Sa’d İbn-i Muâz

  • Örnek Duruşu İle Hz. Sa’d İbn-I Muâz (Ra)
  • ➖Hz. Mus’ab’ın Daveti Karşısında Duruşu
  • Ebû Cehil Karşısında Duruşu
  • ➖Bedir Sürecinde Duruşu
  • Uhud Sürecinde Duruşu
  • ➖Ganimetlerin Taksimi Hususunda Duruşu
  • İfk Hadisesi Sürecinde Duruşu
  • ➖Hendek Sürecinin Başında Duruşu
  • Benû Harise’nin İzin Talebine Karşı Duruşu
  • ➖Gatafanlılarla Anlaşma Plana Karşısında Duruşu
  • Aldığı Ağır Yara Karşısında Duruşu
  • ➖Kurayzalılar Hakkında Hüküm Verirken Duruşu
  • Vefatı Karşısında Meleklerin Duruşu
  • ➖Pırlanta Bakış açısıyla Sa’d B Muâz

***

“SA’D İBN-İ MUÂZ”

ÖRNEK DURUŞU İLE Hz. SA’D İBN-İ MUÂZ (Ra)

Her toplumda konumu itibarıyla ön plana çıkan, kamuoyunda ya da belli kitleler üzerinde etkili olan saygın kanaat önderleri, karizmatik liderler ve bilgin kimseler vardır. Onların yeni gelişme ve hadiseler karşısında duruşları, insanların duygu ve düşüncelerine yön verir; olumlu veya olumsuz gidişata ciddi tesir eder. Dağ gibi duruşlarıyla azgın dalgalara set olur, fırtınaları sinelerinde yumuşatır ve sarsılmaların önüne geçerler. Onların ufkundan hadiselere bakmak, zirvelerden manzarayı temaşa etmek gibidir.

Bu çerçevede ilk İslam toplumu sahabeye bakıldığında onlardan bazılarının saygın konumlarını, Allah Resûlü’ne ve davasına destek vermek için yerinde ve zamanında değerlendirdikleri; sağlam, müstakim, hakperest ve cesur duruşları, doğru bakış açıları, isabetli söz ve kararlarıyla O’na yardımcı oldukları, hak, hakikat, adalet mücadelesine ve İslam medeniyetinin inşasına büyük katkı sağladıkları görülür. Onlar konumlarının hakkını verir; liderlik ve rehberlik ettikleri kimseleri, hep hakka ve doğruya yönlendirir; onlara ruh, ufuk, cesaret, sadakat, vefa ve fedakârlık aşılarlar. Bu yönüyle zirveleşen şahısların başında Medine’nin Ebû Bekir’i ve Ömer’i diyebileceğimiz Evs’in genç lideri Hz. Sa’d İbn-i Muaz (radıyallahu anh) gelir.

“HZ. MUS’AB’IN DAVETİ KARŞISINDA DURUŞU”

İslam’ı tebliğ, Kur’ân ve Sünnet’i talim için Medine’ye gönderilen Hz. Mus’ab, görev yerine ulaşır ulaşmaz faaliyetlerine başlar. Samimiyeti, sadeliği, akıl, mantık ve muhakemeye hitap eden ikna edici üslubuyla kısa zamanda muhataplarının gönlüne girmeyi başarır.

Bir gün Hz. Es’ad İbn-i Zürare ile birlikte Benî Zafer mahallesine gelirler. Komşu Abdüleşhel’in reisi Sa’d İbn-i Muaz, bu durumu haber alır ve çok sinirlenir. İslam ile alakalı bir malumatı yoktur ve Hz. Mus’âb’ın eğitim ve tebliğ faaliyetine son vermek için harekete geçer. Öfkeli bir şekilde halasının oğlu Hz. Es’ad’a döner ve “Ey Ebû Ümâme! Allah’a yemin olsun ki aramızda akrabalık bağı olmasa bu adamı benden kurtaramazdın! Hoşlanmadığımız duygu ve düşünceleri, evlerimizin içine mi sokmak istiyorsunuz? Şu yabancı ve memleketinden sürülmüş adamı, zayıflarımızın inancını, batıl söylemlerle bozmak ve onları, bu hurafelere davet etmek için mi getirdin? Bir daha benim çevremde böyle şeyler yaptığınızı görmeyeyim!” diyerek çıkışır.

Bu sırada Hz. Mus’ab, gayet sakin ve dikkatli bir şekilde onu dinler. Zira o, kendi değerlerinin doğruluğundan ve makuliyetinden emindir. Sa’d konuşmasını bitirince âdeta ortaya koyduğu tavrın, aklı başında, entelektüel ve lider bir şahsa yakışmadığını ifade sadedinde Hz. Mus’ab şunları söyler: “Az oturup anlatacaklarımı dinlesen! Beğenirsen kabul edersin; hoşuna gitmezse beğenmediğin bu şeyleri, senin çevrenden uzaklaştırırız, olmaz mı?” Sa’d, hakperest ve insaflı bir insandır; “Doğru ve yerinde bir söz!” der ve mızrağını yere saplayıp oturur. Hz. Mus’ab, kendisine İslam’ın temel esaslarını anlatır ve Kur’ân okur. İlk defa duyduğu bu ilahî hakikatlerden ve kelamdan çok etkilenen Sa’d, Müslüman olur; iman dolu kalbiyle oradan ayrılır ve mahallesine geri döner.

Merakla dönüşünü gözleyen kabilesi, görür görmez kendisindeki değişimi fark eder. Aydınlık bir çehre ile onlara yaklaşan Hz. Sa’d, “Ey Abdüleşhel oğulları! Benim, aranızdaki konumum ve durumum nedir?” diye sorar. “Sen, bizim önderimiz, fikir ve kanaatlerinde en isabetli olanımız ve en uğurlu yöneticimizsin!” cevabını alır. Otuz dört yaşındaki Hz. Sa’d, kavminin içerisindeki bu saygın konumunu, onları İslam’a davet etmek için değerlendirmek ister ve “Sizler, Allah ve Resûlü’ne iman edinceye kadar erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun!” der. Bunun üzerine akşam olmadan Abdüleşhel’e mensup kadın erkek herkes Müslüman olur ki bu, yarımadada bir boyun ilk defa toplu halde Müslüman olması demekti. (İbn-i Hişâm, Sîre 2/43; Taberî, Târîh 2/357; Beyhakî, Delâil 2/438-440)

Allah Resûlü, onların bu tercihlerinin neticelerini takdir sadedinde yıllar sonra Tebûk seferinden dönerken Medine’yi süzer ve “Medine mahallelerinin en hayırlısı Benî Abdüleşhel’in yurdudur!”(İbn-i Hibbân, Sahîh 7286) buyurur. Onun İslam’ı kabulü ve evini, İslam’ı tebliğ ve talim için Hz. Mus’ab’a tahsis etmesi, lideri olduğu Evs’e mensup diğer boylar arasında da hareketliliğe sebep olur ve kısa sürede dört aile hariç bütün evlerde İslam’ın sesi soluğu yükselmeye başlar.

“EBÛ CEHİL KARŞISINDA DURUŞU”

Hz. Sa’d, Allah Resûlü’nün Medine’ye hicretinden sonra umre yapmak için Mekke’ye gelir. Ümeyye İbn-i Halef, yakın dostudur ve her zamanki gibi onun evinde misafir olur. “Benim için tenha bir an kollasan da Beytullah’ı tavaf etsem!” der. Gerginlik çıkarmak istemez. Ümeyye’nin yönlendirmesiyle öğle vakti tavafa başlar. O sırada Ebû Cehil çıkagelir ve Ümeyye’ye onun kim olduğunu sorar. Ümeyye “Sa’d!” karşılığını verir. Ebû Cehil, Müslümanlara beslediği kini kusmak için her an hazırdır: “Bak! Sen Kâbe’yi emniyet içinde tavaf ediyorsun. Halbuki siz ortaya yeni bir din çıkarmış olan Muhammed’i ve ashabını barındırıyor, onlara yardım ediyorsunuz!? Vallahi, Ümeyye’nin misafiri olmasaydın, buradan evine sağ salim dönemezdin!” der.

Hz. Sa’d, Mekke’de tek başına olsa da kalbi iman ve cesaret doludur. Ümeyye, “Mekke’nin reisi Ebû Cehil karşısında sesini yükseltmeden konuş!” dese de o, âdeta mesajını bütün Mekkelilere duyurmak istercesine yüksek sesle cevap verir: “Eğer sen, beni tavaftan men edersen, ben de Allah’a yemin ederim ki size daha ağırını yapar, Şam ticaret yolunuzu keserim!”(Buhârî, 3950, 3632; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 6/75)

Beklemediği bu çıkış karşısında korkuya kapılan Ebû Cehil, onu, Kâbe ile baş başa bırakır ve oradan sıvışır gider. Hz. Sa’d, bu duruşu ile Mekke’ye hem kimseden korkmadıkları hem de “Müslümanlara yapacakları hiçbir saldırının karşılıksız kalmayacağı” mesajını verir.

“BEDİR SÜRECİNDE DURUŞU”

Müşrikler, zulüm ve işkencelerle Müslümanları Mekke’den çıkmak zorunda bırakırlar. Ardından da onların arkada bıraktığı malları yağmalar ve satmak için Şam’a gönderirler. Niyetleri, elde edecekleri gelirle Medine’ye düzenleyecekleri saldırıyı organize etmektir. Allah Resûlü, Şam’dan dönen kervanı kontrol altına almak için harekete geçer. Yalnız kervan, onların çıkışını haber alır ve yardım için Mekke’ye haber gönderir. On beş yıldır Müslümanları yok etmek için fırsat kollayan Ebû Cehil, üç kat kalabalık bir orduyla hemen yola çıkar. Gelişmeyi haber alan Allah Resûlü, yol ayrımında kalır. Ya yolunu değiştiren kervanın peşinden gidecek ya da Müslümanları yok etmek için yola çıkan şirk ordusuyla karşı karşıya gelecektir. Düşüncesi, Ebû Cehil’i durdurmaktır. Fakat durum kritiktir. Zira Ensar, kendisine Medine’ye saldırı olursa koruma sözü vermiştir. Üstelik savaş niyetiyle yola çıkmadıkları için harbe hazırlıklı da değildirler ve bir kısmının gönlü, kervanı takip etmekten yanadır. (Bkz. Enfal Sûresi, 8/5-8) Karar vermek için bu beklenmedik gelişmeyi istişareye açar.

Muhacirler görüşlerini bildirirken Allah Resûlü’nün gözü, özellikle Hz. Sa’d İbn-i Muâz’ın üzerindedir. Ensar’ın başında o vardır. Durumu anlayan Hz. Sa’d hem Evs hem de Hazrec adına şu tarihi konuşmayı yapar:

“Yâ Resûlallah! Biz sana iman ettik. Seni tasdik ettik. Getirdiğin şeylerin hak olduğuna şahit olduk. Sana itaat edeceğimize söz verdik. İstediğin tercihi yapabilirsin. Biz sonuna kadar seninleyiz. Sana Kur’ân’ı indiren Allah’a yemin ederim ki Berku’l-Gımad’a kadar atını sürsen bizden bir kişi bile arkada kalmaz. İşte canlarımız; dilediğini al. İşte malımız; istediğin kadarını al ve istediğin yere harca. Hiç şüphesiz aldıkların, bizim için geride bıraktıklarından daha sevimlidir. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki bize şu denizi gösterip dalsan biz de seninle birlikte dalarız; içimizden kimse geride kalmaz. Yarın bizi, düşmanlarımızla karşılaştırsan asla hoşnutsuzluk göstermeyiz. Savaşırken sabır ve sebat göstermek, düşmanla karşılaşınca sadakatten ayrılmamak, bizim şiarımızdır. Umulur ki Allah, sana bizden gözünü aydın edecek şeyler gösterir. Yürüt bizi Allah’ın bereketine doğru!”

Hz. Sa’d’ın bu konuşması, Allah Resûlü’nü çok memnun ve mesrur eyler. Çünkü bu, sadece o gün verilecek kritik karar için değil gelecek adına da Ensar’ın duruşunu aksettirir; Akabe’de verilen sözün ötesine de razı ve hazır olduklarını gösterir.

Bir de Hz. Sa’d’ın bu konuşması, karar öncesi ordunun yaklaşık dörtte üçünü oluşturan Ensar üzerinde ciddi tesirli olur; onları motive eder. Ebû Cehil’i durdurmaya karar veren Allah Resûlü, “Haydi, yürüyün Allah’ın bereketine doğru! Size müjdelerim ki Allah, bana, iki taifeden birini vaat etti. Vallahi şu anda sanki o topluluktan bazılarının vurulup düşecekleri yerleri görür gibiyim!” buyurur. (Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 2/253; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/24; Beyhakî, Delâil 3/106; İbn-i Kesîr, Bidâye 3/293)

Bunun üzerine ordu, Bedir’e gelir ve konuşlanır. Yalnız düşman hem sayıca daha fazla hem katliama kilitlenmiş hem de askeri teçhizat olarak daha güçlü; Müslümanlar ise sayıca az ve savaşa hazırlıklı olmadıkları için Allah Resûlü, rahat değildir.

Bu durum, Ensar’ın komutanı Hz. Sa’d’ın gözünden kaçmaz; Allah Resûlü’ne gelir ve rahatlatma adına “Ey Allah’ın Resûlü! Sana hurma dallarından bir çardak yapalım. Sen o gölgelikte otur ve bineklerini de yanına bağlayalım. Sonra biz düşmanla vuruşalım. Eğer Allah bizi aziz kılar, düşmanımızı mağlup ederse, zaten bu bizim arzumuzdur. Yok eğer biz mağlup olursak, sen bineklerine biner ve kavmimizden buraya katılmayanların yanına dönersin. Zira bizden bazıları savaşa katılmadılar. Fakat onların sana olan muhabbetleri, bizimkinden daha fazladır. Eğer onlar senin savaşla karşı karşıya geleceğini bilselerdi kesinlikle geri kalmazlardı. Allah seni onlar vasıtasıyla korur; onlar sana candan bağlı ve seninle birlikte her türlü mücadeleye razı ve hazır kimselerdir!” der. (İbn-i Hişâm, Sîre 2/260;Taberî, Târîh 2/440; Beyhakî, Delâil 3/44)

Allah Resûlü, bu bakış ve duruşundan dolayı Hz. Sa’d’ı sena eder ve kendisine hayır duada bulunur. Ayrıca Hz. Sa’d, kılıcını sıyırır ve sabaha kadar çardağın önünde bizzat nöbet tutar. (Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 2/269; İbn-i Sad, Tabakât 2/15)

“UHUD SÜRECİNDE DURUŞU”

Bedir’de büyük bir hezimet yaşayan hem savaşı hem ileri gelenlerini hem de Araplar arasındaki itibarlarını kaybeden Mekkeliler, bir yıl sonra 3000 kişilik bir orduyla intikam ve katliam için Medine’ye doğru harekete geçer. Durumu haber alan Allah Resûlü, ashabını toplar ve gelişmeyi istişareye açar. O ve ashabın ileri gelenleri, kuşatmaya izin verip şehri içerden savunmanın daha isabetli olacağı görüşündedir. Fakat çoğunluk -ki bunların da büyük kısmını Ensar’ın gençleri oluşturmaktadır- gerekçelerini sunup ısrarla meydan muharebesi isterler. Allah Resûlü, istişare neticesinde Uhud’a çıkmaya karar verir. Kısa zamanda hazırlıklarını bitiren askerler, saf saf dizilip hareket emrini beklemeye başlar.

Gençlerin bu tavrını doğru bulmayan ve gelişmeyi haber aldığı andan itibaren Allah Resûlü’nün etrafında gece gündüz bizzat kendisi nöbet tutan Hz. Sa’d İbn-i Muaz, yanlarına gelir ve “Medine’den çıkmak istemediği halde siz çıkması için Allah Resûlü’ne ısrar edip durdunuz! Halbuki O’na emir gökten iner! Siz bu işi O’na bırakın; emrettiği şeyi yerine getirin. Siz O’nun hakkında ‘O kendiliğinden bir şey söylemez!’ buyurulduğunu görmediniz mi? Siz O’nun emrine itaat edin.” der ve onları uyarır. (Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/38) Fakat artık çok geçtir zira Allah Resûlü, kararını vermiş ve zırhlarını giymiştir.

İri yapılı ve uzun boylu olan Hz. Sa’d İbn-i Muaz, Uhud’a doğru gidilirken Allah Resûlü’nün önünde yürür. Özellikle iki ateş arasında kalınan savaşın ikinci bölümünde ordu dağılınca Allah Resûlü’nü koruma adına yanına koşar; O’ndan bir an bile ayrılmaz ve kahramanca vuruşur. (Bkz. Vâkıdî, Megâzî 1/240) Savaşın sonunda, yaptığı onca fedakarlığa rağmen “Yâ Resûlallah! Ben, Enes İbn-i Nadr’ın yaptığını yapamadım!” der. (Buhârî, 2805; Beyhakî, Sünen 9/43 (17696))

Hz. Sa’d’ın, Uhud’da sabit kadem oluşu, Ensar’ın da kısa zamanda derlenip toparlanmasına büyük katkı sağlar. Üstelik o, Allah Resûlü Hamrâü’l-Esed’de toplanma emri verince kabilesini gezer; ağır yaralı haldeki askerleri cepheye gitme adına motive eder.

“GANİMETLERİN TAKSİMİ HUSUSUNDA DURUŞU”

Suikast girişimi, isyan ve ihanetlerinden dolayı Nadiroğullarının kaleleri kuşatılır ve bir müddet sonra dayanamayıp teslim olurlar. Kendilerinden Medine’yi terk etmeleri istenir. Onlardan geriye “fey” olarak silah, ev, arazi ve hurma bahçeleri kalır. Allah Resûlü, bunları, yaklaşık dört yıldır Ensar’ın evinde misafir kalan, bağında ve bahçesinde çalışan Muhacirlere dağıtmayı düşünür. Fitne çıkmaması adına bu düşüncesini Ensar ile paylaşmaya karar verir.

Hz. Sabit İbn-i Kays’ı çağırır ve ondan Evs ve Hazrec’e mensup ne kadar Müslüman varsa hepsini bir yere toplamasını talep eder. Onların toplandıkları yere gelir, kendilerine bir konuşma yapar; öncelikle fedakarlıklarını, diğerkamlıklarını yad eder ve ardından “Muhacir kardeşlerinizin malları yoktur. Dilerseniz, Nadiroğullarının mallarından fey olarak bana kalanları, sizinle Muhacirler arasında bölüştüreyim. Muhacirler sizin evlerinizde oturmaya ve mallarınızdan yararlanmaya devam etsinler. Dilerseniz, yalnız Muhacirlere vereyim de onlar evlerinizden çıksınlar ve mallarınızı size bıraksınlar!?” buyurur.

Allah Resûlü’nün bu tekliflerine Hazrec’in başındaki Hz. Sa’d İbn-i Ubâde ile Evs’in başındaki Hz. Sa’d İbn-i Muâz’ın cevabı, “Hayır yâ Resûlallah! Siz Nadiroğullarından elde edilen ganimetleri, muhacirler arasında bölüştürün! Onlar yine bizim evlerimizde oturmaya devam etsinler. Hatta isterseniz bizim mallarımızı da onlara bölüştürün.” şeklinde olur. Bunun üzerine hazır bulunanların tamamı, başkanlarının sözünü kastederek “Ya Resûlallah! Bu bu hükme razıyız ve kabul ediyoruz!” derler. Bunun üzerine Allah Resûlü, duyduğu memnuniyetini “Ey Allah’ım! Ensar’a ve nesillerine merhametinle muamele buyur.” duasıyla dile getirir. (Bkz. İbn-i Seyyidünnâs, Uyunu’l-Eser 2/50)

“İFK HÂDİSESİ SÜRECİNDE DURUŞU”

Müreysî’de yaptıklarıyla yetinmeyen baş münafık, dönüş yolunda hane-i saadetin iffetini hedef alır. Ayrıca adamlarını kullanarak ürettiği iftirayı, toplum içerisinde yayar. Hz. Sa’d İbn-i Muaz’ın, iftirayı işittiğinde verdiği ilk tepki “Böylesi iftiraları ağzımıza alamayız, böyle şeyler bize yakışmaz. Hâşa! Bu pek büyük, pek çirkin bir bühtandır.” olur. (Bkz. Buhârî, İ’tisâm 28; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 7/78; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî 13/487)

Bu mümince duruşuyla o, kavmine de güzel örnek olur. Daha sonra bu hadiseyi vuzuha kavuşturmak için indirilen Nur Sûresi’nin 16. ayetinde İslam toplumu, bu büyük iftira karşısında Hz. Sa’d İbn-i Muaz gibi bir duruş sergilemediği için uyarılır ve onun bu duruşu, benzeri durumlarda kıyamete kadar müminlerin takınması gereken tavrı bildirmek için ayet olarak indirilir: “Nasıl oldu da onu işitir işitmez: ‘Böylesi iftiraları ağzımıza alamayız, böyle şeyler bize yakışmaz. Hâşa! Bu pek büyük, pek çirkin bir bühtandır.’ demediniz!” (Nur Sûresi, 24/16)

Allah Resûlü, bir müddet bekler ve ardından halkı Mescid-i Nebevî’ye toplar. Bir konuşma yapar ve“Ey Müslümanlar! Ailem hakkındaki iftirasıyla beni üzen bir adama karşı kim bana yardım eder? Ben ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Bu iftirayı ortaya atanlar öyle bir adamın adını dillerine doladılar ki onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum.” buyurur. İlk karşılık veren Evs’in lideri Sa’d İbn-i Muaz olur; ayağa kalkar ve “Yâ Resûlallah! Bana izin ver! Onun boynunu vuralım! Eğer Evs’ten ise hemen boynunu vururuz. Yok eğer Hazrec’ten ise emredersen biz bu emri de yerine getiririz.” der. İftirayı atan nifakın başı İbn-i Übeyy, Hazrec’e mensuptur ve Hz. Sa’d’ın bu çıkışı, onları rahatsız eder; karşılıklı atışmalar olur ve bir anda sinirler iyice gerilir. Allah Resûlü, kendi derdini bir köşeye bırakır; kalkar onları sakinleştirir ve aralarını bulur. (Bkz. Buhârî, Megâzî 34; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân 5/2380)

“HENDEK SÜRECİNİN BAŞINDA DURUŞU”

Hicretin beşinci yılı Şevval ayında Ahzab ordusu, Müslümanları yok etmek için Medine’ye doğru harekete geçer. Gelişmeyi haber alan Allah Resûlü, istişare sonucu onların şehre saldırı düzenleyeceği alana hendek kazılmasına karar verir.

Evs’in lideri Hz. Sa’d İbn-i Muâz (radiyallahu anh), bu büyük tehlikeyi savma adına eline kazma küreği alır ve hendeğin zamanında tamamlanması için canla başla çalışır. Onun bu çabası, kabilesinin moral motivasyonuna da etki eder. Hendek biter bitmez cephede yerini almak için evine koşar; kısa kollu zırhını giyer ve mızrağını alır. Geride kalmama adına acele eder. Bu esnada annesi Hz. Kebşe Bint-i Râfi’ (radiyallahu anha), “Ey oğulcağızım! Koş, Allah Resûlü’ne kavuş! Geciktin vallahi!” diyerek heyecanına heyecan katar. [Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 3/243; Vâkıdî, Megâzî 1/400]

 “BENÛ HARİSE’NİN İZİN TALEBİNE KARŞI DURUŞU”

On bini aşkın Ahzab ordusu Medine’ye ulaşır ve şehri kuşatır. Üç bin kişilik İslam ordusu içerisinde münafıklar ve kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) olanlar vardır ki bunlar, kalabalık Ahzab ordusunu görünce korkuya kapılırlar ve “Allah ve Resûlü’nün bize zafer vaad etmesi, meğer bizi aldatmak içinmiş!” derler. (Bkz. Ahzâb Sûresi, 33/12) Cepheden kaçmak için değişik bahaneler uydurmaya ve izin istemeye başlarlar. (Bkz. Ahzâb Sûresi, 33/13)

Bu arada Benî Harise mensupları da gelir ve “Yâ Resûlallah! Ensar evlerinden hiçbiri, bizim evlerimiz gibi değil. Gatafan ordusuyla bizim aramızda, onların şerrini bizden defedecek kimse yok. İzin ver de evlerimize dönelim, çocuklarımızı ve kadınlarımızı koruyalım!” derler. Bu talebi haber alan Hz. Sa’d İbn-i Muaz, Allah Resûlü’ne gelir ve: “Yâ Resûlallah! İzin verme bunlara! Vallahi, biz ne zaman zor durumda kalsak onlar hep böyle yaparlar!” der. Ardından Benî Harise’nin yanına varır ve “Biz sizden hep böyle hareketler mi göreceğiz? Biz ne zaman zor durumda kalsak siz sürekli böyle yapar durursunuz.” diyerek onlara çıkışır. Hz. Sa’d’ın beyanlarından sonra Allah Resûlü onlara izin vermekten vazgeçer. [Vâkıdî, Megâzî 1/395, 396]

 “GATAFANLILARLA ANLAŞMA PLANA KARŞISINDA DURUŞU”

Altı gün boyunca hendek kazan Müslümanlar, cephede yorgun, aç ve uykusuzdur. Üstelik kuşatmanın daha ilk günü Benî Kurayza’nın, anlaşmaya ihanet ettiği haberi gelir. Allah Resûlü, haberi tetkik için Hz. Sa’d’ı bir grup sahabî ile gönderir. (Vâkıdî, Megâzî 1/391)

Haber doğrudur ve bu ihanet, askerleri iki ateş arasında bırakır. Müşrikler, hendeği aşma adına her türlü boşluğu değerlendirmeye çalıştığı için görev yerlerinden bir an bile ayrılamazlar. Diğer taraftan aileleri, Kurayza tehdidiyle karşı karşıyadır. Bedenleri cephede akılları arkada bıraktıklarındadır. Çok zor, endişe dolu günler geçirirler. Yürekleri korkudan gırtlaklarına dayanır. Bir an önce onları bu cendereden kurtarma adına çıkış yolu arayan Allah Resûlü, farklı gruplardan oluşan Ahzab ordusunu dağıtmaya karar verir. Gatafanlılara, Ahzab ordusundan ayrılmaları karşılığında Medine’nin o seneki hurma mahsulünün üçte birini teklif etmeyi düşünür. Kendileriyle irtibata geçer; birebir görüşür ve onlar da bu teklife sıcak bakarlar. Karar vermeden önce düşüncesini Evs’in başındaki Hz. Sa’d İbn-i Muâz ile Hazrec’in başındaki Hz. Sa’d İbn-i Ubâde’ye açar.

Hz. Sa’d İbn-i Muâz, “Yâ Rasûlallah! Bu, Allah’ın sana emrettiği, farz bir şey midir? Yoksa sizin istediğiniz bir şey midir? Veya yapılmasını bize bıraktığın bir şey midir? Bununla bizim hayatımızı mı korumak istiyorsun?” diye sorar. Allah Resûlü, “Bu, sizin kabul edip etmemekte serbest olduğunuz bir görüştür! Evet, bunu sırf sizi korumak/kurtarmak için yapmak istiyorum. Görüyorum ki bütün Araplar birlik olup her yandan size saldırdılar. Ve ben, bununla onların ittifaklarını dağıtmak istiyorum.” buyurur. Bunun üzerine Hz. Sa’d İbn-i Muâz, “Yâ Resûlallah! Bir zamanlar biz ve bu Gatafanlılar, Allah’a şerik koşar, putlara tapar, Allah’ı tanımaz ve ibadet etmezdik. O zaman bunlar, Medine’den bir tek hurma elde etmeyi bile umamazlardı. Şimdi Allah’ın bizi İslam ile aziz kıldığı, hidayete erdirdiği, Sen ve İslam ile bizi güçlendirdiği bir sırada mı mallarımızı bunlara vereceğiz. Allah’a yemin olsun ki bizim için böyle bir anlaşmaya ihtiyaç yoktur. Onlara kılıçtan başka bir şey sunmayız!” der. Hz. Sa’d İbn-i Ubade de onu tasdik eder. (Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 3/239; Vâkıdî, Megâzî 1/407, 408; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/73; Taberî, Târîh 2/572; Beyhakî, Delâil 3/430; İbn-i Seyyidünnâs, Uyûnu’l-Eser 2/60)

Yaşanmakta olan çok çetin günlere rağmen Hz. Sa’d’ın bu metin duruşu, Allah Resûlü’nü çok sevindirir ve bu düşüncesinden vazgeçer. Orada hazır bulunan Gatafan komutanı Uyeyne İbn-i Hısn, Ensar’ın azim ve kararlılığını görünce yanında bulunan Haris İbn-i Avf’a şöyle söylenir: “Vallahi, onlardan bir şey koparacağımızı sanmıyorum. Müşriklere karşı doğru bir yol tutmuşlar, çok basiretli ve uyanıklar. Ben, Kureyşlilerin baskısı ve tesiri ile istemeyerek bu ittifaka dahil oldum. Biz, Mekkelilerle birlikte hareket ederek hiç de iyi bir konumda bulunmuyoruz. Üstelik onlar, bizim Muhammed ile görüştüğümüzü haber alırlarsa bizi terk ederler ve yardım da etmezler!” (Vâkıdî, Megâzî 1/408)

Ardından Haris ile birlikte elleri boş bir şekilde geri dönerler. Evs ve Hazrec’in, Allah Resûlü’ne samimi bağlılıkları ve O’nun yolunda seve seve ölüme gidecekleri hususunda anlattıkları, Gatafanlıları iyice ümitsizliğe sevk eder ve Ahzab ordusundan ilk ayrılan onlar olur.

“ALDIĞI AĞIR YARA KARŞISINDA DURUŞU”

Kuşatma, Ahzab ordusunun saldırıları ile devam ederken üstün gayretler ortaya koyan Hz. Sa’d İbn-i Muâz’ın koluna bir ok isabet eder ve damarını keser. Hızla kan kaybetmeye başlar. Tüm samimiyetiyle Allah’a yönelir ve “Ey Allah’ım! Eğer Kureyş, bundan sonra yine Senin Peygamberin ile savaşacak ise beni yaşat! Benim için, Resûlü’ne işkence eden, kötülük yapan, O’nu yalanlayan ve yurdundan çıkmak zorunda bırakan Mekkelilerle çarpışmaktan daha sevimli bir şey yoktur. Eğer onlarla aramızda harp sona ermiş ise bu yarayı şehadetime vesile kıl! Beni huzuruna al” diyerek içini döker. DİĞER TARAFTAN kabilesi Evs’in kadim müttefiki Benî Kurayza’nın anlaşmaya ihanet etmesini ve en kritik anda Müslümanları iki ateş arasında bırakmasını ve askerlerin arkada bıraktığı ailelerine saldırı girişimlerini unutamaz. Duasına şöyle devam eder: “Allahım! Benû Kureyzalıların akıbetlerini, hak ettikleri cezayı çektiklerini görünceye, görüp de gözüm aydın oluncaya kadar canımı alma; yaşat beni!” (Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 3/243; Vâkıdî, Megâzî 2/15) Bu arada yanına gelen Allah Resûlü, yaraya ilk müdahaleyi yapar ve kanaması durur. Ardında onu, yaralıların tedavisi için Mescid-i Nebevî’ye kurulan, Rüfeyde isimli hanım bir doktor sahabînin çadırına gönderir. [Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 3/258]

 “KURAYZALILAR HAKKINDA HÜKÜM VERİRKEN DURUŞU”

Yaklaşık otuz gün Medine’yi kuşatan Ahzab ordusu, en sonunda dağılır ve ayrılır.

Aynı gün Cibril’in yönlendirmesiyle Benî Kurayza kalesi kuşatılır. En kritik zamanda anlaşmaya bilerek ve isteyerek ihanet eden Kurayzalılar, kendilerine sunulan hiçbir teklifi kabul etmezler ve ısrarla savaşmayı tercih ederler. İlerleyen günlerde kuşatmaya direnemeyeceklerini anlarlar; Hz. Sa’d İbn-i Muâz’ın hakemliğine ve haklarında vereceği her türlü hükme razı olduklarını bildirirler. Üç yıl önce Kaynukalılar teslim olunca müttefik oldukları baş münafık Abdullah İbn-i Übey devreye girer, Allah Resûlü’nün yakasına yapışır ve onlara dokunulmamasını talep eder. Bunun üzerine Medine’den çıkarılırlar. Kurayzalılar, Hz. Sa’d’ın da böyle hüküm vereceğini ümit ederler.

Hz. Sa’d’ın tedavisi Kurayza kuşatması boyunca Mescid-i Nebevî’de ki çadırda devam eder. Allah Resûlü, kuşatması boyunca da kendisini sık sık ziyaret eder. Her sabah ve akşam son durumuyla alakalı bilgi alır ve ilgilenir.

Hz. Sa’d, Mescid-i Nebevî’den alınır ve Kurayzalıların bulunduğu yere getirilir. Bu esnada kabilesi Evs’e mensup bazı kimseler, ondan Abdullah İbn-i Übey gibi davranmasını ve eski müttefikleri Kurayza’ya iyilikte bulunmasını böyle yaparsa Kurayzalıların kendisi için hazırladığı develere nail olacağını söylerler. Bu telkinlere Hz. Sa’d’ın cevabı, “Vallahi, Sa’d’ın Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmeyeceği an gelmiştir!” olur. Hz. Sa’d, yaklaşınca Allah Resûlü, “Efendiniz için ayağa kalkınız!” buyurur ve sahabe kendisini ayakta karşılar. (Vâkıdî,Megâzî 2/14)

Allah Resûlü, Hz. Sa’d’a “Kurayzalılar senin hükmüne göre teslim olmayı kabul ettiler.  Ver onlar hakkındaki hükmünü!” buyurur. Hz. Sa’d, Allah Resûlü’ne, kabilesi Evs’e ve Kurayzalılara vereceği hükme razı olup olmadıklarını sorar. Hepsi “Evet!” cevabını verir. Öncelikle Kurayzalıların kalelerinden inmelerini, silahlarını teslim etmelerini ister ve isteği yerine getirilir. Ardından onlara “Hakkınızdaki hükmü Kur’ân’a göre mi Tevrat’a göre mi vereyim?” diye sorar. Onlar, Tevrat’ı tercih ederler. Hz. Sa’d, hem İbranice okuma yazma bilen hem de Tevrat’ı okuyan ve hükümlerine vakıf bir insandır. Hükmünü, Tevrat’a göre verir ve kararını açıklar: “Eli silah tutan erkekler öldürülsün! Kadın ve çocuklar esir alınsın! Malları ise bölüştürülsün!”

Hz. Sa’d’ın hüküm verirken esas aldığı Tevrat’ın ilgili beyanları şunlardır: “Bir şehre saldırmadan önce şehir halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapılarını size açarlarsa, şehirde yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, şehri kuşatın. Tanrınız Rab şehri elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız Rab’bin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. Yakınınızdaki uluslara ait olmayan sizden çok uzak şehirlerin tümüne böyle davranacaksınız.” (Tevrat, Tesniye: Bâb 20:10-16) Kendi kitaplarına göre haklarında verilen hükme razı olurlar. Nitekim Huyey İbn-i Ahtab, sürecin başında onları anlaşmaya ihanet etmeye zorlarken bunun cezasının ölüm olduğunu söyler ve ilk başta ihanete yanaşmazlar. [Vâkıdî, Megâzî 1/390]

Medine’ye yerleştikleri günden itibaren diğer Yahudi kabileleri, Kurayzalılara ikinci sınıf insan muamelesi yapar. Allah Resûlü, Medine Vesikası ile bu duruma son verir ve onlar arasında da adaleti ve eşitliği sağlar. Önce Kaynuka ardından Nadir kabileleri isyan eder ve Medine’den sürülürler. Kurayzalılar, bu gelişmeler karşısında anlaşmayı yenilemeyi talep ederler; her seferinde müspet karşılık verilir ve yenilenir. Ama onlar, on bini aşkın Ahzab ordusu Müslümanları yok etmek için Medine’ye saldırınca daha ilk gün düşmanla iş birliği yapar ve Müslümanları iki ateş arasında bırakırlar. Halbuki anlaşmaya göre yapmaları gereken Müslümanlara destek vermektir. Üstelik ihanetleri sonrası kendilerine yapılan teklifleri de reddederler. Allah Resûlü, Hz. Sa’d’ın hükmünü duyunca “Sen Allah’ın yedi kat gökler üstündeki/Levh-i Mahfuzdaki hükmüne uygun hüküm verdin!” buyurur.

 “VEFATI KARŞISINDA MELEKLERİN DURUŞU”

Sa’d İbn-i Muâz, uzun boylu, iri yapılı, ak benizli, güzel yüzlü, güzel gözlü ve güzel sakallı bir kişi idi. Hz. Sa’d İbn-i Muâz’ın Hendek’te kolundan aldığı yara, çok geçmeden tekrar açılır ve kan kaybetmeye başlar. Yaralanışının üzerinden bir ay geçmişti ki; yarası yeniden nüksetmiş ve kan kaybetmeye başlamıştı. Bu süre içinde Allah Resûlü, yanına Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi ashâbını da alarak onu ziyarete gelmişti; bütün emareler, Hz. Sa’d’ın dünya hayatının sonuna yaklaştığını gösteriyordu. Önce yanına yaklaştı Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Hz. Sa’d’ın başını mübarek dizlerine koydu; derinleşen yaradan Allah Resûlü’nün üzerine de kan sıçramıştı. Önce mübarek ellerini açtı ve: Allah’ım, dedi. Sa’d, Resûlü’nü tasdik edip Senin yolunda cihad etti; bu yolda yapılması gereken vazifeyi hakkıyla yaptı. Onu, huzuruna alırken, ruhlarını kolayca alıp manevi huzuruna aldığın kulların gibi huzuruna kabul buyur! Allah’ın Resûlü, ashâb-ı Resûlillah için dua ediyordu. Başucunda, böylesine önemli bir şehadetine şahit olan Hz. Sa’d, göz kapaklarını aralayacak ve Resûl-ü Kibriyâ Hazretlerine nazar ederek: Allah’ın selâmı Senin üzerine olsun yâ Resûlallah, diyecekti. Ben Senin Resûlullah olduğuna gönülden şehadet ederim!

Hz. Sa’d’ın vefat ettiği gecenin sabahında Allah Resûlü’nün yanına yine Cibril-i Emîn gelmişti; başına kar gibi beyaz bir ipekten sarık sarmış ve inkisar dolu bir ses tonuyla: Yâ Nebiyyallah, diyordu. Bu gece kendisine sema kapıları açılıp da kendisi için arşın sarsıldığı şahıs da kim? Anlayan anlamıştı; Cibril’in sesini duyar duymaz Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Sa’d İbn-i Muâz’ın evine doğru koşmaya başladı. O kadar hızlı koşuyordu ki, arkasından kendisiyle birlikte gelmek isteyen ashâbı geride kalmış ve yetişmekte bir hayli zorlanmıştı: Yâ Resûlallah, diye arkadan sesleniyorlardı. “Yürümekten dizlerimiz koptu! Bu acelenizin sebebi ne ola ki!” Hanzala’yı yıkamakta geciktiğimiz gibi Sa’d için de gecikip, onu da meleklerin yıkayı vermesinden endişe ettim, diyordu Habîb-i Kibriyâ Hazretleri.

Nihâyet eve gelmişlerdi; tahmin edildiği gibiydi. Sa’d İbn Muâz, ebedi aleme göç etmiş, içinde bulunduğu odayı da melekler doldurmuştu. Önce Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Sa’d’ın annesini teselli etti. Bedeni yıkanıp da omuzlara alındığında, Hz. Sa’d’ı bir müddet Allah Resûlü de omuzlarına alıp taşıdı. Daha sonra da bu vazifeyi, ashâbına bırakarak kendisi cenazenin önünde yürümeye başladı. Onu taşımak için tabutunun altına omzunu koyanlar, hayretler içinde kalıyordu; zira Hz. Sa’d’ın bedeni kuş gibi hafifti: Yâ Resûlallah, dediler. İri yapılı olduğu hâlde bundan daha hafif bir cenazeyi hiç taşımadık; acaba Benî Kurayza hakkında verdiği hükümden dolayı mı bu kadar hafif oldu ki! Hayır, buyurdu Allah Resûlü. “Varlığım yed-i kudretinde olana and olsun ki, onu melekler taşıyor!” Namazını bizzat Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) kıldırdı. Medine sanki Bakî kabristanına yürümüştü; mezarı kazılırken de başında bekliyordu. Hz. Sa’d’ın bedeni kabre konulunca Allah Resûlü’nün yüzündeki renk değişmiş ve solmuştu: Sübhanallah, diyordu ve bunu üç kere tekrarladı. O’nun bu tesbihini ashâbı da tekrarlıyordu; Bakî kabristanı tekbir ve tesbih sesleriyle yankılanıyordu. Yine gözlere yaş yürümüş, kalb-i mübarekleri de hüzün dolmuştu. Mübarek yanaklarına süzülen gözyaşlarıyla sakal-ı şerifleri ıslanmış, avucunun içiyle onları sıvazlayıp eliyle yüzünü siliyordu. Hz. Sa’d’ın annesi de mezarlığa gelmişti; önce ashâb-ı kirâm, onu uzaklaştırmak istedi. Ancak Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem): Onu bırakın, buyurdu. Oğlunun birini Uhud’da emanet eden Ümmü Sa’d, bir yandan dünya adına geçici ayrılığın verdiği hüzünle iki büklüm gözyaşı döküyor diğer yandan ikinci oğlunu da Allah yolunda şehit vermenin huzurunu duyuyordu! Onun için: Mükâfatının Allah katında bol olmasını dilerim, diyordu. Mezara konulup da üzeri toprakla kapatılıncaya kadar başında bekleyen Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), burada bir müddet dua ettikten sonra yeniden Ümmü Sa’d’ı teselli ederek mezarlıktan ayrılacaktı. (Kaynak Eser: EFENDİMİZ)

Hasılı ; Hz. Sa’d İbn-i Muâz’ın vefatı üzerine Rahman’ın Arşı titrer. Zira o, altı yıl süren Müslümanlığı boyunca bütün donanımı (aklı, kalbi, vicdanı, nefsi, duygu, düşünceleri…), konumu ve imkanları ile Allah rızası için yaşar ve bir bütün olarak ölür. Ve Allah Resûlü ancak bir bütün olarak ölünce insanın vefatının Allah katında bir değerinin olacağını haber verir. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensar 12; Müslim, Fedâilu’s-Sahabe 123-125)

O, karşılaştığı küçük büyük bütün hadiseler karşısında hiçbir zaman dağınıklığa düşmez, hep Allah’ın davasını ve rızasını önceler ve örnek duruşuyla şartların Müslümanların lehine değişmesine büyük katkı sağlar. Cenazesini teşyi için melekler iner. (İbn-i Mâce, Mukaddime 11) Allah Resûlü adeta meleklerle yarışırcasına acele eder; yıkanması, kefenlenmesi, cenaze namazı ve defin süreciyle bizzat ilgilenir ve bu büyük sahabîsini ebedî hayatına uğurlar. [“Peygamberyolu” sitesi/Yücel Men]

***

PIRLANTA:

SORU: Konuşmalarınızda Sa’d b. Muaz’ın kişiliğini nazara veriyorsunuz. Onun kişiliğini biraz açar mısınız?

CEVAP: Sa’d b. Muaz’ı çok iyi tanımak lazım; o İslâm öncesi ve sonrası hayatında hep örnek bir tavır sergilemiştir. Her şeyden önce O fıtraten çok temizdir. Doğru bulduğu şeye çok iyi bağlanır ve bağlandığı şeyden de bir daha kopmazdı. Onun için de, başlangıçta, putperestlerin gelip kendisinden ders alacağı kadar iyi bir putperestti… Mus’ab b. Umeyr, İslâm dinini tebliğ için Medine-i Münevvere’ye geldiğinde, Sa’d b. Muaz hemen kılıcını bileyip Mus’ab’ın başını almak için harekete geçti.. geçti ama Mus’ab, iyi bir mürşitti. Çarçabuk onun ruhuna girebildi ve başını almaya gelen insanı, söz ve davranışlarıyla beş on dakika içinde yola getirebildi.

EVET Mus’ab’ın, bakışlarının teskîn ediciliği, tesir altına alıcılığı, ruhlara giriciliği müthiştir. Onun, Sa’d’a (radıyallâhu anh) neler söylediğini bütün ayrıntısıyla bilemesek de, bildiğimiz bir şey var ki o da, “Ben sana Kur’ân okuyayım, eğer beğenmezsen kellemi al.”(Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/285.) demesi ve ardından da o eşsiz kelâm-ı ilâhîyi seslendirmeye başlamasıydı.

Kim bilir Kur’ân’ı nasıl içten ve samimî okumuştu! Orada okunan Kur’ân, Sa’d b. Muaz’ın başını öylesine döndürmüştü ki, kılıcını kınına koydu, dosdoğru kabilesinin yanına döndü ve biraz sonra da bütün kabilesini getirip Mus’ab’a teslim etti. Zaten İslâm’a girdikten sonra sergilediği hayat dillere destandır.,

İslâm dünyasında doğmuş ve neş’et etmiş öyle insanlar vardır ki, Müslüman olmuş ancak İKİ ADIM DAHİ İLERLEYEMEMİŞLERDİR. Bana göre bu insanlar eğer DİNSİZLİĞİN HAKİM OLDUĞU bir DÖNEMDE YAŞASALARDI, KÜFRÜN TEMSİLCİLERİ OLURLARDI. Çünkü KAFALARINI HİÇBİR ZAMAN KULLANMADILAR, hiçbir zaman RUHÎ ve KALBÎ HEYECANLARI OLMADI.

Sa’d b. Muaz (radıyallâhu anh) öyle değildi; o duyup dinlediği şeylerden müteessir olmuş ve hemen İslâm davasına gönül vererek onun yılmaz bir davacısı haline gelmişti. Bir gün yürüdüğü yola bir ölüm oku düştü ve okun üzerinde öteye çağrı davetiyesi yazıyordu. Hep yürümüştü. Şimdi de Allah’a yürüyordu. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisini ziyaret için çadırına girdiğinde O’nu, çadırın dışına kadar akıp göl olmuş kanıyla selâmladı ve o haliyle ellerini kaldırıp şöyle dua etti:

“Allah’ım, o günden bugüne senin davan için çalıştım. Ve şimdi kâfirleri bir kere daha püskürttük. Öyle zannediyorum ki bunlar bir daha bizim karşımıza çıkmayacaklar. Eğer, Allah Resûlü onlarla bir kere daha hesaplaşmayacaksa, benim yaşamamın bir mânâsı da yok, emanetini alabilirsin.” (Ahmed İbn Hanbel,el-Müsned 6/141; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/6)

BU NE SADÂKAT YA RABBİ, hayatta kalmak için DEĞER İFADE EDEN BİR ŞEY BİLİYOR, o da irşad vazifesi..! KEŞKE bu mülâhaza her Müslüman için söz konusu olabilseydi. Evet BİR İNSAN, irşad yapmıyor, bulunduğu yerde Müslümanlığı başkalarına anlatmıyorsa, o abes yaşıyor, dolayısıyla hayatta kalmasının da bir mânâsı yok demektir.

Allah (celle celâluhu), Sa’d b. Muaz’dan emanetini alır, fakat biraz sonra Cibrîl gelir ve: “Ya Muhammed! Arş, senin ümmetinden birinin ölümüyle titredi.” (Bkz.: Buhârî,menâkıbü’l-ensâr 12;Müslim,fezâilü’s-sahâbe 125) der. Tabiî, yaratılmış varlıklar arasında en muhteşem varlık olan arş nasıl titrer, bu titreme nedir? O husustaki saygımızı sükûtumuza emanet ediyoruz.

Eğer Sa’d b. Muaz’ı ASRIMIZDA İLLE DE BİRİNE BENZETMEK GEREKİRSE, BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ’ye benzetmek uygun olur zannediyorum. Çünkü onu çok vefalı gördük. Kendisini, otuz yıllık hapis yıldırmamış ve on-on beş sene dağlarda yalnız bırakılması ve hiç kimsenin yanına sokulmaması ümitsiz kılmamıştır. Öyle rikkatime dokunur ki, o bir vesileyle, “Aylardan beri şu ormanda, ormancılar da ormana gelmediklerinden, bu dağın başında yapayalnızım.” (Mektubat s.22 (6.Mektup).) der. Sıkıntılı bir dönemde benim de tesellim bu oldu ve kendi kendime “Canım çıksın, benim yanımda iki kişi vardı, sense yapayalnızdın.” dedim.

O büyük insan, iki ay sonra Çam dağından iner ve ilk defa yanına bir adam sokulur; bu Sıddık Süleyman’dır. Onun kahramanlığını, bu davanın tarih yazarları unutmamalıdırlar. Çamurlara bata çıka gelirken, “Üstadım” der yanına sokulur. Ve ardından Hulûsi Bey, Hüsrev Efendi, Tahirî Mutlu’lar derken yeni bir silsile-i zeheb oluşur.

Evet, bütün bu hâdiseler onu yıldırmamış ve hiçbir şekilde dize getirememişti. Bir hayat boyu “garîbem, bîkesem, nâtuvanem, alîlem, zelîlem..” (Mektubat s.22 (6.Mektup).) demiş, fakat daima eğilmeyen bir baş, bükülmeyen bir kamet olarak kalmıştı. Bir zamanlar onların bu halini,

Bir gariplik var sesinde
Yalan yok çehresinde
Bakanlar anlayacak
Işık var çevresinde..

sözleriyle ifade etmeye çalışmıştım. Bu ifadeler aynı zamanda, bir vefa mırıltısıdır. Millet ruhunun yeniden dirilmesi, tarihî dinamiklerle yeniden tanışması dileğiyle… [Prizma-4]

Kaynaklar :

-Gönül Tahtımızın Müstesna Sultanı Efendimiz
-Peygamberyolu” sitesi
-Pırlanta Külliyatı Prizma-4

Bu yazı 41 kez okundu