- Sistem Körlüğü ve Toplumların Ömrü
- Yüksek Hedefler Gösterme
- Sürekli Aktif Olmalı!..
- Güç Zehirlenmesi ya da Tiranlaşma
- Sürekli Rehabilite
️SİSTEM KÖRLÜĞÜ ve TOPLUMLARIN ÖMRÜ
°°°Önsöz°°°
Cenâb-ı Hak tarafından herşeyin bir takım kanunlara bağlandığı dünyamızda, Allah’ın dinine hizmetin de elbette bir yolu ve yordamı, doğru düşünülmüş, planlanmış bir sistemi olmalıdır.
Fakat, bir mü’minin daha yola çıkarken nasıl herşeyi Allah’tan bilmesi gerekiyorsa, kullandıkları sistemin başarıya vesile olması durumunda bunun da O’ndan olduğunu bilmesi gerekir. Ama ne yazık ki bazen, bu başarı insanlarda yanlış bir algı oluşturabilir. Bu başarıların bazı zaman kendilerinden, bazı zaman da sistemden kaynaklandığı kanaatine katılabilirler.
İşte bu türlü bir körlük çeşidine düşmemek için yapılan Pırlanta tavsiyeler:
°°°°°°°°°
“İnsanlığın yüzünü güldürme ve dünya çapında mutluluk meltemleri estirme gibi yüce bir gaye etrafında bir araya gelen insanlar, bu hayallerini gerçekleştirme adına şimdiye kadar ciddi bir cehd ü gayret ortaya koymuşlardır. Öyle görünüyor ki Cenâb-ı Hak da onların bu gayretlerini semeredar kılmış, birlerini bin eylemiş, sağanak sağanak lütuflarını onların üzerine yağdırmış ve yürüdükleri yolda onları muvaffak kılmıştır.
Ancak ilâhî inayetin bir sonucu olan bu başarıların devam etmesi, ihlâs ve samimiyetin korunmasına ve işin merkezinde yer alan mefkûrenin hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamasına bağlıdır. Allah korusun, eğer başımızdan aşağı sağanak sağanak dökülen ilâhî lütufları görmezden gelir, mazhar olduğumuz başarıları kendimizden bilir ve vesileleri gayenin yerine oturtursak, bütün toplumların maruz kaldığı çöküntüye biz de maruz kalırız. Esasında değişik dönemlerde İslâm toplumlarında yaşanan kayıpların arka plânı iyi tetkik edildiğinde bu tür düşünce kaymalarının yer aldığı görülecektir. Başarılarda Allah’ın İnayetini Görmeli Biraz daha açacak olursak, dünyanın dört bir yanına hicret eden hizmet gönüllüleri, sarf ettikleri cehdin çok ötesinde lütuflara mazhar oluyorlar. Hiç kimse Mûte’deki serdarlar gibi canını tehlikeye atmıyor, Yermûk’teki kahramanlar gibi düşmanla yaka paça olmuyor.
Onlar, gittikleri her yörede iltifatlara mazhar oluyor, yaptıkları hizmetler takdirle karşılanıyor. Hiç kimse, evinin yolunu, ailesinin çehresini, çocuklarının isimlerini unutacak ölçüde insanlığın dertleriyle muzdarip olmuyor. Fakat Allah’ın lütfuyla gidilen yerlerde ortaya konan ceht ve gayretler dünya çapında hizmetlere vesile oluyor. İşte bu kadarcık bir gayretle gerçekleşen bunca güzelliklerin arkasında Allah’ın inayet, riayet ve kilâetini görememe, bütün bu güzellikleri kendimize mâl etme, ilâhî lütuf ve inayetlerle meydana gelen bir oluşumun, bir sistemin, –kıvam korunmadığı takdirde– sürekli böyle sürüp gideceğini zannetme, ciddi bir körlüktür.
Evet, değişik başarılara imza atma, gözünün içine bakılan bir konuma yükselme, müesseseleşme, sağlam bir sistem kurma gibi şeylerin hepsi insanda körlük hâsıl edebilir. Üstelik böyle bir körlük yaşayan insanlar, Allah’ın ekstradan lütfettiği nimetleri kendilerinden bilmek suretiyle bir mekr-i ilâhîye veya istidraca da maruz kalabilirler. Dolayısıyla da onlar, elde edilen başarılar karşısında tahdis-i nimette bulunma ve hamd ü sena ile Allah’a yönelme yerine gurur ve kibre kapılabilirler. Bütün bunlar, insanı baş aşağı götürecek yanlışlardır. Sosyologların veya sosyal tarihçilerin de belirttiği üzere hemen hemen her millet ve toplum belli başarılar elde ettikten sonra zafer sarhoşluğuyla derecesine göre böyle bir körlük dönemi yaşamıştır. Bu durum ise toplumların çözülme ve dağılmalarına sebep olmuş; neticede onlar, gidip bir çukura yuvarlanmışlardır. Roma’nın, Bizans’ın, Selçuklu’nun ve Osmanlı’nın yıkılışlarının arka plânına nüfuz edildiğinde, hepsinin aynı kaderi paylaştığı görülecektir. Günümüzde de güç dengesinde öne çıkan bazı ülkelerin böyle bir sürece girdiğinden bahsedilebilir.
Evet, sağlıklı bir analize tâbi tutulduğunda, dünyanın belirli yerlerini hâkimiyetleri altına alan ve bir kısım başarılar elde eden ülkelerin, bir sistem körlüğüne girdiği ve ardından bir çözülme yaşadığı söylenebilir.” [Dert Musikisi/Sistem Körlüğü ve Toplumların Ömrü]
️YÜKSEK HEDEFLER GÖSTERME
°°°Önsöz°°°
Kendilerini bir mefkureye, yüksek bir ideale, bir davaya adamış insanlar için söz konusu olabilecek tehlikelerden birisi de yol yorgunluğuna maruz kalmaktır. Yâni artık yorulduğunu hissetmesi, biraz da bu işi başkalarının yapması gerektiğini, kendisinin dinlenmeye ihtiyacının olduğunu düşünmeye başlamasıdır. Bu duygu genellikle insanda aktiviteye ara verildiğinde, yani dinlenme halinde ortaya çıkar.
Bu şuna benzer: Sürekli hareket halindeki bir araba fazla zorlanmadan yoluna devam eder. Ama stop etmiş ve motoru soğumuş bir arabanın hareket etmesi için daha fazla enerjiye, yani yakıta ihtiyacı vardır.
Ayrıca hızlanması da zaman alır. İşte bu duruma düşmemenin reçetesi de şöyle veriliyor:
°°°°°°°°°
“Bir toplumu [..] körlükten korumak ve ömrünü uzatmak için o toplumu oluşturan fertlere sürekli yüksek hedefler gösterilmeli ve her zaman meşgul olacakları vazifeler verilmelidir ki, işleyen dimağlarıyla, herkese açık ruhlarıyla, bütün kâinatı kucaklayan vicdanlarıyla sürekli bir aktivite içinde bulunsun ve metafizik gerilimlerini hiç kaybetmesinler.
Eğer siz, insanları yüksek gayelere bağlamaz, daha sonra da onları bu gayelerini gerçekleştirme istikametinde bir kısım işlerle meşgul etmezseniz, şeytan, onları bâtıl şeylerle meşgul edecektir. Öte yandan, dünyadaki farklı kültür ortamlarını göz önünde bulundurup, fasl-ı müşterekleri iyi değerlendirmeli ve birleşik noktaları doğru belirlemelisiniz. Bundan sonra da meşgul olunan hizmetlerin formatıyla oynamalı, konjonktüre göre yeni bir kısım yol ve yöntemler bulmalısınız ki körlük yaşamayasınız. Aksi takdirde renk atma, sönme ve pörsüme yaşamanız mukadderdir.
Bunların yanı sıra özellikle aldığı sorumluluklarla önde görünen insanlar, nefsanîliğe ve dünyevîliğe karşı kapıları kapatıp, arkadan o kapılara onar tane sürgü sürmelidirler. Birisi onları dünyaya çağırdığı zaman da,
– “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir.” cevabını vermelidirler. Hatta dünyevî beklentiler bir yana onlar, yaptıkları hizmetler karşılığında uhrevî beklentilere bile girmemeli, hayatlarını,
– “Gözümde ne Cennet sevdası, ne Cehennem korkusu. Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur.” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 616 (Tahliller). ) felsefesine bağlı sürdürmeli ve sadece Allah’ın hoşnutluğunu istemelidirler. Zira meseleleri kendilerine bağlı götürenler bugün olmasa da yarın, yarın olmazsa öbür gün heyecan yorgunluğu yaşar, mânen ölür giderler. Kendilerini nefyeden insanlara gelince onlar bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’a hasr-ı nazar etmiş ve O’nun güç ve kuvvetine sığınmış olurlar. O’nun güç ve kuvvetine sığınan ise, sonsuz bir güç ve kuvvete dayandığından dağları aşar, deryaları geçer ama asla yol yorgunluğu nedir bilmez, güç ve tâkatinden de bir şey kaybetmez.
Bu açıdan, toplumun önünde bulunan insanlar sürekli canlı kalmalıdırlar ki etraflarına can verebilsinler. Kalb ve ruhun yörüngesinde hareket etmeyenler, başkaları için diriliş vesilesi olamazlar. Canlılık ve heyecanını kaybeden, mânevî çöküntüye maruz kalan kimsenin kendine hayrı yoktur ki, başkalarına hayatiyet, aşk ve heyecan kazandırabilsin. Hele bir de kendilerini korkuya, rehavete, tenperverliğe ve yuvaperestliğe salan, konumlarını milletin imkânlarından bir şeyler aparmak için kullanan insanların katiyen başkalarına hayat üflemesi mümkün değildir.” [Dert Musikisi/Sistem Körlüğü ve Toplumların Ömrü]
SÜREKLİ AKTİF OLMALI!..
°°°Önsöz°°°
Bu dünyada sadece canlılar değil, cansızlar, hattâ sistemler bile fani. Fakat, Allah’ın takdiri değişmemekle beraber, bazı konularda bu takdirin bizim tercihlerimize göre gerçekleşeceği düşüncesiyle tedbiri de elden bırakmayız. Meselâ hastalandığımızda ecel değişmez deyip beklemez doktora gideriz. Aynen bunun gibi, bir sistemin uzun veya kısa ömürlü olmasının da şartları ve tedbirleri vardır.
Yukarıdaki konunun devamı olarak Sahabe örneği üzerinden burada da şunlar söyleniyor:
°°°°°°°°°
“Asr-ı saadet ve Hulefa-i Râşidîn döneminde insanlar büyük cihaddan küçük cihada, küçük cihaddan da büyük cihada sürekli mekik dokuduklarından hep canlı kalmış ve çok önemli fetihler gerçekleştirmişlerdi. Onların çoğunun, taştan, topraktan yapılmış iğreti evlerinden başka dünyevî mâmelek adına bir şeyleri yoktu. Fakat ufuk enginliğine açılan o yüce kâmetler, Allah’ın izni ve inayetiyle dünyada ümranların kurulmasına vesile oluyorlardı. Bu açıdan sistem ve başarı körlüğünün önüne geçilmesinin yegâne yolu, sahabînin temsil ettiği bu kıvamın yakalanması ve bu kıvama göre mefkûre insanlarının yetiştirilmesidir. Belki bunlarla da toplumların ölümünün bütün bütün önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Çünkü insanlar gibi toplumlar için de ölüm mukadderdir.
Bir zaman, birisi, doktorlara biraz da sitemkâr bir ifadeyle, “Şu ölüme çare bulamıyor musunuz?” demişti. Hâlbuki ölümün çaresi yoktur. Zira Allah (celle celâluhu), hayatla ölümü birlikte yaratmıştır. Ölümün ölümü bu dünyada değil, ötede gerçekleşecektir. Bir hadis-i şerifte Nebiler Nebisi’nin (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) ifade buyurduğu üzere öbür âlemde, kimileri saadet, kimileri de şekavet yurdunda yerlerini aldıktan sonra, ölüm, bir koç şeklinde getirilip boğazlanacak, yokluğun yok edildiği duyurulacak, hem Cennet ehline hem de Cehennemliklere, “Artık bundan sonra ebedilik var!” mânâsında اَلْخُلوُد denilecektir. (Buhârî, tefsir (19) 1; Müslim, cennet 40)
Esasında Kur’ân-ı Kerim’de ve Sünnet-i Sahiha’da İhyâ ve İmâte sıfatlarının, Muhyî ve Mümît isimlerinin birlikte zikredilmesi de bu hakikate işaret etmektedir. (Bkz.: Rûm sûresi, 30/50; Tirmizî, daavât 82; İbn Mâce, duâ 10.) Yani hayatı yaratan Allah olduğu gibi, ölümü yaratan da O’dur. Mülk sûresindeki ifadeyle,
– “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, Azîz’dir, Gafûr’dur.” (Mülk sûresi, 67/2.)
Evet, bu dünyada ölüm, her fert için olduğu gibi her cemiyet için de kaçınılmaz bir sondur. Fakat yukarıda sayılan hususlara dikkat etmek suretiyle toplumlar için mukadder gibi görünen yıkılışları, çöküşleri –Allah’ın izniyle– geciktirip ötelemek, onların ömrünü uzatmak mümkündür. Tıpkı Osmanlı’nın yaptığı gibi. O, ömrünün bir kısmını zirvelerde, bir kısmını felçli, kalan kısmını da yoğun bakımda geçirmiş olsa da, tarihte hiçbir devlete müyesser olmayan uzun bir süre ayakta kalmış; felçli olduğu dönemde bile devletler muvazenesinde bir denge unsuru olarak önemli bir rol oynamıştır.” [Dert Musikisi/Sistem Körlüğü ve Toplumların Ömrü]
️GÜÇ ZEHİRLENMESİ YA DA TİRANLAŞMA
°°°Önsöz°°°
İnsan gerçekte hiçbir şeyin sahibi değildir. Vücudumuz, hislerimiz, duygularımız, yeteneklerimiz, içinde yaşadığımız dünya vs. Bizdeki “ben” bile bize emanettir. Böyle olunca da, bizim olmayana bizim demek onu zimmetine geçirmek, emanete ihanet demektir. Bu temellük, yani başkasının mülkünü sahiplenme duygusunun en çok ortaya çıktığı yerlerden birisi de makam ve mansıp, yani saltanattır. Özellikle inanmış insanlar için bu durum, Allah’ın inayet ve yardımının kesilmesine sebeptir.
Kişileri firavunlaştırmasının yanında, sistemin tiranlaşmasının da önünü açan bu duyguya kapılan insanların psikolojilerini şöyle açıklıyor Pırlanta Adam:
°°°°°°°°°
“İnsanların sevk ve idaresiyle vazifeli olan bir kimsenin, yaptığı işin sorumluluğunu üzerinde taşımasıyla, sorumlu olduğu yeri kendi mülkü gibi görmesi arasında çok fark vardır. Fakat ne yazık ki bu durum çoklarının zühulüne, gafletine kurban giden bir husus. Haddizatında insanları sevk ve idare sorumluluğunda olan kişiler, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile O’nun Râşid Halifeler’inin (rıdvanullâhi aleyhim) yolunu takip etmedikleri takdirde, kendilerini bulundukları makamlarda bir emanetçi gibi görmeyip de aksine bulundukları yerin maliki gibi görmeye başladıklarında despotluk ve tiranlığa giden yolun taşları döşenmeye başlamış demektir.
Olumsuzluklarda Önce Kendini Hesaba Çekme
Böyle bir felaketten korunmanın en önemli esaslarından biri, idareci konumunda bulunanların sürekli kendilerini muhasebeye çekmeleri ve sorumlu oldukları dairede meydana gelen bütün olumsuzlukları da öncelikle kendileriyle alâkadar görmeleridir. Esasen böyle bir idare anlayış ve felsefesi bizim dinî duygu ve düşüncemize dayanır.
Bu konuda Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) tavrı bizim için ne güzel örnektir! O, halifelik yaptığı on senelik zaman diliminde Osmanlı ve Selçuklu dönemlerindekine denk fütuhat gerçekleştirmiş büyük bir devlet adamı olmasına rağmen, kıtlık baş gösterdiğinde bir harabede başını secdeye koyup “Allah’ım benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammed’i helâk etme!” sözleriyle sızlanmıştır. (İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/319-320. ) Önde bulunan insanlar, yaşanan olumsuzluklardan, kırılma ve çatlamalardan öncelikle kendilerini mesul tutmalı, dua dua Allah’a yalvarmalı ve problemlerin çözümü adına ellerinden geleni yapmalıdırlar.
Ruhlarındaki ilhamı muhtaç sinelere boşaltma maksadıyla insanlık yolunda koşturan ve bu uğurda bazı sorumluluklar alan adanmış ruhlar, kimi zaman hiç beklemedikleri arıza ve problemlerle karşılaşabilirler. Mesela Cenâb-ı Hak, onlara, halkın takdir edip alkışlayacağı bazı başarılar lütfeder. Bu durum karakter zaafı olan bir kısım kimselerde, adanmış ruhlarla aynı kare içinde görünme arzusunu tetikler. Neticede menfaat düşüncesi ve çıkar mülâhazasıyla işin içine girenler beklediklerini bulamayınca iftira, tezvir dâhil her türlü kötülüğe başvurabilirler. Elbette Allah (celle celâluhu) böyle bir kötülüğün hesabını bu kötülüğü yapanlara sorar. Fakat bu sıkıntı ve problemin yaşandığı yerden sorumlu olan insan, “Acaba ben nasıl bir hata işledim ki burada böyle bir musibete maruz kaldık?” demeli ve en başta kendisini hesaba çekmelidir.
Başarıları Kendinden Bilmeme
İdareci konumunda bulunan insanlar, böyle bir muhasebe ve murakabe duygusuna sahip olmazlarsa, zamanla tamamen kendi yanlış kararlarından kaynaklanan problemlerde bile hiçbir hata ve yanlışı kabul etmek istemez, suçluyu hep dışarıda arar durur, etraflarına atf-ı cürümlerde bulunurlar. Hata ve kusurlar dile getirildiğinde, bunu kendilerine bir tehdit gibi algılar, farklı sesleri kısmak ve susturmak isterler. Neticede de kendi çaplarında tiranlığa başlarlar. Evet, toplumun ortak gayretlerinin neticesinde Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği başarıları kendinden bilme gafletine düşen idareciler, her şeyin kendilerinde başlayıp kendilerinde biteceğini zannedecek; kendilerinin mebde ve münteha oldukları vehmine kapılacaklardır ki, esasında bu durum, zımnî dahi olsa bir çeşit ulûhiyet iddiasında bulunma demektir.
Böyle bir iddiaya kalkışan kimsenin feci âkıbeti ise bir hadis-i kudsîde şu şekilde ifade edilir:
اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ
“Kibriya, Benim ridâm, azamet ise Benim izârımdır. Kim benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım.” (Bkz.: Müslim, birr 136; Ebû Dâvûd, libâs 26. ) Kendini büyük görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî sıfatlarda Allah’a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir insanı derdest edip Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır.” [Dert Musikisi/Güç Zehirlenmesi ya da Tiranlaşma ]
️SÜREKLİ REHABİLİTE
°°°Önsöz°°°
İnsan, sahiplenme anlamında kendisinden ne kadar uzaklaşırsa Allah’a o kadar yaklaşmış olur. Kendini fâil, muktedir, yapan, eden sandığı ölçüde de Ondan uzaklaşır.
Bir hadis-i şerifte de belirtildiği gibi o zaman işi ile başbaşa bırakılır. Mülkün başkasına ait, kendisinin o makamı aslında hak etmemiş birisi olduğuna inandığı süre de yardım görür. İcraat olarak bütün fiilî sapmaların sebebi önce kalbî sapmalardır. Tabii bunun sebebi de benlik ve enaniyet.
Hayatta herkesin bir seviyede sorumluluğu ve idareciliği söz konusu olduğuna göre, sözünü ettiğimiz o çukura düşmemenin yolu aşağıdaki şu Pırlanta tavsiyelerden geçiyor:
°°°°°°°°°
Ortak Akıl ve Meşveret
“Hâlbuki hiçbir şey bizimle başlamadığı gibi, hiçbir şey de bizimle sona ermez. Aksine, kendimize bağlı götürdüğümüz işler, âkıbetleri itibarıyla akamete uğrar. Bencillikten ve benlik iddialarından uzak durulduğu takdirde ise yapılan işler kopukluğa ve kırılmaya maruz kalmaz. İnsan, kendisine ve istihdam edildiği hizmetlere hep böyle bakmalı, meseleleri şahsına bağlı götürme yerine ortak akla değer atfetmeli, müşterek aklı kullanmalı ve asla istişare mekanizmasına karşı müstağni tavır takınmamalıdır.
İşin altından kalkamadığını, sorumluluğunu layıkıyla yerine getiremediğini gördüğünde de iki adım geriye çekilmesini bilmeli, çok rahatlıkla,
– “Ben, insanlarda vifak ve ittifak duygusunu geliştirmeye ve onların kalblerini telif etmeye çalışarak tevfik-i ilâhîye çağrıda bulunma konumunu ihraz ediyorum. Eğer konumumun hakkını veremiyor, gerekli temsili ortaya koyamıyor, hâlim ve görüntüm itibarıyla inandırıcı olamıyorsam, beni bu vazifeden azledip başka bir vazifeye veriniz!” diyebilmelidir. Kendilerini hakka, hakikate, millete adamış oldukları iddiasında bulunan insanların duygu ve düşünceleri bu istikamette olmalıdır.
Dünyevî ve Uhrevî Hiçbir Beklentiye Girmeme
Onlar, yapmış oldukları vazife itibarıyla dünyevî ve uhrevî hiçbir beklentiye girmemelidirler. Ne yüksek makamlara gelme, ne değişik payeler ihraz etme, ne de parmakla gösterilen bir insan olma gibi düşünceler onların gönlünde yer etmemelidir. Çünkü nefse ve dünyaya bakan yönü itibarıyla gözün hep yukarılarda olması, kendini beğenmenin, gururun ve kibrin ifadesidir. Kibirli insanların ise dengeli hareket edebilmeleri, konumlarının hakkını verebilmeleri ve mesuliyetlerinin farkında olabilmeleri çok zordur. Zira onlar, kendilerini arzın altındaki öküz gibi görürler. Kendileri vazifeden el çektiğinde fay kırılması yaşanacağını ve zelzele olacağını düşünürler. Bu ise büyük bir gaflet ve aldanmışlıktır.
Tâbiiyeti, Metbûiyete Tercih Etme
Hazreti Pîr’in “İhlâs” ve “Uhuvvet” risalelerinde verdiği ölçülerin birçoğu bu istikamette serdedilmiş altın ölçülerdir. Onlara riayet edilmesi, bu tür kaymaların önüne geçme adına çok önemlidir. Mesela o, bir yerde, tâbiiyetin, sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbuiyete tercih edilmesi gerektiğini ifade eder. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.192 (Yirminci Lem’a, Birinci Nokta).) Yani insan, liyakatli birine tâbi olmayı, başkalarının kendisine tâbi olmasına tercih etmelidir; zira bu, sorumluluk, tehlike ve risk içerir. Diyelim ki bir yerde cemaatle namaz kılınacak. İnsan, orada hemen imamlığa talip olmamalı, iki adım geriye çekilmeli ve kendisiyle aynı kıbleye teveccüh eden bir başkasına tâbi olmasını bilmelidir. Hatta birileri tarafından layık görülüp kendisine teklif edilmesi hâricinde müezzinliğe bile talip olmamalı, bunu bir başkasına havale etmelidir. Namaz kıldırma, bir yerde konuşma yapma gibi toplum hayatında insanı görünür kılan hususlarda böyle bir hassasiyet gösterilirse, zamanla bu ahlâk insanların gönlüne yerleşir, onların tabiatına mal olur. Kendini geriye çekmeyi tabiatının bir derinliği hâline getirebilenler, idari bir vazife aldığında tiranlık derdine düşmez, despotça tavırlara girmezler.
Teveccüh ve Alkıştan Kaçma
Fatih, Yavuz ve Kanuni (aleyhimürrahmetü velğufran) gibi Osmanlı sultanları, bu konuda ciddi bir terbiye ve rehabilitasyondan geçtikleri için dünya hükümdarı oldukları dönemde bile tiranlığa girmemiş, tevazu ve mahviyetten ayrılmamışlardır. Onlar hakkında bir kısım nâseza, nâbeca sözler söylenmesi, ta’n u teşnide bulunulması ise cehaletten kaynaklanan ezbere konuşmalardır. Düşmanlığa kilitli olanlara karşı ömrünü cepheden cepheye koşarak tüketen Kanuni Cennetmekân, halkın karşısında hep yüzü yerde olmuş, teb’asına ve mü’minlere karşı tevazudan hiç ayrılmamıştır. Onun, büyük zaferlerden döndükten sonra yatağını koridora serdirerek nefsiyle hesaplaştığı rivâyet edilmektedir. Aynı şekilde Yavuz Cennetmekân, Mercidabık ve Ridaniye seferlerinden dönüp İstanbul’a geldiğinde, halkın teveccüh ve alkışlarından kaçmak için gece yarısına kadar Üsküdar’da kalmış; halk uykuya dalınca gece yarısı sessizce Topkapı sarayına girmiştir.
Mânevî Beslenme İhmal Edilmemeli
İşte dine, insanlığa hizmete kendini vermiş adanmışların daha baştan böyle bir temrinden geçmeleri çok önemlidir. İnsan, dar bir daireden sorumlu olduğunda küçük bir tiran kesilmemelidir ki, sorumluluk alanı büyüdüğü zaman da kendisini cihan hükümdarı zannedip, realize edilmesi mümkün olmayan projelerin arkasına düşen, bütün bunları gerçekleştiremeyince de insanları ezen, söz dinlemeyen kocaman bir hayalperest tiran olmasın. Bilakis o, elde edilen olumlu neticelerin Allah’ın izni ve inayetiyle gerçekleştiğine inanmalı, kendisinin sadece küçük bir “sebep”ten ibaret olduğunu unutmamalı ve hangi konumda bulunursa bulunsun haddini bilmelidir. Bunun için de, idari konum açısından en aşağıdan en yukarıya, hiç kimse mânen beslenme konusunda boş bırakılmamalıdır.
İnsanlar, İslâmî, insanî ve evrensel ahlâkî disiplinler çerçevesinde sürekli rehabilite edilmeli ve bir “insan” olarak yetişmelerine yardımcı olunmalıdır. Şayet mânen beslenmez de başıboş bırakılırlarsa, boşluğa düşer, kopup giderler. Bir kere de koparlarsa hep “ben, ben” der gezer dururlar. Kendilerini mahvedecek bir kopukluk içinde yaşar, hakiki dost ve yakınlarını kaybederler, akıbetinde de benliklerinin dar mahpesinde hayatlarını tüketirler.” [Dert Musikisi/Güç Zehirlenmesi ya da Tiranlaşma ]