1-) En Mühim Haberden

  • -İnsanları ALLAH Gibi Sevmek
  • -Kederin Arkasından Güven
  • -Fısıldaşmanın Hayırlı Olanları

İNSANLARI ALLAH GİBİ SEVMEK

يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُۤوا أَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِ

İnsanlardan bazıları da ALLAH’tan başkasını eş, ortak edinir ve ALLAH’I SEVİYOR GİBİ onları severler. İman edenlerin Allah’a muhabbeti ise daha sağlam (ve daha fazladır).” (Bakara sûresi, 2/165)

Zannediyorum bu âyet-i kerime de şu küllî hakikati anlatıyor: Bir mü’min için iradî sevmelerde, Allah sevgisinin üstünde hiçbir şey olmamalıdır.Sevginin, tabiat hâline gelip bütünüyle insan benliğini sarıp onu deliye çevirmesi, zamanla hâsıl olur ve insanın mârifeti ölçüsündedir. İradî sevgi bir alâka ve tercihtir ki;

لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتّٰى أَكُونَ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ وَلَدِه۪ وَوَالِدِه۪ وَالنَّاسِ أَجْمَع۪ينَ

Sizden biri, beni evlâdı, ana-babası ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe iman etmiş (imanın kemal mertebesine ulaşmış) olamaz.” (Buhârî, iman 8; eymân 3; Müslim, iman 69, 70; Nesâî, iman 19; İbn Mâce, mukaddime 9.) hadisi bu kademeye işaret etmektedir.

Aslında gerçek sevgi ve aşk da böyle bir ilk adımla başlar. İnsan fıtrat ve tabiatı icabı sevmelere gelince, yani insanın ana-babasını, çocuğunu, hanımını, malını vs. sevmesi, evet bunlara karşı sevgi de, muhakkak Allah’ın emrettiği çerçeve içinde olması lâzımdır. Aksi hâlde, Allah kulunu ya dünyada çeşitli vesilelerle imtihana tâbi tutar ve muaheze eder ya da ahirette.

Hâsılı, mü’min denge insanıdır. O bu dengeyi, hayatının her lahzasında, hem de bir sürü başka arzu ve isteklerine rağmen korumak zorundadır. Evet, İNSANLARIN BİR KISMI, gözünde büyüttüğü kimseleri açıktan açığa ilâh kabul eder; “Rabbimiz, mâbudumuz, tanrımız!” der, onun yaratmasından, sevk ve idaresinden dem vurur ve onu Hz. Mâbud-u Mutlak’ın yerine koymak isterler.. KİMİLERİ de böyle bir duygu ve düşünceyi tasrih etmese de genel alâka, münasebet, teveccüh ve bekleyişleriyle aynı şirki irtikâp ederler. Birincilerin anlayış ve tavırlarına sarih şirk denecekse, ikincilerinki zımnî ve dolaylı yoldan şirk kabul edilebilir ki, âyet bunlardan birinci kategoriye dahil olanları şiddetle zecretmekte, diğerlerine de tenbihte bulunmaktadır.

AYRICA, bu âyet, ulûhiyetle muhabbet arasında bir köprü kurarak, insanların, tapageldikleri şeylere karşı sevgi ve alâka duyacaklarına dikkati çekiyor ki, eğer mâbud zannedilen şeyler seviliyor, onlara itaatte bulunulup önlerinde serfürû ediliyorsa, mü’min gönüller, sinelerinin vüsatini aşkın bir enginlik içinde, delice O’nu sevmeli, O’na tahsis-i nazar etmeli, ömrünün gerçek değerini O’nun emirlerini dinlemede aramalı ve O’nun hoşnutluğuna kilitlenerek O’nu memnun etmeyi hayatının gayesi bilmelidir.

O’nu sevmeyenler, meçhul akıbetlerinin endişesi ve kendi kendilerine kalmış olmanın ürperticiliğiyle titreyedursunlar, hakikî mü’minler, vesile-i iman, vesile-i mârifet ve bir mânâda vesile-i necatları olan evliyâ, asfiyâ ve enbiyâyı sevmede bile fevkalâde temkinli, ölçülü ve tevhit eksenlidirler. Allah’ı evvelen ve bizzat, âşık-mâşuk münasebetini aşkın bir muhabbetle sever, O’ndan ötürü de her şeye karşı nisbî bir alâka duyar ve bağırlarına basarlar. Onları, Allah’ı seviyor gibi sevmez; kıymetlerinin izafîliğine göre Allah için severler. Böyle bir muhabbet pâyidârdır, sarsılmaz; aklî, mantıkî ve kalbî alâkadan kaynaklanmaktadır, şaşırtmaz…

***

KEDERİN ARKASINDAN GÜVEN

ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشٰى طَۤائِفَةً مِنْكُمْ وَطَۤائِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ مِنْ شَيْءٍ قُلْ إِنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِ يُخْفُونَ فِ۪يٓ أَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَ يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هَاهُنَا قُلْ لَوْ كُنْتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلٰى مَضَاجِعِهِمْ وَلِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ مَا ف۪ي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Sonra o KEDERİN ARKASINDAN Allah size bir GÜVEN İNDİRDİ ki (bu güvenin yol açtığı) uyuklama hâli bir kısmınızı kaplıyordu. Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup da Allah’a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar.

‘Bu işten bize ne?!’ diyorlardı.

De ki: ‘İş (zafer, yardım, her şeyin karar ve buyruğu) tamamen Allah’a aittir.’ Onlar, sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar.

‘Bu işten bize bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik.’ diyorlar.

Şöyle de: ‘Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. Allah, içinizdekileri yoklamak ve kalblerinizdekileri temizlemek için (böyle yaptı). Allah, içinizde ne varsa hepsini bilir.’”(Âl-i İmrân sûresi, 3/154)

  Risale-i Nur talebeleri saldırılara maruz kaldığında ÜSTAD BEDÎÜZZAMAN HAZRETLERİ, talebelerine, dostlarına hep bu mealini verdiğimiz âyet-i kerimeyi nazara verir.

  • Şimdi, Bediüzzaman’ın bu dersini almış birisi nazarıyla, âyetin mealini bir kere daha okuyalım ve almamız gerekli dersi alalım.

ŞİDDETLİ bir korku, telaş ve endişe anında insanların uyuklaması; uyuklayıp kalb ve ruhundaki endişe ve dağınıklığı aşması, sükûnet bulup tam itminana ulaşması, Allah’tan o insanlara bir lütuf, onlardan da Allah’a karşı bir güven, bir itimat hatta bir tevekkül, bir teslim ve bir tefviz tavrıdır. Hem Bedir’de, hem Uhud’da böyle bir itminan, böyle bir teminat-ı ilâhiye ve böyle bir sekîne-i rahmâniyenin vâki olması, onun, dine o ölçüde sahip çıkıldığı, gönüllerin o heyecanla hakikî mihraplarına yöneldiği ve sadakatin ilâhî teveccühle buluştuğu her durumda herkes için söz konusu olduğunu gösterir.

Evet, din hayatın ruhu, i’lâ-yı kelimetullah vazifelerin en yücesi; o yolda tükenip gitme ebedî varoluş hamlesi ve Allah hoşnutluğu da gayeler gayesi hâline getirilebildiği ölçüde, ne zaman, hangi şartlar altında olursa olsun, ilâhî inayet, himaye, riayet ve vekalet ayniyete yakın bir misliyet içinde cereyan edip duracaktır; cereyan edip duracak ve bu seviyedeki iman, teslim ve tevekkül erleri nâr-ı Nemrutları göğüslerken bile fevkalâde rahat-ı kalb içinde bulunacak; hatta imanlarıyla o ateşi berd ü selâma çevirip, Yunus diliyle varıp ol gölgede yatabileceklerdir.

Onların böyle sekîne ve itminan içinde cereyan eden hayatlarına mukabil diğer bir zümre vardır ki bunlar aynı zeminde olmalarına rağmen, aynı atmosferi paylaşamadıklarından ötürü nefislerinin derdine düşecek; duygularında ve düşüncelerindeki tereddütler, hayatlarına utandıran zikzaklar hâlinde aksedecek; ne itminan, ne uyku, ne de rahat yüzü görmeyecek ve cahiliye kafasıyla terk edildikleri, ortada kaldıkları mülâhazalarıyla gelgitler yaşayacak ve inansalar bile, Allah hakkında dahi suizanda bulunacaklardır ki,

وَطَۤائِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنْفُسُهُمْ يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ

Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup da Allah’a karşı haksız yere cahiliye devrindekine benzer düşüncelere kapılıyorlar.” ferman-ı sübhanisi, bu bulanık duyguların yeis, inkisar ve kararsızlıklarını sergilemektedir.

***

FISILDAŞMANIN HAYIRLI OLANLARI

لَا خَيْرَ ف۪ي كَث۪يرٍ مِنْ نَجْوٰيهُمْ إِلَّا مَنْ أَمَرَ بِصَدَقَةٍ أَوْ مَعْرُوفٍ أَوْ إِصْلَاحٍ بَيْنَ النَّاسِ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ ابْتِغَۤاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْرًا عَظِيمًا

Onların FISILDAŞMALARININ birçoğunda HAYIR yoktur. Ancak bir SADAKA, yahut bir İYİLİK, yahut da İNSANLARIN ARASINI DÜZELTMEYİ isteyen (insanların fısıldaşması) müstesna. Kim Allah’ın RIZASINI ELDE ETMEK İÇİN onu yaparsa, Biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” (Nisâ sûresi, 4/114)

Bu âyet-i kerimede, bugünkü DÎNİ HİZMETLERLE alâkalı önemli mesajlar var. Şöyle ki, içinde bulunduğumuz dönem gibi –bilhassa yakın geçmişimizle daha çok alâkalı– İslâm’ı anlatmanın ve onun, insanlığı düze çıkartacak mesajlarını sunmanın olumsuz bir kısım sebepler nedeniyle çok zor olduğu dönemlerde, elbette bu vazife gizli gizli, fısıldaşma ile yapılacaktı –ki, buna telattuf veya “sırren tenevveret” de diyebilirsiniz– ve bunun karşılığında da, âyetin fezlekesinde belirtildiği gibi, ecr-i azim alınacaktı. Görüldüğü gibi, Allah, sevabı mutlak bırakarak, bizlerin aşk ve şevkini kamçılıyor. Tıpkı “Oruç Benim içindir, onun sevabını Ben veririm.” kudsî hadisinde de belirtildiği gibi.

KÖTÜ duygu, KÖTÜ tutku ve KARANLIK DÜŞÜNCELERİN, ehl-i iman aleyhindeki GİZLİ GİZLİ hile, KOMPLO ve ENTRİKALARI, ŞER doğumlu, ŞER menşeli ve bütün bütün öyle HAYRA KAPALI şeylerdir ki, bu işin arkasındaki EŞRAR BİLE ondan hayır görmezler. SADAKAT duygusunun emaresi SADAKA PLÂNLARI, iyiliği ve güzelliği yaygınlaştırma stratejileri ve insanların aralarını bulma, onları uzlaştırma gayretleri farklıdır..kim Allah’ın rızasını hedefleyerek bunları yaparsa, HEM böyle güzel işler yapmadan ötürü, HEM de şartlar elvermediğinden dolayı gizliliğe dikkat edildiği için normal sevapla değil, onlar ecr-i azimle mükâfatlandırılacaklardır.

Evet, Allah rızası için bu üç hususu gerçekleştirme istikametinde değişik organizasyonlar teşkil edilebilir; böyle bir organizasyon çerçevesinde meselenin muhterem olma mahremiyeti korunabilir.
Ve İSTİŞARELER mümkün olduğu ölçüde belli bir çerçeve içinde gerçekleştirilir; gerçekleştirilir ve icabında bilgisi, görgüsü kıt ağyâra da kapalı kalınabilir. Zira bu üç mesele, üçü de önemli içtimaî buudu olan meselelerdir. Toplumun hukukunu alâkadar eden bu kabîl hususlarda, sırrın gücüne sığınma peygamberane bir tavır ve akıllıca bir davranıştır.

Aksine, böyle umumî bir hayra esas teşkil etmeyen bir araya gelişler, gelip şununla-bununla alâkalı fiskos edişler ve hele gizli cemiyetler.. mü’minler bunlardan sakınmalı ve onların teşekküllerine de meydan vermemelidirler.

Kaynak: Kur’an’dan İdrâke Yansıyanlar

Bu yazı 72 kez okundu