Rehberlik ve Gıyâben Dua

➖ Mü’min Kimsenin Mü’min Kardeşi İçin Gıyâbında Yaptığı Dua
➖ Sevdiğini Söyle ve Gıyaben Duâ et
➖ Hz Ömer’in Gelişi ve İbn Erkam’ın Evinden Çıkışı
➖ Hiçbir Kimseyi İhmal Etmeyen Peygamber Ufku
➖ Duaya Sığınma
➖ Onbeş Gecedir Duâ Ediyorum
➖ Kasap Tahir’e Bedîüzzaman Hazretlerinin Duası
➖ İnsanlığın Hidayeti İçin Dua

***

Bir Mü’min’in ister kendi çocukları isterse yeryüzündeki bütün insanların kalplerinin imana ve islama açılması için gıyabi dua etmesi en önemli vesilelerdendir. Gıyabında yapılan Dua ile Hazreti Ömer’in Kalbinin kapılarının İslama açılması ne güzel örnektir. Az yada çok insana rehberlik yapan herkese yol haritası hükmünde olan notlar şu şekildedir:

“Mü’min Kimsenin Mü’min Kardeşi İçin Gıyâbında Yaptığı Dua”

Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs (ra) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İcâbete mazhar olmada gâib kimsenin gâib kimse hakkında yaptığı duadan daha sür’atli olanı yoktur.” (Tirmizî, Birr 50, Ebû Dâvud, Salât 364) Bu hadise göre, Allah’ın derhal kabul buyuracağı dualardan biri de, mü’min kimsenin mü’min kardeşi için gıyâbında yapacağı duadır. Bu hususta  Müslim’in bir riayeti daha açıktır: “Müslüman kimsenin, kardeşi için gıyâbında yaptığı dua müstecâbdır. Dua edenin başucunda ona müvekkel bir melek vardır. Kardeşi için hayır dua yaptıkça bu melek: “Amin, istediğin şeyin bir misli de sana olsun” der.” (Müslim)

Eser: İ.Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi 6/526

“Sevdiğini Söyle ve Gıyaben Duâ et”

Bir gün Peygamber Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) beraber bulunan bir kişi, oradan geçen bir şahsı sevdiğini ifade eder. Bunun üzerine Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o sahabiye, arkadaşına gidip bunu onun kendisine söylemesini ister. (Tirmizî, zühd 54; Ebû Dâvûd, edeb 122.) Zira arkadaşı tarafından sevildiğini bilmek her insanın hoşuna gider. Bu, fıtrî bir duygudur. Böyle bir sevgi ifadesi dostluk bağlarını güçlendirecek ve sevgiyi taçlandıracaktır.  Bunun yanında sevilen insanlara onların gıyabında dua edilmesi de sevgiyi artıran faktörlerden bir diğeridir. Eğer bir insan, kimsenin görmediği ve bilmediği bir yerde ellerini kaldırıp bir arkadaşı için, “Allah’ım filanı Firdevs’inle sevindir. Onun dünyevî hayatını da Cennet hayatı gibi yap!” demesi ona karşı sevgi ve vefasının bir gereği olmalıdır. Üstelik Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “En süratle kabule karin olan dua, gâibin gâibe duasıdır.” (Buhârî, mezâlim 9; Müslim, zikr 88) şeklindeki ifadeleriyle bu tür duaların nezd-i Ulûhiyet’te ne kadar önemli olduğunu beyan buyurmuştur.

Eser: İstikamet çizgisi (İnsan Sevgisi)

“HZ. ÖMER’İN GELİŞİ VE İBN ERKAM’IN EVİNDEN ÇIKIŞ”

Efendiler Efendisi, İbn Erkam’ın evinde bir akşam ellerini kaldırmış; dua dua yalvarıyordu. O kadar içten ve ısrarcıydı ki, bu durum yanındakilerin gözünden kaçmadı. Karıncalanmış avuçlarını semaya kaldırıp gözlerini semaya dikmiş, içtenlikle şöyle dua ediyordu: Allah’ım! Şu iki adamdan hangisi daha sevimliyse onunla dinini aziz kıl: Ömer İbn Hattâb ve Amr İbn Hişâm! (Hâkim, Müstedrek, 3/574)

Ömer İbn Hattâb, sert yapılı bir adamdı; gözü pekti ve kimseden çekinmezdi. Onun için eniştesiyle kız kardeşi, Müslüman olduklarını Ömer’den gizlemişlerdi, kimseye fark ettirmeden namaz kılıp Kur’ân okuyor; gizliden gizliye de tebliğde bulunuyorlardı. Aslına bakılırsa Hz. Ömer, gelişmeleri uzaktan izliyor; üzerindeki baskıları bir türlü atıp da Müslüman olamasa da, en azından bu dini tercih edenlerdeki fazileti görüp takdir ediyordu. Bir akşam, Kâbe’ye gelmiş ve orada gecelemeye karar vermişti. Bu sırada Allah Resûlü (s.a.v) buraya geldi ve Kur’ân okumaya başladı; Hâkka suresini okuyordu. Hz. Ömer, ilk defa duyuyordu ve sözdeki cezbe çok hoşuna gitmişti. Etkisinden kurtulmak için bir kulp takması gerekiyordu ve tepki olarak Kureyş’in dediği gibi:
– Şâir, deyiverdi. Ancak gelen ses devam ediyordu:
– Şüphesiz ki o, kerim bir elçi olan Cibril’in sözüdür; asla bir şâirin kavli değildir. İnanmamak için ne kadar da ayak diretiyorsunuz!
Olacak şey değildi! Aklından geçirdiği yakıştırmaya hemen cevap gelmişti. Bu sefer:
– Kâhin, diye geçiştirmeye çalıştı. Ses gelmeye devam ediyordu:
– O, bir kâhin sözü de değil; siz ne kadar da az zikrediyorsunuz! O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilen ulvî bir kelamdır. (Bkz. Hâkka, 69/42) Bu şekilde Allah Resûlü (s.a.v), sureyi sonuna kadar okumuş ve Ömer de bunu, büyük bir şaşkınlık ve merak içinde dinlemişti. O gece bir hayli ve uzun uzun düşündü. Zihnen gelgitler yaşıyordu. Ama bunlar, henüz Ömer’i harekete geçirip saf değiştirecek güçte değildi. Onun için ertesi sabah, yeniden eski arkadaşlarının arasına dalmış, eski alışkanlıklarına geri dönmüştü.

Amr İbn Hişâm (Ebû Cehil) ise, her fırsatta Allah Resû­lü’ne karşı çıkan ve din adına her gelişmeyi engelleme yarışına girişen ve bundan da haz duyan bir adamdı. Bugüne kadar Efendimiz (s.a.v), onun da Müslüman olması için çok uğraşmış, ama ona bu, bir türlü nasip olmamıştı. Defalarca kapısına kadar gitmiş; fakat her defasında hakaretle karşılaşıp mübarek yüzünde tükürükle geri dönmüştü. Buna rağmen Allah Resûlü (s.a.v), Ebû Cehil’in peşini bırakmıyor ve bir de dualarına alarak, her şeye rağmen onun da kalbine iman koyması için Allah’a dua ediyordu. Ancak bu dua, Ömer için kabul görecek ve kaybeden Ebû Cehil olacaktı.

Efendimiz’in dua ettiği günün ertesi sabahında Ömer, Safa tepesine yönelmiş; İbn Erkam’ın evinde buluşan mü’minlere kötülük yapma niyetiyle yola düşmüş; kılıcı belinde, tam tekmil yürüyordu. Yolda giderken karşısına, Müslüman olduğu halde imanını gizleyen bir başka sahabe Nuaym İbn Abdullah çıkıverdi. Gördüğü manzara Nuaym’ı endişelendirmişti; zira Ömer, o kadar öfkeliydi ki, burnundan soluyordu. Ne yapıp edip onu yolundan çevirmeli ve böylelikle şerrinden emin olmalıydı. Onun için:
– Nereye gidiyorsun ey Ömer, diye sordu.
– Şu Kureyş’in arasına iftirak salan, ataları ve ilahları hakkında kötü sözler söyleyen ve onları ayıplayan sâbi Muham­med’i öldürmeye gidiyorum, cevabını verdi.
Zannında isabet etmişti; Ömer gerçekten çok kötü bir niyet taşıyor ve bu niyetini icra etmek için de yola koyulmuş, İbn Erkam’ın evine gidiyordu. Ne yapıp edip onu bu yoldan çevirmeliydi. Aklına ilk gelen şey, Ömer’in eniştesiyle kız kardeşi oldu.
– Vallahi de nefsin seni aldatmış ey Ömer! Abdimenâfo­ğullarını kendi halinde bırakıp da gidiyor; Muhammed’i öldürmek için yol alıyorsun? Bâri, kendi evine dön de, önce onların işini hallet!

Ömer, büyük bir şok geçirmişti. Olamazdı; onun haberi olmadan kendi ailesinden birisi gidip de Müslüman olamazdı! Onun için hemen sordu:
– Kendi evimde ne var ki? Yoksa?..
Evet… Kendi ailesinden de bu tatlı su kaynağına uğrayan ve o pınardan doya doya içmeye başlayanlar vardı. Ancak Ömer bunlardan habersizdi ve çabuk söylemesi için Nuaym’ı sıkıştırıyordu. Nihayet Nuaym, en azından hedef değiştirmiş ve bir müddetliğine de olsa zaman kazanmıştı. Şimdi ise, gerçeği söylemek durumundaydı:
– Enişten ve amcaoğlun Saîd İbn Zeyd ile kız kardeşin Fâtıma Binti Hattâb. Vallahi onlar da Müslüman olup Muham­med’e tâbi oldu, O’nun dinine girdiler; sen önce kendi meseleni hallet, dedi Ömer’e. Ömer’in beyninde ardı ardına şimşekler çakmıştı. Nasıl olur da, haberi olmadan kendi hanesinden birileri gider ve bu akıntıya kapılabilirdi? Meseleye hemen müdahil olmalı ve el koymalıydı. Onun için, anında yön değiştirdi. Adeta uçarak gidiyordu. Ancak, bu seferki hedefi, Allah Resûlü değil; eniştesiyle kız kardeşiydi. Tam kapıya yaklaşmıştı ki, içeriden yürek yakan bir ses duydu. Kâbe’de geçirdiği geceyi hatırlatan bir sesti bu. Her ne kadar bu sesin sahibi farklı olsa da, kaynağı aynıydı. Habbâb İbn Erett’in sesiydi bu: -Tâ-hâ. Biz Sana bu Kur’ân’ı güçlük çekesin diye indirmedik…

Henüz farkında olmasa da koca Ömer erimeye başlamıştı. Ancak o, bir anda teslim olacak gibi gözükmüyordu. Kendini toparlayıp şiddetle kapının tokmağını dövmeye başladı. Bir taraftan da gür sesiyle bağırıyor, bir an önce kapıyı açmalarını istiyordu. Ömer’in sesini kapıda duyan ev halkında büyük bir telaş başlamıştı. Zira niçin geldiği belli olmuştu. Evde kendilerine Kur’ân öğreten Habbâb’ı bir kenara gizlediler ilk olarak. Evin hali, Ömer’in gelişine müsait hale gelir gelmez de kapıyı açtılar, ürpererek.

Ömer çok zeki bir insandı; kapının geç açılması da onu iyice işkillendirmişti. Hemen sordu:
– Biraz önce duyduğum o ses ne idi?
“Ses falan duymadın ki” mânâsında:
– Ne sesi duydun ki, demeye çalıştılar.
– Hayır, duydum, dedi ve ardından; hiddetle üzerlerine yöneldi. Bir taraftan söyleniyor, diğer yandan da ateş püskürüyordu:
– Duydum ki, sizler de Muhammed’in dinine girmiş, O’na tâbi olmuşsunuz, dedi ve hızını alamayıp eniştesi Saîd İbn Zeyd’e şiddetle vurdu. Kız kardeşi Fâtıma, Ömer’e engel olmak isteyince bir darbe de ona indirdi. Ömer gibi birinin sillesine dayanmak zordu ve Hz. Fâtıma, kanlar içinde kalakalmıştı. Ancak bu, onun için yeni bir hamlenin başlangıcıydı. Zira, artık kaybedeceği bir şeyi kalmamıştı. Nasıl olsa ağabeyi her şeyden haberdardı. Hem, Hz. Fâtıma da aynı toprağın semeresi, Hattâb ailesinin bir kızıydı. Öyleyse hâlâ gizlemenin bir anlamı olamazdı ve yiğitçe bir tavırla dikildi ağabeyinin karşısına:
 Evet, biz de Müslüman olduk! Ne var bunda! Allah ve Resûlü’ne iman ettik biz. Haydi şimdi istediğini yap bakalım! Ömer, üçüncü vurgununu yemişti. Normal şartlarda bir insanın kendisine böyle tavır takınmasının imkanı olamazdı. Hele bir kadın çıkacak ve Ömer’e karşı koyacaktı! Nasıl oluyordu da kız kardeşi, Ömer’e cevap yetiştiriyor ve meydan okurcasına bir tavır sergileyebiliyordu? Ortalığı derin bir sessizlik bürümüştü. Uzun uzun kardeşine baktı Ömer; kanlar içinde kalmıştı; ama duruşunda ayrı bir asalet vardı. Yaralı aslan gibi bir duruşu vardı; her şeye rağmen onurunun peşindeydi. Bakışlarında, hayatı istihkar vardı: “Öldürsen ne çıkar! Biz, gerçek huzuru Muhammed’in yanında bulduk.” mesajları gizliydi. Belli ki bu vurgun, koca Ömer’i dize getirmişti. Demek ki bunun için, enişte ve kız kardeşin Ömer’den şiddet görmesi gerekiyordu. Anlaşılan kader, o güne kadar karşı cephe adına kök söktüren bir gücü, enişte evinde eritmeyi takdir buyurmuştu. Yaptıklarına bin pişman olmuştu.

Ömer’deki değişim, gün yüzüne çıkmak üzereydi; ses tonunu kontrol altına almış bir şekilde kız kardeşine seslendi:
– Ben buraya gelirken okuduğunuz şu sayfayı bana ver de, Muhammed’e gelen şey ne imiş bir bakayım. Onlar da şaşırmışlardı. Bir aralık, vermekle vermemek arasında tereddüt yaşadılar. Çünkü Ömer, sayfayı alıp yırtabilir, ağzını bozup Kur’ân ve Efendileri hakkında uygunsuz sözler sarfedebilirdi. Onun için Hz. Fâtıma:
– Ona bir kötülük yapmandan endişe ediyoruz, diye cevapladı.
 Korkma, diyordu Ömer, alttan alarak. Ardından da, hiçbir zarar vermeden, okuduktan sonra geri vereceği hususunda yemin ederek güvence verecekti. Biraz önce kanlar içinde kalan kız kardeşin sevincine diyecek yoktu; ağabeyinin gelişini sezmişti artık. Tanıyordu onu zira… Ömer çözülmüştü. [..] Biraz önceki kasvet, yerini cennet bağlarındaki huzura bırakmış, yüzlerden mutluluk akıyordu. Bu arada Hz. Fâtıma, Tâ-hâ suresinin yazılı olduğu sayfaları Hz. Ömer’e vermiş; o da okuyordu. Bir noktaya gelince kendini tutamadı ve: -Ne güzel kelam… Ne tatlı ifadeler bunlar, dedi. Beri tarafta; gizlendiği yerden Hz. Ömer’in Kur’ân okuyuşunu dinleyen ve okuduktan sonra da kanaatini izhar eden, yorumuna şahit olan Habbâb İbn Erett, tekbir getirip haykırmamak için kendini zor tutuyordu. Daha dün akşam İbn Erkam’ın evinden yükselen dua, bütün canlılığıyla zihninde duruyordu. Bir dua, bu kadar kısa sürede icabet görür ve iki Ömer’den biri bu kadar kısa sürede huzura gelir miydi! İşte şimdi Habbâb, gizlendiği yerden buna şahit oluyordu. Çok geçmeden de, heyecanını yenemeyip saklandığı yerden çıktı ve Hz. Ömer’e: -Ey Ömer! Vallahi de ben senin, Allah’ın Nebisi’nin duasına mazhar olduğunu umuyorum! Daha ben dün, O’nu, “Allah’ım! Ne olur, dinini şu iki Ömer’den birisiyle te’yid buyur. Ömer İbn Hattâb ve Amr İbn Hişâm!” diye dua ederken duydum. Allah’a yemin olsun ki işte bu o, yâ Ömer, diye seslendi. Hz. Ömer, iki sürprizi birden yaşıyordu; öncelikle Hab­bâb’ın burada ne işi vardı ve şimdiye kadar neredeydi? Niye sak­lanmış ve şimdi niçin gelip de kendisine bunları söylüyordu?

Onun için ikinci sürpriz, öldürmek için kılıcını kuşanıp da yanına gitmeye çalıştığı Allah Resûlü’nün büyüklüğüydü. Arada ancak bu kadar fark olabilirdi. Sen O’nu öldürmek isteyecek ve yola koyulacaksın, O ise, senin imanını kurtarmak için vakit ayıracak ve dua dua Rabbine yalvaracak. Aman Allah’ım, bu ne azamet… Bu ne büyüklüktü! Artık o heybetli Ömer’i büyük bir mahcubiyet bürümüştü. Habbâb’a döndü ve:
– Ey Habbâb! Bana Muhammed’in yerini gösterebilir misin? Hemen yanına gitmek istiyorum, dedi.
– Şimdi O, Safa tepesinde arkadaşlarıyla beraber bir evde bulunuyor.
Artık Hz. Ömer’in hedefi belliydi. Gerçi bu hedef, sabah evinden çıktığı zamanki hedefle aynıydı; ama bu sefer niyet farklıydı. Çok geçmeden İbn Erkam’ın kapısını çalıyordu Hz. Ömer. Delikten dışarıya bakan sahabe, kapıdakinin Ömer olduğunu görünce heyecan ve korku ile hemen Resûl-ü Kibriyâ’nın yanına koşmuştu:
– Yâ Resûlallah! Kapıdaki Ömer! Kılıcını da kuşanmış kapıda bekliyor, diyordu. Hz. Hamza ileri atıldı:
– İzin ver, gelsin yâ Resûlallah! Şayet, gelişiyle hayır murad ediyorsa biz de onu alır bağrımıza basarız. Ancak kötü bir niyet besliyorsa işte o zaman biz, kılıcını alır ve kendi kılıcıyla onu öldürürüz!

Zaten, Resûlullah (s.a.v) da farklı düşünmüyordu. Duanın ne büyük bir silah olduğunu söyleyen de, ellerini açıp Ömer için dua eden de zaten O değil miydi? Elbette bu sıkıntılar içinde Allah (cc), Habîbi’ni yalnız bırakmayacak ve isteklerine cevap verecekti. Talebinin kabul görmesinin şükrü içindeki Efendimiz (s.a.v): İzin verin gelsin, buyurdu. Kendileri de, oturdukları yerden kalktı. Belli ki, Ömer’in gelişini ayakta karşılamak istiyordu. Kapı açılmış ve dev cüsseli Ömer de içeri girmişti. Karşısında, şefkatle kendisine kucak açan Allah Resûlü (s.a.v) duruyordu. Bu sıcaklığın bir benzeri, ancak cennetlerde bulunabilirdi. Allah Resûlü önce, şiddetle kavrayıp sinesine sardı Hz. Ömer’i ve ardından da: Şimdiye kadar neredeydin ey Hattâboğlu! Allah’a yemin olsun ki neredeyse, Allah başına bir musibet getirinceye kadar gelmeyeceğini düşünür olmuştum, buyurdu.
 İşte; geldim yâ Resûlallah! Allah’a, Resûlü’ne ve O’nun katından gelenlere iman etmek için geldim!

İbn Erkam’ın evinden Safa tepesinden Mekke’ye doğru coşkulu bir tekbir yankılanıyordu; zira, Hz. Ömer’in gelişini duyan ve akşamki duaya muttali olan –Resûlullah dahil– herkes, heyecandan kendini tutamamış ve bir ağızdan tekbir getirmeye durmuştu. Zaten, Ömer’in gelişi de ancak böyle karşılanırdı! Hz. Ömer’in gelişi, artık yeni bir dönemin başladığını gösteriyordu. Hz. Hamza’dan sonra Ömer gibi bir gücü daha yanlarında gören ashab-ı Resûlullah, birer ikişer İbn Erkam’ın evinden çıkmış; Safa tepesindeki tekbiri Mekke’ye yaymanın yarışına girişmişlerdi. [Bkz. İbn Hişâm, Sîre, 2/187 vd.] Zira Hz. Ömer’in gelişi, herkese ayrı bir güç vermiş; o Müslüman olduktan sonra daha bir izzetle dolaşır olmuşlardı; namaz kılarken daha rahat hareket ediyor, Kur’ân okurken de başkalarının musallat olmasından o kadar endişe duymuyorlardı. İbn Mes’ûd hazretlerinin dediği gibi Hz. Ömer’in Müslüman oluşu, din adına bir fetih anlamına geliyordu. [Bkz. İbn Sa’d, Tabakât, 3/270] [İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 1/439]

Eser: Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı Efendimiz-1

“Hiçbir Kimseyi İhmal Etmeyen Peygamber Ufku”

Hadis-i şerif’te: “Allah’ım, şu iki adamdan –Ebû Cehil ve Ömer b. Hattâb’tan– sana en sevimli olanı ile İslâm’ı güçlendir.” şeklindedir. Bu mübarek sözlerinin devamında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “O iki kişiden Allah’a sevimli olanı Ömer’di.” (Tirmizî, Menâkıb, 18; Müsned, 2/25) buyurmuştur. Bu beyan-ı nebevî her şeyden önce O Nebi-yi Zîşan’ın sinesindeki tebliğ aşk ve iştiyakını göstermektedir. Nebiler Serveri’nin, uykularını kaçıracak ölçüdeki o emsalsiz tebliğ sancısını değişik misalleriyle defaatle arz etmeye çalıştığımdan burada sadece, Cenâb-ı Hakk’ın, ilâhî kelamında, O’nun hakkında, “Neredeyse –Kur’ân’a inanmıyorlar diye– Kendini helâk edeceksin!” şeklindeki takdir edalı ta’dîlini hatırlatıp geçmek istiyorum. İşte ihtimal Allah Resûlü (s.a.v), o toplum içinde Hazreti Ömer ve Ebû Cehil gibi kimseleri gözüne kestirmişti. Onların İslâm için çok faydalı olabileceklerini, onlar vesilesiyle nice insanın kurtuluşa erebileceğini düşünüyordu. Elbette ki hidayetleri için dua ettiği kimseler bu iki zattan ibaret değildi. Belki pek çok kimsenin hidayeti için tek tek isimlerini zikrederek Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakarıyordu. Mesela, onlardan biri Seyyidina Hazreti Hâlid (ra) idi. Müslüman olmak için huzur-u risaletpenâhîlerine geldiğinde Kâinatın İftihar Tablosu ona, “Hamdolsun Allah’a ki, seni hidayete erdirdi. Ben zaten senin gibi akıllı bir insanın İslâm’a yöneleceğini umuyordum.” demişti. Demek ki, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), Hazreti Halid ve onun gibi din-i mübîn-i İslâm’a hizmet edebilecek, toplum içinde parmakla gösterilip gözünün içine bakılan şahısların iltihakını bekliyor ve onlar için dua ediyordu. Bizim gibi sıradan insanların bile, bazı zatlar hakkında, “Allahım, onun kalbini imanla doldur, hem öyle doldur ki, tepeden tırnağa âdeta her tarafında iman nümayan olsun.” diyerek dua ettiğimizi düşünecek olursanız, o En Büyük Mübelliğ’in bu konuda nasıl yana yakıla yalvardığı zannediyorum daha iyi anlaşılacaktır.

Çünkü çevresine müessir olabilecek bu tip insanların kazanılması hak ve hakikatin intişarı adına çok önem arz eder. Bunlardan bazen bir düzine, bazen birkaç, hatta bazen bir insanın “evet” demesiyle bile arkadan fevç fevç dehaletler olabilir. Allah Resûlü’nün Yahudiler hakkında böyle bir ümit taşıdığını biliyoruz. O (s.a.v) onların kanaat önderi diyebileceğimiz önde gelenlerinden birkaç kişinin Müslüman olmasıyla o dinin müntesipleri üzerinde olumlu pek çok değişimin gerçekleşebileceğini düşünüyordu. Ne var ki, Abdullah ibn Selâm, Vehb ibn Münebbih gibi birkaç kişi istisna edilecek olursa, o toplumun önde gelenleri, geleceğini bildikleri ve hatta ne zaman geleceğini dahi bildikleri dine ve onun resûlüne sıcak bakmadı; bakmadı ve böylece hem kendileri hayatlarının en büyük kaybını yaşadı ve hem de onları takip eden, onların peşinden giden nice insana hayatlarının en büyük haybet ve hüsranını yaşattılar. Eğer o dönem Huyeyy b. Ahtab, Ka’b b. Eşref gibi şahıslar Efendiler Efendisi’ne karşı küstahlıkta bulunup O’na saygısızca dil uzatacaklarına O’nu anlamaya çalışsalar, büyüklüğünü kabul edebilseler ve İslâm’a azıcık sıcak bakabilselerdi herhâlde onların peşinden giden nice insan da hak ve hakikati kabullenmiş olurdu.

İşte meseleye bu perspektiften bakıldığında, karakteri ve toplum içindeki konumu itibarıyla Hazreti Ömer’in (ra), Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) gözünden kaçması düşünülemez. Dolayısıyla da Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem), onun hakkında Cenâb-ı Allah’a dua etmesi  gayet yerinde olur. Evet, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, Hazreti Ömer’i (ra) kastederek, “Allahım onunla bu dini aziz kıl.” diye yalvarması O’nun hem tebliğ sancısı, hem de fetanet ufku açısından gayet muvafık düşmektedir.

Eser: Kırık Testi-10 Cemre Beklentisi (Hiçbir Kimseyi İhmal Etmeyen Peygamber Ufku)

“Duaya Sığınma”

Eğer siz, birilerinin sahip olduğunuz değerlerle tanışmasını ve sırat-ı müstakime gelmesini arzu ediyorsanız öncelikle bunu Allah’tan istemelisiniz. Eğer onlar için beş-on defa geceleri kalkmıyor, başınızı yere koymuyor ve “Allah’ım, ne olur bahtına düştüm! Falanlara hidayet eyle!” demiyorsanız, bu konuda samimi değilsiniz demektir. Zira Allah (cc), Kelâm-ı Kadimi’nde şöyle buyuruyor: “Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin yine de onların kalblerini birleştiremezdin, buna gücün yetmezdi. Fakat Allah’tır ki, onların arasını telif buyurdu, kalblerini birleştirdi.” (Enfâl sûresi, 8/63)  Kalbler Allah’ın elinde olduğuna göre onları telif edecek de hidayet nasip edecek de O’dur. Bu açıdan öncelikle kavlî dua ihmal edilmemeli, sonrasında da Allah’tan talep edilen şeyleri fiilen gerçekleştirme adına beşer olarak elimizden gerekenler yapılmalıdır. Farklı bir ifadeyle talî bir mesele olan üslubun, aslî olanı temelinden yıkmaması adına çok temkinli ve dikkatli olunması, akıl ve mantığın sonuna kadar kullanılması gerektiği gibi, kalb ve ruhla Allah’a yönelme, O’na sığınma ve O’nun yardım ve inayetini talep etme de ihmal edilmemelidir. Dualarımızda sürekli “Allah’ım, Seni, Senin Habibini anlatmak istiyorum. Yanlış anlattırma!” demeliyiz.

Eser: İstikamet çizgisi (Üsluba Kurban Edilen Hakikatler)

“Onbeş Gecedir Duâ Ediyorum”

Hacı Kemal’in uzun zamandır ilgilendiği çok cömert bir iş adamı vardır. Hacı Kemal ne zaman gitse onu boş çevirmez ama eğitim hizmetlerine karşı biraz mesafeli durmaktadır. Hacı Kemal ister ki o da işin içine girsin, dışarıdan biri gibi davranmasın. Bir gün kendinden yaşça biraz küçük bir eğitim gönüllüsünü yanına alır ve bu iş adamının evine ziyarete gider. Olayın gerisini Abdullah Aymaz’dan dinleyelim: “… yaşı kendinden küçük bir dert arkadaşına, ‘Gel seninle birisine gidelim. Çok sehavetli birisi… Meseleleri anlarsa, kendini adayabilir.’ der. Sonra beraber giderler. Bir tatil günü evine varırlar. Bakarlar ki, denize nâzır, bahçeli evinde uzanmış İmam-ı Gazali Hazretleri’nin ‘Âbidler Yolu’ kitabını okumaktadır. Derhâl Hacı Kemal Bey yüksek sesle ‘Yat hacı, yat… Milletin çocuğu ne idüğü belirsiz yerlerde mahvolsun, sen yat bakalım!’ diyerek bağırmaya başlar. Arkadaşı telaştadır: ‘Bu zat şimdi bizi kovar! Birazdan bizi kapı önüne bırakır!’ diye endişelenir fakat ona hiçbir şey söyleyemez. Ev sahibi gayet mülayemet ve samimiyetle ‘Gel hele hacım… Siz bizi nereye çağırdınız da gelmedik. Şöyle bir buyur bakalım.’ diyerek karşılar. Oradan ayrılıp giderlerken dertdaşı ona ‘Ya Hacı Kemal Ağabey sen ne yaptın orada öyle?’ diye sorar. O da ‘Ne yapmışım ben?’ der. Arkadaşı ‘Nasıl bağırıyordun! Az daha ev sahibi bizi kovacak diye ödüm patladı!’ deyince ‘Hiç merak etme, o bizi kovamaz. Çünkü ben on beş gecedir teheccütlerde onun için dua ediyorum ama gidelim bir başkasına aynı şeyi yapalım, o kovabilir! der.”

Eser: Adanmış Bir Gönül İnsanı Hacı Ata/Muhittin KÜÇÜK

“Kasap Tahir’e Bedîüzzaman Hazretlerinin Duası”

Üstad’ın talebelerinden merhum Bayram Yüksel ağabey, Afyon Hapishânesi’nden bahsederken şunları anlatmıştır: “Kasap Tahir Afyonlu bir eşkıya idi. İri yarı, cesur, gözünü budaktan sakınmayan belâlı bir kimse idi. Afyon’u haraca kesmişti. Herkes onun korkusundan tir tir titriyordu. Hanımına sataşan birisinin kafasını kopardığı için kendisine ‘Kasap Tahir’ diyorlardı. Çeşitli suçlardan tevkif edilmiş ve idama mahkûm olmuştu. Kararı temyiz ettiği için Temyiz Mahkemesi’nin kararını bekliyordu. Elinde, ayağında ve boynunda demir prangalar vardı. Bahçeye teneffüse de bunlarla çıkardı. Dördüncü koğuşun hâkimi o idi. Bir gün Üstadımızı ziyaret etmiş, Üstadımız da kendisine ‘Sen namaza başla, ben sana dua edeceğim. İnşallah, sen kurtulacaksın!’ demiş, bunun üzerine Kasap Tahir namaza başlamıştı. O vahşi insan, Nurlar’ın dersiyle, kısa zamanda ıslah oldu. Ağırbaşlı ve kimseyi üzmez bir hâle geldi. Artık Nur talebeleriyle yemek yiyor ve onlara hürmet ediyordu. Hatta Tahir Ağabey’e ve Re’fet Ağabey’e hizmet ederdi. Onlarla beraber yemek yerdi, onların yemeğini yapardı. Namaz kılanları koğuşun en iyi yerinde yatırırdı. Nur talebelerine çok hürmetkâr davranıyordu. Herkes ondaki bu değişikliğe hayret ediyor, en yakın arkadaşları ‘Bu adam, nasıl bu hâle geldi?’ diye hayretlerini izhar ediyorlardı. Nihayet Temyiz Mahkemesi’nden cevap geldi. Kasap Tahir, kurtulmuştu. Temyiz, Afyon Ağır Ceza Mahkemesi’nin idam kararını bozmuş, 30 yıl hapse çevirmişti. Sonra da 1950’de umûmî af çıkınca, Kasap Tahir tahliye edildi. Buna çok sevinen Kasap Tahir, ‘Benim kurtuluşum, Hoca Efendi’nin kerametidir.’ diyordu.” (Son Şahitler 3 Cilt)

“İnsanlığın Hidayeti İçin Dua”

“Bir adım atıp 10 dua etmek, her hareketi 10 duanın eşliğinde yapmak gerekiyor. (***)”  evet Hedefi bütün insanlığın hidayeti olan Hocamızın.. bu gâye-i hayâlin gerçekleşmesi için fiili duanın yanında kavli dua olarak Kırık Dilekçe Dua kitabındaki bazı duaları ile bizlere rehberlik yapmıştır:

ALLAH’IM! Senin hak kelimen olan yüce dinin İslâm’ı, dünyanın her bir köşesinde ve hayatın bütün ünitelerinde bugün de bir kez daha yücelt. Bizim ve dünyanın değişik yerlerindeki, hayatın muhtelif ünitelerindeki bütün kullarının sinelerini imana, İslâm’a, ihsana, Kur’ân’a ve iman hizmetine aç. Bizleri bu kudsî iman hizmetinde istihdam eyle. Yerde ve gökte, bütün kulların arasında bizim için vüdd/sevgi vaz’et. (Kırık Dilekçe)

Hâsılı Hem birebirde rehberlik yaptığımız insanların hemde Küre-i Arz Çapında bütün insanların kalplerinin imana, İslâm’a, ihsana, Kur’ân’a ve iman hizmetine açılması için dua dua yalvarmalıyız.

Bu yazı 27 kez okundu