- -Öğüt Fayda Verecekse Nasihat Et
- -Bir Hareket Felsefesi ve Bir Hayat Düsturu
- -İnsanlara İyiliği Emredip Kendimizi Unutma!
***
ÖĞÜT FAYDA VERECEKSE NASİHAT ET
فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰى
“O hâlde, öğüt fayda verecekse sen de nasihat et!” (A’lâ sûresi, 87/9)
Esbab-ı nüzul hesaba katılmadan bu kabîl âyetlerden, “Nasıl olsa öğüdüm fayda vermiyor.”, “Elli defa gittim anlattım, anlamadılar.”, “Zaten liyakatları da yok.” vb. gibi yanlış anlamalar söz konusu olabilir; olabilir ve tebliğ ü irşad vazifesinde fütur yaşanabilir. Oysaki âyetin ifade ettiği hakikat tam bunun aksinedir. Şöyle ki, bu âyet-i kerime öncelikle irşad konumunda olana vazifesini talim etmektedir.
Evet, فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰى “Eğer öğüt yararlı olacak ise sen de nasihate devam et.” Kaldı ki
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَۤاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
“Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir, iman etmezler.”(Bakara sûresi, 2/6) âyetine rağmen, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ebû Cehil, Utbe, Şeybe… gibi kalb ve kafaları küfre kilitlenmiş insanların ayağına kim bilir kaç defa gitmiş ve kaç defa onlara öğüdünü yenilemiştir. Zannediyorum Allah (celle celâluhu), peygamberine bir o kadar daha imkân ve fırsat verseydi, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları sık sık yoklamadan geri durmayacaktı.
Evet, tebliğ ve irşad vazifesinin ruhunda, Allah’ın emri olarak her zaman yapılması gerektiği esası söz konusudur. Kabul edecekler veya etmeyecekler düşüncesi, maksadımızın aksine bazen neticenin menfî şekilde tecellîsine bile sebebiyet verebilir. Bakın Allah (celle celâluhu) Peygamberi’ne ne buyuruyor:
يَۤا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَۤا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ
“Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun.” (Mâide sûresi, 5/67)
Nebiye sorumluluğu hatırlatılırken yumuşak bir tenbih de seziliyor burada. Yani Aslında Senin vazife ve sorumluluktan kaçman kat’iyen söz konusu değildir.. evet Senin tabiatında böyle bir şey yoktur. Hatta senin fıtratın âdeta tebliğe kilitlidir ama yine de hatırlatmak gerekir ki, Sen seciyesi yüksek, fıtratı nuranî, gayesi sonsuzluk, aşkın bir insansın ve vazife şuurunun gerçek ve sürekli çizgisi de bu iç muhtevaya muvafık olmalıdır.
إِنَّكَ لَا تَهْد۪ي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ي مَنْ يَشَۤاءُ
Zaten “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; ne var ki Allah kimi dilerse onu hidayete erdirir.”(Kasas sûresi, 28/56) âyetinin gözler önüne serdiği gerçeğe göre de O’nun da bizim de vazifemiz sadece ve sadece tebliğdir.
إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰى
âyetine: “Eğer öğüt fayda verirse.” tevcihinin de bir mahmili vardır; evet bazılarına öğüt fayda vermeyecektir. Öyleyse bu hakikatin baştan bilinmesi lâzımdır ki, öğüde rağmen ortaya çıkan netice karşısında yeise düşmeyelim, vazifemizin haricindeki işlere karışmayalım.
سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشٰى
fehvâsınca Allah’tan korkan, kalbleri haşyete programlanmış insanlar, evet işte ancak onlar bundan istifade edebilecektir.
Evet, Efendimiz, bilâ kayd u şart tezkir ve ihtar vazifesiyle muvazzaf bulunduğundan, “va’z u nasihat fayda verirse.” şeklindeki şartlı ifade, bir kayıtlama mülâhazasından daha çok sorumluluğu pekiştirme mânâsını müfittir. Şöyle ki, faydalı olmak için şerefnüzul olmuş beliğ ve güçlü bir beyan bilkuvve mutlaka faydalı olma konumundadır.. onu dinleyenlerin bilfiil ondan istifade edip etmemeleri ayrı bir mevzudur. Öyleyse burada kelâmın vaz’edilmesi esprisine dayanarak diyebiliriz ki, bu cümleyi: “Nasihat et, zira nasihatın faydalı olacağı muhakkaktır.” şeklinde anlamamız gerekir.
***
BİR HAREKET FELSEFESİ ve BİR HAYAT DÜSTURU
فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ
“(O hâlde) bir işten boşalınca hemen (başka) bir işe koyul.” (İnşirah sûresi, 94/7)
Bu âyet-i kerime, Müslümana önemli bir hareket felsefesi ve bir hayat düsturu sunuyor. Evet, mü’min her zaman hareket hâlinde olmalıdır. Çalışırken hareket, dinlenirken de hareket.. bir diğer ifadeyle o, mesaisini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında boşluğa hiç yer kalmamalıdır. Gerçi mukteza-i beşeriyet olarak dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda o da dinlenecektir ama böyle bir dinlenme de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmelidir. Meselâ, dimağı okuma ve yazma ile meşgul olan ve yorulan biri, dinlenirken yan gelip yatabileceği gibi, pekâlâ meşguliyet değiştirerek dinlenebilir; Kur’ân okuyabilir, namaz kılabilir, kültürfizik yapabilir, musâhabe ve mülâtefede bulunabilir ve hâkeza. Bunlarla yorulduğunda da döner tekrar kitap mütalâasına başlar.
Hâsılı, sürekli hareket, sürekli iş çizgisini bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçmek suretiyle değiştirme.. böylece “Çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla hareket etme mü’mince bir davranış olsa gerek.
Bu meseleyi GENEL HİZMET ÇERÇEVESİNDE DEĞERLENDİRECEK OLURSAK, denebilir ki, mü’minler olarak,hemen her zaman ifade edildiği üzere, âdeta cebrî lütuflar cereyanı içinde bulunuyoruz. Öteden beri kabul edilen ve uygulanagelen hizmet üslûbu içinde, istesek de istemesek de, mü’min olmanın gereği Kur’ân’ın bu düsturunun, farkına varmadan hayatımıza hep yansıdığını görmüşüzdür.
BİR ZAMAN, Allah’ın rızası peşinde koşan zenginlerimiz, millete ve ülkeye hizmet adına fakir ve istidatlı talebelere evler tutmuş; daha sonra “Vazifemiz bitti.” diye, ülfet ve ünsiyete takılıp gevşemeye girilebileceği bir anda geniş hizmet daireleri açılmış ve yepyeni, ter ü taze hizmetlerin en erişilmez zevkleri tadılmıştır. SAMİMÎ YÜREKLERİN, “Bu çizgide sürdürülen çalışmalar akamete mi uğrayacak, daha fazla hizmet sahaları yok mu?” endişeleri ile hopladığı bir anda ise çok daha geniş bir coğrafyada Hak yolunda koşturmanın bütün zevkleri bir defa daha dolu dolu tadılmıştır. DERKEN Allah, hayatın daha başka buudlarında daha farklı faaliyet sahaları açmış.. kısaca, bir hizmetten “fariğ” olup da, yapılacak başka bir şeyin kalmadığı gibi öldürücü düşüncelere girilebileceği hemen her dönemde, hizmet etmek isteyenler için Allah, farklı farklı alanlar ve hizmet şekilleri lütfetmiştir. Onun içindir ki, başta bu mânâyı ifade sadedinde, bir “cebrî lütuflar” toplumu olduğumuzu ima etmeye çalıştım.
DEMEK ki, mü’minler olarak “Bir işten boşalınca hemen (başka) bir işe koyul.” âyetinin mânâ ve muhtevası, biz farkına varmasak da, hayatımızda sistematik bir şekilde görülmektedir, denebilir.
İşin aslına bakılacak olursa, bir mü’minin bunun dışında bir alternatifi yoktur. Bir kere, Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere ihsan buyurduğu her nimet çok büyüktür. İnsan olmamız bir nimet; sağlık, sıhhat, afiyet ayrı bir nimet ve hele imanla bu nimetleri duymak bambaşka bir nimet; yeme-içme, ebediyeti ve ebedî nimetleri bekleme, kısaca her şey, ama her şey bir nimet. Fakat ülfet ve ünsiyetin çocukları olarak, çok defa bunların gerçek kadr ü kıymetini bilemiyor ve dolayısıyla da bir türlü şükürlerini eda edemiyoruz. Bütün bu nimetler bir yana, başımızı kaldırıp etrafımıza baktığımızda, pek çok yerde sıcak savaşların cereyan ettiğini ve her gün on binlerce insanın kan ağladığını göreceğiz. Dünyanın her yerinde Müslümanlar zulüm görmekte, Müslüman ülkelerdeki despot idareciler, inanan insanlara ne zulümler yapmakta.
Şimdi etrafımızda hâdiseler bütün dehşet ve ürperticiliği ile böyle cereyan ederken, bizim hidayet üzerinde bulunmamız, mükellefiyetlerimizi yerine getirebilecek müsait ortamı bulmamız, inancımızdan dolayı türlü türlü zulüm ve hakaretlere –eskiye ve başka ülkelere nispetle– maruz kalmamamız birer nimet değil midir? Ve bütün bunlar şükür istemez mi? Öyleyse, her zaman bir işten diğerine koşmalı, mevcut çalışma sistematiği içinde üzerimize düşen vazifeleri dur-durak bilmeden yerine getirmeli, bizzat amelin içine dercedilen ezvâk-ı ruhiye ve mâneviyeyi bütün derinliğiyle yaşamalıyız.
Evet, bir mü’min için “artık yapacak bir şey kalmadı; vazifem bitti” diye rahata kapılıp, olduğu yerde kalma söz konusu olamaz. Mü’mine düşen şey BİR HAYIRDAN BOŞALINCA ikinci bir hayıra koşma, YORULMA içinde dinlenme, DİNLENMEYİ bir başka yorulmanın mukaddimesi hâline getirme, ‘usür’lerde ‘yüsr’ yaşama, ‘yüsr’leri de büyük ‘usür’lerin gerektirdiği metafizik gerilimler istikametinde değerlendirme, bütün sa’y ü gayretlerimizde fiziğin metafiziği, metafiziğin de fiziği tamamlayıcılığı esprisiyle davranma ve hayatında boşluk olmayan bir insan gibi yaşamaktır.
***
İNSANLARA İYİLİĞİ EMREDİP KENDİMİZİ UNUTMA!
أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
“(Çok garip) sizler Kitab’ı (Tevrat’ı) okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) hâlde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Bakara sûresi, 2/44)
Bu âyet-i kerime doğrudan doğruya bir kısım İsrailoğullarını alâkadar etmekle beraber, Müslümanlara da işârî olarak tenbihte bulunmaktadır. Burada asıl anlatılmak istenen şey de hâl ile kâl birliğinin gerçekleştirilmesidir. Nitekim bir başka âyet, bu hususu bir başka üslûpla ifade sadedinde:
لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ
“Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz ki?” (Saf sûresi / 2) demektedir.
Evet, hâl ve kâl, hakkı tutup kaldırma, onu temsil edip anlatma adına çok önemli iki cepheli bir dildir. Bu iki görünümlü tek dil hakikatle gürleyince, onun tesiri müthiş olur. Evet, insan başkalarına söyleyeceği şeyleri önce kendi nefsinde yaşamalı ki, iç-dış, beyan-hâl farklılığına düşmesin. Bir eserde, Cenâb-ı Hak, Hz. İsa’ya “Yâ İsa, önce nefsine vaaz et. Eğer o kabul ederse, sonra insanlara nasihatte bulun! Yoksa (nefsinin kabullenmediği şeyleri başkalarına anlatma hususunda) Benden utan!” (Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/78; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/382.) buyurur.
O hâlde insan önce inandığı şeyleri yaşamalı, kendinden tecrit mülâhazası içinde, kendi duygu-düşünce ve iç derinliklerini seslendirmelidir. GECE HAYATI olmayan biri, teheccütten bahsederken utanmalı.. NAMAZINI huşû ve hudû ile kılamıyor, Allah’a karşı saygılı davranıp gerekli mehâbet ve mehâfeti içinde duyamıyorsa, kâmil namazdan dem vurmamalı.. HASBÎ ve DİĞERGÂM değilse, bir tek kelime ile dahi başkaları için yaşamaktan kat’iyen bahis açmamalı; açmamalı zira lihikmetin (bir hikmete binaen) Allah, anlatılan hususların tesir gücünü, anlatanın yaşamasına bağlamıştır.
Bakınız, İslâm’ı anlatma ve müdafaa etme adına bazı kimselerin irşad, cevap ve REDDİYE GİBİ ŞEYLERİ hep HAVADA KALMAKTADIR. Hatta, samimî olunmadığından, yer yer daha önce söylenen şeylerden vazgeçilmekte ve muhaliflerin anlayışlarına mümaşat edilmektedir. Mustafa Sabri Efendi, bu durumu şöyle izah eder: “Bunlar, anlattıkları şeylerde, başkalarına verdikleri cevaplarda, yazdıkları kitaplarda samimî değiller. Eğer samimî olsalardı, dediklerini yaşar ve hayatlarında zikzak çizmezlerdi.” Yaşamadı, zikzaklar çizdi ve arkalarındakileri tereddütlere attılar.
Bu itibarla da, hizmet düşüncesi ile dahi yazılmış olsa, bu kitaplar, bu reddiyeler yazıldıkları yerlerde teşettüt-ü efkâra (fikir dağınıklığına) sebebiyet vermiş ve önü alınmaz ayrı kaosların doğmasına yol açmıştır. ÖYLE İSE, önemli olan, müessir olabilmenin yollarını araştırmaktır. O da, bilme, yaşama, metot, muhatabı tanıma, neyi, nasıl, nerede anlatacağını iyi tespit etme gibi her biri kendi çapında önemli hususların yanı başında, tebliğcinin yürekten ve samimî olmasıdır.
Burada, hatırlatılmasında yarar olan bir diğer mesele de,
لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ
“Niçin yaşamadığınız şeyleri anlatıyorsunuz?”(Saf sûresi, 61/2) âyetinin, yanlış anlaşılma ihtimalidir.
Zira âyet-i kerime, zemm makamında “niye-niçin” diyerek bunları sorgularken, “Ha sakın yaşamadıklarınızı anlatmayın!” demiyor. Zira YAŞAMAK ayrı ANLATMAK da ayrı birer İBADETTİR. İkisini birden yapmayan iki günah, birini yapmayan da bir günahla kendini tesirsizliğe mahkûm etmiş olur. Evet, daha önce de ifade ettiğimiz gibi müessiriyet, anlatılanların yaşanmasına bağlıdır. Evet, insanlara iyiyi emredip, onları kötülükten vazgeçirmeye çalışırken insanın kendini unutması açık bir tenakuzdur ve böyle bir yanlış, ifade, beyan gücü, bilgi gibi pek çok doğruyu götürecek mahiyettedir ki, âyetin fezlekesi de, aklı olan bir insanın böyle bir çelişkiye düşmemesi gerektiğini hatırlatarak, “İnan, düşün, yaşa ve anlat!.. Aksi gevezeliktir, konuşanın kredi ve itibarını götürür ki, bu da onun kendini katmerlice unutması mânâsına gelir.” demektedir.
Bu itibarla vâiz, nâsih, mürşit, mübelliğ, yazar ve programcı, yapıp ettiği şeylerde ciddî olmalıdır ki kendisi de ciddiye alınsın ve bahse konu hususların değerine toz kondurmasın. Dahası irşad için yamuk yumuk davranmakla, idlal yolunda tutarlı konuşanların altında kalmasın…
Kaynak: Kur’an’dan İdrâke Yansıyanlar