107-) Küfür, nihilizm, küfr-ü mutlak, agnostisizm ve izafî küfür gibi kısımlara ayrılır.

Küfür, bir başka açıdan nihilizm, küfr-ü mutlak, agnostisizm ve izafî küfür gibi kısımlara ayrılır. [Şualar, “7. Şua, Mukaddime”]

Küfür, bir açıdan, üzerinde durulduğu gibi, cehalete dayanan küfür, bilerek inkâr ve sadece itikatsızlık veya sadece tasdiksizlik gibi kısımlara ayrılırken, bir başka açıdan, modern ifadeleriyle, nihilizm ve agnostisizm, ayrıca küfr-ü mutlak ve küfr-ü izafî gibi kısımlara da ayrılır. Nihilizm, İslâm’ı inkâr demek değildir. Tamamen değerler kaybı üzerine oturan Nihilizm, bir hiçlik ve boşluk felsefesi, Allah dâhil hiçbir itikadî gerçek kabûl etmeme, hiçbir şeyin varlığına inanmama, var olan bir şey varsa da onun bilinemeyeceğini, bilinse bile başkalarına aktarılamayacağını iddia etmedir. Nihilizm, eski Yunan’daki Sofizm’e (Sofes-taîlik) yakındır.

Küfrün ikinci bir çeşidi, İslâmî–dinî hakikatlere muhalefet ve onları kabûl etmemektir. Bu tür küfür de, kendi içinde ikiye ayrılır. Birincisi, ‘adem-i kabûl’, yani İslâmî hakikatlerin doğruluğunu sadece kabûl etmemek, kabûl edip etmeme konusunda ortada durmak, Din gerçek midir değil midir konusunda taraf olmamaktır. Bunun modern adı, agnostisizm (bilmezcilik)’tir. İslâm tarihinde de buna ‘Lâ edriye’ denmiştir; yani yine ‘bilmem–bilmezcilik’ demektir. Modern terminolojide ‘Ate’ de benzer bir duruşu ifade eder. Ate olanlar, –hâşâ– Allah’ın yokluğu, Din’in gerçek dışılığı gibi bir iddiada bulunmazlar, bu konulara lâkayttırlar. Bu tür küfür, inada ve başka sebeplere dayanmazsa bilgilendirme ile giderilebilir.

Küfrün en şiddetlisi, ‘kabûl-ü adem’ türüdür. Bu, ateizmdir, materyalizmdir. Yani, –hâşâ– Allah’ın varlığını, vahyi, İlâhî Kitaplar’ı, peygamberliği ve peygamberleri, Kıyamet ve Âhiret’i, melekleri bilerek inkâr ve reddetmek, varlığın kaynağını madde, tabiat, sebepler, kanunlar, “tabiat güçleri”, tesadüfler ve kendi kendine olma gibi iddialarla açıklamaya kalkmak, mutlak küfürdür. Bu küfür de, kendi içinde ikiye ayrılır. Bir türü, sözünü ettiğimiz mutlak inkârdır ki, bir hükümdür. Hüküm olması itibariyle delil ister; fakat bu tür küfür bir nefiy olduğundan, daha önce temas edildiği üzere, nefiy, yani Allah’ın, meleklerin, Kıyamet ve Âhiret’in, vahyin, peygamberliğin –hâşâ– yokluğu katiyen ispat edilemez, ancak keyfî ve subjektif bir iddia olabilir ve böyle kalmaya da mahkûmdur; dolayısıyla da hiçbir değeri yoktur. Bu iddiada bulunanlar bir de olsalar, milyar da olsalar fark etmez; çünkü hiçbir delile dayanmayan iddia kaç kişi tarafından ileri sürülürse sürülsün, müsbet bir yan ve hususiyet taşımadığı için değer ifade etmez. Daha önce de misal olarak verildiği gibi, hilâli iki kişi görse, milyarlarca kişi görmediğini söylese, iki kişinin ispatı, milyarlarca kişinin nefyine tercih edilir. Bu, aklen ve mantıken böyle olduğu gibi, ilmen de böyledir, hukuken de böyledir. Tek bir ilim adamı bir ilmî sahada icat yaptığında veya bir teoriyi ispatladığında, milyarlarca insan bunu reddetse, bu ret, hiçbir kıymet taşımaz. Zaten, temel bir kaide olarak, bir şeyin mutlak yokluğu kesinlikle ispat edilemez. Meselâ, bir insan, sözgelimi “Yeşil renkli kuğu yoktur ve olmaz!” dese, bu iddiasını ispat için bütün zamanlarda bütün kâinatı dolaşması gerekir. Bu ise, kimse için katiyen mümkün değildir. Milyarlarca insan aynı iddiada bulunsa, bu iddianın tek bir insanın iddiasından farkı olmaz. Bir tarihte bir yerde bir insanın bir yeşil kuğu görmüş olması, milyarlarca insanın iddiasını çürütmeye yeter.

Bunun gibi, bir insan veya milyarlarca insan “Melek yoktur!” dese veya deseler, bunu ispat, hattâ iddia edebilmek için yine bütün zamanlarda bütün kâinatı dolaşmaları gerekir. Bu da, muhal ötesi muhaldir. En fazla, “Ben görmüyorum; biz görmüyoruz!” diyeceklerdir. Bir defa, insanın görme kapasitesi son derece sınırlıdır. Elektrik de görülmez, ancak tesiri veya tecellisiyle bilinir. Bizim bir şeyi göremememiz, o şeyin olmadığına delil teşkil etmez. Öte yandan, bütün insanlar hiçbir konuda aynı kapasitede, dolayısıyla aynı görüş kapasitesine sahip değildir. Ayrıca insan, sadece gözüyle görmez. Âma, fakat dokunma duyusu o kadar gelişmiş insanlar vardır ki, dokunma duyusuyla gözle görülemeyeni görürler. En fazla iki insan melekleri görse ve gördüğünü söylese, bu, meleklerin varlığını ispata kâfidir.

Ve, hayatlarında tek bir yalan, sözde durmama, emanet ihanet bulunmayan ve birinci vasıfları sıdk, yani mutlak surette doğruluk olan 124.000 veya 224.000 peygamber ve milyonlarca evliyâ melekleri gördüklerini, onlarla konuştuklarını söylemişler ve milyarlarca insan da buna inanmıştır ve inanmaktadır. Dolayısıyla ‘kabûl-ü adem’ olan mutlak küfür, temelde akla da, mantığa da, ilme de, ilmîliğe de aykırıdır; bütünüyle subjektif ve keyfî bir iddiadan ibarettir. ‘Kabûl-ü adem’ olan mutlak küfrün ikinci kısmı, iman esaslarından bir veya birkaçını nefyetmek, yokluklarını veya gerçek dışılıklarını kabûl ve tasdik etmektir. Yani, Kıyamet ve Âhiret’e veya meleklerin varlığına veya vahye ve peygamberliğe inanmama, bu tür küfrün içine girer. İnsan, ne yazık ki, bâtılı hak ve muhali mümkün gösteren gaflet, dalâlet, safsata, inat, demagoji, ben-sevgisi, gurur ve kibir, enaniyet, kompleksler, statü–şöhret, ispat-ı nefs, ideolojik tarafgirlik veya saplantı, nefsaniyet, menfaatperestlik, kabilecilik veya menfî milliyetçilik ya da ırkçılık ve görenek gibi şeytanî desiselerle muhal üstü muhallere dayanan küfre düşebilmektedir.

| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |

Bu yazı 29 kez okundu