin yanına geldi. Allah’ı zikirle meşgul olup meluafatı terk ederek gereken gayreti gösterdi. Noksan sıfatlardan münezzeh ve müberra olan Allah Teala’nın inayet ve ihsanına hamd ve şükürler olsun. Büyük pirlerin kudsi vasıtaları ile yüksek tarikatların derecelerine terakki etti. Fenafillâhın yüksek mertebelerine ulaştı. AYNI ŞEKİLDE varlıklar âlemini seyr ile letaifin nurları, keyfiyet ve hallerini müşahede etti. KALPLERİ nurlu ve hoş kılınıp tarikatın kemaline ulaştı. Bundan sonra hilafet ve talebelerin terbiyesi ile görevlendirip Kadiriye, Çeştiye, Sühreverdiye gibi tarikatlardan da icazet verdim. Bu tarikatlarda onların eli benim elimdir. ONLAR benim vekilimdir ve yed-i sahihamdan sadakatle benim şeyhlerimin halîfeleridir. ONLARIN rızası benim rızamdır. SÜNNETE İTTİBA, zikr-i şerife devam, rabıta, murakabe ile kötü şeylerden, bidatlerden sakınmak; sabır, tevekkül, teslim, rıza-i bariye yapışmakla nimetlenmek, şerefli ilimlerle meşgul olmak; tefsir, hadis, tasavvuf ile bâtınlarını tasfiye ve müridlere başlangıç hallerinde müşfik bir baba gibi muamele buyurmalarına icazet verdim. Allah Teala hazretlerinden ben ve bütün din kardeşlerim için afiyetin devamını niyaz ederim.” {Hasan Şükrü, Menâkıb-ı şemsü’ş-şümûs, İstanbul,1302}

  • 5. Mevlânâ Halid el-Bağdadî’nin İrşad Hayatı

Senendüc ve ardından da Süleymaniye’ye gelen el-Bağdadî, âlimler ve halk tarafından sevinç ve coşkuyla karşılanmıştır. Bazı kaynaklarda burada irşad hayatına başlamayıp ruhani işareti beklediği rivayet edilir. Bağdat’a bağlı Medinetü’s-selam kasabasına gidip yörede medfûn bulunan veli kabirlerini ziyaret eden el-Bağdadî, 1811’de Süleyman Paşa’nın oğlu Said Paşa’nın vezareti sırasında Bağdat’a gelerek Abdülkadir Geylani’nin zaviyesine yerleşti. Mevlânâ Halid zaviyeye yerleşince başta Said Paşa olmak üzere âlimler ve devlet ricali kendisini ziyaret etti. Said Paşa ziyareti sırasında el-Bağdadî’nin celal ve satvetiyle kendinden geçtiği, şeyhin celali cemale dönünce kendisinden dua talep ettiği belirtilir.

SAİD PAŞA NASİHAT İSTEYİNCE Mevlânâ Halid kendisine şöyle demiştir: “Ey Said! Kıyamet günü herkese dünyada yaptığı amelleri sorulacaktır. Fakat sen yönetici olman dolayısıyla hem kendinden hem de velayetin altında bulunan bütün insanlardan hesaba çekileceksin. Bunun için Allah’tan kork ve azap çekmene vesile olabilecek davranışlardan uzak dur.” { Haydarizâde, İbrahim Fasih,el-Mecdü’t-talid fi menâkıb-ı Şeyh Hâlid, İstanbul}

Bağdat’ta el-Bağdadî’yi SEVENLERİN SAYISI ARTMAYA BAŞLAMASI bazılarını RAHATSIZ ETMİŞ ve Berzençli Şeyh Ma’ruf (1838) Tahriru’l-hitab fi’r-reddi ala Halid el-kezzab adında bir kitap yazmış, söz konusu kitapta el-Bağdadî’nin kâfir olduğunu söyleyecek kadar ağır ifadeler kullanmıştır.

Konu ile ilgili olarak el-Bağdadî’nin yeğeni Es’ad Sahib (1928) şu bilgileri vermektedir: “(…) Mevlânâ Halid, iftira ve ithamlara iltifat etmedi. Bir Kadiri şeyhi olan Seyyid Ma’rûf ve beraberindeki küçük bir cemaat iddialarını ispat edebilmek için Musul’dan Şeyh Yahya el-Mervezi (1836)’yi Bağdat’a davet ettiler. el-Mervezi Mevlânâ Halid ile görüşüp gerçeğin iddia edildiği gibi olmadığını anlayınca kendisine talebe oldu. Onların münazara meclisine giden Mevlânâ Halid, bütün iddiaları delilleriyle çürüttü.” {Es’ ad Sâhib, Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, Dımaşk}

Şeyh Ma’ruf yazmış olduğu eseri Bağdat valisi Said Paşa’ya göndermiş ve el-Bağdadî’nin Bağdat’tan çıkarılmasını istemiştir. Said Paşa mektubu okuyunca, “Sübhanallah! Mevlânâ Halid Müslüman değilse kim Müslüman’dır? Bunu yazan ya delidir ya da kalp gözü kör olmuş inat sahibi biridir”, diyerek mektubu yere atmıştır. {Yazılan risalenin metni için bkz. Es’ ad Sâhib, Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, Dımaşk} Konu ile ilgili olarak Bağdat’ın ileri gelen âlimleri tarafından bir risale yazılmıştır ve ONA destek verilmiştir.

el-Bağdadî, Bağdat’tan ayrıldıktan sonra halîfe ve müridleri ile Şam’a gitmiştir. Şam’a yerleşen el-Bağdadî, ev ve arazi almış, arazisinin bir kısmını mescit olarak vakfedip Şam’da bulunan harap mescit ve medreseleri de tamir ettirerek ilim ve hikmetin yayılması için çaba göstermiştir.

  • 6. Çocukları

el-Bağdadî’nin Şihabüddin, Bahaüddin, Abdurrahman ve Necmüddin adında dört erkek evladı olup üçü kendisinden önce vefat etmiştir. {Hasan Şükrü, Menâkıb-ı şemsü’ş-şümûs, İstanbul}

  • 7. Mevlânâ Halid’in Vefatı

1824’de Davut Paşa’nın vezareti sırasında bazı halîfeleri ve müridleri ile Şam’a gelen Mevlânâ Halid-i Bağdadî, tedris ve irşad faaliyetini sürdürürken bir sohbet esnasında, “Biz Şam’a ölmek için geldik. Buraya geliş gayemiz başka bir şey değildir”, diyerek vefatına o tarihte işaret etmiştir.

el-Bağdadî sabah sıralarında, “Şu an Taun’a tutuldum”, diyerek sabah yapılan hatm-i hacegan’a iştirak edemedi. Cuma günü Molla Ömer akşam ezanını okumaya başladığında “Allahü Ekber!” deyince el-Bağdadî Fecr Sûresi’nin, “Ey huzura eren nefs! Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbine dön!” ayetlerini okuyarak ruhunu teslim etti. Yıkama, tekfin ve techiziyle vasiyeti üzere halîfelerinden İsmail Enarani, Muhammed Nasıh, Abdülfettah el-Akri ve Muhammed Salih meşgul oldu. Cenazesi Kasyon’da bulunan “Tel” tepesine getirildi ve burada tekrar kılınan cenaze namazından sonra defnedildi. {Gazzî, İsmail, Husûlü’l-üns bi intikâl-i hazret-i Mevlânâ ilâ hazreti’l-kuds, Süleymâniye Küt. Es’ad Efendi}

HALİD-İ BAĞDADÎ’NİN TASAVVUFÎ KİŞİLİĞİ VE GÖRÜŞLERİ

  • A– Tasavvufi Kişiliği, Zühd ve Takvası

Abdullah ed-Dihlevi’den (181)’de Nakşibendîye, Kadiriye, Kübreviye, Çeştiye ve Müceddidiyye tarikatlarından yaklaşık 36 yaşlarında iken icazet alan el-Bağdadî, Halidi literatürüne dair kaleme alınmış eserlerde “İtikaden Eş’ari, fıkhi yönden Şafii, meşrep açısından Nakşibendî-Müceddidi” diye tanıtılmaktadır. [İbn Abidin, Sellü’l-hısâm el-hindî li nusret-i Mevlânâ Hâlid en-Nakşbendî, İstanbul,1301 H Süleymâniye Küt. İzmirli İsmail Hakkı bl. No: 9645/30  İbn Arabi, el-Futûhâtü’l-mekkiyye]

Bu noktadan hareketle, onun ruhani latifeler üzerinde seyr ü sülûk prensibini esas alan ve “zikr-i hafi”yi benimseyen Nakşibendîye tarikatının usûl ve adabı çerçevesinde yoğunlaşan bir tasavvuf ve tarikat anlayışına sahip olduğu görülür. Önceleri eğitim-öğretim hizmetleri, ilmi çalışmaları ve özellikle kelam, akaid ve fıkıh ilmine dair kaleme aldığı eserlerle ortaya çıkan ve tarikat neşri için gönderdiği halîfeler sayesinde tarikatının yayılması ile şöhreti artan el-Bağdadî, çocukluğundan başlayarak Hindistan’a gidinceye kadar ömrünün otuz dört yılını ilmi çalışmalara vermiştir.

Beş tarikattan icazetli ve bu yönüyle “Câmiu’t-turuk” olan el-Bağdadî, müridlerine söylediği, “Meşreblerini geniş tutma ve tarikat ihvanının sürçmelerini görmeme prensibiyle toplumun her kesimini kucaklayan bir tasavvuf çizgisinde olmuştur. Yine, “Kişinin nefsini davranış ve hareketlerinde iflas etmiş olarak görmemesi cehaletin en son noktasıdır”, diyen el-Bağdadî’nin halîfelerinden, “Hüküm sahibi hiçbir emirin işlerine girmemeyi, devlet adamları ve hâkimlerin işlerine karışmaktan kaçınmakla beraber, istişarî mahiyette fikir sorulduğunda en doğru sözün söylenmesine gayret ve itina gösterilmesini” vazgeçilmez bir prensip olarak istemesi dikkat çekicidir. [Es’ ad Sâhib,Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, > 28~75.mektup < Dımaşk]

Şeriatı neredeyse fıkhi yönüyle anlaması, İLMİ ÖN PLÂNDA TUTMASI ile tarikatına yeni bir anlayış getiren ve ona âdeta “İlmiye sınıfının tarikatı” vasfını kazandıran el-Bağdadî, müridlerinden âlim ve hafızlara hürmet göstermelerini, güçleri nispetinde Kur’ân’la meşgul olmalarını, fıkıh ve hadis ilimleriyle diğer ilimlerden daha fazla ilgilenmelerini, İRŞAD HİZMETLERİNİN KİTAP ve SÜNNET ESASLARI çerçevesinde yürütülmesine hassasiyet göstermelerini istemiştir. [Es’ ad Sâhib, Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, Dımaşk] BURADAN, tarikat hedeflerine ancak şeriata sıkı sıkıya bağlılıkla ulaşılabileceğini kastettiğini söyleyebiliriz.

el-Bağdadî, kerâmet sahibi bir veli olmasına rağmen tarikatta istikametin esas olduğunu belirtmiş ve bu konuda Şam’daki halîfesi Ahmet Hatib Erbili’ye yazdığı mektubunda“Cenab-ı Hakk’dan bizler ve sizler için istikametin devamını dileriz. Dolayısıyla istikametin sebeplerini tahsil etmeye gayretle çalışınız. Bir istikamet bin kerâmetten daha hayırlıdır”,diyerek bu konudaki düşüncelerini ifade etmiştir. [Es’ ad Sâhib, Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, >28~99.mektup< Dımaşk]

Kendisi hakkında verilen şu bilgiler bize bu noktada ışık tutmaktadır: “Mevlânâ Halid, Allah’tan çok korkan (muttaki) ve emirlerini yerine getirmede çok titiz davranan bir zattı. Hatta küçüklüklerinden vefat edinceye kadar duha ve teheccüd namazlarını devamlı olarak kılmıştır. Bazı muttaki zatlar meclisine gelip bütün fiillerini dikkatli bir şekilde incelerlerdi. Şeriatın hilafına bir şey göremeyince inabe alırlardı.”

Bir sohbet esnasında, “Eğer bana dünya ve içindekileri verseler, yüksek fazlı ile ikram olunduğum nimetlerin zerresini bile terk edip yarım saat kadar dünya yüzüne çıkmayı istemem”, demesi bize onun halini tasvir etmektedir.

el-Bağdadî’nin, zühd ve takvası hakkında Es’ad Sahib şunları nakleder: “Mevlânâ Halid, Rabbi’nin emrettiklerine imtisal eder, nehyettiklerinden kaçınır, sünnet-i seniye’ye yapışır, arif olan kâmillerin izlerine uyar, Allah’ın zikriyle meşgul olur, Rabbinden hiç gafil olmadan azametini düşünürdü. Kötü ahlâktan, çirkin huylardan kalbin temizlenmesine, ahlâkın tasfiyesine teşvik eder, hidayet yolunu bildirir. Kendilerine mektup gönderdiği kimselere nasihat ederek onları sünnet-i seniyeye uymaya ve dinde olmayan bidatleri ortadan kaldırmaya teşvik ederdi.” [Es’ ad Sâhib, Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid,> 6.mektup < Dımaşk]

Es’ad Sahib devamla şunları söyler: “..Mevlânâ Halid, makamı yükseldikçe kendisini daima küçük görürdü. Gaflete düşüp de Allah’tan kopmamak için kendini daima kontrol ederdi. Nefsinden razı ve hallerinden emin değildi. Hiç bir zaman Allah’ın azabından emin olup kendini emniyette görmemiş ve Rabbine kulluktan ayrılmamıştır.” [ Es’ ad Sâhib, Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, > 15.mektup< Dımaşk]

İlme ve sünnet-i seniyeye uymaya ve özellikle fıkıh ve hadis ilminin öğrenilmesine ayrı bir ehemmiyet veren el-Bağdadî, talebesi ve müridi fakih İbn Abidin’e yazdığı icazet mektubunda bu hususa dikkat çeker: “Önceki ve sonraki âlimlerin icma ettikleri gibi ilimlerin en şereflisi şeriat ilimlerinden fıkıh ve hadisdir. Dünya ve ahirette kurtuluşumuz ancak bu ilimlerledir. Bu ilimler kalplerimizin ışığı ve kıymetli dayanağımızdır.” [Es’ ad Sâhib,Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, Dımaşk]

Keşf ve kerâmeti irşad faaliyetinin bir parçası olarak görmeyen Mevlânâ Halid, “Gaye ve niyeti sadece keşf ve kerâmet sahibi olmak olan mürid bu yolda ilerleyemez, yolda kalır ve matlûbuna vuslaşf ve kerâmet sahibi olmaya mübtediler rağbet ederler” diyerek bu konudaki görüşünü ortaya koyar. [Haydarizâde, İbrahim Fasih,el-Mecdü’t-talid fi menâkıb-ı Şeyh Hâlid, İstanbul]

el-Bağdadî MÜRİDLERİNE, gece namazı kılmayı, devamlı abdestli bulunmayı, akşam ve yatsı arasında rabıta ve murakabeyi, tan yerinin ağarması ile güneşin doğuşu arasındaki vakti zikir ve ibâdetle ihya etmeyi, işrak, kuşluk, evvabin namazlarını ve diğer sünnetleri devamlı kılmayı, farz ve vacipleri yerine getirmeyi {Es’ ad Sâhib, Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid 230-31, Dımaşk} teşvik etmiş;

TARİKATINA MENSUP BİR KİMSENİN TAŞIMASI GEREKLİ VASIFLARI ise kardeşi Mahmûd Sahib’e yazdığı bir mektubunda şöyle belirtmiştir:

1-Gıybetini yapsalar dahi sen kimsenin gıybetini yapma.
2-Şeriatın alınmasını helâl kıldığını al ve onu hayır yollarda harca.
3-Mümin kardeşlerin muhtaç durumda iken gereksiz harcama yapma.
4- Hiç kimseyi hakir görme, nefsinin üstün olduğunu düşünme, kalbi ve bedeni ibâdetlerde tüm gücünü sarf et.
5-Nefsine, “Hiçbir zaman makbul olacak hayır işlemedim”, düşüncesini kabul ettir. Çünkü ibâdetin ruhu niyettir.
6-Şeytanın akıllarıyla oynadığı kimseler gibi Allah’ın fazlına güvenerek ibâdetleri de terk etme.
7-Zikr-i kalbi ile murakabeye devam et. Yolda yürürken dahi ondan ayrılma. Ulu sadatın ruhaniyetine sıkı tutun.
8-Hüküm sahibi hiç bir emirin işine girme.
[Es’ ad Sâhib, Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, >138-140< Dımaşk]

el-Bağdadî, zorluk ve meşakkatten uzak bir çizgi benimseyerek müridlerinin mubah olan her türlü faaliyette bulunabileceklerini, bunun yanında kalplerinin Allah’ın zikri ile zihinlerinin ise O’nun varlık ve vahdaniyetine işaret eden eşyayı düşünmek ve mütalaa etmekle meşgul olması gerektiğini ifade eder {Haydarizâde, İbrahim Fasih, el-Mecdü’t-talid fi menâkıb-ı Şeyh Hâlid 12-13, İstanbul}.

Müntesip ve halîfeleri daha çok medrese menşeli olan el-Bağdadî, takip etmiş olduğu irşad prensipleri neticesinde tarikat erbabı ile ulema arasında tasavvufa yönelik ihtilaf ve münakaşaları ortadan kaldırmıştır.

B- Tasavvufi Görüşleri

Risale-i Halidiye adı ile tercüme edilen Risaletün fi’t-Tarik ve Mektûbat’ı belirli tasavvufi konular hakkında başlıklar atmaya ve bu başlıklar altında toplanabilecek düşünceleri üzerinde gerektiği kadar konuşmaya imkân verecek fikri muhtevaya sahiptir.

  • 1. Tarikat

Tarikat, lügatte; yol, siret,usûl, hal, mezhep ve bir şey üzerindeki çizgi mânâlarına gelmektedir. [İbn Manzur, Lisanü’l-arab, “Tarikat” md. Kamus tercümesi, III/8] Kur’ân-ı Kerim’de tarikat, tarz, yol, usûl, mezhep, din, siret mânâlarında kullanılmıştır. {Bkz. Taha 20/63,104; Cin,72/11,16.}

Fıkhi ve itikadi konularda meydana gelen fırkalara mezhep denildiği gibi, tasavvufi eğitimde farklı metotlar uygulayan mekteplere de tarikat denilir. Tarikatların sayısının fazla olması insanlardaki meşrep farklılığından kaynaklanır. Tarikatların ortaya çıkış ve yayılışında iki esaslı faktörün rol oynadığı görülmektedir. Bunlardan BİRİNCİSİ manevi faktördür ki, o da sahabe devrinden ilk sûfilerin yaşadığı zamana kadar olan devrede manevi hususiyetlerin manevi şahıslarda temerküz ve tezahür etmesidir. İKİNCİSİ içtimai faktördür ki, o da tasavvufun zamanla halk tabakalarına yayılarak her sınıftan insanın tasavvufa meyletmesidir. Bu iki faktör sayesinde tasavvuf halka mâl olarak tarikatlar teessüs etmiştir.{ [ahralı, Mustafa, Tasavvuf Notarı, 7 vd.]

el-Bağdadî, tarikatın şeriat temelleri üzerine inşa edilmesi, şeriata dair hiçbir şeyin değiştirilmemesi gerektiğini belirterek, adap ve usule riayet edilmediği takdirde tarikata girmenin mübarek, akıbetinin de güzel olmayacağını ifade eder.

el-Bağdadî’nin tarikat anlayışında üzerinde durduğu belli başlı noktalar şöyledir:
“1- İnsanların rızası için tarikatın esaslarında herhangi bir değişiklik yapılmamalıdır.
2- Tarikat, idarecilerle ünsiyet kurma vasıtası olarak kullanılmamalıdır.
3- Tarikatın ölçülerinden ayrılarak hükmüyle amel etmeyen Allah’ın gazabına uğrar.
4- Yüksek hâl sahibi kimselerin bu durumları dolayısıyla tarikatın esaslarına riayet etmemeleri bir delil sayılmaz.
5- İhlas ve itikadden kaynaklanan bir zan ile tarikatın adap ve kuralları terk edilmemelidir.
6- Tarikat, dinin azimetlerini almaktan ibarettir.”
[Es’ ad Sâhib, Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, >77.mektup< Dımaşk]

el-Bağdadî, tarikat konusunda devamla şunları söyler: Tarikat, Allah’ın rızasını ve Peygamber (s.a.v.)’in sevgi ve ahlâkını kazandırır, yükselmeye vesile olur. Tarikatın esasları, fırka-i naciye olan ehl-i sünnetin akaidine yapışmak, azimetleri alıp ruhsatlardan kaçınmak, devamlı Allah’a yönelip kontrol edildiğini düşünmektir. Dünyanın süs ve ziynetinden, hatta Allah’ın masivasından yüz çevirmek hadis-i şerifte ‘ihsan’ ile tabir olunan Allah’la beraber olmayı alışkanlık haline getirmektir. Tarikat, cemiyet ve cemaat içinde tek başına bulunduğun vakitteki gibi zikir ve fikir ile meşgul olmaktan ibarettir. Bunlarla birlikte dini ilimlerini öğrenip, başkalarına faydalı olmaktır. Müminlerin avam tabakasındaki kisve ve kıyafetine girerek zikrini gizlemek, nefeslerini o kadar muhafaza etmek ki Allah’tan gafil bir nefes dahi alıp vermemek ve en yüce ahlâk sahibi olan Peygamber (s.a.v.)’in ahlâkıyla ahlâklanmaktan müteşekkildir.” [Risale-i rabıta (Buğyetü’l-vacid içinde), 78-79.]

  • 2. İlim

Bütün İslâmi ilimlerde olduğu gibi tasavvufta da ilmin gayesi, Allah’a vasıl olan ve olmayan yolları tesbit ederek onun rızasına uygun işler yapmaktır. Tasavvufta kesbedilen ilim, nefis ve hevaya galip gelerek, sahibini hayırlı amellerin yollarına sülûk ettiren, halk kapısını kapayarak, Hak kapısını açan ilimdir. [Es’ ad Sâhib, Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid 157, Dımaşk]

el-Bağdadî’ye göre esas ilim, mücahede ehli imamlardan tahsil edilen ve bilinen hakikat ilmidir. Bu ilim Allah’ın âdeti üzere zor olan mücadeleleri yapmak ve tüm ziynetli şeyleri terk ederek veya kalbin içi ve dışıyla marifet ehli olanların gizli hallerine yapışmakla elde edilir. [Es’ ad Sâhib, Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid,>10.mektup< Dımaşk]

  • 3. İrade

İrade, iradesizliktir. Yani salikin kendi iradesini ortadan kaldırarak yerine Hakk’ın iradesini koymasıdır. İrade, tasavvuf ve sülûk yolunda gidenlerin başlangıç halidir. Allah’a gitmeye kast ve niyet edenlere verilen ilk isimdir.

Mevlânâ Halid, irade konusunda şu açıklamalarda bulunur:

“(…) İnsanların her işini, istekli ve isteksiz bütün hareketlerini yaratan Allah’tır. Kulların ihtiyari yani istekli hareketlerini, işlerini yaratması için kullarında irade yaratmış, bu iradelerini diledikleri işleri yaratmasına sebep kılmıştır. Bir kul, bir şey yapmak isteyince Allah’ta dilerse o işi yaratır. Kul istemezse Allah’ta dilemezse o şeyi yaratmaz. O şey yalnız kulların dilemesi ile de yaratılmaz. Allah dilerse yaratır. Kulların istekli işlerini yaratması, bir şeye ateş değerse o şeyde yakmayı yaratması ateş değmezse yakmayı yaratmaması gibidir. Bıçak değince kesmeyi yaratmak gibi. Kesen bıçak değil O’dur. Bıçağı kesmek için sebep kılmıştır. Fakat tabiattaki hareketler, kulların ihtiyar etmelerine bağlı değildir. Bunlar yalnız Allah dileyince başka sebeplerle yaratılmaktadır.” [Şerhü Hadis-i Cibril, vr. 28. a]

  • 4. Muhabbet

Sevgi ve dostluğun katıksız ve samimi olanına “muhabbet” denilir. [Kuşeyrî, Risâle-i kuşeyriye, Kahire]
Muhabbet, sevgiliye kavuşma ve onun güzelliğini görme heyecan ve susuzluğu içinde bulunan kimsenin kalbinin coşması anlamına gelmektedir. [İbn Manzur, Lisanü’l-arab, “Ha-Be-Be” maddesi.]
Muhabbet konusunda İslâm âlimleri değişik görüşler ileri sürmüşlerdir.
Ebû Talib Mekkiye göre sevgi, ariflerin makamlarının en üstünü, ihlâs sahibi kimselere Allah’ın tercihi ve faziletin son mertebesidir. [Ebû Talib Mekki, Kûtü’l-kulûb, II/99]

Sevgi iman ve amellerin, bazı makam ve hallerin özüdür. Sevgide iradenin rolü vardır. Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey İnsanlar! Eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dostlar edinmeyin!” {et-Tevbe, 9/23} buyrulması bir tercihi ifade etmektedir. [İbn Kayyım, Medaricü’s-salikin, III/4]

Muhabbet kavramı müridin şeyhine olan sevgi ve gönül bağını anlatmak için kullanılan bir tabirdir. el-Bağdadî, “Feyzin artmasının başlıca sebebi mürşide muhabbettir”, demektedir. [Es’ ad Sâhib, Buğyetü’ l-vâcid fi mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid,>9.mektup< Dımaşk] Çünkü sevgi duygusunun sebebi beğenmektir. Bu beğenme nefsi faziletlerle ilgili olursa, sevilene saygı duyulur. Beğenme, güzel suret ve hareketlerle alâkalı olursa sevginin aşk mertebesi ortaya çıkar. Aşk arttıkça mahiyet ve tesiri tayin edilemez. Aşık ile maşûkun ruhları bir olup, cesetleri farklıdır. [Küçük, Raşit, Sevgi Medeniyeti, 45.]

el-Bağdadî sevginin mükemmelliğini edep ve ihlâsla birlikte mütalaa eder. Edep ve ihlâstan yoksun sevginin gerçek sevgi olamayacağını belirtir. [Risale-i Halidiyye,1. ]

Muhabbette samimiyet ve saflık arayan el-Bağdadî, devamla şunları söyler: “Muhabbetin suni ve tekellüfsüz, yani gösteriş veya zorlamakla değil, sıdk ve yakin üzere olması lazımdır. Zira muhabbet, müridin içinden mürşidin kalbine çıkan manevi nehir ve deruni bir akıştır. İşte bu manevi muhabbet ve akışla mürşidin bâtınından devamlı feyz alabilmek imkânı hâsıl olur. Bu manevi nehrin genişliği ve feyzin çokluğu müridde olan muhabbetin azlığı veya çokluğuna göredir.Bazen muhabbetin artması sebebiyle müridin kalbi mürşid tarafına teveccüh eder ve belki muhabbetin galebesiyle mürid, şeyhinde fani olup şeyhinin ahvali bir anda müridin kalbine akseder.Muhabbet, edep ve ihlâsı da gerektirir.Muhib olan kimsenin, sevdiğinde ayıp ve noksan görmesine ihtimal yoktur.Ayıp ve noksan ararsa ihlâs ve yakini mahvolur.” [Risale-i Halidiyye, 1-2.]

Edep konusunda mutasavvıflardan bazıları şunları söyler:

Cüneyd Bağdadî, “Kim nefsine onun arzularında yardım ederse, onun ölümünde ortak olmuş olur. Çünkü kulluk edebe sarılmaktır. Azgınlık ise edebin kötüleşmesidir”;

Abdullah b. Mübarek, “Edepleri hafife alıp lakayt davranan kimse, sünnetlerden; sünnetleri hafife alan kimse, farzlardan mahrum kalmakla cezalanır. Farzları hafife alıp gevşek davranan kimse de marifetten mahrum kalmakla cezalanır”;

Ebû Ali Dekkak, “Edebi terk etmek ilâhi huzurdan kovulmayı icap ettiren bir sebeptir”, buyurmuşlardır.

  • 5. Kerâmet

Evliyadan kerâmetin zuhur etmesi caizdir. el-Bağdadî kerâmet konusunda ayrıca şu hususlar üzerinde durur: “Gaye ve niyeti sadece keşf ve kerâmete sahip olmak olan mürid bu yolda ilerleyemez. Yolda kalır ve matlûbuna vuslat bulamaz. Buna ancak mübtediler rağbet ederler. Velilerin birbirine üstünlüğü Allah’ın rahmet kapısına yaklaşma derecesine göredir. Bundan dolayı selef-i salihin olan sahabe ve tabiinden kerâmet az görülmüştür.” [Risale-i Halidiyye, 7 (Risale-i Kudsiyye içinde).]

  • 6. Hakikat

Hakikat, sözlükte gerçek, sabit ve doğru olmak, gerekmek, bir şeyi gerçekleştirmek; var olduğu kesin ve açık olarak bir şeyin gerçek mahiyeti anlamına gelir.[et-Ta’rifat, “el-hakika” md]

Tasavvufta hakikat terimi, “zâhirin ardındaki örtülü ve gizli mânâ, dini hayatın en yüksek seviyede yaşanarak ilâhi sırlara aşina olunması” gibi anlamlar ifade eder.

Ma’ruf-i Kerhi, “Tasavvuf hakikatleri almak, halkın elinde olan şeylere göz dikmemektir”, {Kuşeyrî, Risâle-i kuşeyriye 128, Kahire, 1966} şeklindeki tarifiyle dinin şeklinden çok özüne önem vermek gerektiğini anlatmaya çalışmıştır.

  • 7. Kesb

Kesb; toplamak, rızık aramak, istemek anlamlarını ifade etmekle birlikte fayda sağlamaya ve zararı def etmeye müteveccih fiildir. [Asım Efendi, Kamus, I/250.]

Kur’ân-ı Kerim’de kesb üç farklı anlamda kullanılmıştır.

1- “Allah sizi yeminlerinizdeki yanılmadan dolayı sorumlu tutmaz. Fakat sizi, kalplerinizin irtikâp ettiği yeminlerle sorumlu tutar.” {Bakara, 2/225.} Bu ayette AKİT, kesb mânâsınadır.

2- “Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın helâl ve iyisinden Allah yolunda harcayın.”{Bakara, 2/267.} Bu ayette kesb, KAZANÇ mânâsınadır.

3- “Allah bir kimseye ancak gücü yettiği kadar teklif eder. Herkesin kazandığı hayrın sevapı kendine, yaptığı fenalığın zararı da yine onadır.”{Bakara, 2/286.} Burada kesb, AMEL anlamında kullanılmıştır.

Mevlânâ Halid kesb konusunda şunları söyler: “Kulların istekli hareketleri iki şeyden meydana gelir. Birincisi, kulun irade ve kudreti iledir. Bunun için kulun hareketlerine “kesb” denir. Kesb, insanın sıfatıdır. İkincisi, Allah’ın emirler, yasaklar, sevaplar ve azaplar yapması insanda kesb bulunduğu içindir.

Saffat Sûresi’nin 96. ayetinde, ‘Allah sizi yarattı ve işlerinizi yarattı,’ buyrulur. Bu ayet hem insanlarda kesb, yani hareketlerinde irade-i cüziye bulunduğunu göstermekte ve cebir olmadığını açıkça ifade etmektedir. Bunun için ‘insanın işi’ denilmektedir.

  • 8. Şefaat

Muhtacın ihtiyacını karşılanması, mücrimin cürmünün affedilmesi için şefaat istemeye iştişfa, şefaatçi olana da şefi ve şafi denilir. Kur’ân-ı Kerim’de geçen, “Kim güzel bir şefaatle (hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla) şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap vardır. Kim de kötü bir şefaatle (kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla) şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir.” {en-Nisa, 4/85.} ayetinde şefaat; aracı olmak, yardım etmek ve öncülük etmek anlamlarına gelir.

Halid-i Bağdadî ise şefaat konusunda şunları söyler: “Şefaat haktır. Tövbesiz vefat eden müminlerin küçük ve büyük günahlarının affedilmesi için peygamberler, veliler, salihler, melekler ve Allahın izin verdiği kimseler şefaat edecek ve şefaatleri kabul edilecektir.” [Şerhü hadis-i cibril 28.a, Süleymâniye kt. Es’ad Efendi: 120]

  • 9. Himmet

Himmet; bir kemal halini veya diğer bir şeyi elde etmek için bütün ruhani güçleriyle birlikte kalbin Hakk’a yönelmesi, yine ermiş kişilerin maksadı hasıl eden ve dilediklerini yerine getiren manevi gücü anlamını ifade eder.

Mevlânâ Halid, Kazanlı Şeyh Harun’a yazdığı icazet yazısında “(…) Size haset ve koğuculuk yoluyla saldıranları Allah’a havale edin. Himmet ile onların şerlerini def etmeye kalkmayın. Zira bu tarikat-ı aliyenin meşayıh-ı izamından öyle erler vardır ki onların himmetleri karşısında dağlar parçalanır. Eğer onlar isteseler Allah’ın kudretiyle fesadın kökünü kısa bir zamanda keser”, diyerek mümkün olduğu kadar bu anlamdaki himmetin kullanılmamasını öngören bir anlayış içinde olduğunu ortaya koymaktadır.

C- Fikirlerine Örnekler

  • 1. Bir Yöneticiye Tavsiyeler

Sünnet-i seniyeye sımsıkı sarılın. Cahiliye âdetlerinden ve çirkin bidatlerden yüz çevirin.
Avam tabakasından olan karışık kişilerden uzak durun. Vezir, emir vb yanında bulunmayın. Onlarla sohbeti terk edin. Çünkü onlara ricada bulunmanız sizleri kötüleyecek şeylerin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. İki zararlı şeyden birini yapmak zorunda kalırsanız zararı az olanı tercih edin. [Es’ad Sâhib, Mektubat-ı Mevlânâ Halid, 12. mektup.]

  • 2. Kimler Tarikata Kabul Edilmelidir?

İdarecilerden ve onların yardımcılarından hiç kimseyi tarikata almayınız. Şehvetlerine dalmış, dünya lezzetleriyle lezzetlenen tüccarlardan, ilimlerini insanların yanında ŞEREF kazanmaya ve DÜNYA MALINI toplamaya VESİLE KILAN ilim talebelerinden, BOŞTA DURUP işsizliğinden DOLAYI TARİKATA DAYANANLARI tarikata almayınız.

Salih olmak ve müridlik adıyla KENDİ AĞIRLIKLARINI, insanların boyunlarına yükleyenleri, dünyanın herhangi bir rütbe ve mevkisi eline geçince KAPLAN GİBİ ona sıçrayan ve değil bir mürid, bir halîfe dahi onlarla karşılaştığında öfkelenen kimseleri de tarikata almayınız.

Halîfelikten dolayı şöhret ve para kazananları görüp, şöhret ve para kazanmak için halîfelik sevdasına tutulanları da tarikata almayınız. Biliniz ki benim yanımda en sevimli olanınız kendisine tabi olanlar içinde dünya ehli az, yükü hafif olan, fıkıh ve hadis ile en fazla meşgul olanınızdır. [Es’ad Sâhib, Mektubat-ı Mevlânâ Halid, 12. mektup.]

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:
“Bir kişinin sultana yaklaşması fazla olursa, Allah (c.c.)’den da uzaklığı o kadar fazla olur. Kendisine tabi olanlar çoğalırsa, şeytanlar da çoğalır. Malı çoğalırsa hesabı da zorlaşır.” [Münavi, el-feyzü’l-kadir, III/472 (Hadis no:4009).] Bu saydığım kişilerle cemaatinizi çoğaltmaya meyliniz, tamah, şöhret ve şeref sevgisini artırır. Din verip karşılığında dünya almaya sebep olabilir.

  • 3. Halîfeliğin Amaç ve Faydası

Şeytan sizi kandırmasın. Halîfeliğin (Temsilci-Rehber) faydası, cezbeyi temin, kalpleri ıslah ile ümmete fayda ulaştırmak içindir. Müridlerinizin çok olmaması dolayısıyla Kur’ân’ın hatminin kolay olmayacağı düşüncesi sizi aldatmasın. Ben sizlere sadık talebeler bıraktım. Onlarda kötü sıfatlar yoktur. Bunlar sayıca az olsa da bir tanesi, diğer tembellerin binlercesinden daha güzeldir. Kur’ân’ın hatmi için ise otuz mürid kâfidir. Bunu ihlâs ehli komşularla da yapmak mümkündür. [Es’ad Sâhib, Mektubat-ı Mevlânâ Halid,12. mektup.]

  • 4. Nafile İbâdetlerle Çok Meşgul Olmak

Nafile ibâdetlerle çok meşgul olmak sizleri aldatmasın. Çünkü nafile ibâdetler esasında güzel olmakla beraber fena ehli olmayan kişiler için öldürücü bir zehir gibidir. Görmez misiniz ki bazı kişilerde zâhiri ibâdetlerle meşgul oldukları için, kendilerinde enaniyet ve hatta zulüm baş göstermiştir. O kadar ileriye giderler ki, tarikat ve tarikat ehlinden yüz çevirip, kendilerinin onlardan daha fazla takva ehli olduklarını zannederler. Halbuki şeriatın ve şuhud ehli âlimlerin ittifakla belirttikleri gibi kendi nefsini beğenmek, başkalarını hor görmek, nefsinin başkalarından daha fazla takva ehli olduğuna inanmak büyük günahlardandır. Kendilerini ibâdet ehli zanneden bu kimselerden bazıları açıkça tasavvuf ehline düşmanlık yaparlar. Halbuki İbn Ata, Hikem adlı eserinde şöyle der: “Zelillik ve boyun bükmeye sebep olan bir hata, övünmeye ve böbürlenmeye sebep olan bin taatten hayırlıdır.” [Es’ad Sâhib, Mektubat-ı Mevlânâ Halid, 13. mektup.]

  • 5. Dünyaya Meyletmek

Biliniz ki dünya gerçekten yok olmaya mahkum bir gölge; kul ile efendisi arasına giren bir perdedir. Dünya sevgisinden az da olsa kalbinde bulunan kişi hakiki kul sayılmaz. Dünyayı her şeyiyle kalbinden söküp atmayan kişi makbul değildir. [Es’ad Sâhib, Mektubat-ı Mevlânâ Halid, 15. mektup.]

  • 6. İnsanlara Hoşgörü ile Bakmak

Seyyid Maruf el-Berzenci, tarikat ehlinden birinin irşad kapısından kovulmasını talep etmiş. Bunun üzerine el-Bağdadî kendisine, “Şayet fasık olan bir müminin imanının nuru açılsa, yer ve gök arasını doldurur. Fasık müminlerden hiçbirisi benden daha kötü değildir. Ben buna inanıyorum. Çünkü onun imanı sabit fıskı ise gizlidir. Benim nefsimin kötülükleri ise onların durumlarına göre aşikârdır. Sonuç ise meçhuldür. Nice fasık ve facir mümin var ki, kâmil velilerden olmuştur. Nice salih kişilerde vardır ki, aşağıların en aşağısına (esfel-i safilin) düşmüşlerdir. Allah (c.c.)’den kendim, senin ve bütün Müslümanlar için afiyet dilerim. Senin dileğin ise Müslümanları kovmaktır. Sözün kısası birisinin kendimden daha faziletli olduğuna inanırsam onu kovmam mümkün değildir. [Es’ad Sâhib, Mektubat-ı Mevlânâ Halid, 16. mektup.]

  • 7. Müridlerine Tavsiyeleri

-Gücünüz yettiğince fıkıh, hadis öğreniniz.
-Kalbi hastalıkların giderilmesinde en faydalı ilaç zikr-i kalbidir.
-Size son nefeste lazım olacakla meşgul olun.
-Sünnet-i seniyeye tabi olunuz.
-Aldanma yeri olan dünyanın zâhiri güzelliklerine iltifat etmeyiniz.
-Kardeşlerim dünya ahretiniz de muhtaç olduğunuz Allah’a karşı samimi olunuz.
-Fazlı ve keremiyle sizlere ihsan eden, iyilik yapan Allah’ı terk etmeyiniz.
-Nerede olursanız olun insanlara eza ve cefa vermeyiniz.
-Gıybetini yapsalar dahi sen kimsenin gıybetini yapma.
-Hiç kimsenin dünya malından bir şey almayınız.
-Şeriatın alınmasını helâl kıldığını alınız ve onu hayırlı yollarda harcayın.
-Mümin kardeşlerin aç ve yoksul durumda bulunurken zevkine için harcama yaparak lezzetlenmeyin.
-Kesinlikle yalan söylemeyiniz.
-Hiç kimseyi hakir görmeyiniz.
-Nefsinizin başkalarında üstün olduğunu düşünmeyiniz.
-Bütün gücünüzü kalbi ve bedeni ibâdetler için harcayınız.
Bunu yanında nefsinize hiçbir zaman makbul olacak işler yapmadım düşüncesini kabul ettirin. [Es’ad Sâhib, Mektubat-ı Mevlânâ Halid, 24-25. mektup.]

Şeytanın, akıllarıyla oynadığı kişiler gibi Allah (c.c.)’ün fazlına güvenerek ibâdetleri terk etmeyiniz.
-Yolda yürürken dahi zikir ve murakabeden ayrılmayınız.
-Bütün işlerinizde Allah’ın güç ve kuvvetine sarılın. Ulu sadatların ruhlarına sıkı tutunun.
-Âlimlere ve Kur’ân hafızlarına hürmet ediniz.
-Yapabildiğinizce Kur’ân okumakla meşgul olunuz.
-Kalbini huzur içerisinde hissetmen sizi bunlardan alıkoymasın.
-Dünyevi işlerinizle meşgul olurken kalbinizin huzurdan uzaklaşması, meşrebinizin darlığının ve güçsüz olmanızın göstergesidir.
-Teheccüd, işrak, kuşluk, evvabin gibi nafile ibâdetlerden vazgeçmeyin. Devamlı abdestli bulunup az uyuyun.
Günde 3 defa “Sübhanellahi ve bihamdihi adede halkıhi ve rızae nefsihi ve zinete arşihi ve midade kelimatihi” tesbihatı çekin. [Es’ad Sâhib, Mektubat-ı Mevlânâ Halid, 28. mektup.]

  • 8. Zikrin Dışındaki Edepler

Kişi sadece ibâdet ve zikir yaparken değil zikir dışında da bazı edeplere riayet etmelidir. Bu edepler şunlardır: Devamlı abdestli bulunmak, abdest sünnetlerini, işrak istihare, kuşluk, evvabin sünnetlerini kılmak. Teheccüd namazına, cemaate ve namazın gerektirdiği şeylere devam etmek. İkindi vaktinde rabıta ve zikirle meşgul olmak efdaldir. [Es’ad Sâhib, Mektubat-ı Mevlânâ Halid, 32.mektup.]

  • 9. Yemek Yeme Adabı

Yemek hakkında riayet dilmesi gereken edepler şunlardır: Yemeklerin en güzelleri aranmamalıdır. Yemek; namaz kılmayan, tarikat münkiri veya cünüp kimse eliyle hazırlanmamalıdır. Temiz, abdestli, namaz kılan kimselerce hazırlanmış olmalıdır. Yemek konusunda uyulması gereken bu edepler vacip değil yapılması en güzel olan davranışlardır.

  • 10. Zikirden Maksat Nedir?

Zikirden maksat kalbin temizlenmesi, lekelerden tasfiye edilmesidir. Resulullah Efendimiz (s.a v.), “İnsan bedeninde bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün beden iyi olur. Kötü olursa bütün beden kötü olur. İşte o et parçası kalptir”, {Buhari, İman, 39; Müslim, Musakat,107; İbn Mace, Fiten, 14.} buyurmuştur

Gerçek kalbin yuvası olan zâhiri kalbe tamamen yönelip lafza-i celali zikretmek gerekir. Beden uzuvlarını kıpırdatmadan bütün bedenle çam kozalağındaki kalbe yönelmek gerekir. Zâhiri kalbe yönelmek doğru değildir. Lafza-i celal ile birlikte medlul ve mânâsı olan fakat keyfiyet ve şekilden münezzeh misli ve benzeri olmayan Allah (c.c.)’ü tasavvur edeceksin. Onunla birlikte hiçbir sıfatı düşünme. Yanımda hazır veya bana bakıyor gibi şeyleri de aklına getirme. Bunları düşünürsen yüce makamın mülahazasından uzaklaşıp, makamını aşağılara düşürmüş olursun. Vahdeti çoklukta görme arzusuna görme. Şekilsizlikle müptela olma. Şekil dairesinde şekilsizliği görmekle teselli bulma. Zira keyfiyetin aynasında zâhir olan ne olursa olsun keyfiyetsiz olamaz. Çoklukta zâhir olan ne olursa olsun hakiki vahid olamaz. Ancak keyfiyetsizliği keyfiyet dairesinin dışında, vahid-i hakikiyi de çokluğun dışında talep etmek gerekir. [Es’ad Sâhib, Mektubat-ı Mevlânâ Halid, 32.mektup.]

  • 11. İlim ve Çeşitleri Nelerdir?

Çeşitli ilim dalları vardır. Onlar çok derindir. Mutlu kişi ilimlerin en tatlı kaynağını talep edendir. Önceki ve sonraki âlimlerin icma ettikleri gibi ilimlerin en şereflisi dini ilimlerden fıkıh ve hadistir. Dünya ve ahirette kurtuluşumuz ancak bu ilimlerle olacaktır. Fıkıh ve hadis ilmi kalplerimizin ışığı ve en kıymetli dayanağımızdır.

Tefsir ilmi ile fıkıh ilmi ancak nebevi sünnetin rivayetiyle tamamlanır. Çünkü hadis ilmi onların hepsini özetler. Zor olan meseleleri açıklığa kavuşturur. Mutlak olanları kayda bağlar. Bu sebeple manevi değeri ve kıymeti inci gibi olan hadis ilmi ile tefsir ve fıkıhta derinleşme tamamlanır.

Büyük âlimler eskiden beri diyar diyar dolaşarak dağınık olan hadisleri yalan ve uydurma olanlarından ayırmışlardır. Dalgalı denize girmeye benzeyen bu iş için birçok âlim ruhlarını verircesine yollara düşmüşlerdir. Bu çalışmalar sonucunda Peygamberimiz’in (s.a.v.) sünnet-i seniyesi parlamış, güzelliği ve kokusuyla isteyenlerin istifadesine sunulmuştur. [Es’ad Sâhib, Mektubat-ı Mevlânâ Halid, 34. mektup.]

  • 12. Bâtın İlmi Nedir?

İlimlerin en büyüğü ve Allah nezdinde en şereflisinin bâtın ilmi olduğu bir gerçektir. İnsanlar bâtın ilmi sayesinde çirkin ve kötü sıfatlardan temizlenir. Kişinin istidat ve yeteneğine göre ölmeden önce ölmesi bu ilim sayesinde olur.  Şeriat ilminin şeriat ağacından peyda olan tarikat dallarının yeşermesi, marifet yapraklarıyla bezenmesi ve Resulullah (s.a.v) sevgisinin tadılması ancak bâtın ilmiyle olur. [Es’ad Sâhib, Mektubat-ı Mevlânâ Halid, 37. mektup.]

  • 13. “Kulun Rabbine En Yakın Olduğu Hâl Secde Halidir”

Bu hadiste anlatılmak istenen şudur: Kulun secdede olduğu vakitte secdede olmadığı zamanlara göre Allah’a yakın olma halinin daha fazla olmasıdır. Allah’ın rahmet ve fazlına nail olmada kulun secde ile meşgul olması diğer ibâdetlerle meşgul olmasından daha önde gelir. Allah’a yakın olmaktan kasıt rahmet ve marifetine yakın olmaktır.

Bu hadisle ilgili olarak bazı fakihlerin söylediği gibi namazdaki secdenin namazın diğer rükünlerine göre daha faziletli olduğu açıktır. Muhakkik sûfilerin görüşleri de aynı şekildedir.

Sûfiler secdenin efdal olması hususunda şunları söylerler: “Secdenin efdal olması, insanın asıl gayesi olan başlangıcına ve dönüşüne işaret eder.

Ayette belirtildiği gibi ‘Biz sizi topraktan yarattık. Sizleri toprağa iade edeceğiz. İkinci kez sizleri topraktan çıkaracağız. (Taha, 55)’ sözü başlangıç ve sona işaret eder.” [Es’ad Sâhib, Mektubat-ı Mevlânâ Halid, 46. mektup.]

✨E- Menkıbeleri

Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî’nin hayatına dair müstakil bir “menâkıbnâme” mevcut değildir. Ancak onun hayatından bahseden eserlerde çeşitli menkıbelerine rastlanmaktadır.

Bunlardan bazıları şöyledir:

Bağdat’ta Hâlid-i Bağdadî’yi inkar eden Molla Mustafa adında bir kişi vardı. Hâlid-i Bağdadî Şam’da bulunduğu sırada hacca gitmiş, Mekke’ye vardığında iflâs etmişti. Sıkıntı ve meşakkat içinde Şam’a döndü. Zâviyeye gelip el-Bağdadî’nin huzuruna çıktığında o, “Molla Mustafa, iflâs ettikten sonra mı bize geldiniz?” deyince Molla Mustafa ayaklarına kapanıp af diledi. Mevlânâ Hâlid kendisine üçer kuruşluk bir âdet altın verdi. [Haydarizâde, İbrahim Fasih, el-Mecdü’t-talid fi menâkıb-ı Şeyh Hâlid, İstanbul,1292 H.]

İsmail b. Ali Devreki şunları anlatır:

“Bir gün Şam’da Şeyh Mevlânâ Hâlid’in evine gelip oturduğumda bana iltifât eylediler. Bende bir cezbe hâsıl oldu. Ama KENDİMİ ZORLAYARAK daha fazla CEZBELİ GÖRÜNMEYE çalıştım. Biraz sonra gözümü açtığımda Şeyh Mevlânâ Hâlid’in odasından çıkıp gittiğini gördüm. Halîfesi Şeyh Muhammed Nâsıh’a: ‘İsmail’e söyle eğer cezbe kendiliğinden çıkarsa tutulması, izhar edilmemesi lâzım gelirken, zorlanarak kendini cezbeli göstermek nasıl câiz olabilir? Oysa cezbe ortaya koymak riyâdır. Riyâ ise zinâdan daha kötüdür,’ buyurmuşlar. Bunun üzerine İsmail b. Ali Devreki hemen tövbe ettiğini ve Mevlânâ Hâlid’in bâtın yoluyla gerçek durumu keşfettiğini ifade eder”.[Haydarizâde, Mecd-i tâlid, 38; el-Hâni, Abdülmecid, el-Hadâiku’l-verdiyye, 256; er-Ruhâvî, Muhammed, el-Envârü’l-kudsiyye fi menâkýbi’s-sâdâti’n-Nakþbendiyye, 258; en-Nebhâni, Yusuf, Câmiu kerâmâti’l-evliyâ, I/57.]

Mevlânâ Hâlid Hazretleri’nin kerâmetlerinden biri de şudur: Süleymaniye’nin kitap telif eden ve ileri gelen âlimlerinden bazıları, birtakım zor meseleleri imtihan kastıyla Mevlânâ Hâlid’e gelip sorarlar. Onu susturmak isterler. Fakat bu arzularında muvaffak olamadıkları gibi aksine Mevlânâ Hâlid onları ilzam ederek susturur. Onlar, Mevlânâ Hâlid’in huzurunda mahcup olurlar. [Haydarizâde, İbrahim Fasih, el-Mecdü’t-talid fi menâkıb-ı Şeyh Hâlid, İstanbul,1292 H.]

Mevlânâ Hâlid, Abdulvehhab es-Sûsî’yi İstanbul’a halîfe olarak göndermişti.

Onun zengin olması ve idareci kişilerle ilişki kurması nefsinde UCÛB ve BÜYÜKLÜK DUYGUSUNUN doğmasına sebep oldu. Bunun sonucu olarak TARİKATTAN TARD olundu. Bir müddet sonra Şeyh Yahya Hazretleri’ne gelerek elini öptü ve affedilmesi için tavassut etmesini istediğinde Şeyh Yahya kalkıp Mevlânâ Hâlid’in huzuruna geldi ve Abdulvahhab’ın affını rica ve istirham etti.

Bunun üzerine Mevlânâ Hâlid şöyle buyurdu: ‘Bu iş benim elimde olsa affederdim. Fakat Nakşibendîye silsilesinin sâdâtı onu tarikat kapısından kovmuşlardır. Şayet Abdulvehhab sakalını tıraş eder ve yüzünü siyaha boyayıp bir merkebe ters şekilde binerek sokaklarda gezerse o vakit belki şeyhlerin rûhâniyeti onu affeder.” Sonra Şeyh Yahya bunun üzerine, “Üstadım, Abdulvahhab nefsine böyle bir iş yükleyemez, bana ruhsat veriniz. Onun yerine bu işi ben yapayım da Abdullvahhab af olunsun.” Onun bu sözlerini dinleyen Mevlânâ Hâlid, ağlayarak Şeyh Yahya ile kucaklaştı. Şeyh Yahya’da Abdulvehhab’ın yanına gitti ve “Sen kendinden başka kimseyi kınama çünkü ancak kendini kınayabilirsin”, dedi. [Haydarizâde, İbrahim Fasih, el-Mecdü’t-talid fi menâkıb-ı Şeyh Hâlid, İstanbul, 1292 H.]

Halet Efendi, Mevleviyye tarikatının müntesiplerinden idi. Mevlânâ Hâlid’i Sultan II. Mahmûd’a şikayet etti. Bunu duyan Mevlânâ Hâlid, “Halet Efendinin durumu tarikatının piri Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi’ye havâle olunmuştur. O, Halet Efendi’yi tarafına çekerek layık olduğu cezayı verir”, buyurdu. Aradan biraz zaman geçince bu sözün sırrı açıklık kazandı. Çünkü sultan II. Mahmûd, Halet Efendi’ye öfkelenip onu Konya’ya sürdü ve orada idam edilmesine dair ferman çıkardı. Halet Efendi de idam edildi.

Mevlânâ Hâlid’in talebelerinden İbn Abidin bir gece rüyasında Resûlullah (s.a.v.)’in üçüncü halîfesi Hz. Osman (r.a.)’ın vefât ettiğini ve kendisinin Emeviyye Câmii’nde namazını kıldığını gördü. Sabah derse gittiğinde rüyasını anlattı. Mevlânâ Hâlid ise “Senin rüyanın tabiri şöyledir: Ben yakında vefât ederim. Sen benim cenaze namazımı Emeviyye Câmii’nde eda edersin. Çünkü ben Hz. Osman (r.a.)’ın soyundanım”, buyurdu. Gerçekten birkaç gün sonra Mevlânâ Hâlid vefât etti ve cenaze namazı İbn Abidin tarafından Emeviyye Câmii’nde kılındı.

Şeyh Ali Süveydi el-Bağdadî, hadis âlimi olup hadislerin senetleri hususunda liyakatli idi.

Bir gün Mevlânâ Hâlid’i hadis ilminde imtihan etmek için mescidine geldi. Musâfaha ettikleri esnada Ali Süveydi bir hadis okuyup tamamladığında o, hadisin evvelini okudu. Ardından Ali Süveydi Kütüb-i Sitte’den otuz hadisi imtihan maksadıyla senetlerini değiştirip okudu.

Mevlânâ Hâlid, hadislerin doğru senetlerini okuyunca Ali Süveydi KALBİNE GELEN İMTİHAN DÜŞÜNCESİNDEN dolayı af diledi.

[Haydarizâde, Mecd-i tâlid; el-Hâni, Abdülmecid, el-Hadâiku’l-verdiyye; er-Ruhâvî, Muhammed, el-Envârü’l-kudsiyye fi menâkýbi’s-sâdâti’n-Nakþbendiyye; en-Nebhâni, Yusuf, Câmiu kerâmâti’l-evliyâ, I/57.]

[MEVLÂNÂ HALÎD-İ BAĞDADÎ/Abdurrahman MEMİŞ
Kaynak Yayınları, 2011/ Kitabından özetlenmiştir]

Bu yazı 60 kez okundu