“Cehennem’e girmek, amelin cezası ve tam adalettir; Cennet’e girmek ise, bütünüyle Cenab-ı Allah’ın fazl ve rahmetindendir.” (Lem’alar, “13. Lem’a, 12. İşaret”)
KİMSE, AMELİYLE CENNET’E GİREMEZ
Daha önce küfrün mahiyeti ve niteliği açıklanırken ifade olunduğu gibi küfür, karşılığı ancak ebedî azap olacak bir cinayet, affı mümkün olmayan bir günahtır. Cenab-ı Allah (c.c.), Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Yedi gök, yer ve onların içinde bulunan herkes, canlı–cansız her şey, O’nu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile beraber tesbih ediyor bulunmasın; gel gör ki, siz onların tesbihlerini anlamıyor (ve O’na şirk koşuyorsunuz). Fakat O, hiç şüphesiz çok sabırlı, çok müsamahakâr ve çok bağışlayandır.” (İsrâ Sûresi/17: 44)
Eğer insan, menfaatperestlik, bencillik, ataperestlik, zulüm, nefsaniyet, enaniyet, yanlış bakışı açısı, tarafgirlik ve inat gibi bir takım faktörlerin altında ezilmeden kâinata ve kendisine bakabilse, Cenab-ı Allah’ın varlığını ve Birliği’ni görebileceği gibi, O’nun en azından bazı aslî Sıfatları’yla nasıl bir Allah olduğunu da kavrayabilir. Hz. Allah’ın insana verdiği aklî melekeler veya zihin mekanizması ile vicdan, bunun için yeterlidir denebilir. Bundan dolayıdır ki Kur’ân-ı Kerim, çok yerde vicdana ve vicdanın sesine atıfta bulunur (Ör. Yunus Sûresi/10: 22–23.) ve kâinattaki ve bizzat insandaki Hz. Allah’a işaret eden sayısız delilleri sık sık nazara verir. Bu âyet, belki söz konusu delilleri ihtiva eden âyetlerin bir özeti gibidir. Yedi sema, yeryüzü ve bunlarda bulunan her şey, varlıkları, vazifeleri, hayatları, hayata gönderilip hayattan alınmaları ve vücutları ile Cenab-ı Allah’ı tesbih; yani O’nun asla ortakları, eşi, oğulları ve kızları olamayacağını, O’nun yaratılmışlardan hiçbirine benzemediğini ve her türlü eksiklikten, kusurdan, doğurma–doğurulma, yeme–içme, yorulma–uyuma–dinlenme gibi yaratılmışlara ait sıfatlardan mutlak münezzeh bulunduğunu açıkça ilan etmektedir.
Tesbih, işte bu ilan demektir. Kâinat ve içindeki her şey, Cenab-ı Allah’ı yalnız tesbih etmekle kalmaz; O’na hamd de eder. Yani, O’nu en azından aslî Sıfatları, Vücud, Vahdaniyet, Ezelî ve Ebedî Olma, Yaratılmışlara Benzememe ve Kendi Kendine Var ve Kendi Kendine Varlığını Devam Ettirme gibi Zâtî; Hayat, İlim, İşitme, Görme, İrade, Kudret, Kelâm ve Tekvîn (Var Kılma) gibi Subûtî Sıfatları’yla tanıtabilir. Ne var ki insan, kendi varlığı ve vücudu dâhil, içindeki varlıklarla bütün kâinatın tesbih ve hamdini, onların baştan sona Cenab-ı Allah’a delil olma özelliğini görmemekte, kâinatı ve kendisini okumamakta, anlamamakta, deliller mahşeri içinde yaşamasına rağmen hayatını tam bir aldırmazlık içinde sürdürebilmektedir. (Yusuf Sûresi/12: 105.)
İnsan, Allah’ı tanıyacak melekeler, kapasite ve fıtratla yaratılmış olmasına ve dünyaya bu melekeler, kapasite ve fıtratla gönderilmesine rağmen, (Rûm Sûresi/30: 30; Buharî, “Cenaiz” 80; Müslim, “Kader” 22.) aile, çevre, gördüğü eğitim gibi faktörlerin altında ve zamanla gelişen ve benliğini kaplayan bencillik, enaniyet, menfaatperestlik, hayat tarzı, bir ideolojiye veya bâtıl dine körü körüne bağlılık, zulüm, yanlış bakış açısı gibi sebeplerle kalbi kör hale gelir; kalb kör olunca göz de bütün kâinatın şahitliğini görmez, kulak da duymaz. (A’râf Sûresi/7: 179; Hacc Sûresi/22: 46.)
Fakat Cenab-ı Allah (c.c.), kullarına karşı sonsuz merhamet sahibidir; O’nun en ana vasfı Rahmet, İslâm’ın özeti olan Besmele’de zikredildiği üzere, O’nu tanımada ilk ana sıfatlar Rahmân ve Rahîm ve O, Rahmeti Gadabı’nın önünde bir Rabb olduğu için, (Buharî, “Tevhid” 15; Müslim, “Tevbe” 14.) kullarını hemen cezalandırmaz. Onlara doğruyu göstermek ve onları doğruya yönlendirmek, okumadıkları , umursamazlık içinde yanlarından geçip gittikleri kâinat dolusu delilleri onlara anlatmak, kâinatı onlara okuyup, manâlarını öğretmek, böylece onları tesbih ve hamde muvaffak kılmak için onlara peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş, yeryüzünü hiçbir zaman sözkonusu vazifeleri yapacak insanlardan boş ve insanları bu tür kişilerden mahrum bırakmamıştır. Ve Allah (c.c.), bu tür zatları göndermedikçe ve bunların vazifeleri tam olarak ifa edilmedikçe, kendilerine tebliğ gitmedikçe, akıllarının ve iradelerinin önünde hidayetin kapıları sonuna kadar açılmadıkça kullarına azap etmeyeceğini açıkça beyan buyurmuştur. (İsrâ Sûresi/17: 15.) Cenab-ı Allah (c.c.), insanlara onları doğruya yönlendirecek bir âlim–mürşid göndermekle de iktifa etmez. Hidayet delillerini onlara mürşidler vasıtasıyla senelerce anlatır, yani iletir; zikredilebilecek bütün delilleri hem de pek çok yanları itibariyle tekrar tekrar zikreder; yani, Kur’ânî tabirle, ‘tasrif’te bulunur. Bunları zikretmekle, anlatmakla da yetinmez; bizzat hayatlarında ve vicdanlarında hakkı, hakikati ve doğruyu defalarca tecrübe ve içlerinden itiraf ettirir.
Ve Halîm, yani cezalandırmada katiyen acele etmez; Tevvâb ve Ğafûr (Kendisi’ne pişmanlıkla yönelenlerin yönelişini ve günahlarından af dileyenlerin dilekleri kabûl ediveren) bir Rabb olduğu için, kullarına mühlet üstüne mühlet verir, onları ikaz üzerine ikaz eder. Eğer O, günahlarından dolayı insanları hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde canlı ve hayat kalmazdı; lâkin O, kullarının pek çok günahlarını tevbesiz dahi affediverir ve onlara mühlet tanır. (Şûrâ Sûresi/42: 30; Fâtır Sûresi/35: 45.) Bütün bunlara rağmen küfür cinayetine devam edenler, rahmet boyutlu bir adalet olarak Cehennem’i hak etmişlerdir. Dolayısıyla Cehennem, insanların yaptıklarının karşılığıdır ve bütünüyle adalettir. Cenab-ı Allah’ın onu hak eden insanları Cehennem’e koyması adalet, fakat bazı insanları Cennet’e koyması ise bütünüyle rahmettir. Çünkü hiçbir insan, kendi ameliyle Cennet’i kazanamaz. Bir defa, insanın Allah’a olan ibadetleri, “verilecek bir mükâfatın sebebi değil, verilmiş olan nimetlere şükür borcudur.” (Sözler, “24. Söz, 5. Dal, 2. Meyve”.) Ve hiç kimse, bu şükür borcunu eda ederek dünyadan gitmez; çünkü bunun edası, mümkün değildir. İnsan olarak, yokluk karanlığında bırakılmayıp varlık nûruna çıkarılmışız; cemadât, bitki ve hayvan olarak bırakılmamış, insan kılınmışız. Ve insan olarak, sayısız nimetlerle rızıklanmaktayız. Bize her bir nefeste hayat bağışlanmaktadır. İşte ibadet, bu nimetlere bir şükürdür, şükür borcunun ifasına çalışmaktır, yoksa daha sonra verilecek bir mükâfatın sebebi değildir. Şu halde, kimse ibadetleri dolayısıyla Cennet’i hak edemez ve Cennet’e giremez.
İMAN VE İSLÂMİYET, AYRICA ŞÜKRÜ GEREKTİRİR
Ayrıca, insana iradesi neticesinde de olsa imanı bahşeden, onu imana ve ibadete muvaffak kılan, Cenab-ı Allah’tır, dolayısıyla Allah’a iman ve ibadet edebilme de şükürlerin en büyüğünü ister. Nefis, hiçbir zaman iman ve ibadet etmek istemez; iman ve ibadeti isteyen ve gerektiren Cenab-ı Allah’ın rahmeti olup, iman ve ibadet edebilme, Cenab-ı Allah’ın en büyük nimetidir. İnsan, hidayet olunmayı, ibadetlere ve bir takım güzel amellere muvaffakiyeti ancak niyet ve dua ile sahiplenebilir; yoksa iman da, ibadet de, güzel amellerde bulunmak da, bütünüyle Cenab-ı Allah’tan birer nimettir. Bunun yanısıra, nefis, günahlardan menhus bir zevk duyar ve daima günahı arzular. Nefse rağmen günahlardan kaçınabilmek de, Cenab-ı Allah’ın (c.c.) muvaffak kılmasıyla mümkün olur ve dolayısıyla yine O’nun en büyük nimetlerindendir. (Sözler, “26. Söz, 1. Mebhas”.) Cenab-ı Allah’ın bu büyük nimetine rağmen insan, çok defa günah işlemekten kurtulamaz ve Âhiret’e günahsız giden insan sayısı herhalde pek azdır.
Bütün bunlardan ayrı olarak, sevaplı amel, müsbet bir hareket ve bir inşâ olmasına mukabil günah, tahriptir. İnşâ, yapma, ortaya bir eser koyma, ‘var kılma’ demektir. Bir şeyin varlığı, onu meydana getirecek bütün parçaların bir arada varlığını gerektirir. Dolayısıyla inşâ, bir başka ifadeyle, sevaplı amel, zordur. Diğer taraftan, tahrip çok kolaydır, çünkü bir bütün, onu meydana getiren parçalardan birinin yok edilmesiyle tahrip edilebilir. İşte günah tahrip olduğu için, nasıl bir bütünde bir parçanın yok edilmesi bütünün tamamının tahribine sebep olabiliyorsa, bunun gibi, küçük bir günah bile, büyük neticeler doğurabilir. Bundan dolayı, sevaplı amele muvaffakiyet tamamen Hz. Allah’ın iznine ve Kudreti’ne dayandığı, günahı ise bütünüyle nefis istediği, ayrıca günahın neticesi çok büyük olduğu için bir günahı en az on katıyla cezalandırmak, bir güzel ameli ise ancak katıyla mükâfatlandırmak adalet olmasına mukabil, Cenab-ı Allah, fazl ve rahmetinden bir günaha bir ceza, bir güzel amele ise en az on sevap yazar. İşte bütün bu sebeplerden dolayı hiçbir insan, ameliyle Cennet’i ve ebedî saadeti hak edemez ve Cehennem, Allah’ın çok defa karşılıksız affına da rağmen kulun amelinin karşılığı olarak bir adalet, Cennet ise, tamamen Cenab-ı Allah’ın lütfu olarak bir rahmettir; asla kulun ameliyle hak ettiği bir mükâfat değildir. Bu sözkonusu gerçek, bir hadis-i şerifte de açıkça ifade buyrulmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Biliniz ki, hiçbiriniz ameliyle kurtulamaz.” ikazında bulunmuş, Ashâb-ı Kiram, “Sen de mi ya Rasûlellah?” diye sormuş, “Evet, ben de. Meğer Rabbim beni lütuf ve merhametiyle kucaklamış ola!” cevabını vermiştir. (Buharî, “Rikak” 18; Müslim, “Münafikûn” 71–78.)
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |