➖Meâl➖
Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.
1. Kurusun Ebû Leheb’in elleri. Zaten de kurudu!
2. Ona ne malı, ne de yaptığı işler fayda verdi.
3. O alev alev yükselen ateşe girecek.
4-5. Eşi de boynunda bükülmüş urgan olarak o ateşe odun taşıyacak.
***
Bu sûreye “Mesed” ve “Leheb” sûresi de denilir.
Mekkî dönemin başlangıcında nâzil olan sûrelerdendir.
Hak dine düşmanlık etmesi sebebiyle kin ve hasedinden yanan, böylece varacağı ebedî Cehennem’e girmeden, dünyada aleve giren ve “ateşlik” manasına gelen Ebû Leheb ile eşinin şahsında din düşmanlarının âkıbetini bildirir. Ayrıca, Ebû Leheb’in âkıbetini ve kâfir olarak öleceğini senelerce önce haber vermektedir.
➖Nüzûl Sebebi➖
- İbn-i Abbâs şöyle demiştir:
وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ اْلأَقْرَبِينَ “En yakın akrabanı uyar.” (Şuarâ, 26/214) âyeti nâzil olunca Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Safa Tepe’sine çıkıp يَا صَبَاحَاهُ “Ey insanlar sabah oldu uyanın.” diye nidâ etti.
– Bu kim? dediler ve başına toplandılar. Resûlullah Efendimiz onlara:
– Ne dersiniz? Ben size şu dağın arkasından bazı atlılar çıkacak diye haber versem beni tasdik eder misiniz? dedi.
– Biz senden şimdiye kadar doğrudan başka bir şey duymadık, dediler. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):
– Öyle ise ben sizi önünüzde bulunan bir azap ile uyarıyorum, dedi. Ebû Leheb de:
– تَبّاً لَكَ Yuh olsun sana, bizi bunun için mi topladın? dedi ve kalktı. Bunun üzerine “Tebbet Sûresi” indirildi. (Suyûtî, Dürrü’l-Mensûr, VIII, 665)
Bazı rivâyetlerde de Ebû Leheb’in, bu sözü söylemekle birlikte iki eliyle yerden bir taş alıp Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) atmak istediği de nakledilmektedir.
İbn-i Abbâs’tan yapılan bir nakilde şöyle denilmiştir: “Ebû Leheb vadiden çıkıp Kureyş topluluğunun yanına geldiği zaman, “Muhammed bize mahiyetini bilmediğimiz birtakım şeyler vaat ediyor, onların ölümden sonra vuku bulacağını zannediyor, benim elime ne koydu?” deyip iki eline üflemiş ve تَبّاً لَكُمَا yuh olsun size, ben sizde Muhammed’in söylediklerinden hiç bir şey görmüyorum, demişti. İşte bunun üzerine “Tebbet Sûresi”nin nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. (Buhârî, Cenâiz 98; Tefsîru Sûre 111, 1-3; Müslim, Fiten 91)
Bu sûre nâzil olup Resûlullah’ın amcasının isim anılarak lanetlenmesinden sonra herkeste, Resûlullah’la din hakkında uzlaşmaya girebileceği ümidi kesildi. Çünkü Resûlullah kendi amcası için bile bunları söyledikten sonra, bir başkası ile uzlaşmasına hiç imkân yoktu. İman eden bir yabancı Resûlullah’a akrabasından da yakın oluyor, küfür üzerinde devam eden kişi, kendi akrabası bile olsa bir yabancı olarak kalıyordu. Şunun veya bunun oğlu olmasının hiçbir önemi yoktu.
➖Tefsîr➖
تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ
1. “Kurusun Ebû Leheb’in elleri. Zaten de kurudu!”
تَبَّتْ “Tebbet” mâzî fiili/geçmiş zaman kipi, duâ olarak kullanılınca; helâk olsun, ziyana uğrasın demektir. Bu fiil beddua olarak hüsran ve helâkı hak ettiğini anlatmak sûretiyle kınamak ve çirkin görmek mânâsınadır.
تَبّاً لَكَ “Tebben leke” ve benzeri tabirler, “Yuh olsun sana.” gibi kınama ve beddua makamında da kullanılmaktadır. Bu yüzden “Elleri kurusun.” şeklindeki tercüme pek yaygındır.
Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) amcası olmak gibi yüksek bir yakın akrabalık, soy ve şerefe sahip olduğu halde, iman etmeyip de O’na düşmanlık ve küfürde ısrar ettiğinden dolayı Ebû Leheb böyle helâk oldu. O soy ve şeref Ebû Leheb’i kurtarmazsa, Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) buğzedip/kızıp da tevbe etmeyen diğer insanların hallerinin ne kadar kötü olacağı ibret nazarıyla düşünülmelidir.
Peygamberimiz’in amcasının asıl ismi, Abdu’l-Uzzâ olduğu halde, Ebû Leheb denmesinin sebebi, yüzünün kırmızıya yakın buğday renkli olmasındandı. “Leheb” kıvılcım/ateş mânâsındadır. “Ebû Leheb”; kıvılcım gibi parlak yüzlü ve ateşin babası, yani ateşlik anlamlarına gelir.
- Burada bu lâkap ile zikredilmesinin birkaç sebebi vardır:
Birincisi, o isminden çok lâkabı ile tanınıyordu.
İkincisi, onun ismi Abdu’l-Uzzâ (yani Uzzâ isimli putun kulu) idi. Bu ise, bir müşrik ismi idi. Kur’ân onu bu isimle zikretmek istememiştir.
Üçüncüsü, bu sûrede onun âkıbeti de açıklandığı için lâkap ile anılması daha uygun düşmektedir. Çünkü Araplar şerli/kötü olan kimseye “Ebû’ş-Şer” (kötülüğün babası), hayır sahibine de “Ebû’l-Hayr” (hayrın babası) demektedirler.
- Yukarıda da söylediğimiz gibi birinci tebbet fiili bedduâdır:
Ebû Leheb’in elleri kurusun, kendisi helâk olsun, kahrolsun demektir.
İkinci وَتَبَّ “ve tebbe” fiili ise bir durumu haber vermektedir. Ebû Leheb’in gerçekten kuruduğunu, yok olup hüsrana uğradığını bildirmektedir.
“Ebû Leheb’in elleri kurusun” cümlesindeki “El”den maksat da, o el’in sahibi Ebû Leheb’dir. Bu, Arapların âdetine göre söylenmiş bir ifadedir. Araplar, bir şeyin bir kısmını söyleyerek bütününü ve tamamını kastederler. Yani Ebû Leheb’in sadece elleri değil, kendisi de yok oldu, muradına eremeyip, perişan oldu ve mahvolup gitti, demektir.
مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ
2. “Ona ne malı, ne de yaptığı işler fayda verdi.”
Âyette geçen وَمَا كَسَبَ “kazancı”ndan maksat, bazılarına göre Ebû Leheb’in çocuğudur. Çünkü bir hadiste: “Her insanın yiyeceğinin en temizi ve çocuğu kazancındandır.” (Ebû Dâvûd, Büyu’ 77; Nesaî, Büyu’ 1; İbn-i Mâce, Ticarât 64; Müsned, II, 214, VI, 41, 201.) buyurulmuştur.
Bazılarına göre ise, onun kazandığı şey, bir iyilik yapıyorum zannıyla işlediği amelidir ki; “Yaptıkları her işin önüne geçtik de, onu (etrafa) saçılmış toz zerreleri haline getirdik.” (Furkân, 25/23) âyeti de bu mânâdadır.
Yine Ebû Leheb’in: “Eğer kardeşim oğlunun söylediği hak ise, malımı ve çocuklarımı fidye vererek ondan kurtulurum.” dediği rivâyet edilmiştir.
Ebû Leheb hastalığa yakalandığında ne malı ve ne de evlâdı ona bir yarar sağlayamamıştır. Hatta oğulları onu ölüme terketmişlerdir. Öyleki, cenazesini bile şerefle defnetmeye fırsat bulamamışlardır. Böylece Kur’ân’ın Ebû Leheb ile ilgili olarak verdiği haberin bir kaç sene içinde nasıl gerçekleştiğini herkes görmüştür.
سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ
3. “O alev alev yükselen ateşe girecek.”
Dünyada eşi, benzeri görülmemiş son derece şiddetli bir alev ve iltihabı olan bir ateş, yani sadece cisimleri yakan bir ateş değil, ruhları sarıp gönüllere nüfûz eden bir Cehennem ateşi.
وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ
4. “Eşi de (boynunda bükülmüş urgan olarak) o ateşe odun taşıyacak.”
Yani Ebû Leheb’in yalnız kendisi değil, hanımı Ümmü Cemîl de o ateşe atılacaktır. O da odun hamalı olarak Cehennem’e girecek, Ebû Leheb’i götürecek veya onun ateşini artırmak için, dünyada küfrüne, arzusuna hizmet ettiğinden dolayı Cehennem’de de azabına iştirak ile hizmet edecek demektir. Çünkü bu kadın, Resûlullah’a düşmanlıkta kocasından geri kalmıyordu.
Buradaki “hammâlete’l-hatab” kelimesi, “odun toplayan kadın” anlamındadır. Denildiğine göre, Ebû Leheb’in karısı, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) geçeceği yol üzerine geceleyin diken dalları bıraktırmak sûretiyle ona eziyet etmek isterdi. Onun için bu tabirle kınanmıştır.
Bazılarına göre ise; o kadın fesat çıkarmak için laf taşırdı. Onun için, Arap dilindeki kullanıma uygun olarak ona “odun toplayan kadın” denmiştir. Araplar fesat ateşini körükleyen bu tip kişiler için “odun toplayan kişi” derler.
فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِنْ مَسَدٍ
5. “Eşi de boynunda bükülmüş urgan olarak (o ateşe odun taşıyacak).”
Âyette yer alan جِيدِهَا “cîd” boyun mânâsına gelirse de, özellikle gerdanlık gibi zînet eşyaları ile süslü veya süslenmeye layık güzel boyunlar anlamındadır. Ümmü Cemil, boynuna mücevher gerdanlık takardı ve şöyle derdi: “Lat ve Uzza’ya yemin ederim ki bu gerdanlığı satarak gelirini Muhammed’e karşı kullanacağım.” Bu sebeple “cîd” kelimesi burada istihzâ (alay) olarak kullanılmıştır. Yani gerdanlık takıp gururlandığı gerdanı/boynu Cehennem’de iple bağlı olacaktır.
مَسَدٌ Mesed, lif demektir. Arap dilinde, lif veya hurma yaprağından bükülen her şeye mesed denir. Sağlam liflerden, kuvvetli tellerden bükülmüş, kıvrılarak örülmüş bir ip bulunacaktır.
Bunun neticesi şudur ki, mesed, hurma lifinden bükülmüş sağlam bir urgan demek oluyor. Yani âyet, “gerdanında/boynunda şiddetli bir şekilde bükülüp demir bir ip yapılmış olarak” mânâsınadır.
Bazı müfessirlere göre ise; âyetteki “odun hammalı” sözü, bu kadının kötü ahlâkına işâret için kullanılmış bir hakaret vasıtasıdır. Dünyada altından bükülmüş kordon taşıyan kötü ahlâk sahibi insanın boynuna, âhirette ateşten bükülmüş kordon geçiriliyor, böylece cezâ, yaptığı suça denk oluyor.
Kur’ân’ın, açıkça adlarını zikredip bedduâ ettiği ve ebedî lânete lâyık gördüğü kişiler yalnız Ebû Leheb ile karısıdır. Bu durum, onların düşmanca davranışlarının İslâm dâvasına ne denli zarar verdiğini ve Peygamberimizi (sallallahu aleyhi ve sellem) ne denli üzdüğünü gösterir.
Son olarak, bazı muâsır müfessirlerin Tebbet sûresiyle ilgili orijinal yorumlarını aktarmak istiyoruz:
– Kur’ân, nezaketi gereği, Ebû Lehebin hanımına eşek demiyor, fakat anlatış şekline bakılırsa, tıpkı bir eşek portresi çiziyor. Önemli olan teşbihteki nüktedir. Yoksa Ümmü Cemil’in esbab-ı nüzul adına anlatılan şeyler arasında; sırtında odun taşıyordu, diken taşıyordu, Efendimiz’in yollarına atıyordu şeklinde düşünmek doğru olmayabilir. Çünkü o, Benî Ümeyye kabilesinin soylularından Harb’in kızıydı. Sırtında odun taşıması bir tarafa, eline odun alması bile vaki değildir. Çünkü o kadın, günümüzün aristokratları gibidir. Ama mesele o değil, eline odun almasa, ayağına odun değmese, hiç diken görmese bile âyette anlatılan şekli düpedüz odun taşıyıcısı bir eşektir. Ficidiha hablün min mesed. “Gerdanlığında ziynet yerine demirden sıkı bir şekilde bükülmüş halka olduğu halde.” Yani boynuna yular takılan tipik bir eşeği resmediyor.
– Bu sûre, kıyamete kadar Efendimiz’in davetine mani olmaya çalışanların akıbetlerini ilan etmek üzere nâzil olmuştur. Ayrıca, Ebû Leheb’e hususi tebliğ yapılması da, kavim, kabile gibi cibillî yakınlığın korunması ve gözetilmesi mevzuunda hakkaniyeti gösteriliyor.
– Bu sûrede Peygamberimize hakaret edenlerin sû-i âkıbetleri yan yana getirilerek zikredilmek sûretiyle, zafer ile hüsranın, şükran ile küfranın, hüsn-ü hâtime ile sû-i hâtimenin fark ve mukayesesi yakından gösterilmesi için bu sûre hemen Nasr sûresinin ardından gelmiştir. Ayrıca Efendimiz’in vefatından sonra da düşmanlar fitne çıkarmak ve îman nûrunu söndürmek isteseler de iman nurunun intişarına mani olamayacaklarına işaret buyurarak nazarları ve dikkatleri celbetmek için bu sûre Nasr sûresinin ardına konmuştur.
Tebbet sûresinin tefsîriyle ilgisinden dolayı, M. Abdülfettah Şahin’e sorulan bir soru ve cevabını aynen iktibas etmek istiyoruz:
Soru: Kur’ân niçin Ebû Leheb gibi kişilerden bahsediyor, hikmetini izah eder misiniz? Bu O’nun belagat ve fesâhatına nasıl uygun düşer?
Cevap: Ebû Leheb, nur hânesine yakın bir yerde neş’et etmesine rağmen o nurdan istifâde edemeyen tâlihsiz ve bir o kadar da inat bir insandır. O irâdesini hep kötüye kullandı. Allah Resûlü’nün geçeceği yollara dikenler serpti ve Kâbe’ye giden yollarda ateşler yaktı. Tabii, cezası da amelinin cinsinden olacak ve gidip ateşe yaslanacaktır. Zaten ona, ateşin babası mânâsına gelen “Ebû Leheb” ismiyle hitâp edilmektedir.
İslâm dininin i’lâ ve yücelmesi uğruna verilen mücâdelenin karşısına dikilen bu adam, bütün hayatı boyunca oyun ve düzenler kuracaktır. Ve kurdu da. Ama yaptığı her şey akim kaldı. Beni Ümeyye’nin bütün serveti ona akmasına ve Ümmü Cemil denen karısı da çok zengin olmasına rağmen bütün kazandıklarının ona zerre kadar faydası olmadı. Evlatları da onu kurtaramadı. Halbuki o onlarla çok övünürdü…
Bedir’e iştirak edememişti. Bedir’de Müslümanların zafer haberi Mekke’ye ulaşınca, sinir krizleri geçirmeye başladı. Gelen haberci, hiç beklenmedik bir hâdiseden, Müslümanlara yardım eden sarıklı askerlerden bahsediyordu. O güne kadar imânını gizlemiş olan Ebû Râfi de denilenleri dinleyenler arasındaydı. Bu sözü duyunca dayanamadı ve “Vallahi bunlar melekler” dedi. Bunun üzerine Ebû Leheb çıldıracak hale geldi ve Ebû Râfi’nin üzerine yürüyerek onu ayaklarının altına aldı ve çiğnemeye başladı. Ebû Râfi, Hz. Abbas’ın kölesiydi. Hz. Abbas’ın hanımı Ümmü Fadıl, koşarak geldi ve Ebû Leheb’in başına elindeki sopayı indiriverdi. “Efendisi yok diye bir köleyi dövüyorsun değil mi?” dedi. Ebû Leheb kardeşinin karısına seslenmedi. Başından akan kanla evine gitti ve bir daha dışarıya çıkamadı. Bu darbenin te’siri veya başka bir sebeple “Adese” denilen bir hastalığa yakalanmıştı. Ve o gün, bu hastalık vebâdan daha tehlikeli kabul ediliyordu. Malı vardı, evlatları vardı; fakat hiçbirinin Ebû Leheb’e faydası olmuyordu. Yedi gün kıvrandı durdu. Tek başına kaldı. Öldüğü zaman başucunda kimsecikler yoktu. Ölüsünü almaya dahi giren olmuyordu. Nihayet utandılar. Çölden bir kaç bedevi tuttular ve kokuşmuş cesedi bir çukura atarak üzerine taş yığdılar.
Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) bu kadar yakın olmasına rağmen hem o nurdan istifâde edememiş olması bir yana en azılı düşman kesilmişti. Onun içindir ki hem dünyâda hem de ukbâda onu çetin bir cezâ ve netice bekliyordu. Dünyâdakiler oldu, şimdi o, öbür tarafta kendi hesabıyla baş başa…
Hanımı Benî Ümeyye’ye mensup soylu ve zengin bir kadındı. Allah Resûlü’ne düşmanlık âdeta ona sadistçe bir zevk veriyordu. İki Cihan Serverine karşı yapılan edepsizce muâmelelerin pek çoğuna iştirâk eder ve bundan derin bir zevk duyardı. Allah Resûlü’nün geçeceği yollara dökmek üzere diken taşıyor, onun geçeceği yollarda yakılsın diye odunları yüklenip getiriyordu ve bütün bunlardan derin bir zevk alıyordu. Aslında pek çok hizmetçi kullanacak kadar şatafata da düşkündü. Ama, İki Cihân Serveri’ne olan gayzı onu öyle tahrik ediyordu ki, bu mağrûr kadın bütün gururunu ayaklar altına alıp o güne göre hizmetçi ve câriyelerin yapacağı bir işi yapıyordu. Gerdanlığın her çeşidini dahi boynuna takmaya tenezzül etmezken gel gör ki şimdi boynunda ip vardı ve sırtında da odun. Dünyada yaptığı bu işlerin cezâsını da aynı cinsten çekecekti, zira Kur’ân böyle söylüyordu.
Ebû Leheb inat bir insandı. Ebû Cehil onun hakkında “Sakın bunu kızdırmayın. Eğer öbür tarafa geçerse bir daha O’nu kimse döndüremez.” derdi. Ve bunda da haklıydı. Ancak o, bu inadını Allah Resulü’ne karşı kullandı. O’na düşmanlıkta harcadı. Hanımıyla beraber omuz omuza verdi ve Kâbe’deki putları ta’ziz ettiler. Lât dediler, Menat dediler de eğilip bir kere olsun yanı başlarında büyüyen, Aleyhissalâtü Vesselâm gibi bütün cihânları ifâde edecek bir fihrist insanı anlamak için gayret göstermediler. Âlemlere Rahmet olan bu mümtaz şahsiyetten istifâde lüzumunu duymadılar.
Duymak şöyle dursun Ebû Leheb hep Allah Resulü’ne kötülük yaptı. Dünya durdukça o da dursaydı, niyeti yine hep aynı şeyi yapmaktı. İnananlara yapılan ve tatbiki üç sene gibi uzun bir müddet süren boykotu hazırlayan ve bu işin öncüsü olan Ebû Cehillerle beraber oldu; Allah Resulü ve Müslümanlara kötülük yaptı. Müslümanlar bu üç seneyi ölümle pençeleşerek geçirmişlerdi. Nice yaşlı ve çocuk bu boykotta hayatını kaybetti. Fakat Ebû Leheb’in vicdânında bütün bu olanlar zerre kadar acıma hissi uyandırmadı. O böyle vicdandan nasipsiz bir insandı. Zaten Hz. Hatice vâlidemiz de bu devrede psikolojik olarak iyice yıpranmış, inananlara yapılan bu haksızlığa ve zulme daha fazla dayanamamış ve Hüzün Senesi adını ebedileştirmek ister gibi vefat etmişti. Ebû Tâlib de aynı sene vefat etti.
Ebû Tâlib Allah Resûlü’ne iman etmediği halde O’nu siyânet edip korumuşken, diğer bir amcası olan Ebû Leheb O’na her türlü işkenceyi revâ görüyordu. Allah Resûlü kabile kabile geziyor ve Hak Din olan İslâm’ı anlatıyor, insanları bu dine dâvet ediyor, O’nu bir gölge gibi takip eden kızıl saçlı ve kızıl suratlı bir başkası da durmadan onu yalanlamaya çalışıyordu ve işte bu adam Ebû Leheb’in ta kendisiydi.
Kabile ve soy olarak O’na en uzaklar en erken gelip Allah Resûlü’ne karâbet ve yakınlık kurmaya gayret ederken, o aksine uzaklaşmayı âdeta kendine bir vazife biliyordu. Nasıl bir kördü ki, yanında doğan ve yükselen nur membaı bir güneşi görmüyordu?
Şimdi böyle bir insana Kur’ân’ın “Elleri kurusun.” demesi hak ve maslahat değil midir? Ona böyle denmeseydi milyarlarca inanan insanın hukuku zâyi olmayacak mıydı? Böyle bir anlayış, Kur’ân’ın hikmet ve maslahat dolu üslûbuyla nasıl te’lif edilirdi?
İkincisi:
İslâm’a kötülük yapan çokları hakkında açık-kapalı âyetler nâzil oldu. Velid ibn-i Muğire de bunlardan biriydi. Kur’ân onun hakkında “Canı çıkası ne kötü karara vardı.” tâbirini kullanıyor. O da Hâlid ibn-i Velid’in babasıydı. Ancak Allah Resûlü’nün amansız düşmanlarından biriydi. Kendi kendine acaba nasıl iftira atsam diye düşünüyordu: Şâir mi, kâhin mi, sâhir (sihirbaz) mi desem diye kararsızlıkta bocalıyordu. Sonra Kur’ân’a sihir, Allah Resûlü’ne de (hâşâ) sâhir demeye karar verdi; Kur’ân da onun bu kararına karşı Cenab-ı Hak, ona yukarıda zikrettiğimiz âyet mealiyle hitap veya itap etti: “Canı çıkasıca ne kötü karar verdi.” Ve daha nice kâfirler Kur’ân’da levmedildi, tehdit edildi. Durum böyle olunca, Ebû Leheb eğer istisnâ edilmiş olsaydı, acaba bu Kur’ân’ın âlemşûmûl olma keyfiyetine uygun düşer miydi? Elbette ki hayır. Zira Velid ibn-i Muğire’nin kınandığı bir yerde, Ebû Leheb kınanmasaydı, bu işin müşâhitleri, Allah Resûlü’ne bunca düşmanlık etmiş bir insanın, sırf O’na yakın akraba oluşundan dolayı korunup muhâfaza edildiği düşüncesine kapılmayacaklar mıydı? İşte Kur’ân buna meydan vermedi ve Ebû Leheb’i de diğer müşriklerin kategorisine dâhil etti.
Üçüncüsü:
Bu sûre Mekke’de nâzil oldu. Ebû Leheb ise Bedir Muhârebesi’nin hemen ardından öldü. Demek ki ortada gayba âit bir haber verme bahis mevzuuydu. Ebû Leheb ve karısı kâfir olarak gidecekti ve Kur’ân ne dediyse aynen tahakkuk etti. Nasıl Allah Resûlü, Bedir’de ölecek Kureyş’in ileri gelenlerinin yerlerini göstermiş ve her biri gösterdiği yerde öldürülmüştü ve böyle bir ihbar mü’minlerin kuvve-i mâneviyesini takviye etmişti. Ebû Leheb’in de o şekilde ölmesi inananların kuvve-i mâneviyelerini takviye ediyor, âdeta onları daha da uyarıyor ve dikkat edin diyordu. Zira Kur’ân’ın vaat ettiği her şey oluyordu. Ortada bir zafer va’di vardı, demek ki o da olacaktı. Bir avuç Müslümana herkesin düşman kesildiği bir devrede, bu gibi takviyeler hiç de küçümsenecek şeyler değildi. Aksine doğurduğu müspet netice itibâriyle bir bakıma şarttı ve zorunluydu.
Bazen küçük bir belâ ve musibetin insanda hâsıl ettiği uyarma ve kendine gelme, manevi hayatı adına öyle şeyler kazandırır ki, perde açılsa, kazanılanlar görülüverse, herkes o belâ ve musibetin gelmesini can-u gönülden talep edip isteyecektir. Sonradan kazanılanlar, o musibeti hiçe indirmektedir. İşte insanlık adına, zaten kaybetmeleri kesinlik kazanmış olan böyleleri hakkında söylenenler söylenmemiş dahi olsaydı neticeye zerre tesir etmeyecekti. Olan olmuştu ve onların kötü akıbetleri mukadderdi. Vâkıa burada bir-iki şahıs kötü akıbetleriyle zikrediliyor ve bu ilk bakışta insanlığın onurunu kırıcı bir üslûp gibi geliyor ise de, neticede milyonlarca insanın şahlanıp, kendi derinliklerini hissetmelerine veya en azından zikredilenlerin âkıbetine düşmemek için daha dikkatli davranmalarına vesile olma keyfiyetiyle ele alınacak olursa, ilk hatıra gelen intibânın yerini başka hikmetler alacaktır. Ve Kur’ân’da Ebû Leheb ve emsâlinden bahsedilmesinin ne kadar lüzumlu, psikolojik ve pedagojik açıdan inananlar adına ne kadar gerekli olduğu böylece idrak edilmiş olacaktır.
Dördüncüsü:
Son olarak şunu da ilâve etmeliyiz ki, bu psikolojik te’sir inanan kesimde dediğimiz şekilde bir uyanmaya sebep olduğu gibi, küfür cephesinde de tereddütler hâsıl etmeye başlamıştır. Mutlak küfürleri, şek ve şüpheye inkılap etmekle, nurlu yola girmeleri kolaylaşmış ve önceleri sadece vicdânlarında hapsolan tasdikleri, ortaya çıkan tereddütlerin tazyikiyle akıl ve kalbe girme menfezleri bulmuş ve zaten bir müddet sonra neticeler görülmeye başlanmıştır. Ondan sonra niceleri, küfür elbisesini çıkararak, iman elbisesini giydi ve irşadda bulunmak için döndü gittiler. Bu da imân ve insanlık adına az bir kazanç değildir. İşte bazı insanların encamlarının zikredilmesiyle böyle büyük neticeler hâsıl etmek ancak ve ancak Kur’ân’a yakışan ve O’nun hikmet dolu beyânlarının tezâhürü olan öyle mucizevi bir üslûptur ki, şimdiye kadar böyle bir netice hâsıl etme başka hiç bir kelâma nasip olmamıştır. Bu, okyanuslara atılan küçük bir taşla binlerce dalgalar hâsıl etme gibi hârikulâde renklilik ve derinlik örneğidir.
Evet bu dalgalanmalar o günden bugüne binlerce, yüz binlerce hatta milyonlarca insanın gönlünde dalgalanıp durmaktadır. Evet Kur’ân, tergîp ve terhîbin iticiliği ve çekiciliği ile, bir adamın küfür içinde ölmesini haber verdiği aynı anda milyonların hidâyetine vesile olma gibi üstün bir üslûpla nâzil olmuştur. Bu da Kur’ân’ın fesâhat ve belâgat ifâde eden beyânına gayet uygundur, muvafıktır. Maslahat ve hikmetin ta kendisidir. (M. Abdülfettah Şahin, Asrın Getirdiği Tereddütler, İzmir 1991, III, 134-141.)
Kaynak : Kısa Sûrelerin Tefsîri Işık Yayınları