Sabit bir hakikatin tersine dönmesi (inkılâb-ı hakaik), muhaldir. Bundan daha muhal olan, bir hakikatin kendi zıttı olmasıdır. Zıttın kendi mahiyetinde kalmakla beraber zıttının aynı olması ise bundan bin defa daha öte muhaldir. [Sözler, “10. Söz, 5. Hakikat”.]
Sabit ve kesin hakikatler, hiçbir zaman tersine dönmez. Meselâ, ateş, Cenab-ı Allah’ın kendisine verdiği veya âdeti, icraatı olarak kendisinde sürekli var kıldığı yakıcılık sebebiyle daima yakar ve mûcize kabilinden Cenab-ı Allah’ın farklı tesir yaratması dışında hiçbir zaman üşütmez. Bir hakikatin özellikle aynı anda zıttını barındırması, hele hele bütünüyle kendi mahiyetinde iken aynı anda zıttı olması muhal içinde muhaldir. Yani ateş, ateş iken ve ateş olma özelliğini korurken hiçbir zaman üşütmez; hiçbir zaman su olmaz, hava olmaz.
Kâinattaki sabit hakikatlerin hakikat olması ve öyle kalması, Cenab-ı Allah’ın onları öyle yaratması sebebiyledir. Mûcize kabilinden Cenab-ı Allah onlarda geçici olarak ve bir veya birkaç defalığına mahiyetlerine zıt farklılık yaratabilir. Fakat, bu onların zıttına dönmesi değildir. Bu hal, aynı zamanda sürekli ve kalıcı da değildir; dolayısıyla hakikatin hakikat oluşunu ve mahiyetini değiştirmez. Bir de Cenab-ı Allah’a ait, Zâtı’na has hakikatler vardır ki, bunlar, hiçbir zaman değişmez. Meselâ, Cenab-ı Allah (c.c.), mutlak güzeldir; bundan dolayı O’nun her hükmü, her icraatı, hem emri ve nehyi, her yaptığı güzeldir. Dünyada şahit olduğumuz birtakım çirkinlikler, nisbîdir; Cenab-ı Allah’tan dolayı değil, O’nun yaratıklarına tanıdığı belli özgürlük çerçevesinde bizzat yaratıkların kendileri, hataları, kabiliyetsizlik göstermeleri ve O’nun her nimet ve güzelliğini tam yansıtamamaları sebebiyledir.
Âhiret’te ise O’nun dünyada varlığına izin verdiği bu eksiklikler söz konusu olmayacağı için, O’ndan kaynaklanan her güzelliğe sınır olmayacak, o güzellik, hiçbir zaman çirkinlik gibi aksetmeyecektir. Dolayısıyla, Cenab-ı Allah’ın mutlak güzel, buna karşılık dünyanın bu güzelliği tam yansıtamaması, hattâ bazen nisbî çirkinliklere zemin olması, o güzelliğin tamamen yansıyacağı Âhiret’in varlığına delildir ve varlığını gerektirir. Mutlak iyi ve güzel olması sebebiyle Cenab-ı Allah’ın ebediyete meftun yarattığı ve pek çok güzellikleri dünyada sadece tattırdığı insanı ölümle ebedî yokluğa mahkûm ederek, ondaki ebediyet duygusunu karşılıksız bırakıp, bu duyguyu sadece esef ve hasret sebebi yapması, dünyada tattırdığı güzellik ve nimetleri onları ebedî sona erdirmekle de sonsuz eleme vasıta kılması asla düşünülemez. Çünkü bu, O’nun mutlak iyiliğine ve güzelliğine tam terstir ve O’ndaki mutlak ve devamlı güzellik hakikatinin mutlak çirkinliğe dönüşmesi manâsına gelir. Oysa bu, sabit ve mutlak bir hakikatin hem kendi mahiyetiyle aynı hakikat olarak kalması, hem de aynı anda zıttı olması demektir ki, sonsuz derecede muhaldir.
Yani, Cenab-ı Allah her zaman mutlak güzelken, –hâşâ– aynı anda O’nun mutlak çirkin olması demektir. O halde O, Âhiret’i kuracak ve insanı ebediyetle buluşturacak, dünyada tattırdığı güzellikleri ona kesilmemecesine ve hiçbir zaman bitmeleri veya bitme düşüncesiyle eleme vasıta kılmamacasına sonsuzca tattıracaktır. Ölüm de, dünyanın acılarına, elemlerine kapanan ve böyle bir hayata, yani Âhiret hayatına açılan kapı olması sebebiyle güzeldir. Burada “Neden insanın varlık hamuruna acı ve ızdırap sebebi eksiklikler, noksanlıklar konmuş?” diye sorulabilir. Bir defa, insan, –hâşâ– Allah değildir ve olamaz. Ancak Allah’tır ki, mutlak kemal sahibidir, kusursuzdur, noksansızdır. İnsan ise, özü ve mahiyeti gereği kusurludur; eksiktir. Bununla birlikte, her insanın ibadet ve öğrenmekle, ilmî, manevî ve ahlâkî mücahede ve gayretle ulaşabileceği kendine has bir kemal noktası vardır. İnsan, boşluklarını ve eksiklerini aşıp, kendi kemaline ulaşabilmek için sözkonusu mücadele ve mücahedeyi vermek mevkiindedir. Bizzat her hareketin, gayretin, hizmetin içine lezzet dercetmiş bulunan Cenab-ı Allah (c.c.), kemal noktasına ulaşmak için gösterilecek gayret, ortaya konacak mücahede ve bu konuda çekilecek dert ve sıkıntıların içine bahis mevzuu kemalin lezzetinden hiç de daha az olmayan bir lezzet yerleştirmiştir. Dolayısıyla, eğer insan bu lezzetin dışında sıkıntılar ve acılar çekiyorsa, bu, aslında onun şerefi olan irade ve ondan kaynaklanan özgürlüğünü yanlış kullanmasından, yani bizzat kendisinden, suistimallerinden kaynaklanır.
İkinci olarak, insana verilen her bir hususiyet Cenab-ı Allah’ı tanımanın bir alâmeti, âyeti ve O’nu müşahede etmenin bir rasathanesidir. Bu sebeple, insanî eksiklik ve noksanlıklar, bir yandan insanın kemali adına birer zemin teşkil ederken, diğer yandan, bu eksik ve noksan görülen hususiyetlere eksiksiz ve noksansız sahip, her bakımdan nihaî kemal derecesinde Allah’ın varlığına, Birliği’ne, Sıfatları’na ve İsimleri’ne aynalık yapar; dolayısıyla da, insan için kesinlikle hayır, kemal ve saadet sebebidir. Aksi neticeler vermeleri ise, arzedildiği gibi, insanın bizzat şerefini suistimalinden ve bizzat kendisine zulmetmesinden dolayıdır.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |