1-) Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi Seçmeleri

《01》

NİYETE GÖRE DEĞER KAZANAN FİİLLER

Hz. Ömer radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır. Öyleyse kimin hicreti Allah’a ve Resûlüne ise, onun hicreti Allah ve Resûlünedir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya nikâhlanacağı bir kadına ise, onun hicreti de o hicret ettiği şeyedir.[Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 45; Müslim, İmâret 155; Ebu Dâvud, Talâk 11; Tirmizi, Fedâilu’l-Cihâd 16; Nesâî, Tahâret 60]

1- Bu hadis muteber hadis kitaplarımızın hepsinde vardır.

2- Niyetle ilgili hadis çok ise de, bu hadis, sahîh bir senetle tek tarikten gelmiştir. Sonradan ulemâ arasında fevkalâde şöhret yapmıştır. Bilhassa ihtiva ettiği hüküm, âlimlerce öylesine benimsenmiştir ki, Ahmed İbnu Hanbel gibi İslâm’ ın mühim bir imamı, onu dinin üç temelinden biri kabul etmiştir. Bütün ameller, kıymetini niyete göre kazandığı için, İslâm müellifleri eserlerini bu hadisle başlatmayı âdet edinmiştir.

3- Hadisin vürud sebebiyle ilgili olarak, bazı kaynaklarda şu açıklamaya rastlanır:

Resulullah’ın Medine’ye hicret etmesi üzerine Müslümanlar Mekke’yi terkederler. Resûlullah’ın emrine uyarak hicret edenlerden biri de Ümmü Kays adında bir kadındır. Bununla evlenmek düşüncesinde olan bir erkek, kadının: “Hicret etmezsen seninle evlenmem” demesi üzerine, onunla evlenmek için hicret eder ve Medine’de evlenirler.

Herkes Allah ve Resulü’nün rızası için hicret ederken, sırf Ümmü Kays’la evlenmek için hicret eden bu şahısın niyeti herkesçe bilindiği için adama Ümmü Kays’ın muhâciri manasında “Muhâciru Ümmü Kays” lakabı takılmıştır. Gerçi rivâyette sarîh olarak “Resûlullah bu hâdise üzerine niyet hadisini îrad buyurmuştur” denmez ise de, geçen ibare, zihinlerde bir irtibata sebep olmuştur.

4- Âlimler, hicret için niyetin hâlis olmasının ehemmiyetini söylerken, hem evlenmek gibi dünyevî bir maksad, hem de hicret gibi bir niyetin beraber olabileceğini de belirtirler. Her ne kadar birincisi kâmil bir niyete sahip ise de ikincisi batıl bir iş yapmış sayılmaz, birinciye nisbetle niyetinde eksiklir var demektir. Zira evlenmek de meşru bir ameldir, o da niyete tâbi olarak mana ve ehemmiyetini değiştirebilir.

Sevap yönüyle, elbette ki birinci üstün olacaktır. Hatta sırf evlenmeye niyet eden kimse, bunu, iffetini korumak, Resulullah’ın “çoğalın” emrini yerine getirmek gibi bir niyetle yapsa sevaba nail olacaktır. İslâm tarihinde bunun değişik örnekleri var.

Ebu Talha, Ümmü Süleym’le evlenmek ister. Ancak daha önce Müslüman olan Ümmü Süleym, Müslüman olması kaydıyla evlenebileceğini söyleyince Ebu Talha Müslüman olur. Burada Ebu Talha’nın Müslümanlığı değersizdir denemez. Evlenmek, Müslüman olmaya teşvik unsuru olmuştur.

Oruç tutup bununla hem ibadet ve hem de perhize niyet edenin hali de böyledir. Sırf perhiz için tutulan orucun sevabı yoksa da, her ikisine niyet eden, niyetinin derecesine göre sevap alır. Eğer perhiz niyete gâlip çalarsa Gazâlî’ye göre bunun sevabı yoktur. Bütün ameller böyledir, dinî niyetin galebesi halinde sevap alır, değilse alamaz.

İbnu Cerir et-Taberî, dünyevî maksatların karıştığı ameller hususunda selef cumhûrunun, işin başına (iptidasına) itibar edileceği, hangi niyetle o ameli başlatmışsa ona göre değerlendirileceği, eğer sırf Allah rızası için başlamış idiyse, sonradan ârız olan başka maksatların zarar vermeyeceği görüşünde olduklarını nakletmiştir.

5- Bu hadisle istidlal eden bazı âlimlerimiz, hükmü bilinmeden amele teşebbüs etmemek gerektiğini söylemişlerdir. Çünkü hadis, amelde niyet olmadığı takdirde amelin değersiz olduğunu ifade etmektedir, nitekim bir amele terettüp edecek hüküm bilinmezden önce, o şeyin yapılmasına niyet etmek sahih olmaz.

Keza hadisten gâfile (hiçbir niyeti olmayana) teklif olmayacağı, çünkü kasd, maksudun bilinmesini gerektirdiği, gâfilin ise kasıtsız olduğu hükmü de çıkarılmıştır. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/113-115]

《02》

“MÜ’MİNLERİN ÂHİRZAMAN RÜYALARI”

Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Zaman yaklaşınca, mü’minin rüyası, neredeyse yalan söylemeyecek. Esasen mü’minin rüyası, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür.”

Buharî‘nin rivayetinde şu ziyade var: “Peygamberlikten cüz olan şey yalan olamaz.” [Buharî, Ta’bir 26; Müslim, Rüya 8; Tirmizî, Rüya 1; Ebu Dâvud, Edeb 96]

Hadiste iki hüküm var:
1- Kıyamete yakın görülen rüyaların sâdık olacağı,
2- Mü’minin rüyasının peygamberliğin kırk altıda biri olması.

Hadiste, kıyamet  tâbiri geçmez, “zamanın yaklaşması”  tâbiri geçer. […] “Zamanın yaklaşması” tâbirinden çıkarılan mâna, kıyametin yaklaşması ile dünya hayatının sona ermesidir. İbnu Battâl, hadiste bu mânanın asıl olduğunu söyler ve buna Tirmizî’nin merfu bir rivayetini delil gösterir:

في آخِرِ الزَّمَانِ َ تَكْذُبُ رُؤْيَا الْمُؤْمِنِ وَاصْدَقُهُمْ رُؤْياً اصْدَقُهُمْ حَدِيثاً

“Ahirzamanda mü’minin rüyası yalan söylemez. En doğru rüyayı, sözü en doğru söyleyenler görecektir.”

  • İbnu Battâl, kıyamete yakın rüyaların sâdık olma keyfiyetini şöyle izah eder:

Kıyamet yaklaşınca ilmin çoğu kaldırılacak, dine ait meâlim (din öğretimi yapan müesseseler), kargaşa ve fitneler sebebiyle indirâs ve inkıraza uğrayarak yok olacaklar. İnsanlar, (peygamber beklenen) fetret devri insanları gibi dinin kaybolması sebebiyle bir münzir (korkutucu mürşid) ve bir müceddid’e muhtaç hale gelecekler. Nitekim geçmiş ümmetleri de peygamberler inzâr etmiş (cehennemle korkutmuş) idiler. Bir yandan Peygamberimiz Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’in son peygamber olması, bir yandan da mezkur zamanın fetret devrine benzemesi, insanlara yasaklanan yeni bir nübüvvet eksikliğini bir başka şeyle telâfi etmeyi gerekli kılacaktır. İşte bu da, esas itibarıyla cennetle müjdeleyip cehennemle korkutmaktan ibaret olan nübüvvetin bir cüzü kılınan rüyayı sâdıkadır.” […]

Davudî“zamanın yaklaşması” tâbirinden saatlerin, günlerin ve gecelerin noksanlaşmasını anlamıştır. Noksanlaşmadan maksad da onların sür’at kazanıp, çabuk geçmesidir. İşte bu da kıyamet saatinin yaklaşması demektir. Zîra başta Müslim, birçok muhaddisin kaydettiği bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

يَتَقَارَبُ الزَّمَانُ حَتّى تَكُونَ السَّنَةُ كَالشَّهْرِ وَالشَّهْرُ كَالْجُمُعَةِ وَالْجُمْعَةِ كَالْيَوْمِ وَالْيَوْمُ كَالسَّاعَةِ وَالسَّاعَةُ كَاحْتِرَاقِ السَّعْفَةِ

“Zaman yaklaşacak, öyle ki, sene bir ay kadar; ay, hafta kadar; hafta, gün kadar; gün, bir saat kadar; bir saat de hurma dalının yanması kadar olacaktır.”

– Hadiste geçen mezkur zamanın, Mehdi’nin zamanı olduğu, o zamanda adâlet ve emniyetin geniş, hayır ve rızkın bol olacağı, bu durumdan alınan lezzet ve hazz sebebiyle vaktin çabuk geçip kısaldığına hükmedileceği de söylenmiştir.

Hadiste “neredeyse” ifadesine yer verilip “…Mü’minin rüyası neredeyse yalan söylemiyecek..” denmiş olması, o zamanda rüyalara sıdkın galebe çalıp, çoğunlukla sâdık rüyalar görüleceğine işarettir.

– Kurtubî der ki: “Allah bilir ya, bu hadiste zikri geçen âhirzamandan murad, Hz. İsa (aleyhisselam)’nın Deccal’i öldürmesinden sonra onunla birlikte olacak mü’min tâifenin zamanıdır. Nitekim, Müslim’in bir hadisinde şöyle buyurulmuştur: “Allah İsa İbnu Meryem’i gönderir, insanlar arasında yedi yıl kalır. Bu sırada iki kişi arasında düşmanlık olmaz. Sonra Allah, Şam cihetinden soğuk bir rüzgâr gönderir. Yeryüzünde, kalbinde zerre miktar hayır veya iman bulunan tek kişi kalmaz, hepsinin ruhu bu rüzgârla birlikte kabzedilir.” […]

İbnu Ebî Cemre, “Ahirzamanda mü’minin rüyası neredeyse yalan söylemez” hadisini şöyle anlar: “Rüya, o zaman, tâbire ihtiyaç göstermeyecek bir açıklıkta olur, ona yalan da karışmaz. Bu, daha önceki rüyaların hilafı bir durumdur. Zîra, önceki zamanda görülen rüyaların te’vili kapalıdır, sâdece  tâbirciler açıklayabilir, üstelik tâbircinin dediği gibi de çıkmayabilir. Böylece onlara yalanın da girmiş olduğunu anlarız…

Bunun âhirzamana has kılınmasındaki hikmet, mü’min, o zamanda garib (yalnız, hâmisiz) olacağından dolayıdır… Bu sebeple o vakit mü’minin dostu ve yardımcısı pek azdır. Allah, onlara rüyayı sadıka ile ikramda bulunur. Hadislerde, mü’minin rüyası nübüvvetin kaçta kaçı olduğuna dair rivayetten rivayete değişen ihtilâfı bu sebeple izah etmek mümkündür.

Ve şöyle denebilir: “Kıyametin yakınlığı arttıkça, rüyanın doğruluğu daha da artacak ve böylece nübüvvetten cüz olma nisbeti de arttığı için sayı düşecektir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 4/510-518 Sayfalarından özetlenmiştir.]

《03》

“KUL VE KAMU HAKLARINDA TEVBE VE HELALLEŞME OLMAZSA..”

Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı [kıyamet (ve hesaplaşmanın olacağı)] gün gelmezden önce  daha burada iken helalleşsin. Aksi takdirde o gün, salih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde  kendinden alınır. Eğer hasenatı yoksa, arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir.” [Buhârî, Mezalim 10, Rikak 48; Tirmizî, Kıyamet 2, (2421).]

Hadis, mü’minleri, mü’min kardeşine karşı haksızlık yapmamaya, şayet yapmış ise helalleşmeye tevşik etmektedir. Bu haksızlık, “ırz”la ifade edilen manevî varlığına karşı olabilir.

“Başka bir şey” tabiriyle de “bütün çeşitleriyle mal”“yaralama”, hatta “tokat“a varıncaya kadar her şey kastedilmiştir. Nitekim Tirmizî’nin rivayetinde “ırz ve mal nevinden…” denmiştir.

Müslim’de bu mana bir başka üslubla ifade edilmiştir: “Ümmetimden müflis olan o kimsedir ki: Kıyamet günü namazı, orucu ve zekatı olduğu halde gelir. Ancak birine küfretmiş, diğerinin kanını dökmüş, bir diğerinin  de malını yemiştir. Hasenatı, buna, öbürüne, diğerine dağıtılır. Üzerindeki borçlar bitmeden hasenatı  tükenmişse öbürlerinin günahlarından alınır, üzerine yüklenir ve böylece ateşe atılır.”

Bu hadis, “Bir günahkârın günahı diğerine yüklenmez” (En’am 164) ayetine muhalif düşmez. Zira bu kimse, kendi fiili ve zulmü sebebiyle cezalandırılmıştır. Çünkü hasenatı, Allah’ın kullar  hakkındaki adaleti gereği, seyyiati mukabilinde alınmıştır. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/368-369]

《04》

✍”DOĞRU KARAR VERMEK İÇİN”

İki kişi veya iki taraf hakkında hüküm verirken, her iki tarafı da dinlemek gerekir. Konuyla ilgili bir hadis şöyledir:

Hz. Ali (r.a.)’dan rivayet olunmuştur; dedi ki: Rasûlullah (asm) beni Yemen’e hâkim olarak göndermişti. (Ken­disine); “Ey Allah’ın Rasûlu, sen beni gönderiyorsun ama, ben daha çok küçüğüm ve nasıl hüküm vereceğimi bilmiyorum.” dedim.

Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Allah senin kalbini (doğru hüküm verebilme yoluna) eriştirecek, dilini (doğru hüküm vermede) sabit kılacak. Binaenaleyh (mahkeme olmak üzere) huzuruna iki hasım geldiği zaman, birincisini dinlediğin gibi diğerini de dinleyinceye kadar hüküm verme. Bu (vereceğin) hük­mün aydınlığa kavuşması için daha uygundur.”

(Hz. Ali sözlerine devamla: O günden beri hâlâ bu tavsiyesine göre) “hâkimliğe devam ediyorum.” Yahut da-: “Bir daha hüküm vermekte tereddüde düşmedim.” dedi. (Ebu Davud, Akdiye 6; Tirmizî, Ahkâm 5; Ahmed b. Hanbel, 1/111, 149, 150)

Hattabi şöyle demiştir:

“Hadis-i şerif; hasımlardan birini dinleyip öbürünü dinlemeden özellikle mahkemelerde hüküm vermenin caiz olmadığına, delalet eder.” (Hattabi, Mealimü’s-sünen, ilgili hadisin şerhi)

Her ne kadar metinde Hz. Ali’nin; “Ben nasıl hüküm verileceğini bilmiyorum.” dediği ifade ediliyorsa da aslında Hz. Ali; kitap ve sünneti en iyi şekilde biliyordu. Ancak bu sözüyle, kitap ve sünnetten hüküm çıkarma hususunda yeteri kadar tecrübe sahibi olmadığını ifade etmek istemişti. (bk. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 13/162-164)

《05》

✍”EN FAZİLETLİ İBADET”

– وعن ابن مسعود رَضِىَ اللّهُ عَنْه قال: قال رسول اللّه : [ سَلُوا اللّهَ تَعالى مِنْ فَضْلِهِ، فإنَّ اللّهَ يُحِبُّ أنْ يُسْألَ، وَأفْضَلُ العِبَادَةِ انْتِظَارُ الفَرَجِ] . أخرجهما الترمذى .

İbnu Mes’ud (radıyallâhu anh) hazretleri anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Allahu Teâla Hazretleri’nin fazlından isteyin. Zira Allah, kendisinden istenmesini sever. İbadetin en efdali de (dua edip) kurtuluşu beklemektir. [Tirmizî, Daavât 126]

-Kurtuluş diye tercüme edilen kelimesinin aslı ferec’tir, darlıktan, sıkıntıdan kurtulmak mânasına gelir.

-Kurtuluş beklemek, Allah’tan başkasına şikayeti terkederek bela ve hüznün gitmesini sabır içerisinde gözetmek mânasına gelir. Bu en efdal ibâdettir. Çünkü belâya sabırla mukâbele Allah’ın kazasına inkıyad ve rızadır.

Esâsen, her çeşit tedbire rağmen gelen musîbet karşısında sabır ve metanetten başka yapacak bir şey yoktur. Sabırsızlık, telaş, başkalarına dert yanmak, bağırıp çağırmak hiçbir derde deva getirmez, üstelik artırır.

Burada sabrın tavsiyesi, tedbirin terkedilmesi mânasını taşımaz. Bilakis, elden gelen tedbir ve çâreye başvurduktan sonra ferec ve kurtuluşu sabır içinde Allah’tan beklemek tavsiye edilmektedir. Şifayı verenin Allah olduğunu bildiren Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), tedâvi aramaya devam etmeyi emretmiştir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 6/548]

《06》

✍”ASHÂB-I UHDUD”

Hz. Süheyb (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Sizden öncekiler arasında bir kral vardı. Onun bir de sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca krala: “Ben artık yaşlandım. Bana bir oğlan çocuğu gönder ve sihir yapmayı öğreteyim!” dedi.

Kral da öğretmesi için ona bir oğlan gönderdi. Oğlanın geçtiği yolda bir rahip yaşıyordu. (Bir gün giderken) rahibe uğrayıp onu dinledi, konuşması hoşuna gitti. Artık sihirbaza gittikçe, rahibe uğruyor, yanında (bir müddet) oturup onu dinliyordu.

(Bir gün) delikanlıyı sihirbaz, yanına gelince dövdü. Oğlan da durumu rahibe şikayet etti.

Rahip ona:
“Eğer sihirbazdan (dövecek diye) korkarsan: “Ailem beni oyaladı!”  de; ailenden korkacak olursan, “Beni sihirbaz oyaladı” de!” diye tenbihte bulundu.

O bu halde (devam eder) iken, insanlara mani olmuş bulunan büyük bir canavara rastladı.

(Kendi kendine): “Bugün bileceğim; sihirbaz mı efdal, rahip mi efdal!” diye mırıldandı. Bir taş aldı ve: “Allahım! Eğer  rahibin işi, sana sihirbazın işinden daha sevimli ise, şu hayvanı öldür ve insanlar geçsinler!” deyip, taşı fırlattı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar yollarına devam ettiler. Delikanlı rahibe gelip durumu anlattı.

Rahib ona:
“Evet! Bugün sen benden efdalsin (üstünsün)! Görüyorum ki, yüce bir mertebedesin. Sen imtihan geçireceksin. İmtihana maruz  kalınca sakın benden haber verme!” dedi.

Oğlan anadan doğma körleri ve alaca  hastalığına yakalananları tedavi eder, insanları başkaca hastalıklardan da kurtarırdı. Onu kralın gözleri kör olan arkadaşı işitti.
Birçok hediyeler alarak yanına geldi ve: “Eğer beni tedavi edersen, şunların hepsi senindir” dedi.
O da:
“Ben kimseyi tedavi etmem, tedavi eden Allah’tır. Eğer Allah’a iman edersen, sana şifa vermesi için dua edeceğim. O da şifa verecek!” dedi. Adam derhal iman etti, Allah da ona şifa verdi.

Adam bundan sonra kralın yanına geldi. Eskiden olduğu gibi yine  yanına oturdu.
Kral:
“Gözünü sana kim iade etti?” diye sordu.
“Rabbim!” dedi.
Kral:
“Senin benden başka bir rabbin mi var?” dedi.
Adam:
“Benim de senin de rabbimiz Allah’tır!” cevabını verdi.
Kral onu yakalatıp işkence ettirdi. O kadar ki, (gözünü tedavi eden ve Allah’a iman etmesini sağlayan) oğlanın yerini de gösterdi. Oğlan da oraya getirildi.

Kral ona:
“Ey oğul! Senin sihrin körlerin gözünü açacak, alaca hastalığını tedavi edecek bir dereceye ulaşmış, neler neler yapıyormuşsun!” dedi.
Oğlan:
“Ben kimseyi tedavi etmiyorum, şifayı veren All ah’tır!”  dedi.
Kral onu da tevkif ettirip işkence etmeye başladı. O kadar ki, o da rahibin yerini haber verdi. Bunun üzerine rahip getirildi.
Ona:
“Dininden dön!” denildi. O bunda direndi. Hemen bir testere  getirildi. Başının ortasına konuldu. Ortadan ikiye bölündü ve iki parçası yere düştü. Sonra oğlan getirildi.
Ona da:
“Dininden dön!” denildi. O da imtina etti. Kral onu da adamlarından bazılarına teslim etti.

“Onu falan dağa götürün, tepesine kadar çıkarın. Zirveye ulaştığınız zaman (tekrar dininden dönmesini talep edin); dönerse ne âla, aksi takdirde dağdan aşağı atın!” dedi. Gittiler onu dağa çıkardılar.
Oğlan:
“Allahım, bunlara karşı, dilediğin şekilde bana kifayet et!” dedi. Bunun üzerine dağ onları salladı ve hepsi de düştüler. Oğlan yürüyerek kralın yanına geldi.
Kral: “Arkadaşlarıma ne oldu?” dedi.
“Allah, onlara karşı bana kifayet etti” cevabını verdi.

Kral onu adamlarından bazılarına teslim etti ve:
“Bunu bir gemiye götürün. Denizin ortasına kadar gidin. Dininden dönerse ne âla, değilse onu denize atın!” dedi. Söylendiği şekilde adamları onu götürdü.
Oğlan orada:
“Allahım, dilediğin şekilde bunlara karşı bana kifayet et!” diye dua etti. Derhal gemileri alabora olarak boğuldular. Çocuk yine yürüyerek hükümdara geldi.
Kral:
“Arkadaşlarıma ne oldu?” diye sordu. Oğlan:
“Allah onlara karşı bana  kifayet etti” dedi.

Sonra krala:
“Benim emrettiğimi yapmadıkça sen beni öldüremeyeceksin!” dedi.
Kral: “O nedir?” diye sordu.
Oğlan:
“İnsanları geniş bir düzlükte toplarsın, beni bir kütüğe asarsın,  sadağımdan bir ok alırsın.
Sonra oku, yayın ortasına yerleştirir ve: “Oğlanın Rabbinin adıyla” dersin. Sonra oku bana atarsın. İşte eğer bunu yaparsan beni öldürürsün!” dedi. Hükümdar, hemen halkı bir düzlükte topladı. Oğlanı bir kütüğe astı. Sadağından bir ok aldı. Oku yayının ortasına yerleştirdi.
Sonra:
“Oğlanın Rabbinin adıyla!” dedi ve oku fırlattı. Ok çocuğun şakağına isabet etti. Çocuk elini şakağına okun isabet ettiği yere koydu ve Allah’ın rahmetine kavuşup öldü.
Halk:
“Oğlanın Rabbine iman ettik!” dediler. Halk bu sözü üç kere tekrar etti.

Sonra krala gelindi ve:
“Ne emredersiniz? Vallahi  korktuğunuz başınıza geldi. Halk oğlanın Rabbine iman etti!” denildi. Kral hemen yolların başlarına hendekler kazılmasını emretti. Derhal hendekler kazıldı. İçlerinde ateşler yakıldı.
Kral:
“Kim dininden dönmezse onu bunlara atın!” diye emir verdi. Yahut hükümdara “Sen at!” diye emir verildi.

İstenen derhal yerine getirildi. Bir ara, beraberinde çocuğu olan bir kadın getirildi. Kadın oraya düşmekten çekinmişti, çocuğu:
“Anneciğim sabret. Zîra sen hak üzeresin!” dedi. [Müslim, Zühd 73; Tirmizî, Tefsir, Bürûc]

Ashab-ı Uhdud, Kur’an-ı Kerim’de temas edilen zalim bir zümredir.

Büruc suresinin 4-10. ayetleri onlardan bahseder, uhdud, hendek demek olduğuna göre, ashab-ı uhdud hendek sahipleri demektir. Kur’an’da bu hendek sahiplerinin kimler olduğu, ne zaman yaşadığı tafsil edilmez. Daha çok onların, mü’minlere dinlerinden dönmek için işkence yaptıkları belirtilir.

Bunlar, içerisine ateş yakılmış hendeklerin sahipleridir. Dinlerinden dönmeyen mü’minleri bu hendeklere atıp yakmaktalar ve karşıdan bu manzarayı vicdansızca vahşi bir zevkle seyretmektedirler. Ama, hiçbir zalim felah bulmadığı gibi, bunlar da felah bulmamış, ayet-i kerime ashab-ı uhdud’un gebertildiklerini belirtmiştir.

Müfessirler, ashab-ı uhdudla ilgili on ayrı hikâye kaydederler. Hikâyelere göre bu işkenceler Yemen’de, Mecran’da, Irak’ta, Şam’da, Habeşistan’da… Mecusiler, Yahudiler veya diğer bazı krallar tarafından icra edilmiştir.  

Kur’an’ın ıtlakı hepsine hak verdirecek mahiyettedir. Sanki, ayette bir hadiseye değil, bu çeşitten pek çok hadiseye bir iş’ar olmaktadır. Dolayısıyle, nakledilen hikâyelerin farklı yerlerle ilgili olması, onların batıl olduğuna delil olmaz. Bilakis ateş dolu hendeklerde mü’minlerin, insanlık tarihi boyunca mükerrer kereler imha edildiklerini, yakıldıklarını ifade eder. Ancak,  Kur’an-ı Kerim’in öncelikle Kureyşliler tarafından bilinen bir hâdiseyi  nazara vermesi gayet tabiidir.

Kur’an bunları tel’in etmekte, kötü akibetlerini haber vermektedir. Bundan sonra gelip mü’minlere cehennemî azap verecek zalim kâfirlerin de aynı akibete uğrayacakları, mü’minlere bildirilerek teselli verilmektedir. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 14/233-36]

《07》

✍”EY KULLARIM HİTABINDAKİ SICAKLIK”

Ebu İdris el-Havlânî, Ebu Zerr (radıyallahu anh)‘den anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), aziz ve celil olan Rabbinden naklen anlattığına göre, Rabb  Teala şöyle buyurmuştur:

“Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse birbirinize zulmetmeyin.

Ey kullarım! Hidayet verdiklerim dışında hepiniz dall (doğru yoldan sapmışlar)sınız. Öyleyse benden hidayet isteyin de sizi hidayet edeyim!

Ey kullarım! Benim yedirdiklerim hariç,  hepiniz açlarsınız. Öyleyse benden yiyecek isteyin de size yiyecek vereyim!

Ey kullarım! Benim giydirdiklerim hariç hepiniz çıplaklarsınız! Öyleyse benden giyinme talep edin de sizleri giydireyim!

Ey kullarım! Sizler gece ve gündüz hata işliyorsunuz. Ben ise bütün günahları affederim. Öyleyse benden mağfiret talep edin de sizleri bağışlayayım.

Ey kullarım! Bana  zarar verme mevkiine ulaşamazsınız ki bana zarar veresiniz! Bana fayda sağlama mertebesine de ulaşamazsınız ki bana menfaat sağlayasınız.

Ey kullarım! Şayet sizlerin öncekileri, sonrakileri; insî olanları, cinnî olanları hepsi de sizden en muttaki bir insanın kalbi üzere  olsaydınız, bu benim mülkümde hiç bir şeyi zerre miktar artırmazdı.

Ey kullarım! Eğer sizin  öncekileriniz ve sonrakileriniz, insî olanlarınız, cinnî olanlarınız sizden en facir bir kimsenin kalbi üzere olsaydınız, bu benim mülkümden zerre kadar bir eksiklik hasıl etmezdi.

Ey kullarım! Eğer sizlerin öncekileri ve sonrakileri insî olanları, cinnî olanları bir düzlükte toplanıp bana talepte bulunsaydınız, ben de her insana istediğini verseydim, bu, benim nezdimde olandan, iğnenin denize batırıldığı zaman hasıl ettiği eksilme kadar bir noksanlık ancak meydana getirirdi.

Ey kullarım! Bunlar sizin  amelleriniz, onları sizin için sayıyorum. Sonra bunların karşılığını  size ödeyeceğim.

Öyleyse sizden kim bir hayırla karşılaşırsa Allah’a hamd etsin. Kim de hayır değil de başka bir şey bulursa, kendinden başka bir şeyi levmetmesin (kınamasın, başına geleni kendinden bilsin).[Müslim, Birr 55, (2577); Tirmizî,  Kıyamet 49,]

1- Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadislerinde Rab Teala’dan naklen bazı İslamî hakikatları beyan etmektedir. Bu çeşit, manası Cenab-ı Hak’tan elfazı  Aleyhissalâtu vesselâm’dan  olan hadislere hadis-i kudsî denmiştir. Sıhhat yönünden bu hadisin diğerlerinden bir farkı yoktur. Bunlar da senedlerine göre değerlendirilir. Sahih, hasen, zayıf ve hatta mevzu olabilir. Hüküm yönüyle de diğer hadislerden farklı bir imtiyaz taşımazlar. Zira, diğer hadislerin de Resulullah’a vahyi, gayr-ı, metluv olarak geldiği alimlerin müşterek görüşüdür.

Hadis-i kudsilerde “Rabbim buyuruyor” üslubuyla medar-ı bahs edilen meselelerin diğer hadislerle  de  ifade edildiği gözönüne alınırsa iki hadis çeşidi arasında temelde bir üslub farklılığından başka bir şeyin olmadığı anlaşılır: Kudsî hadis daha çarpıcı, daha dikkat çekici bir beyan üslubuna sahiptir.

2- Bu hadis, mühim esaslara şamil olduğu için usul-i İslam’dan mühim bir asıl kabul edilmiştir. İslam’ı öz olarak ifade eden mühim rivayetlerden biridir. Ebu İdris el-Havlânî‘nin bunu rivayet ederken, hürmeten, ta’zimen diz çöktüğü, Ahmed İbnu Hanbel merhumun “Şam ehlinin bundan daha şerefli başka bir hadisleri yoktur” dediği rivayet olunur.

3- Hadiste, Cenab-ı Hakk’ın zulmü kendisine haram kıldığı belirtilmektedir. Alimler, Allah’ın zulme  yer vermesini akıl dışı kabul ederler, “müstahildir” derler. Nasıl  müstahil olmasın ki, bütün kâinatın  mülkü Allah’a aittir. Kendi mülkünde dilediği gibi  tasarruf eder. Allah Teala hazretlerinin bir eksiği, bir ortağı yok ki, onu, ortağının mülkünden alarak, zulmederek tamamlasın.

Allah kendisi zulmetmediği gibi, insanların da zulümden kaçınmalarını emretmektedir. Allah’ın en ziyade sevmediği şeylerden biri zulümdür. Öyle ki, bu, bazı hadislerde cezası derhal verilecek amel olarak ifade edilmiştir. Allah’ın hoşlanmadığı zulüm mutlaktır. Mü’mine karşı işlenmiş, kâfir veya fasığa karşı işlenmiş farketmez, hepsi haramdır.

4- Hadiste geçen “Hepiniz dalalettesiniz” tabiri  “Her çocuk fıtrat üzere doğar” hadisine muhalif görünüyor ise de, bu hadiste peygamber gelmezden önceki durumun kastedilmiş olabileceği veya “insanlar tabiatlarındaki şehvet,  rahat düşkünlüğü gibi zaafları ve adem-i tefekkür halleri üzerine bırakılsalar dalalete düşerlerdi” manası kastedilmiş olabileceği belirtilerek arada bir tezadın olmayacağı gösterilmiştir.

5- Denize batırılan iğneye bulaşacak suyun denizde meydana getireceği azalma, Cenab-ı Hakk’ın zenginliğini ifadede bir temsildir. 

İdraki zor hakikatlerin bu tarz temsillerle ifadesi, ayet ve hadiste  sıkça yer verilen bir üsluptur. Deniz, bilinen şeylerin en büyüğü, iğne ise en küçüğüdür. Aslında iğne  batırmakla denizde hiçbir eksilme hasıl olmaz. Bu örfî teşbih Cenab-ı Hak’ın zenginliğinin sonsuzluğnu ifadede gayet muvafıktır.

6- Hadisin son kısmı, fevkalâde ehemmiyet taşıyan bir İslam telakkisi veriyor:

Mazhar olunan her hayrı Allah’tan bilip hamdetmek, maruz kalınan bütün şer ve kötülükleri kendinden bilip tevbe etmek. Bu ölçüyü hakkıyla anlayıp, istenen seviyede hayatına tatbik edemeyen kimseler dinimizce ciddiyeti belirtilen bir kısım vartalara düşebilirler:

Hayrı kendinden bilen ucba ve fahra düşer; şerri kendinden bilmeyen, kendini düzeltme istikametinde bir aksiyona geçme yerine, kaderi tenkid, içtimâî, fizikî şartları itham gibi ataletlere düşer, başını kayalara vurur. Her iki halden de Allah’a sığınırız. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/168-170]

《08》

✍GEMİYİ DELENLER:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdid edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de teşbîhte bulunur:

“Allah’ın hudûduna (emir ve yasaklarına) giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile, yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur’a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer.

Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı.

(Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:

“Yâhu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler:

“Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar.

Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.” (Buhârî, Kitâbü’ş-Şerike, 6.)

Görüldüğü şekilde Kur’ân ve hadiste müstesnâ bir yer ve fevkalâde bir ehemmiyet verilmiş olan emr-i bi’lma’rûf ve nehy-i ani’lmünker (irşad) işinin mutlak olarak farziyetinde bütün İslâm fırkaları ittifak eder. [İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/385-386.]

Bu yazı 75 kez okundu